• 144 syf.
    ·2 günde·7/10
    1963 yazında, bir lise öğretmeni dünyanın "Oz Büyücüsü"ne bakış açısını değiştirdi. İsmi Henry Littlefield'dı ve Amerikan tarihi adlı bir ders veriyordu Yaldızlı Çağ adı verilen 19. yüzyıla kadar gelebildi, fakat zamanın karmaşık sosyal ve ekonomik olayları içerisinde, sınıfın ilgisini çekme konusunda zorlanıyordu. Bir gece kızlarına "Oz Büyücüsü"nü okurken,
    aklına bir fikir geldi. 1890'larda çiftçiler, tedavüle daha fazla para girmesi ve çiftçilerin borç almalarını kolaylaştırmak için
    altın standardına gümüş eklemek istemişlerdi. Kitapta Dorothy, gümüş ayakkabılarıyla Sarı Tuğlalı Yol üzerinden Zümrüt Şehri'ne yürür. Gümüş ayakkabılar, filmde yakut kırmızısı terliklere dönüşür. Mutluluğa giden yolda gümüş ve altın.
    L. Frank Baum kitabı 1900 yılında, Yaldızlı Çağ'ın zirvesinde yayınlamıştı ve benzetme de söz konusu gibi görünüyordu.
    Bu bağlantıları kimse göremedi, fakat bu Littlefield'ı engellemedi. Kitabı kullanarak sınıfına Yaldızlı Çağı öğretti ve kısa süre sonra o ve öğrencileri daha fazla bağlantı bulmaya başladılar. Örneğin, 1890'ların sonlarında ABD, İç Savaş'tan yeni çıkmıştı ve yeni büyük topraklar edinerek bazıları için bir
    refah dönemi oluşturmuştu. Fakat Kuzey ve Doğu'daki
    endüstri ve gelir zenginleşirken, Güney ve Orta-Batı'daki
    çiftçiler zorluk çekiyorlardı. Bu da Popülizm hareketlerine yol açtı, çiftçiler ve işçiler, şehir elitlerine karşı birleştiler. 1896 yılında hareket sonucunda ortaya Halk Partisi çıktı ve Demokrat Williams Jennings Bryan'ı desteklemesi onu başkanlığa yükseltti. Bu sırada Littlefield, Oz'da Dorothy'nin kontrolünün dışındaki güçler tarafından Kansas'taki zor hayatı altüst edilmiş, tipik bir Amerikalı kız olduğunu öne sürdü. Cüceler ise Doğu'nun cadısı, bankalar ve satıcılar tarafından
    baskı gören sıradan insanlar. Korkuluk ise saf olarak görülen,
    fakat aslında oldukça becerikli olan çiftçi ve teneke adam, fabrika iş gücünün makineleştirdiği endüstri çalışanı; korkak aslan ise, Popülistler'in radikal programını benimseyecek
    kadar cesur olduğu takdirde itibarlı bir figür olabilecek
    William Jennings Bryan. Hep birlikte, yöneticisinin gücü illüzyonlar üzerinden oluşturulmuş büyük bir şehre doğru giden altın sarı yolda ilerlemektedirler. Littlefield bu gözlemlerinden birkaçını bir makalede yayınlandı. Bu , fantezinin aslında Amerikan kapitalizmini iğnelediği, 1960'larda birçok insana hitap ettiğine dair bir eleştirisi vardı.
    Diğer bilginler bu temanın ve önerilen benzetmelerin peşine
    düştüler ve bağlantılar çoğaldı. Dorothy'nin köpeği Toto'nun,
    Prohibition (Yasak) partisinin yeşilaycılarını temsil ettiğini öne sürmüşlerdi. Oz ise açık bir biçimde, gümüşte önemli bir birim olan ons'un kısaltmasıydı. Liste böyle devam ediyor. 1980'lerde kitaba dair bu anlayış öyle çok kabul edilmişti ki bazı Amerikan tarihi kitapları, 19. yüzyıl sonlarının politikası başlıklarında bu anlayışa değinmişlerdi. Peki teori doğru mu? L. Frank Baum kitabın önsözünde şöyle der:
    ''Artık basmakalıp cinler, cüceler ve perilerle birlikte
    yazarların her hikayeden birtakım ürkütücü dersler çıkarmayı
    vurgulayarak tüyler ürpertici ve korkunç olaylar anlatmadığı,
    yepyeni "şaşırtıcı hikayelerin" zamanı geldiğinden -her ne
    kadar eski zaman peri masalları nesillerdir dile geliyor olsa
    da- bu eserler bundan böyle çocukların kütüphanelerinde
    "tarihi" olarak sınıflandırılıyor. Modern eğitim ahlak da
    içerdiğinden, modern çocuk okuduğu şaşırtıcı hikayelerde
    sadece eğlence arıyor ve hoşuna gitmeyen herhangi bir kitabı
    kolayca başından atabiliyor. Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, 'Muhteşem Büyücü Oz'un hikayesinin ancak bugünün çocuklarını hoşnut etmek için yazıldığı söylenebilir. Bu hikaye çocukları hayrete düşürecek derecede neşelendirerek, baş ağrılarının ve kabusların geride bırakıldığı modern bir peri masalı olmaya çabalar.''

