Üstelik öyle böyle değil, hayranlık uyandıracak kadar işe yarıyor. Birebir aynısını çiziyorum neredeyse. Teknik bilmemek, benim için kimsenin sahip olmadığı bir avantaja dönüşüyor. Kendi yolumu buluyorum.Ve o anda trampetler çalınmaya başlıyor, zafer marşları duyuyorum. Beklediğimden çok daha öteye geçiyorum. İşte bu! Tam olarak, bu! Onların kirli sözleri yok bende, gerçek başarı var. Öyle birini dışlamakla, laf sokmakla mimarlık olmuyor. Böyle oluyor mimarlık. Kırılma noktasını yaşadım! Ben kırılma anındayım! Bitti. Kimse duramaz artık önümde. Herkes kabul edecek, herkes başarımı görecek. Asuman Hoca anlayacak. Kızların arkasından Benna konuşmadı, yalnız kaldı, yine de yaptı diyecek. Tek bir sorun var. Yok sorun demeyelim. Tek bir şart. Kural diyelim buna. Çok fazla çalışmalıyım. Vaktimin tamamını alıyor. “Alsın, sorun değil. Tamamını alsın. Gerekirse uyuma, sen kendi hikâyenin içindesin şimdi. Aradan yirmi yıl geçse bunu gururla anlatacaksın. Okula başladığın gün değil, gerçekten mimar olduğun anı.”Devam ediyorum, elim ağrıyor ama olsun, vazgeçmem ben. Öyle kolay değil başarmak. Martin Eden gibi, ne kadar çalışmam gerekiyorsa o kadar çalışacağım. Binaya o kadar yaklaşıyorum ki tüm detayların üzerinde bir karıncayı yürütebiliirm. Sabah olmak üzere, bense payıma düşen dört binadan sadece birinin daha çok başındayım. Ama hiç sorun değil, çünkü mükemmel. Üniversitede tercihlerinde neden bu bölümü yazdığımı anlıyorum şimdi. Mimarlık anımı yakaladım. Vücudum parçalansa da çizmeye devam edeceğim. Arada kendime kahve yapıyorum, tek yakıtım bu. Yeter. “Başka bir şeye ihtiyacı yok, tutkusu yeter.”Saat dokuza yaklaşırken evden çıkıyorum. Nihal’i buluyorum. İçimde, bir çocuğun çizdiği resmi annesine gösterirken hissettiği neşeye benzer bir coşku var. Bilgisayarımı açıyorum ve kantinde herkesin içinde zıplamaya başlıyorum.“Ohaaa! N’aptın ya böyle! Sen uçmuşsun.”Kendimi alkışlıyorum, aldırmıyorum kimseye. Çocuk görsünler, şımarık desinler. Mutluyum be!“Hocaya göstereyim mi?” diye soruyorum.“Yok, şimdi değil. Bitir, sonra göster.” Bir hafta gecem gündüzüm birbirine karışıyor ama ilk binanın yarısını bitirmeyi başarıyorum. Restorasyon dersi başlayınca içeri giriyorum. Laptopun kapağını açıp beklemeye başlıyorum. Yerimde duramıyorum, sıra bir an önce bana gelsin istiyorum. Sevinci saklamak, hüznü saklamaktan daha zormuş meğerse. Kızlar, hocanın etrafını sarınca ben de çizimimi kapıp, yanaşıyorum.“Hocam, gösterebilir miyim?”Başını sallayarak onaylıyor.İşte benim anım, işte başarı anım. Neredeyse tüm hayallerim içimden taşacak, içimde birbirine çarpan yüzlerce umut, “İstediğin her şeyi başarabilirsin” diyor, canlanmışlar, sevinç çığlıkları atıyorlar. Onlarla zaferimi kutlarken, hocanın yüzünü seçebiliyorum. Sesini sonradan duyuyorum ya da yüzünü okuyup bu ifadeyi açıklayacak anlamlı bir cümle buluyorum: “Bunu sen çizmedin.”Donup kalıyorum. Yok, donup kalmak değil bu, bir şeyler oluyor. Görünmeyen bir şeyler yıkılıyor. Bu ne şimdi? Ne oluyor?“Ben, ben çizdim. Benim, bana verdiğiniz binalar.”“Sen bunu çizemezsin!”Sesi net, kararlı. Bir yobazın sesi, kendinden başka kimseye inanmayan.Aslı’ya dönüyor. “Ben bunu çizemem, sen çizebilir misin?”