Başarılı olmayı geçtim, artık faydam dokunuyor insanlara. Ümeyme’nın bilmediği ama kullanması gereken bir program var: Revit. Sabahlara kadar ne yapması gerektiğini tek tek anlatıyorum. Görüntülü arıyor beni, adım adım ilerliyoruz. Çok çekingen, çok minnettar… Tatili değerlendirmem lazım, staja başlamalıyım. Teyzemin bir komşusu var, mimarmış. Görüşme için yanına gidiyorum. Maaş vermem, diye belirtiyor kaşlarını kaldırarak. Yaptığı projelerden bahsediyor: “Ben yurt dışı odaklı çalışırım. Yurt dışından bana çok iş gelir. Zaten yurt dışında okudum.” Okulunun ismini söylüyor, daha önce duymamıştım ama başımı biliyormuşum gibi sallıyorum. Konuşma boyunca birkaç kez daha “yurt dışı” dedikten sonra, “Kalk, sana çalışanlarımı göstereyim,” diyerek, beni önüne katıyor. Yan odaya geçiyoruz; iki kişi bilgisayarlarına gömülmüş, başlarını kaldırmadan çalışıyor.Sarışın, vücudunun dörtte üçü dövmelerle kaplı bir erkek var. Patronum elini ona doğru uzatarak, “Uğur, iç mimar,” diyor. Sonra, beni görünmez seyircilere tanıtıyormuş gibi, boşluğa bakarak, “Bu, yeni stajyer, mimarlık üçüncü sınıfa geçmiş,” diye ekliyor.Uğur, başını kaldırıp süzüyor beni, sonra yüzünü ekşiterek. “İç mimarlık daha zor,” diyor sadece. Görünüşümde, onu iğrendiren şeyin ne olduğunu anlayamıyorum, “Hmm,” diye karşılık verebiliyorum sadece. Birkaç masa ötede, otuzlarında bir kadın var. İç mimarla sohbeti kesip onun yanına gidiyoruz.“Demet, aktüerya bilimleri mezunu.” İlk defa duymuşum bu bölümün adını. Bir açıklama gelir mi diye bekliyorum ama yok. Patronum başka bir bilgi veriyor: “Benim kuzenim. Yanıma aldım. Ben yokken, buranın patronu o. Ondan emir alacaksın.” Bu tanışma, aktüerya mezununun çok hoşuna gidiyor. Yandan bir bakış atıyor ban, sonra da açık bilgisayarına bakmadan, telefonuna dönüyor. Patronum beni uğurlarken birkaç cümle daha ekliyor: “Ben buranın çalışanlarının tamamını kovdum. Aklında olsun.” Ne demeliyim anlamıyorum. Tiksiniyorum seçtiği kelimeden. Ne demeliyim? “Bu yaşına gelmişsin, neden konuşmayı öğrenemedin? ‘Kovdum’ yerine ‘işten çıkardım’ diyebilirsin. Peki, neden aktüerya mezunu benim patronum olacak?” Ben nasıl iletişim kuracağım bu insanlarla? Bu muhabbetten nasıl kaçacağımı ararken, bir çıkış yolu buluyorum: “Bilgisayarımı getirmeme gerek var mı?” “Getir, bilgisayar vermem.” Boş duran bilgisayarlara kısa bir bakış atıp teşekkür ederek çıkmaya yelteniyorum. Elimi sıkarken, “Hadi hayırlı olsun,” diyor. Yüzüme Kapan filmindeki tutsaklar gibi rahatsız edici, sahte bir gülümseme yerleştiriyorum. Neyse ki gözlerime bakacak kadar akıllı değil. Zaten bunu umursayacak kadar insan da değil.Dokuzda başlıyor iş, altıda bitiyor; öğle arası tam on ikide, kırk beş dakika. “Ben disiplinli bir patronum, geç kalma” diye tembihliyor patronum. Dokuza çeyrek kala geliyorum ofise. Gri bir apartmanın ikinci katı, zile basıyorum. İç mimar açıyor kapıyı, yüzünde bezgin bir ifadeyle. “Günaydın,” diyorum. Cevap yok. “Yav he he,” der gibi başını sallıyor. İçimde bir şeyler kırılıyor ama belli etmemeye çalışıyorum. Güçlü kadın olur ya filmlerde, neydi onların özellikleri? Hiçbir zaman böyle şeyler işitmemiş olmak mı, bunlardan etkilenmemeleri mi? Şimdilik ikincide karar kılıyorum. Sessizce masama geçip bilgisayarımı çıkarıyorum. Elimde iş yok, bari hazırlık yapayım diyerek bir sonraki dönem alacağım proje örneklerine bakıyorum. Derken aktüer içeri giriyor. İç mimarla sıcak bir sohbete dalıyorlar. Arada bir, omzunun üzerinden bana bakıyor. Dudaklarını belli belirsiz gerip, iki yana genişletiyor. Rahatsız oluyorum ama görmezden geliyorum. Biliyorum, bu tiplerle mücadele edemezsin. Her durumda haksız çıkarsın. Öğle arasına çıkarken, “Afiyet olsun,” diyorum, cevap veren yok. Tam kırk beş dakika sonra dönüyorum, iş yok. İç mimara sorsam mı acaba diye düşünüyorum. Burada