2

484
3.731
1.254
25
Simay, öfkeli adımlarla yürürken ormanın sonuna geldiğini bile fark etmemişti. Çok ağlamış, çok yorulmuştu. Geriye dönüp baktığında, epeyce yol aldığını fark etti. Ali’den ve her şeyden ne kadar uzaklaştığını ancak şimdi anlıyordu. Derin bir nefes alarak etrafına göz gezdirdi. Sonra boş verip bir taşın üzerine oturdu ve düşüncelere daldı. Arada gözlerinden birkaç damla yaş süzülüyordu. Fazla alıngan ve duygusaldı; en ufak söz bile onu derinden yaralayabiliyordu. Başını dizlerine koydu ve hıçkırarak ağlamaya başladı.Hafif kıvırcık kumral saçları yüzünü örtmüştü. Ela gözleri kızarmış, gözlerinin feri ağlamaktan sönmüştü. Saatlerce ağladı. Ama mesele yalnızca Ali’nin ona "çirkin" demesi değildi. Son zamanlarda her şey üst üste gelmiş, hayatı altüst olmuştu.Üzerinde taşıdığı yükler fazlaydı, kaldıramadığı kadar ağırdı.Ama Ali yanındayken, her şeyin üstesinden gelebileceğini hissediyordu. Ve şimdi… Ali’nin umursamaz tavırları onu daha da fazla incitiyordu. Simay düşüncelerine dalmış, sessizce ağlarken, birden omzuna hafif bir el dokundu. Başını kaldırdı. Bir an için gülümsedi. "Geleceğini biliyordum." Ama arkasına döndüğünde… kimse yoktu. Gülümsemesi anında kayboldu. Hava iyice kararmıştı. Ormanda tek başınaydı. Aniden içinde korku belirdi. Az önce biri ona dokunmuştu, bunu hayal etmediğinden emindi. Tedirgin bir şekilde etrafına baktı. "Ali, dalga geçmenin sırası değil. Sensin, biliyorum." Orman sessizdi. Ne bir ayak sesi ne de yaprak hışırtısı… "Ali? Bırak şu çocukça hareketleri, çocuk değilsin artık!" Ama hâlâ hiçbir ses yoktu. Boğazı düğümlendi. "Ali?" Bu sefer gerçekten korkmaya başladı. Ali ona asla böyle şakalar yapmazdı. Onu korkutacak şeyler yapmazdı. Nefesi hızlandı. Korku iliklerine kadar işliyordu artık. "Ali…" dedi titreyen sesiyle. Ayağa kalktı, yavaşça yürümeye başladı. O sırada… "ZZZZZZZZZ…" Bir ses duydu. Tüyleri diken diken oldu. Bu ses Ali’nin sesi değildi. Bir adım geriledi, gözleriyle etrafı taradı. Ama hiçbir şey yoktu. "Ali?" Kendi kendine cesaret vermeye çalışarak konuştu: "Ali, yaptığın şey hiç komik değil!" Ama sesi artık eskisi kadar güçlü çıkmıyordu. Adımları yavaşladı. Ama ses… yaklaşıyordu. Korkudan tüm bedeni buz kesmişti. Ve sonra… koşmaya başladı. Geriye bile bakmadan, hızla koştu. Ama ormanın zemini dengesizdi. Ayağı bir şeye takıldı ve sertçe yere kapaklandı. "UFFFF!" Ayağı müthiş acıyordu. Canını yakarak zonkluyordu. Acıyla kıvrandı, bacağını ovuşturarak rahatlatmaya çalıştı. Sonra saçlarını geriye itip, neye takıldığını görmek için aşağı baktı. Ve o an… donup kaldı. Gözleri korkudan büyüdü. Takıldığı şey… bir insan iskeletiydi. Yutkundu. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Çığlık atarak geriye sıçradı, yere düştüğü yerden hızla kalktı ve acıyan ayağına rağmen seke seke kaçmaya başladı. Ama birden durdu. Kendi kendine mırıldandı: "Saçmalama Simay, bu sadece bir insan iskeleti. Senin işin bu! Neden bu kadar korkuyorsun?" Titreyerek derin bir nefes aldı. "Belki de çok eski bir şeydir. Yeni olması imkânsız." Ama içi rahatlamıyordu. Geri geri adım attı. İskelete daha dikkatli bakmak için yaklaştı. Ortalık karanlıktı. Çantasından fenerini çıkardı ve iskelete tuttu. Gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi. Şok içinde, bayılmamak için kendini zorladı. Çünkü… İskelet yerinde yoktu. Onun olduğu yerde, insan eliyle kazılmış gibi duran derin bir çukur vardı. Korkudan titreyerek bir adım geriledi. Ama bir yandan da merakı ağır basıyordu. Çukurun içine bakmak için eğildi. O anda… "ZZZZZZZZZZ…" Çukurun içinden, derin ve korkunç bir ses yükseldi. Bacakları titremeye başladı. "Sakin ol, Simay… Sakin ol…" diye fısıldadı kendine. Tam arkasını dönüp kaçmaya hazırlanıyordu ki… BİR EL! Kocaman, sadece kemikten oluşan bir el… hızla yüzüne yaklaştı! Ve… Sert bir tokat yedi! Tokadın şiddetiyle geriye savruldu. Dengesini kaybederek çukurun içine düştü. Düşerken tek duyduğu şey, çığlığının yankılanan sesi oldu. Sonra… her şey karardı.