“Ben çizemem,” diye yapıştırıyor Aslı, bir an bile es vermeden.Aslı’nın gözünün içine bakarak,“Sen çizemezsin, ben çizebilirim,” diyorum.Asuman hocaya dönüyorum, “Hocam bakın ben çizdim. Hatta size denemelerimi göstereyim,” diyerek yarım bıraktığım pencere çizimlerini gösteriyorum.Ağzını aşağıya doğru büküp, dilini şaklatıyor. Ardından başlıyor: “Sen nasıl çizdin bunu? Yüksek lisans öğrencileri çizemiyor. Benim öğretmenlik hayatım boyunca gördüğüm en iyi çizim. Sen nasıl çizeceksin ki?”“Hocam neden çizemeyeyim? Çok çalıştım. Üstelik bakın, bina yarım. Bitiremedim bile.” “Sen bunu bir yerden kop-ya-la-mış-sın.” Son kelimesinde iyice yavaşlıyor. Bile bile sinirlerimi bozuyor. Karşımda altı yaşında, laftan anlamayan bir kız çocuğu var sanki. Direten, aptal, şımarık… Bir yandan kızlara dokunup, onlarla gülüşüyor. Ne yüzündeki kırışıklıklara yakışıyor bu tavır ne de unvanına. Bu kadın, üniversitede hoca! Whatsapp mesajlarını açıp gösteriyorum, “Bakın arkadaşlarım, ‘Hadi gel buluşalım.’ demişler, gitmemişim. Çizdiklerimi onlara attım. Hocam ben niye insanlara bir hafta boyunca böyle mesajlar atayım?” Yüzünde alaycı bir bakışla, “Nasıl çizdin?” diye soruyor.Anlatıyorum ama anlamamaya yeminli sanki. Bilerek, isteyerek duvar gibi duruyor. Tavrı net bana, önceden belirlemiş, değiştiremeyecek. “Anlamıyorum ne diyorsun?” diyor. “Ya nasıl anlamıyorsunuz?” diye karşılık veriyorum. Nihal yanımda. Ona dönüp, “Sen anlamıyor musun?” diye soruyorum. “Ben, anlıyorum,” diyor. Açıklamaya girişiyor: “Hocam bakın, Benna gerçekten çok uğraştı. Gece gündüz buna çalıştı.” Asuman’ın suratı duvar gibi, kulaklarını kapamış, duymuyor. İçimden suratının ortasına patlatmak geliyor. “Çizdiğimi ispatlayabilirim!” diye bağırıyorum öfkeyle. “Tamam, ispatla” diyor. Sesinde psikopatlara özgü bir duygusuzluk var. Nihal de hocanın birinden programın komutları nasıl kaydettiğini öğrenmeye gidiyor. Bilgisayardan çıktı alıp, tutacak kadının suratına. “Tamam, çizeceğim ama ne olacak sonra?” diyorum. Özür dileyeceğim demesini bekliyorum ama duygusuz kadın, “Sana yüz vereceğim,” diye vaatte bulunuyor. Oturup çizmeye başlıyorum. Sınıfı tam karşıma alıyorum, yüzüm arkadaşlarıma dönük. Kimseden ses çıkmıyor. İleride, “Ben haksızlığa hiç gelemem, diye beyan verenler bunların arasından çıkacak muhtemelen. Bir an dikkatimi verince Zafer’i görüyorum. İzleyiciler arasında arkaya saklanmış. Yapmamı istediklerini düşünseydim keşke ama biliyorum istemiyorlar. Eskiden idam izleyen canilerin, modern üniversitelileri bunlar. Nihal, “Gel, arkada çiz,” diyor. “Olmaz, ona da laf eder,” diye itiraz ediyorum. Oturup aynısını çiziyorum. Asuman, kalkıp yanıma geliyor. Çizime bakıyor, yüzünde pişmanlık hayret arıyorum ama hiçbir şey yok. En ufak bir değişim bile göstermiyor. Aptallığına ve inatçılığına devam ediyor. Elini gösterişli bir kayıtsızlıkla savurup, “Tamam, sen çizmiş ol,” diye lütfediyor. “Hocam, nasıl bir tavır bu? Ben çizdim ya! Gözünüzün önünde oturdum çizdim,” diyorum. “Soruyorum, cevap veremiyorsun bana,” diye itiraz ediyor ısrarla. “Veriyorum, anlamıyorsunuz,” diyorum yılgınlıkla. “Arkasını dönüyor, peşinden çıkıyorum. Normalde hiç kimseye, hele bir öğretmene asla söylemeyeceğim şeyi yapıp, ‘Geri zekâlı!’ diye bağırıyorum. Duyuyor. Kaçar gibi iniyor merdivenlerden.”Eve gelir gelmez enişteme, “Hadi okula gidiyoruz,” diyorum.