Benna artık tatillerini gezmeye harcamıyor. Mimari yapıları görmek için bile olsa... Olmaz. Artık çalışma zamanı. Önünde yalnızca mezuniyet projesi var. Onu da verdikten sonra tamam. Azmi sayesinde bütün derslerini çoktan geçmiş, okula sadece mezuniyet projesi için gitmesi yeter. O da işine asılmaya, adını duyurmaya karar veriyor. Şimdilik Zafer’le birlikte çalışıyor ama gözü kendi ofisini kurmakta; İstanbul gibi tarihi bir şehrin hem dokusuna saygı duyup hem de kendi imzasını atmakta. Sonraki adım mı? Şehre katkılarından dolayı Pulitzer ödülünü almak. Neredeyse hiç boş vakti yok ama olsun. İnsan sevdiği işi yapınca çalıştığını bile hissetmiyor. Ofisteki projelerin her detayıyla tek tek ilgileniyor.“Ne yaptığını zannediyorsun sen? Kim sana yer bulacak şimdi? Utanmıyor musun? Kimseyle geçinemeyecek misin sen? Babanın parasını daha ne kadar yiyeceksin?” Aktüer’le kavgamı öğrenen teyzem, bana cevap istemeyen bir dizi soru sıralıyor. Susuyorum. Aileme anlatıyor olanları: “Orada patronun akrabasıyla dalaşmış. Duramıyor kimseyle, geçimsiz bu. Kadına etmediği hakaret kalmamış, o da kovmuş bunu. Patronun akrabası dememe bakma, o da patron yani.” Annem, bebekliğimden bugüne kadar yaptığım bütün yanlışları hatırlatıyor. Sonra bizim masraflarımızı anlatıyor: Bilgisayar aldık, kiraya para veriyoruz, bizim ne hâlde olduğumuzu umursuyor musun? Acımıyor musun hiç ailene?” Üstüne basa basa söylüyor: “Sen bize yüksün.” İnsan yükünü atmak ister, ölüp gitsem rahatlarlar mı? Keşke cesaretim olsa, hiçbir faydamın olmadığı ailemi kurtarsam kendimden. İş ilanlarına bakıyorum tekrar, bulaşıkçılık. Parlak bir iş değil ama ne fark eder, en azından yük olmam. Bir kararım var: Kimseyle konuşmamak. Başımı eğiyorum çoğu zaman, sadece emirleri dinliyorum. Bu işe yarıyor, kimse kolay kolay ilişmiyor bana. “Moralin mi bozuk?” diye soruyorlar ara sıra. “Yok, değil,” diyerek geçiştiriyorum. Kimse musallat olmasın, istiyorum. Etrafımdaki herkesten korkuyorum.