“Nasıl anlatırdın şimdi bu olayı sen? Nerede benim başarı hikâyem? Bırak başarıyı, hikâye bile yok ortada. Olmadığı için mi susuyorsun? Açıklayabilir misin bana neden bu duruma düştüğümü? Kötü sözler söylemedim, haksızlık etmedim, sadece çalıştım. ‘Sen sadece çalış, kimseye takma kafanı, çalışırsan olur…’ Bir sürü boş laf… İnandırdın beni. Ama inandırdığın şey yalan çıkınca, sustun değil mi?”“Beni bu kadar suçlayamazsın, seni defalarca korudum ben.”“Bir de üste mi çıkmaya çalışıyorsun?”“Benna, sen ilk kitabını okuduğun zamanı hatırlıyor musun?”“İlk mi? Ne alaka şimdi? Kim hatırlar ki bunu? Sınıf öğretmeninin verdiği bir şeydi herhâlde. Ne şimdi bu, ilk kitabın ne kadar güzel olduğunu, bana nasıl büyülü bir dünya sunduğunu filan mı anlatacaksın?” “Öyle değil Benna. Öğretmenle ilgisi yok bunun. Hiç kimse sana söylemeden, kendi isteğinle okuduğun ilk kitabı ve seni kurtardığı dünyayı unutmuşsun. Aslında unuttuğun daha çok şey var. Nereden başlamalı? En doğrusu, okul olur galiba, çünkü ilk kez orada anlamaya başladın. Daha yedi yaşındayken, okula gitmek için tek başına hazırlanmayı öğrendin. Her zaman geç kalıyordun, müdür her seferinde karşına dikilip seni azarlıyordu. Bunun annenin görevi olduğunu kimse söylemedi sana. Üzülecek kadar bilmiyordun, çözüm buldun: Telefon rehberinden uyandırma servisinin numarasını buldun, oraya kaydoldun. Her sabah istediğin saatte aradılar seni, tam sekizde. Telefon faturasını gören babandan tokat yemeseydin, iyi bir çözümdü aslında. Planın bozulunca, geç kalıp müdürden azar yemekten o kadar korktun ki zamanla uyku bozukluğun oldu. Geceleri sürekli uyandın, balkona çıkıp, güneşin doğuşunu bekledin. Hiçbir zaman harçlığın ya da beslenme çantan olmadı. Karnın acıkınca, eve dönene kadar beklemen gerektiğini düşündün. Arkadaşların söylemese, sabahları kahvaltı yapıldığını bile bilmiyordun. Daha da kötüsü okuldan çıkar çıkmaz eve koşsan da doyuramazdın karnını. Kimse kapıyı açmazdı, beklerdin. Merdivene oturur, birinin açmasını sabırla beklerdin. Zile basman, kapıya vurman anlamsızdı o kapı açılmazdı. Sessiz ağlamayı öğrendin, yan komşunun sesinden hoşlanmadığını bilirdin. Bazen kimse evde olmazdı, bazen de evdekiler için yanlış saatte gelirdin. Zamanla evde bir tuhaflık olduğunu hissettin. Ama arkadaşların da anladı. Sözlerinden anladılar bunu: ‘Oyuncaklar süstür, oynanmaz ki,’ demenden. Ütülenmemiş üniformandan, kirli gömleğinden. Kimse gibi değildiniz ama hiç şikâyet etmedin, sızlanmadın. Saklamayı, saklanmayı öğrendin. Benimle dokuz yaşındayken tanıştın. Öğretmen hepinizi şehir kütüphanesine götürdü. Çocuk kitapları bölümünden beğendiğiniz kitaplardan birini almanızı söyledi. Ama senin gözün yetişkinler kısmına takıldı. Orada beni gördün, o zamanlar adım Aziz Nesin’di. Ne söylemiştim sana biliyor musun: ‘Sizin Memlekette Eşek Yok mu?’ Böbürlenmenin anlamı yok, eşek sözcüğü komik geldi sana. Yanlış yerde, yanlış kitapla olduğunu biliyordun. Hırkanın içine sokuverdin kitabı. Yine döndün o merdivenlere ama bu sefer hiç ağlamadın. Ben vardım yanında, güldürdüm seni. Defalarca kitabı kapatıp kapağına baktın, ‘Nasıl oluyor bu?’ diye. Bir mucizeydi senin için. ‘Bir kitap, beni nasıl güldürebilir?’ diye soruyordun kendine. Gülüşünü görseydim dünyanın en mutlu adamı olurdum herhâlde. Kapkara bir yalnızlık içinde küçük bir kız çocuğu elimi tutmuş. Bırakır mıyım hiç? Hiç bırakmadım seni Benna. Ama sıkıldın benden. Adım değişti. Cahit Zarifoğlu oldum, kızdın bana. Maksim Gorki oldum, çok üzdüm seni. Ama sonra, hiç istemediğim bir şey oldu. Sen etrafındaki herkesi değiştirmeye başladın: Jan Valjan baban oldu mesela. Azarlayan, sıra dayağına çeken hocaları kafandan silip, Öğretmen Mişa için derslerine çalıştın. Zamanla tamamen kopmalar başladı. Evdeki bağırışları bile duymadın. En sevdiğin kitap karakteri kim mesela? Sonunu okumadığın tek kitap hangisi?”…“ Ben söyleyeyim: Don Kişot. Çok kızdın bana. ‘Bu adam sadece iyi olmaya çalışıyor, neden zulmediyorsun ona?’ diye. Oysa tek amacım o adamın ne kadar budala olduğunu tüm dünyaya göstermekti. Yalancı kahramanlığının sonu… Peki, peki neyse… Sen okumamıştın sonunu. Yaşatmak istedin madem, senin istediğin olsun. Fakat bir şey merak ediyorum: Benden, Cervantes’ten nefret ederken, neden yine benim yazdığım karakteri bu kadar sevdin?”“Çünkü ben, Don Kişot olduğumu anladım.” “Sana bir özür borçluyum bunun için. Yanlış anlamana sebep oldum. O herifin keyfi yerindeydi, özentinin tekiydi ama senin başka çaren yoktu. Tek hatan vardı, beni asla bırakmadın. Arkama saklandın, seni korurum sandın. Oysa benim böyle bir gücüm yoktu.” “Yanımda olduğunu biliyordum ama… Senden kurtulmak istedim. Olmasan daha iyi olurum sandım. Ama şimdi gitmeni istemiyorum. Gidecek misin?”“Hayır, zaten artık bensiz yaşamayı beceremezsin. Seni gaza getirecek yüzlerce cümle sarf edebilirim ama doğru olmaz bu. Kahramanımı yel değirmenlerinden kurtaran kıza borçluyum bunu. Hep burada olacağım ben. Sen de artık mücadele etme, savaşma.”Yorgunum. Kabulleniyorum, budala olduğumu. Ne yaparsam yapayım, ne kadar başarılı olursam olayım asla tutunamayacağımı anlıyorum. Karşıma çıkan Kirli Dantel’lerin yalakası olamam, Asuman’lardan hakkımı alamam. Zaten bir şey yapmaya gücüm de yok. Değiştiremem kimseyi, en çok da kendimi. Kabulleniş… Ne huzurlu bir kelime. Dualar bile gereksiz artık. Pes ediyorum. Ben vazgeçiyorum.Sonraki yıllarda bir daha hiçbir dersten kalmıyorum. Parlamıyorum, kırılma noktasına inanmıyorum. Anlam aramıyorum. Eserleri, mimarları merak etmiyorum. Araştırmıyorum. Yeteri kadar çalışıyorum, fazlasını yapmıyorum. Mezuniyet projesinde zorlanınca yeni mezun bir mimara para verip yaptırıyorum. Diplomamı veriyorlar. Süslü bir dosyanın içine, zevksiz bir fontla yazılmış kelimeleri okuyorum:“Benna Yılmaz, Mimarlık bölümündeki öğrenimini başarı ile tamamlayarak ‘Mimar’ unvanını bütün yetki ve sorumlulukları ile birlikte almaya hak kazanmıştır.”Yırtıp atıyorum diplomayı. Don Kişot romanının son sayfasını açıyorum.