    Kasten insanların izlerini kaybettiriyor olabilir mi?
    Bunca yıl sonra onunla ilgili ikinci tahminde bulunmak adil mi?
    Kesin bir cevap yok, bu da yazarın amacının neden karmaşık, dolaşık ve çözülmesi eğlenceli olan bir soru olduğunu gösteriyor. Son günlerde bazı bilginler de "Oz Büyücüsü"nü, Littlefield'in tam tersi bir yönde yorumladılar. Yeni kentsel tüketim kültürünün övgüsü olduğunu öne sürdüler. Tarihçi William Leach, Oz'un büyüleyici Zümrüt şehrinin, insanları
    parlak, yeni Amerika'ya alıştırma amacı taşıdığını öne sürdü. Sonuç olarak emin olduğumuz şey Baum'un, Avrupa'nın halk efsanelerinden ilham alarak, Amerikalı çocuklar için de bir
    efsane yaratmak istemiş olmasıdır. Gizli anlamlar yaratma
    niyeti olsa da olmasa da devam eden bu ilgi, Amerika'nın
    sahiplenebileceği bir peri masalı yaratma konusunda
    başarılı olduğunu gösteriyor.

    Şimdi kitap hakkındaki düşüncelere geçelim:
    Öncelikle Baum, bu kitapta bize insanların başka canlılara karşı zayıf olduğu yanlarını yüzlerine vurmalarını yermiştir:
    ''Korkuluk dikkatle dinlemişti: 'Neden bu güzel ülkeyi bırakıp o Kansas dediğin, kurak, gri yere gitmek istediğini anlayamıyorum.'
    'Beynin yok da ondan,' diye yanıtladı kız.''

    Bizi muhteşem bir ikilemle karşı karşıya bırakmış:
    "...kalp değil beyin istemeliyim, çünkü aptal biri kalbi olsa bile onunla ne yapacağını bilemez."
    "Ben kalp almalıyım, " dedi Teneke Adam, "çünkü beyin
    seni mutlu etmez, oysa mutluluk dünyadaki en güzel
    şeydir."

    Çağımız yalnızca düşünsel, figüratif değil düz, literal anlamda da çölleşme ve tahribat içindedir. Dorothy'nin yaşadığı evin bulunduğu Kansas'ta güneş canlılığı yok ediyordu. Böyle bir çağda insanların yüzleri de çölleşiyor, neşe ve sevinci, gülümsemeyi unutuyorlar. İnsan yüzü, onların evlerini inşa ettikleri beton gibi dümdüz oluyor. Genişleyen çölleşme içinde insanı kendisine yabancılaştırarak ona kendi durumunu hatırlatacak en güçlü etki onun başka türden bir canlıyla karşılaşması oluyor. Bunlar modern hayatımızda genellikle kedi ve köpeklerdir. Dorothy'ye kendi insanlığını hatırlatan şey Masal boyunca ona eşlik eden Toto'dur.
    ''Dorothy'yi güldüren ve etrafındaki her şey gibi griye dönüşmesini engelleyen Toto'ydu. Toto gri değildi, uzun, ipek gibi tüyleri, komik, ıslak burnunun iki yanında neşeyle açılıp kapanan küçük, siyah gözleriyle küçük, siyah bir köpekti. Toto bütün gün oyun oynardı, Dorothy de onunla oynar ve onu içtenlikle severdi.''
    (s. 2)