boş durmam sorun değil mi? Hislerimi boş verip yanına gidiyorum, “Hangi iş üzerinde çalışıyorsunuz, yardımcı olabilirim belki,” diyorum. “Olamazsın,” diyor yüzüme bakmadan. Öylece kalıyorum, kendimi toparlayıp, simsiyah çizim ekranına dönüyorum. Cılız karmaşık çizgilerin arasında yüzümün yansımasını görüyorum. Kendimi görmeye katlanamıyorum. Aktüer omzunun üstünden tekrar bakıyor, kafamı kaldırmıyorum ama vazgeçmiyor. Sonunda pes edip yüzüne bakıyorum, keyif aldığını belli eden o gülümseme yine orada. Başımı sallayıp bir çatı detayı buluyor, dikkatimi ona veriyorum. Patron ilk gün gelmiyor.Dördüncü günümdeyim; bakışlar aynı, tavırlar değişmiyor. Burada istenmiyorum, ama nedenini bir türlü anlayamıyorum. Kimse benimle konuşmuyor, sanki yasakmış gibi. Bu durumun beni üzeceğini sanıyorlar ama yanılıyorlar; böyle daha rahatım. Ta ki o gün, rahatlığım bozulana kadar... Kulaklığımı takmış, müzik dinliyorum ve çizimlere bakıyorum. Yanlış bir hareket yapıyorum: Önce kulaklığı çıkarıyorum, sonra müziği durdurmayı akıl ediyorum. Ses dışarı taşınca birden irkiliyorum ve “Pardon,” diyorum. İç mimar hemen atılıyor: “Niye pardon dedin, stajyer?” Aktüer de destek çıkıyor: “Cidden ya stajyer, niye pardon dedin sen?” Hiçbir şey söylemeden öğle arasına, dışarı çıkıyorum. Tam kırk beş dakika sonra, hiçbir iş yapmamak üzere, yine istenmediğim bu ofise geri dönüyorum. Kurtulmak istiyorum buradan ama her yerin böyle olacağını biliyorum. Çıkmayı düşünsem, teyzem kıyameti koparır; ailem de onun tarafını tutar. Hem zaten yirmi dört gün kaldı, dayanırım.Altıncı gün, patron geliyor. İç mimarın deyimiyle “Patroniçe,” Aktüer ise ona “Abla” demeyi seviyor. Yanıma geliyor, yüzünde anlayışlı bir ifade var: “Sen ne yapıyorsun burada, bakayım?” diye soruyor. “Bana bir iş verilmeyince kendi projelerime bakıyorum,” diyorum. “Ha iyi,” deyip kalkıyor yanımdan. Bu boş ofiste neden dokuzdan altıya kadar mal gibi oturduğumu sormak geçiyor içimden ama susuyorum. Daha akıllıca bir yol buluyorum: “Staj defterine ne yazmam gerekiyor?” diye soruyorum. “Kendi projelerime baktım desem, kabul etmezler herhalde.” Patron gülerek cevap veriyor: “At kafadan, ben imzalarım.” İş konusunda lakayt, başarısız ama iş saatleri konusunda disiplinli bir patron. Gözüm sürekli saate kayıyor, altıyı bekliyorum.Sekizinci günümdeyim, Aktüer yine uzun uzun bana bakıyor. Başımı kaldırmıyorum, ayağını birkaç kez yere vuruyor. Sese bakmamı istiyor ama bakmıyorum. “Stajyer” diye sesleniyor, “Benna” diye düzeltiyorum. “Ne var ya, stajyer dediysem,” diyerek omuz silkeliyor, başımı eğiyorum bilgisayara. “Benna, niye bakmadın?” diyor bu sefer. “Baktım, bir şey söylemediniz,” diye cevap veriyorum. Sinirlenip yanıma geliyor. “Neyse, uzatma. Şu siteden örnek projeler indir,” diyor. Ufak bir kâğıt bırakıyor, okuyorum: “arkdayilli.” Gülüyorum. “İngilizce biliyor musun?” diye soruyor. “Elbette, bölümüm İngilizce,” diyorum. “Ne tarz projeler indirmeni istiyorsunuz?” diye soruyorum. “Mimari proje,” diye yanıtlıyor, başını eğip kafasını iki yana sallayarak. “Ne olabilir başka?” diye soruyor. Sonra sesine alaycı bir ton katarak devam ediyor: Sen mimarsın ya, mimari proje tabi. Yemek tarifi mi isteyeceğim senden?” Sabrediyorum. “Bakın, sitede zaten tamamen mimari projeler var. Ama siz ne istiyorsunuz? Okul, hastane, kültür merkezi...” Susup bir süre yüzüne bakıyorum, cevap vermesi için. “Ego’yu kes!” diye bağırıyor birdenbire. Ayağa kalkıyorum, karşımda ne olduğuna iyice bakıyorum. Tamamen terbiyesiz, akılsız, cahil bir kadın. Hepsini yüzüne haykırmak geliyor içimden ama bunların hiçbirini söylemeden, terbiyesizleşmeden bir çırpıda söylüyorum: “Aşağılık kompleksinden böyle kurtulamazsın!” Deliriyor, gerçekten deliriyor. Gözleri yerinden çıkacak gibi bağırmaya başlıyor: “Def ol, kovuyorum seni!”