“Neden?” diye soruyor. Olan biteni anlatıyorum. Hiç vakit kaybetmeden doğruca bölüm başkanının yanına gidiyoruz. Tüm yaşananları anlatıyorum, eniştem de ekliyor:“Ben tuttum hocam cetveli, milimi milimine her şeyi ölçtü kız. Hep bilgisayarın başında, başını bile kaldırmıyor.”Bölüm başkanı, biz konuştukça huzursuzlanıyor. Kendi yönetiminde böyle bir olayın yaşanması fazlasıyla canını sıkıyor. Asuman’ın davranışlarını hafifletecek bahaneler sunmaya çalışıyor. Ortada bir mesele yokmuş gibi davranmasına sinirleniyorum. Bu sefer olmaz, susmayacağım. Olayı tekrar, her detayıyla anlatıyorum. Aklıma iki şey geliyor: yaşadığım ve hatırladığım. Birini filmden hatırlıyorum: “Büyük Gözler.” Kadınların değer görmediği yıllarda geçen bir hikâye. Ressam Margaret Keane’nin tablolarını yıllarca kocası sahiplenir. Margaret yapar kocası, imzasını atar. Kadın, bu zulme dayanamayıp gerçeği açıklayınca kimseyi inandıramaz. En son mahkemeye çıkarlar. Hakim, ikisine de birer fırça verir. Margaret tüm yeteneğini sergilerken, kocası ucuz bahanelerin arkasına saklanır. Sonra yaşadığım şeyi hatırlıyorum: Asuman’ın gözünün önünde, tüm sınıfın şahitliğinde çizdiğim o anı hatırlıyorum, kadının kabul etmeyişini. “Tamam, sen çizmiş ol,” diyerek elini savurmasını, yutkunuyorum. Ağlamayacağım. “Gözünün önünde çizdim” diyorum, bölüm başkanına bakarak. Heyecanlanıp, “Heh, tamam işte!” diye karşılık veriyor. Adeta bağırıyorum, “Yine inanmadı!” Utanıp, başını eğiyor. “İsterseniz burada da çizerim, bilgisayarım yanımda,” diye ekliyorum. “Yok, ben sana inanıyorum.” “Beni bu hocadan alın, adil değil,” diyorum. “Yok canım, yanlış anlaşılma olmuştur, biliyorsun okulda projelerini başkalarına çizdirenler var, önüne geçmeye çalışıyoruz ki sen de çok iyi bir çizim yapmışsın. Hocan buna şaşırdı.” İdareci kimliği altına girip, adaletten vazgeçmesine sinirleniyorum. Devam ediyor:“Ben onunla konuşurum. Hatasını anlayacaktır.” Okuldan çıkıyoruz. Eniştem, iç çekerek, “Anladı haksız olduğunu ama fazlasını söyleyemez, üzülme kızım,” diyor. Eve geliyorum, on dakika sonra telefonum çalıyor; arayan, Asuman. “Rümaysa’cım neden babanı okula getirdin?” Sesi kulaklarımdan tüm bedenime yayılan rahatsız edici bir his bırakıyor. Cevap vermiyorum, o da susuyor. Dudaklarından belirsiz bir inilti çıkıyor, sanki ıkınıyormuş gibi garip, huzursuz edici bir ses. Sonra devam ediyor: “Enişten meşguldür, bölüm başkanı meşguldür.” “Yaptığınız adaletsizlik için getirdim. Hakkımı almaya geldim.”“ Ben seni neden sevmeyeyim? Ben bütün öğrencilerimi severim.” Niye böyle bir şey söylediğini anlamıyorum. “Beni sevmenize gerek yok, adil olun yeter,” diyorum.Ertesi gün asansörün önünde karşılaşıyoruz. Çekinerek yanıma geliyor, vazoyu kırmış küçük bir kız gibi tavırları. Ellerini arkada birleştirip, başını hafifçe öne eğiyor: “Çok mu kızdın bana?” Şaşırıyorum ama güldürüyor beni. O anda affediyorum hocamı. Sanki yaptıklarından utanıyor. Haftalar ilerledikçe adım adım projeyi tamamlıyorum. Her aşamada ona gösteriyorum. Aramızda tatlı bir diyalog var. Sohbet ediyor, gülüşüyoruz. Yine ışıldadığımı hissediyorum. Adaletin, nezaketin kazanmasına seviniyorum.