67. Bölüm

1
3
Artık programlara hâkim olmaya başlamıştım. Bir projenin üç boyutlu hâlini yapmak, korkutmuyordu beni. Zaten öyle ütopik fikirlerle kendime zulmetmiyordum. Yapabileceklerimi daha başlamadan kestirebiliyordum. Yeni dönemde de zorlanmadan ilerliyordum. Sonra dönemin ortasındayken bir şeyi fark ettim, itiraf edeyim ben değil Nihal fark etti: “Sen restorasyon dersini almamışsın. O ders zorunlu, onu almazsan bir dahaki dönem açılmayacak, dönemin uzar. Seneye alayım dersen de halledemezsin çok ağır derslerin olacak.” “Yahu geçmiş olsun, artık almadım bir kere,” dedim ama yok allem etti kallem etti dersi bana aldırttı. Kolay olmadı tabi, dersin hocasına git, öğrenci işlerinin kapısında yat, bin bir bahane uydur… Eninde sonunda, ne yapıldığını bilmediğim bir dersi almayı başarıyorum. Gruplar çoktan kurulmuştu, birine katılmam gerekiyordu. Biraz endişeliydim; çünkü herkes çoktan çalışmaya başlamıştı. Neyse ki Ümeyme’yi gördüm. Yanına gidip durumu anlattım.“Gel, bizim gruba katıl,” diyerek davet etti beni. “Sorun olmaz mı?” diye sordum. “Çoktan başlamışsınız.”“Yok canım, daha araziye bile gitmedik. Sadece restorasyon projelerine örnek gösterdiler bize. Notları da atarım sana. Hadi gel, kızlarla tanıştırayım seni,” diyerek rahatlattı beni. “Yok önce sor, istemezlerse gelmem,” dedim. Kabul ettiklerini söyleyince tanıştık. Tek kötü yanı yürütücü Asuman Hoca'ydı. Ama grubun içinde kaynar giderim, dikkatini çekmem yeter, diye düşündüm. Benimle birlikte altı kişilik bir grup olduk. Haftaya buluşup araziye gidecektik. Numaramı eklediler gruba. Sultanahmet’in ara sokaklarında yan yana dizilmiş sekiz ahşap bina vardı. Dördü birbirine bitişik, diğerleri ayrı ayrı sıralanmıştı. Hırpalanmış, hor kullanılmış yapılardı bunlar. Kimi harabeye dönmüş, kimisi büyük zararlar görmüştü. Bizden istenen, onları yenilememizdi. Önce bol bol fotoğraf çekmemiz gerekiyordu ama işimiz zordu. Çünkü binaları tam karşıdan çizmemiz isteniyordu ve bunun için tam karşıdan fotoğraf çekmek şarttı. Ama mümkün değildi; çünkü iki metre ileride başka binalar vardı. Onların içine giremeyeceğimiz gibi geri kalan alan da çöplüğe dönüşmüştü. Gruptaki kızlardan biri, okulda bir program öğrendiğini, açılı çekilmiş fotoğrafları tam karşıdan çekilmiş gibi düzeltebileceğini söyledi. Bir diğeri, bolca fotoğraf çekmeye başladı.Boşta kalınca panikledim. Yardım etmek istediğimi söyleyince,“Sen de düzenleme işini yaparsın. Binaların altına bilgilerini yazar, pafta hâline getirirsin.” “Peki.”Ümeyme pek konuşmuyordu ama gruba kabul edilmişti. Rahat görünüyordu. Onun böyle olması beni mutlu etti. Ertesi gün Esin’le birlikte bilgisayar odasına gidiyoruz. “Ben bu programı bilmiyorum, eve gideyim ama yardımım dokunacaksa kalırım,” diyorum. “Git tabi,” diye cevaplıyor. Ama memnuniyetsiz bir ifade var yüzünde. Akşama sözleşip aynı saatte oturuyoruz projenin başına. Esin fotoğrafları gönderiyor ama yapamamış, sandığı kadar iyi öğrenememiş programı. “Olsun” diyerek açılı fotoğrafları düzenleme kararı alıyoruz. Kendi payıma düşen işi