I

1
10
7
Saat durdu.Duvar saati — büyük, yuvarlak, yeşil kenarlı — durdu. İbre tam ikiyi gösteriyor. Ne gündüz iki, ne gece iki — sadece iki. Yanına gittim. Saate dokundum. Soğuktu — cam soğuk, metal soğuk, içindeki çarkların ve yayların mekanizması durmuş ve soğumuş. Ama bir kez daha dokunsam dönecek gibi. Bir kez daha dokunsam başlayacak gibi.Dokunmadım.Bir yere vardım. Bilmiyorum nasıl geldim. Aniden buradaydım — sahneden değil, koridordan değil, sokaktan değil; aniden. Kış bahçesinde. Küçük bir bahçe, etrafı eski tuğla duvarlar, duvarların üstünde sarmaşık — sarmaşık çıplak.Bahçenin ortasında bir ağaç.Çıplak, kış ağacı. Sadece ağaç. Dallar yayılmış, her dal birden fazla dala ayrılmış, her küçük dal birden fazlaya, ve en uçtaki ince sürgünler — onlar en ince, onlar en kırılgan, ama onlar en çok güneşi alıyor. Kalın gövde güneşi daha az alıyor, ince uçlar daha çok.Ağacın altında oturdum.Mart geldi.Fark etmedim tam olarak ne zaman geldi. Bir sabah uyandığımda hava farklıydı. Mart soğuğu daha açık — kapıyı hafifçe aralıyor. "Bahar geliyor" demiyor henüz. "Bahar düşünüyor" diyor.On beş dakika geçti.Bu sabah, eğer sabah denebilirse, çünkü ışığın perde aralığından içeri girmesiyle günün gerçekten başladığına artık inanmıyorum. Günler başlamıyor; üzerime bırakılıyor.Hâlâ oturuyorum. Hâlâ bakıyorum.İnanın bana, en azından bir kez inanın: Şu an çektiğim şeyin adı "yaşamak" değil. Yaşamak başka bir şey. Ne zaman, hangi gün, bilmiyorum. Yağmur yağıyordu. Gökyüzüne baktım; gökyüzü gri; tek bir bulut yok.