    Dorothy insanlaşma bakımından gücünün farkında olmasaydı Batı'nın Kötü Cadısı'nın ''Gücünü kullanmayı bilmiyor, onu hâlâ kölem yapabilirim,'' sözleri gerçekleşebilirdi. Bu cadı'nın dediği gibi insan olma konusundaki en büyük eksikliğin ''gücünü kullanmayı bilmemek'' olduğu unutulmamalıdır. İnsanın insan olarak belirlenmesinde asıl rolü ''düşünme''nin oynadığı hatırlanmalıdır. Oz Diyarı'nda yaşayan, bir zamanlar insanken şimdi metale dönüşmüş olan ve yağmur sonucu paslanıp bir yıldır olduğu yerde kıpırdayamadan kalan Teneke Adam'ın şu sözlerinin önemini tekrar tekrar okuyarak anlamaya çalışalım: ''Başıma gelen korkunç bir şeydi, ama orada kaldığım yıl boyunca düşünecek zamanım oldu ve en büyük kaybımın kalbim olduğunu anladım.
    Şimdiden bilindik, sabit, kısaca damgalanmış bir zihin ve yürek sahibi olmaktansa, Oz Diyarı'ndaki Aslan ve Teneke Adam gibi yüreğini arayan, ya da Korkuluk gibi zihnini arayan kimseler olmak, aynı zamanda, bu yoksunluğun bilincinde olan bu kimseleri ''hiçbir canlıya karşı zalim ya da kaba olmamak için'' ellerinden geleni yapma çabasına ve kendileri kadar güçlü olmayan canlılara karşı daha özenli davranmalarını ve bu canlıları ''onaramayacakları hasarlarla kaşı karşıya'' bırakmamaya dikkat etmeye sevk edecektir. Tüm bu nedenlerle, gerçekten düşünmek için daha fazla zaman ayırmak ve daha fazla olanaklar yaratmak zorundayız.

    Faydam dokunduysa ne mutlu bana. Keyifli ve verimli okumalar.

    KAYNAKÇA:
    1- https://dergipark.org.tr/.../article-file/282845
    2- https://www.youtube.com/watch?v=7Lg4vjRY4Ts
  • 240 syf.
    "Düşünce ve yazıda özgür olmak isterim, dünya davranışımızı yeterince sınırlıyor."

    Wolfgang Van Goethe

    __________

    Osman Şahin'in okuduğum ikinci kitabı oldu. İlki otobiyografik öğelerin ağırlıkta olduğu Kolları Bağlı Doğanlar kitabıydı. Selam Ateşleri- Ay Bazen Mavidir kitabında birbirine yer yer tema, konu veya ele alınan duygu bağlamında benzer öğeler yer alıyor. Aynı zamanda birbirinden oldukça farklı öğeler de bulunuyor. O halde, 1993 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmış kitaptan en beğendiklerimden kısaca bahsedeyim.

    Selam Ateşleri, Toroslarda bir Yörük söylencesine dayanır. Zaten yazarın küçüklüğü bir Yörük köyünde geçmiş. Çok sevdiği bu kültür de hikaylerinde kullandığı temel öğelerden birisi olmuş. Çok da güzel olmuş. Hikâyenin merkezinde Torosların en ünlü nalbantı Bercis usta ile güzel Yörük kızı Simber bulunur. Bercis Usta bir gün atına nal takdırmak için gelen Simber'e tutulur ama açılamaz ilk başta. Bunun yerine onun atının nalına çentik atar. Günler sonra aynı atın nalında bir çentik daha görür. Bu, Simber'in de gönlü Bercis Usta'da demektir. Nihayetinde Bercis Usta ile Simber kaçarlar. Kaçarlar kaçmasına da, bu töreye karşı gelmek anlamına gelir. Bedirhan Ağa peşlerine düşer. Simber'i yakalarlar. Ama Simber, kendisini kınayan obasına karşı durur, af dilemez. Sorar gözlerinden öfke akan obasındaki kalabalığa doğru "Bir kadın ile erkek arasındaki gönül alışverişi, güneş kadar doğal, yağmur kadar gerekliyken, niçin hesabı sorulsundu kendisinden?"(s.23) Böylelikle yerel bir gibi gözüken ve Torosların bir Yörük obasında geçen hikaye, evrensel bir mesaj taşıyan bir hikayeye dönüşür: aşk ve toplumsal bağlar arasında sonu bitmez, sadece şekil değiştiren çatışma. Hikâyenin başında yazar, uzun bir tasvir yapar. Bu tasvirin merkezinde bir mağara bulunur. Bu mağara aynı zamanda bir metafordur: çağlara açılan kapıdır. Bir nevi yerelden evrensele taşınan hikayenin simgesidir. Nitekim hikayede somut bir işlevi de bulunur. Bunu hikayeyi okuyunca kendiniz görürsünüz.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Bir kitabın yakılması, bir düşünce uğruna hapse atılmak, her zaman cahil bir kuşağın çağın dahilerine ödediği vergi oldu."