hallediyorum. Zor bir şey yok ortada; binanın kaç katlı olduğunu, yapısal özelliklerini, hasar durumunu yazıyorum. Tertemiz bitiyor işim. Ders saati hepsini bir arada görüyorum, konuşuyorlar. Beni görünce susuyorlar. Bir şeyler olmuş ama anlamıyorum. Dün bırakıp gitmeme mi sinirlendiler, yoksa gruba sonradan katılmam mı sorun oldu, bilmiyorum. Bari çıktıyı ben alayım diye kırtasiyeye gidiyorum, paftaları bastırıp geliyorum. Elimdeki kâğıtları masanın üzerine bırakıyorum, teşekkür etmiyorlar, bozuntuya vermiyorum. Gruplarda gerginlik olur, çözülür kendiliğinden diye düşünüyorum. Asuman Hoca’dan kritik alıyoruz. Sevilay, grubumuzun gizli lideri. Şimdiye kadar bir problemim olmamış onunla, hatta sevimli komik bir kız ama yersiz bir şey söylüyor: “Benna’nın yardımı dokunmadı, ondan düzenleyemedik fotoğrafları,” Şaşıp kalıyorum. Ben programı bildiğimi söylememiştim ki. Kızı sevmesem belki ağzımdan iki kelime çıkardı, kendimi savunurdum ama yapamıyorum. Hep aynı duruma düşüyorum. Birisini sevince, o da beni seviyor zannediyorum. Zarar gelmez ondan, hakkında tek bir kötü düşüncem yok, neden kötülük yapsın ki diyorum. Hocanın yanından ayrılınca bana bakmadan, “Sen ilk dört evi çizeceksin,” diyor. “Tamam ama ben nasıl çizeceğimi bilmiyorum, birlikte başlasak size bakar öğrenirim.” Kızlara bakıyor önce sonra bana dönüp: “Senin bugün başka dersin var mı? diye soruyor. “Yok, ben boşum.” diyorum. “Bizim dersimiz altıda bitiyor, beklersen çalışırız.” Bekliyorum, on ikiden altıya kadar. Sonra mesaj atıyor gruba. “Canım biz çok yorgunuz, eve gidiyoruz. Takılırsan sorarsın.” Takılırsam mı? Daha nasıl başlayacağımı bile bilmiyorum.Yapamadığımı söyleyemem. Üstelik onların emeğinden faydalanmış gibi görünmek de hiç istemiyorum. Akşam mesaj atıyorum: “Başladınız mı?” “Niye soruyorsun, sen başla,” diye yanıtlıyor biri. “Ama kızlar söyledim, nasıl yapılacağını bilmiyorum. İlk baştaki dersleri kaçırdım.” “O zaman alamayacaktın,” yazıyor Sevilay. Bir daha da konuşmuyorlar benimle. Teslim olacağı günün akşamı biri Sevilay’dan mesaj geliyor:“Bitirdin mi?” “Başladım ama bitmedi.” “Yarın teslim var, ne zaman bitirmeyi düşünüyor musun?” diye soruyor diğeri. O sırada elimde başka bir ödev var. “Önce onu bitireyim, sonra devam edeceğim” diye yanıtlıyorum. “Ne güzel ya, bizim ödevimiz yok mu sanıyorsun? Bir de başka ödev yapıyorum diyorsun. Bu ne zaman bitecek?” “Biz her derse geldik sen istediğin an gelip bizimle aynı notu alabileceğini mi zannediyorsun?” “Bir de öğrenememişsin bugüne kadar nasıl yapılacağını. Senin yüzünden düşük not alacağız!”… Korkunç, çirkin ifadeler… Yetişemiyorum, okuyamıyorum, algılayamıyorum. Nasıl olur da altısı da örgütlenmeyi başarır diye. Her kafadan çıkan acımasız, bitmek bilmeyen sert eleştiriler. Evlerine girsem, ailelerine zarar versem anca bu kadar sinirlendirebilirim. Alttan almaya karar veriyorum: “Arkadaşlar lütfen sakin, uğraşıyorum. Yapmayacağım demedim size.” Çizimi çekip bir fotoğraf atıyorum ama yok niyet etmişler saldırmaya. Birbirleriyle yarışırcasına yazıp duruyorlar. “Siz