Çok eski bir film buluyorum: “Tenten İstanbul’da.” 1960’ta çekilmiş. Fransız filmi ama Yeşilçam oyuncuları var içinde. “Size bir şey göstereceğim,” diyerek filmi açıyorum. Süleymaniye Camii’yle başlayan bir sekans var. Karakterler ilerleyip Küçük Pazar Mektebi Sokağı’na giriyor. Benim güzel binalarım orada. Sokaklar sakin, insanlar sanki daha bir güzel. Binalar eskiden de eskiymiş. Hayretle, “Sen nerede buldun burayı?” diye soruyor. “Hocam, ben bu projeyi çok sevdim,” diyorum. Gülüyor. Yanlış bir şey söyleyip kalbini kırmak, hatasını yüzüne vurmak istemiyorum.Sınıfın geri kalanının çizimleri özensiz, detay vermemişler. İyi ki zorlanmışım böyle, potansiyelim açığa çıktı bu sayede. İyi arkadaşlıkların kötü başlangıçlarla başladığını söylerler. Bizimkisi öyle. Diğer öğrencilerle çok uğraşıyor. Beni görünce rahatlıyor, kritik vermesine gerek kalmıyor. Bir şey düzeltmesine gerek yok, neredeyse hiç zamanını almıyorum. “Tamam, olmuş,” demesi yeterli. Sohbet etmek için yanında kalıyorum. Sinemadan konuşuyoruz, tiyatroya da sık sık gittiğini söylüyor. Béla Tarr’ın Torino Atı filminde sıkıntıdan öldüğünü söylüyor, gülüyoruz.Bu arada elimde bir kas problemi başlıyor ama aldırmıyorum. Hastalıklar geçer; balerinlerin ayakları parçalanıyor, yine de dans ediyorlar. Karpal tünel sendromuymuş. Duysam zengin hastalığı der alay ederdim ama parayla ilgisi yokmuş bu ağrının. Elim sürekli aynı pozisyonda kaldığından olmuş. “Rekonstrüksiyon yap.”Asuman Hoca, Yüzümün aldığı ifadeden bilmediğimi anlayıp, açıklıyor: “Hiçbir değişiklik yapmana gerek yok, zaten çok iyi çizmişsin. Yeni öneride bulunma, binalar ilk hâllerinde kalsın,” diyor. Böylece, arkadaşlarım eski binaları günümüze uygulamaya çalışırken, benim işim çoktan bitmiş oluyor. Üç hafta öncesinden her şeyi tamamlıyorum. Çıktıları alıp dosyalıyorum, CD’yi hazırlıyorum. Hepsi tastamam. Yine de soruyorum: “Bir eksik var mı?” “Yok,” diyor Asuman Hoca. Emin olamayıp tekrarlıyorum: “Hiçbir hata yok mu? Yani bu hâliyle rafa kaldıracağım ve üç hafta sonra teslim edeceğim.”“Evet, öyle yap,” diyor. Tekrar bakıyor: “Hiçbir hata yok.”O kadar rahatlıyorum ki… AA’yı garantilediğimi düşünüyorum. Teyzemin misafirlerinin yanında projeyi açıp gururla gösteriyorum. Kayınvalidesi, “Aaa maşallah kızıma,” diyor, “Kutlayalım o zaman!” deyip pasta aldırıyor bana. Notlar üç hafta sonra açıklanıyor; açıp bakmaya gerek duymuyorum. Başka bir ders için sisteme girdiğimde, Asuman’ın bana verdiği notu görüyorum: DD.Öylece kalıyorum, bunu neden yaptığını, vicdanının buna nasıl izin verdiğini aklım almıyor. Neden bana bunca zaman iyi davrandı? Bari iyi davranmasaydı ya da “Bu öğrenciyi istemiyorum,” deseydi. Ben nasıl bir dünyadayım böyle? Bu nasıl bir sistem? Hani sadece çalışmak yeterdi? Nereye tutunacağım şimdi? Ben ne yapacağım? Neden, neden yaptı ki? Kötü davransaydı razıydım, neden gülüyordu benimle birlikte? Ben anlayamıyorum bu dünyayı. Ben uyum sağlayamam ki. Ben mimar olamam. Kaç tane böyle canavarla karşılaşacağım, başarılarımın üzerinde kan ter içinde tepinen kaç kişi görmem lazım? Hani pişman olabilirdi insanlar, öyle diyordu Dostoyevski. Yalan mı söyledi şimdi? Karamazov Kardeşler’de yardımcısına tokat attığı için hep pişmanlık duyan rahip Zosima yalan mıydı şimdi? İnsanlar pişman olamaz mıydı? Asuman pişman olduğu için bana iyi davranmamış mıydı? Ben sadece hakkımı aradım. Sen kopyalamışsın lafına itiraz etmemeli miydim? Cengiz Aytmatov’un hikâyesinde Kemal, zalime isyan etmeli, gerekirse kavga etmeliyiz demişti. O büyük yazarlar, koca birer yalancıdan başka bir şey değil mi yani? …