    Voltaire
    __________


    Bayan Ali hikayesinin merkezinde Zekiye ile oğlu Ali bulunur. Zekiye henüz altı aylık evliyken kocasını kaybeder ve kısa süre sonra doğan oğluna kocasının ismini verir. Zekiye hayattan "...hiç memnun olmayan, aksine ona diş bileyen, doyumsuz, mutsuz…" bir kadındır. Arkadaşı yoktur. Evden dışarı kolay kolay çıkmaz. Kendini ev işlerine vermiş ve bunu öylesine şiddetli, ciddi yapar ki görenler evi temizliyor da zihninde dolanan tilkileri kırpıyor zanneder. Kendisine talip de çıkmaz kendisi de yeni birini istemez. Nitekim kendi kadınlığını da beğenmez. Sonuçta tüm sevgisini oğluna aktarır. Aktarır aktarmasına da her şeyin fazlası zarardır. Ali, "bir oğlan çocuğu değil de, saksıda çiçekti sanki". Öyle ki Zekiye, oğlunu uyarır: kız çocukları kirletilirse de ileride onlara bir koca bulunur ama erkek çocuğu kirletilirse ona ebediye ne kız bakar ne de bir yerde tutunabilir. İyi de Zekiye durduk yere neden böyle uyarır oğlunu diye sorar yazar. Çünkü ortada hiçbir şey yok. Zekiye'nin uyarma nedeni, hayatta hiç kimsesi olmamasıdır, yani duyduğu derin yalnızlık etkilidir. Bununla birlikte, kocasına tıpatıp benzeyen oğlunu sevdiği vakit aynı zamanda kaybettiği kocasını da seviyor olmasıdır. Hikayede bu yönde detay verilmiyor ancak Zekiye'nin garip bir insan olması ve genel özelliklerini ele alıp düşününce Ali'ye aynı zamanda sapkın bir sevgi beslediği tahmininde de bulunabiliriz. Ve bir gün Zekiye ölür ve Ali bir başına kalır. Bu ölüm sırasında benim en çok beğendiğim unsur, Ali'nin annesinin mezarı başındayken aynı zamanda bir rahatlama duygusu hissetmesidir. Bu işte son derece gerçekçi bir öğedir. İnsan ne siyah ne beyazdır; hayat romantik değildir. İşte Ali'nin annesi yeni ölmüşken hissettiği bu rahatlama duygusu bize bunu anlatır. Hemen ardından da vicdanı sızlar, kendine kızar. İki uçta gidip gelme durumu aslında Ali'nin hayatı boyunca sürer: "öteden beri iki duygu çarpışırdı içinde; biri içli, yumuşak, kadınımsı bir duyguydu ve görünmeyi istediği asıl kimliği oydu. Öbürü ise, erkek arkadaşları gibi görünerek, her koşulda onlara benzemeyi isteyen, sunturlu küfürler eden, bol cigara içen, gösterişli, kaba erkeklerin dünyasıydı…"(s.38) Arada bazı olaylar olur ve bunların neticesinde Ali evine kapanır, hakkında söylentiler alır yürür. Kendisine 'Bayan Ali' denmeye başlanır. İntiharın eşiğine gelen Ali, başka bir çözüm yolu bulur: güçlü mü güçlü, dölü kuvvetli bir boğa alır. Bu boğaya kendi ineklerini dölletmek için köylüler sıraya girerler. Ee tabi, 'bayan' lakabı da unutulur. Hikâyenin sonunda 'hassas' insanların hoşlanmayacağı bir paragraf vardır. Ali'nin boğasının köylülerin inekleriyle çiftleşme sahnesi gerçekçi şekilde anlatılır. Şimdi denilebilir ki "ne gerek var?". Anlatayım neden gerek var: Boğa aynı zamanda bir metafordur. Bunu hemen bir arka sayfadaki cümlelere dayanarak söylüyorum: "Boğaların görkemli görünümleriyle, kendi gö­rünümünü birleştirerek kendi erkeksi güçsüzlüğü­nü örtmeye çalışan Ali de, inekleri kendisi döllemiş gibi kabarır, bıyıklarını burar, gümüş saplı kırbacını köylülerin sırtına vurarak boğaların gücü aracılığıy­la bir erkeklik dersi vermeye başlardı onlara: "Ne sandınız ya? O ineklerin yerinde siz olsanız, siz de iki büklüm olurdunuz…"(s.56) Kadın olmak isteyen ama olamayan, gururu iki paralık olan ama yaşamak için erkek olduğunu göstermesi gereken ama kadınlara karşı cinsel istek duyamayan Ali, kendisinin yerine bir boğanin cinsel gücüyle tatmin olur. O boğa, sanki kendisidir, boğanın altındaki inekler de, toplumun kendisine cinsel istek duyman gereken cinsiyet olarak zorunlu tuttukları kızlardır. Aynı zamanda böylelikle köylülerden intikamını da almaktadır.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır. O kadar."