bitirdiniz mi?” diye soruyorum. “Sen bizi sorgulayamazsın, biz zaten sürekli konuşuyoruz.” İsimler kafamda karışıyor artık, zaten hepsinin tarzı aynı. İçlerinde kilo vermeye çalışan bir kız var, en uzun mesajı o yazmış. Sayfalar dolusu eleştiri… İşin garip tarafı, o güne kadar hiç konuşmamışız. Sadece pilavcıya gittiğimizde “Ben pilav almayayım, kilo vermeye çalışıyorum.” dediğini duymuştum. En çok o çaba gösteriyor beni eleştirmeye. Sayfalar dolusu, çok ama çok uzun bir mesaj… Neredeyse egzersiz sayılabilecek kadar yormuştur kendini onu yazarken.“Yahu, sakin alt tarafı bir ders,” yazıyorum cevap olarak. Bu sefer ipler kopma noktasına geliyor. Sevilay’ı bu sözüm delirtmiş, kendi söylüyor. “Deliricem ya deliricem! Ne demek alt tarafı bir ders? Ne demek ya? Bu ne demek ya?” Bu sefer devre dışı kalıyorum. “Sakin ol Sevilay, muhatap olma Sevilay.” “Yarın tamamlasın, versin yeter bıktım.” Oysa, ben sevmiştim Sevilay’ı. Tüm gayretimle bitiriyorum çizimleri. Ertesi gün yanlarına gidiyorum, yüzüme bakmıyorlar. Ağrıma gidiyor ama mecburum konuşmaya. “Bitirdim ben çizimi,” diyorum. Cevap yok yine. Hâlâ çiziyor, bitirememişler. Barut gibiler. Büyük bir telaş içindeler, bana ait olmayan, yaklaşmamam gereken bir işin başındalarmış gibi. Ümeyme’ye bakıyorum ama o bana bakmıyor. Belli ki çok korkuyor. Oysa saatlerce ders anlatmıştım ona. Öğle arası yaklaşıyor. Acıkıyorum. Okulun yanında bir pizzacı var, oraya gidiyorum. Servisim gelmiş. O anda mesaj atıyorlar: “Ödevi dosyalayacağız.” Yemeden kalkıyorum, gurur duyulacak bir şey değil ama korkuyorum onlardan. Korkunçlar. Acımasızlar. Gerçek şu ki, kendimi asla koruyamam onlardan. Çıktımı alıyorum kırtasiyeden. Berbat. Ekranda olduğu gibi değil kâğıtta korkunç. Sonradan öğreniyorum, çizgi kalınlığını düzeltmemişim. Kalın, kocaman çizgiler. Tüm detayları yutmuş, yok etmiş. Bildiğim bir şeydi aslında, yapmazdım böyle bir hata. Ama o anda felç olmuş gibiyim. Her şeyi unutmuşum. Karşımda, herkesin görebileceği kadar büyük bir hata var. Ben yapmışım o hatayı. Çözüm, o kadar basit ki aslında. Tek bir konutla düzelir. Ama yok, silindi gitti aklımdan. Üstesinden gelebileceğime inanmıyorum. O hâlde gidiyorum kızların yanına. Sevilay çıldırıyor: “Bu ne? Çok kötüüü, çok kötüü!”Devamı, ben orada yokmuşum gibi konuşmalardan, şikâyetlerden oluşuyor.Bugünü böyle tamamlıyorum. Okula başladığımda, hocaların öğrencileri ağlattığını duyan ben, bugün arkadaşlarım tarafından ağlatılıyorum. Kendimi savunacak hiçbir şeyim yok. Oysa sabah bitirmiştim, hem de bana hiç yardım etmedikleri hâlde. Aynı grupta olmamıza rağmen bilgilerini benden esirgemişlerdi. Proje gruplarında bazen bir öğrenci, yeteneğiyle beğenilir. Ya çok temiz çizimler yapıyordur ya da orijinal bir fikri vardır, o kişi dokunulmazlık kazanır. Hocalar ona kolay kolay kızmaz. O başarıları yıllarca üzerlerinde bir kalkan gibi taşırlar. İşte o öğrenciler, kolay kolay bir şey paylaşmaz, “çok emek verdim” derler. Haklılar mı? Kim bilir, ama anlaşılabilir bir durum, zaman harcamışlar. Ama bu kızlar, derste öğrendikleri bilgiyi, emek olarak tanımlıyorlar. Yöntem bilmeyi kendi buluşları gibi sahiplenip paylaşmıyorlar. Utanıyorum, ama üç beş aptal kızın beni dışlamasına, ağlayarak dersi bırakıp okuldan çıkıyorum.Nihal bekliyor beni kapıda, canım arkadaşım. “Çizgi kalınlığını düzeltecektin, stresten düşünememişsin,” diyor. Öyle deyince iyice dağılıyorum. Ama o, beni kendime getiriyor. İşaret parmağını yüzüme doğru sallayarak, “Kendini topla. Haftaya kusursuz bir çizimle geleceksin. Gece gündüz uyuma, bir tek hata yaparsan seni öldürürüm,” diyor. “Tamam, söz” diyerek başımı sallıyorum.Akşama gruptan mesajlar gelmeye başlıyor:“Benna, hocayla konuştuk. Çiziminin yetersiz olduğunu hoca fark etti. Biz de bunun sorumluluğunu sana ait olduğunu söyledik.”“Yapılacak tek doğru şey, bizim grubumuzdan ayrılman.”“Zaten hocanın kararı.”Üzülmüyorum, en azından Benna’yı gruptan attırdık gibi lağımdan gelen bir cümle yazmamışlar. Ertesi gün Asuman Hoca’nın yanına gidiyorum.“Hocam, vaktiniz var mı? Konuşabilir miyiz?”“Söyle?”“Ben bu dersi geç aldım. Teknik öğrenemeden çizim yaptım. Sonuç pek de iyi olmadı, dün görmüşsünüzdür.”“Evet.”“Sizden ricam, tekrar çizmem için bana bir hafta süre vermeniz.”“Ama ben notunu verdim zaten.”“Olsun, verin. Sadece yapabileceğimi görmenizi istiyorum. Yeniden başlayıp, o çizimle devam etmek istiyorum. Finalde, onunla değerlendirirsiniz.” “Peki, yap,” diyor omzunu umursamaz bir tavırla sallayarak.Okuldan çıkıyorum, hafızamdan başarı müziklerini çıkarıp çalıyorum kendime. Motivasyon konuşmaları dönüyor kafamda. Evet, daha önce defalarca başarısız oldum ama bu sefer öyle olamayacak. Kitaplarda ve filmlerdeki başrollerden biri olacağım. Hiç kimseye muhtaç olmadan yapacağım bunu, tam da bu yüzden başrolüm. Tıpkı bir savaşçı gibi. Bütün o yalakalara göstereceğim, bu karaktersizliklerinin ne kadar gereksiz olduğunu. Sadece çalışmanın yeterli tek gerçek olduğunu. Artık hikâyem başlıyor. Okula geldiğim gün değil, şimdi başlıyor. O kadar kusursuz bir çizim yapacağım ki herkes hayran kalacak. Var gücümle çalışacağım. Geçer not değil, istediğim bu sefer, o cadıların her birine benim kim olduğumu göstermek. Tüm başarı hikâyeleri böyle başlamaz mı zaten? En azından böyle başlarsa değerli olur. Kırılma noktasındayım, hissediyorum. Ben bugün mimar oluyorum.Eve gidiyor hızlı adımlarla. Sokaklar artık eskisi gibi değil. Ağaçlar, bulutlar fısıldıyor ona yapabilirsin diye. Benna, başarılı olmaya yürüyor. Adımlarını neşeyle atıyor. Tüm vücudunda hissettiği bir güç var artık. Açığa çıkmayı bekleyen bir potansiyel bu, içinde kaynayan bir güç. Patladığında rengârenk, göz kamaştıran bir şölen olacak.“Sen, benim yanımda mısın?”“Ben her zaman yanındayım.”“Sen? Peki, seninle tartışmayacağım. Önce gidip malzememi alayım.”