    Oscar Wilde
    __________


    Güvercin Artık Dönmeyecek, benim kitapta en beğendiğim hikayedir. Kolları Bağlı Doğan'ın uzun giriş hikayesindeki sarsıcılık ve gerçekçilik bu hikayede bulunuyor. Aynı düzeydeler diyebilirim. Her iki hikayede de insan psikolojisi çok iyi yansıtılmıştır.Korku- gerilim türünde çektiği filmlerle tanınan ünlü yönetmen A.Hitcock en iyi filmler, en kötü kitaplardan çıkar manasında bir söz söylemiş. Bu hikayeyi görse bence, "bu hikaye, benim sözümdeki istisnadır," diyebilirdi. Bu arada Hitcock'la da alakalı çok ilginç bir bilgiyi incelemenin sonunda vereceğim. Şimdi gelelim hikayeye.

    Bir kere girişte realizm ve naturalizm akımlarının dünyada önde gelen isimlerine taş çıkartacak harika bir tasvir var. Zira, bu doğa tasvirleri diğer çok sayıda hikayesinde başat bir unsurdur. Hatta kısaca bahsedeceğim bir hikayesinin direkt baş aktörüdür. Bu harika tasvirden sonra yine bir köye misafir oluyoruz. Kahramanımızın adı Meço'dur. Meço tek kelimeyle yapayalnız bir insandır: "gece gibi karanlık, az konuşan, kaygısız, gizlerle dolu, hırçın, yalnız biridir." Bir defa evlenmiş onda da haftasına varmadan karısı evi terk etmiş, çünkü karısına şiddet uygulamış. Ne malı var ne mülkü… Ve "şefkatli sözler söyleyecek bir tek arkadaşı, dostu, sırdaşı yoktur." Gece kavramı özellikle vurgulanır. Bu, aynı zamanda hikayedeki bence üç metafordan birisidir. Gece, Meço'nun karanlık yüzüdür, genel manada ise insanın kötü yanını temsil eder. Bundan dolayı gece olunca Meço, huysuzlanmaya başlar, "bir yakınını yitirmişçesine üzülür, ruhu sarsılır, bakışları değişir, ağır kasvetler çöker yüreğine," ve bastırmaya çalıştığı cinsel açlığı ortaya çıkar. Güneş ise Meço'nun nispeten iyi yanı, genel olarak da nispeten iyilik veya olağan durumdur. Kısaca Meço sorunlu bir tiptir. Garip davranışları, huyları vardır. Herkesten uzakta bostan bekler. Bu sırada ineklerin yaylanmasını izler.

    UYARI: Paylaşacağım alıntıya 'hassas' insanlar bakmasın.

    Bu huylardan birisi şudur: #86239961 Şimdi denilebilir ki, "ne gerek var buna?" Gerek var. Bunu birazdan anlatacağım ama önce böyle olaylar hiç yaşanmıyor zannedilme durumuna ben bizzat tanık olduğum iki garip olay anlatacağım. Ben köy nedir bilmem, çok ufakken yazları gidermişiz, o kadar. Akrabaların deyimiyle "şeherliii çocuğuyum" ben. Ama şehirde de oluyor garip olaylar. Bunlardan ilki, üniversitede okurken kaldığım yurtta birkaç ay sonra oda arkadaşım olacak yakın arkadaşım D'nin kaldığı odaya çıktım, çünkü arkadaşım çok acil gel diye mesaj atmıştı. Çıktım, arkadaşım baya gülüyor ve şaşkın. Bana elinde bir su şişesi gösterdi. Peçeteyle tutuyor, dokunmaktan çekinmiş. Biraz dikkatli bakınca su şişesinin ucu kesilmiş, içine sünger konulmuş, ucunda dar bir gedik bırakılmış. Biraz daha dikkatli bakınca o gedik ve gediğin çevresinde meni kalıntıları bulunuyor. Meğer, arkadaşım D'nin mülayim, sessiz sakin, gayet dindar oda arkadaşı kendisine su şişesi ve süngerden bir vajina yapmış. Bir hafta güldük. Yanlış anlamayın. Ben ne kınıyorum ne yargılıyorum. Bunda kötü bir şey yok. Ha tuvalete gitmiş eliyle mastürbasyon yapmış ha yapay vajinasına penisini sokmak suretiyle yapay seks yaşayarak tatmin olmuş. Bunlar normal, yaşanıyor. İkinci olay, bu dediğim yurttan bir önce kaldığım yurttayız bu sefer. Daracık odalarda altı kişi kalıyoruz. Neyse ki dört kişiyiz. Az önceki olaydan tanıdığınız yakın arkadaşım D de yanımda. Bir de Ü var. Bu Ü, abartmıyorum hayatımda gördüğüm en garip insan. Kendisini çok da severim. Bir saat durun yanında güle güle ölürsünüz. Neyse oturuyoruz. Bir anda "D ve K, kulaklıklarınızı takıp, benden öteye döner misiniz, lütfen," dedi ama o Elazığlı, güzel bir şivesi var. D alışmış çünkü o benden iki üç hafta önce bu yurda taşınmıştı. O güldü, bir saydırdı, kulaklığı takip duvara döndü. El ettim ne oluyor manasında, D "Otuz bir çekecek …" dedi. Beni bir gülme aldı, bir gülme aldı anlatamam. "Ü, abicim tuvalet var, banyo var, git orada hallet işini. Bizim yanımızda yapılır mı bu, hadi gözü kararttın, nasıl kendini rahat hissediyorsun da yapıyorsun, insanın şeyi kalkmaz abi dedim," Ü, bana mısın demedi. Bir de güzel ve komik konuşuyor ki, gel de kır adamı. Adamın ranzası bir arkamda, yani önünde yatıyorum. Hem iyi hem kötü. İyi yanı görme ihtimalim yok, tabi yastığı ona göre koyarsan. Kötü yanı tam önünde olunca sanki beni s…muş gibi olması. Neyse sonra bir gün yine konuşuyoruz. Yemeği çok kaçırmışım, geğiriverdim. O bizim yanımızda otuz bir çekmeye çekinmeyen Ü, demesin mi "İnsanların içinde geğirilir mi," diye. Hem de çok ciddi. Beni şimdi yazarken bile gülme aldı. O gün yerlere yatıyorum güle güle. Bunun üzerine oturduk iki saat, insanların yanında otuz bir çekmek mi daha ayıptır yoksa insanların içinde geğirmek mi, bunu tartıştık ciddi ciddi. Hazır anlatmaya başladım iki tane daha garip olay anlatayım. Yaşanmıyor canım bunlar. Lisedeyiz. Lisede yurtta kalıyoruz. En büyük heyecan kaynağımız olan aktivite yurttan kaçmak ve sigara içmek. (KAMU SPOTU: Sigara sağlığa zararlıdır.) Bir gece yine kaçtık. Okul ilçenin dışında, arada tarlalar var. Sonra hal var, ondan sonra şehir merkezi. Biz gece gider, şehir merkezinde gece gündüz açık, kahvaltılık şeyler de satan bir dükkana uğrarırız yahut lahmacuncuya gideriz. Lahmacun da bizim lisede bir metafor olmuştur. Düzene karşı gelmenin simgesidir, lahmacun deyip de geçmeyeceksin arkadaş. Neyse, o gece sanırım kahvaltılık bir şeyler aldık. 