“Evet ama her şeyden önce kendine yiyecek bir şeyler hazırladı. Açlığını bastırmak değil, bedenini bir savaşçı gibi güçlendirmek istiyordu. Mutfağa doğru ağır adımlarla ilerledi, dolabı açtığında karşısına dizilmiş meyveler ve sebzeler sanki ona gülümsüyordu. Parlak ve kırmızı bir elma seçti, kabuğunu sıyırdığında içinden dökülen tatlı koku tüm mutfağa yayıldı. Bir avuç ceviz aldı, parmaklarının arasında ufaladığında içlerinden çıkan yağlı, altın rengi öz damla damla avucuna yayıldı. Yanına bir dilim ekmek koydu, sıcak ve taze kokusuyla iştahını kabartan bir şölenin başlangıcı gibiydi. İlk lokmayı ağzına attığında, tıpkı bir savaşçının zırhını kuşanması gibi, vücuduna güç dolduğunu hissetti. Sağlıklı ve güçlü olmalıydı; her lokma, onun için bir adım, bir dönüşümdü.” “İlla gereksiz detay vereceksin değil mi?”“Gereksiz olur mu hiç! Betimleme şart. Bütün bunlar seni gerçek kılıyor; nefesini hissediyorlar bu sayede.”“Peki, detay istedin madem yapacağım ama gerçekçi olacak.” Erkenden uyanıyorum. Eskiden nereden başlayacağını bilemeyen o kız, gitmiş gibi. Ne yapacağımı biliyorum, aklımdaki sıralamayı takip ediyorum. Mezuramı alıyorum önce, bir de defter kalem. Bolca fotoğraf çekmem lazım; önce şarjımın dolmasını bekliyorum. O arada bir tane muz yiyip, süt içiyorum. Evden çıkıp Sultanahmet’e yollanıyorum. Ara sokaklar, daha önce görmediğim bir şekle bürünüyorlar sanki. Tehlikeli, tekinsiz bir havası var. Kızlarla geldiğimde böyle değildi, nasıl böyle şekil değiştirmişler, beni yalnız görünce şaşırıyorum. Ama hiç korkmuyorum. Bir amacım var, hiçbir şey durduramaz beni. Bakkal amca hariç tabii. Dükkânından dışarı çıkan altmış yaşlarında bir adam beni durduruyor:“Nereye gidiyorsun sen?“Şu, arka sokağa, bina var da orada,” gibi bir şeyler geceliyorum. Sözlerimin hiçbir şey ifade etmediğini anlayınca daha mantıklı bir açıklama yapıyorum: “Ben mimarlık öğrencisiyim, hocalar ödev verdi. Ahşap binaları ölçmem lazım.”“Haa, bir şey yok bu yoldan aşağı da, ondan sordum. Doğru düzgün kimse yaşamaz yani.”Başarı müziğim giderek tehlike çanlarına dönüşmeye başlıyor ama “Olsun,” deyip uyarıyı görmezden gelerek, devam ediyorum. Mezurayı çıkarıp ilk binanın köşesinden itibaren ölçmeye başlıyorum. Kapının, merdivenin, pencerelerin mesafelerini not alıyorum. Yükseklikleri belirliyor, hasarların nerede olduğunu işaretliyorum. Yoruluyorum ama devam ediyorum. Hani bir söz vardı ya: “Sevdiğiniz işi yaparsanız bir gün bile yorulmazsınız.” Öyle değil miydi acaba? Şu an, bu düşünceye hak vermeye ihtiyacım var. “N’apıyorsun kız?”Başımı çeviriyorum, karşı apartmanın penceresinden beline kadar sarkmış bir kadın bana bakıyor. “Ben mi? Şey… Ölçüm yapıyorum. Ödevim var da…”“Yaa, yıkacaklar mı bu döküntüleri?”“Yok, yani… En azından biz yıkmayacağız. Öğrenciyim sadece, ödevim bu benim.”“Anladıım. İyi de niye tek geldin ki sen buraya? Çok durma buralarda. Bir şey olursa seslen bana, Ayfer abla diye.”Hayda, bu neydi şimdi?“Zeki Demirkubuz karakterlerine benzemiyor mu?”“Ben benzemeyeyim de…”Gülüyorum kendi kendime. Ölçmeye devam, takılmanın anlamı yok. Yakınlaşıp uzaklaşarak onlarca fotoğraf çekiyorum. Fotoğrafların üzerini sayılarla dolduruyorum. Kapı-duvar arası yirmi santim. Kapının yerden elli santim yukarısında aşınma var. İkinci pencere kırık… Derken, üzerimde bir gölge hissediyorum. Başımı kaldırınca bir adamın bana baktığını fark ediyorum. Gözlerini dikmiş, elleri ceplerinde, hafifçe gülümsüyor. Üzerinde yırtık pırtık giysiler var. Camları olmayan, yarısı göçmüş bu binada ne işi olabilir?