70'lik bazuka yani votka, üç beş tane de bira aldık (KAMU SPOTU: İçki sağlığa zararlıdır ve pahalıdır.) Geçtik halin çıkışındaki parka, burası da mekan olur bizim. Yiyoruz, içiyoruz. Arkadan da arabesk açtık, gören de dünya kadar dertleri var sanır. Ama bir dünyamız da hepi topu okul-yurt- hocalar izin verir, harçlığımız yeterse çarşıydı. Böyle dar hayatın da derdi kendine göre oluyor. Neyse kafalar güzel, yanımıza ilçenin ve yerelde de parkın müdavimlerinden başıboş Kürt C. geldi. Adı böyle anılır, başka bir amacım yok belirtirken. C dememin nedeni de ismini tam hatırlayamadım. Ama baş harfi C'ydi. Neyse bunun derdi gücü kavga, dövüş vesaire. Yanımıza oturdu, bir şey demeden aldı iki birayı içti. Tabi, bir şey demiyoruz. Bir yandan da anlatıyor, "Şu tepeye çıkacaksın, füzeleri yollucaksın kaymakamlığa, karakola," bir de gülüşü var ki o esnada, ben şerefsizin önde gideniyim diyor adeta. Sinirleniyoruz ama bir yandan da korkuyoruz. Belki şimdi döveriz bunu ama uzun süre çarşıya bir daha çıkamayız. Neyse bir bir buçuk saat oturduk. Yurda dönüyoruz. Arka bahcedeki duvara geldik ki yangın merdivenlerinde bizim E, anadan doğma çıplak halde göbek atıyor. Bizi bir gülme aldı ama bir yandan da acaba kafalarımız güzel olduğu için biz mi yanlış görüyoruz diye şüphedeyiz. Neyse atladık girdik yurda. E'yi yatağına yatırdılar. Üstüne de bir şey giydiremediler. Öylece yattı. Diğer olay için yeniden üniversitedeyiz. Gündüz vakti, hafta sonu. Sahilde belediyeye ait tuvaletler var. Çok da sıkıştık arkadaşla, hızlı hızlı geldik. İki kapı da kapalı. Ama birini tıklayinca iki kişinin kıpırdanmasını duyduk. Fısıldaşıyorlar. Neyse biraz uzaklaştık ama çok sıkıştığımız için gitmedik. Gülüyoruz güpegündüz burada yapılır mı diye. Kapı açıldı bir erkek bir kız iki ergen genç koşarak uzaklaştı ama erkeğin ayağı kaydı düştü. Arkadaş gidip kaldırdı. Umarım prezervatif kullanmışsındır deyince çocuk yıllardır bu işi yapıyor gibi yüksek deneyimli gülüşü atarak, "tabi abi, ne sandın beni," dedi ve gitti. Yine güldük. O kadar deneyimli ama bir yer bulamamış. O da ayrı bir gariplik. Ben bu olaylara şehirde yaşarken tanık oldum. Benim tanık olmadığım daha nice gariplikler her gün yaşanıyordur. Şimdi ben bunları anlatıyorum diye şehirlileri nasıl kötülemiş olmuyorsam, bir yazar da köyde yaşanılan garipliklere hikayelerinde yer veriyor diye köylüleri kötülemiş olmuyor. Siz kabul etseniz de etmeseniz her gün bir yerlerde garip olaylar yaşanıyor. Sırf bunları okuyunca köylüler hakkında kötü düşünecek varsa o hayattan zerre bir şey anlamamıştır veya yaşamıyordur bence.