“İşte gerçek garibanlık, çaresizlik. İmkânı olsa burada mı yaşar hiç?” “Gel biraz da içerde ölç.” Adamın sözleri üzerime bir ağ gibi çöküyor. Bütün düşüncelerim siliniyor, geriye sadece korku kalıyor. Defterime, kalemime sımsıkı sarılıyorum. Sonra, aniden bacaklarımın harekete geçtiğini hissediyorum. Kaçıyorum. Sokağın köşesine varmadan arkamı dönüp bakamıyorum bile.Eve kadar nasıl geldiğimi bilmiyorum bile. Korkunçtu.“Biliyor musun ünlü bir yönetmenin, başka bir yönetmene verdiği görev şuydu: ‘Dünyanın en korkunç yerinde bir film çekeceksin.’ Sanırım sen orayı buldun.”Gülüyorum hâlime. Lars Von Trier olmalı o yönetmen. Probleme odaklanmalıyım, pes edemem. Yanımda bir erkek olursa sorun çözülür. O durur, ben işimi yaparım. Tanıdığım en iri insana, enişteme anlatıyorum olanları. Hiç ikiletmeden kabul ediyor. Korkmadan yapıyorum tüm ölçümleri, saatlerce orada kalıyoruz. Neyse ki sıkılmıyor, hatta bana faydası dokunuyor. Mezurayı tutma görevini ona veriyorum. Fotoğraf çekmeme de yardımcı oluyor. Uzaklaşıp dökülmüş inşaatların içine giriyor, tiksinmiyor. Birlikteyken sağdan soldan çıkan kimse olmuyor bu sefer, güvendeyim.Başlama zamanı! Önce elimdeki sayısız fotoğrafa bakıyorum, işe yaramayanları siliyorum. Aslında hepsi açılı. Tam karşıdan çekilmiş olsalar, üzerlerine çize çize bir şeyler oluşturmayı başarırım, ama elimdekilerle mümkün değil. Kızın söylediği programı açıyorum, bulduğum tüm videoları izliyorum ama yok, işe yaramıyor. Başka bir şey bulmalıyım. Önce tek bir binaya odaklanırsam, belki… Sekizini aynı anda çıkarmamın imkânı yok. Tamam, sakin. Önce sakin olmalıyım. Bilgisayarı açıp çizgi kalınlıklarını ayarlıyorum, aynı hatayı tekrarlayamam. Basit bir resim kuralı: Önde olan çizgiler kalın, arkadakiler ince. Mimaride bir bilgi daha devreye giriyor: Pencere, detay gibi çizgiler daha da ince olmalı. Şimdi, en net fotoğraflardan üç tanesini seçip yan yana koyuyorum. Bazılarının üzerine ölçüleri yazıp kaydetmişim, diğerlerini defterimden bulup eşleştiriyorum. Fotoğrafta yirmi santim olan bir şey gerçekte yirmi iki çıkıyor, çünkü açıdan dolayı oran değişiyor. “Line” komutuna basıp duvardan başlayarak ilk çizgiyi çekiyorum, sonra kapının çizgileri, ardından pencereleri ekliyorum. Durup bakıyorum yaptıklarıma, ama bir sorun var. Olmuyor. Bu binalar gerçekte elle çizilmiş gibi değil ki. Ahşaptan, camdan, taştan oluşmuşlar. Hiçbir çizgisi dümdüz değil. Yamru yumrular aslında, o yüzden güzeller. Güzelliklerini kaybetmelerini istemiyorum. Siliyorum çizdiklerimi. Bir komut var: “Spline.” Eğri çizmeye yarıyor. Onunla geçiyorum üzerinden. İşe yarayacak gibi. Hiçbir detayı atlamamı sağlıyor. İşe yaraması için çok yaklaşmalıyım, yoksa bir çocuğun deniz dalgasını çizmesi gibi kaplıyor tüm çizimin üstünü. Farenin tekerleğini kullanarak daha da yaklaşıyorum. Sonra daha da… İşe yarıyor!