    Devam edelim: Meço bir gün yine bostandayken, ablasının kızı Ayşe ile onun arkadaşı Güvercin kendisine yemek getirirler. Güvercin, Ayşe ile ayni yaşta olmasına karşın vücut olarak daha çok olgundur. Meço da onu izler ve cinsel açlığı yavaş yavaş uyanır. Yine uyarıyorum, 'hassas' insanlar bakmasın: #86241355 Öncesinde Güvercin'i kucağına alır, öper ve kız ürker kendini geri iter. Meço ona güven verici şekilde davranınca çocuk aklıyla kötü bir şey yok sanır ve Meço'nun kuşlarını görmek ister. Ayşe evine gider, Meço sen git, Güvercin sonra gelecek der. Sonuçta yukarıdaki alıntıda anlatılanlar yaşanır. Şimdi denilecek ki bunları anlatmaya "ne gerek var?" Gerek var. Çünkü yazar böyle takdir etmiş. Karpuz için de öyle. Ama bununla birlikte, yazarın mensup olduğu edebi akım olan realizm ve spesifik olarak da toplumcu realizmde yazar ne görüyorsa kendisini geri çeker, soyutlar ve olduğu gibi aktarır. Bu ekolun yani realizmin ilk ve önemli temsilcilerinden Stendhal'e kulak verelim mi:
    "A efen­dim, ro­man de­di­ğin uzun bir yol üzerinde do­laş­tı­rı­lan bir ay­na­dır. Bir ba­kar­sın, gök­le­rin ma­vi­li­ği­ni, bir ba­kar­sın yo­lun iri­li ufak­lı çukurların­da bi­rik­miş ça­mu­ru gö­rür­sün. Son­ra da kalkıp hey­be­sin­de bu ay­na­yı ta­şı­yan ada­mı ahlak­sız­lık­la mı suç­la­ya­cak­sı­nız? Ay­na­sı çamuru gös­te­ri­yor di­ye ay­na­ya ka­ba­hat bulmak olur mu? Böy­le ça­mur çu­ku­ru bu­lu­nan yo­la, da­ha doğ­ru­su su­yun ak­ma­sı­nı kok­ma­sı­nı, ça­mur çukur­la­rı oluş­ma­sı­nı ön­le­me­yen temizlik müfettişi­ne ça­tın."(#86297411) Bence gayet açık. Ama hala ne gerek var diyenler varsa, bu hikaye başından sonuna kadar izleyebileceğiniz çoğu gerilim filminden çok daha başarılı bir gerilim yaşatır insana. Üstelik bunu oldukça zor bir tür olan hikayede gerçekleştirir. Hikâyenin daha başındaki son derecede gerçekçi tasvirlerle olayın geçeceği köyde kendimizi buluruz. Meço'nun karakterini ve ruh halindeki değişimleri adım adım anlar ve hissederiz. Yazar, Meço garip bir insan deyip bıraksa ve karpuz örneğini vermese, onun gariplik düzeyini nasıl anlayacağız? Yazarın kafasında anlatmak istediği bir gariplik seviyesi var. Onu bu şekilde yansıtmış. Üstelik yazar demeçlerinde, yaşadığı köylerde veya muhitlerde tanık olduğu ve duyduğu birçok garip veya değil olayları tek tek not aldığını ifade etmiş. Ve yazar olduğu vakit de kentlerdeki aydın sınıfa, taşradaki hayatı olabildiğince gerçekçi bir şekilde duyurmak istediğini ifade etmiş. Görüyorum ki çok da başarılı olmuş ve hala oluyor. Ancak sorun şu, duyurduğu kentlerde artık aydın kalmadı. Temel sorunlardan birisi de bu. Aynı şekilde tecavüz sahnesini iki cümleyle geçse yine aktarılmak istenilen duygular, hisler, gerçekçilik tamamen havada kalacaktı. Yazar kafasında bu hikayeyi bu düzlemde kurmuş. Bu nedenle kalkıp da başka türde birtakım yazarlar nasıl yapmışsa o da öyle yapsaymış demek ne edebiyattan anlamaktır ne de objektif akılcı bir yaklaşımdır. Bir kere adı üstünde onlar başka tür edebi akımlar, türler. İkincisi yazardan yazara olayları ele almak, aktarılmak istenilen olgular, aktarılma gerçekçilik seviyesi vesaire gibi etmenler değişiklik gösterir. Bu etmenler çerçevesinde zihninde bir plan yapar ve buna yönelik yazar. Sen kalkıp da öyle olmasaydı dediğin nokta veya noktalar o hikayeyi oluşturan birbirine bağlı etmenlerden, unsurlardan bir tanesidir. Bunu kaldırıp atarsan hikaye havada kalır. Amaca ulaşılamaz. Yazarın kurguladığı, planını yaptığı hikaye yirmi vagonluk bir trense bunlardan beşini, onunu, on beşini kesip atmak demektir. Bir hikaye kısa gözükür ama onun ardında haftaların, ayların ve yılların emeği vardır. 'Hassas' insanlar rahatsız oluyor diye atilamaz, sansüre uğratılamaz. Çocuklar denilecek. Birincisi bu kitap çocuk kitabı değildir. İkincisi dünya artık global bir köy olmaya doğru gidiyor ve oluyor. Artık yasakçı, aşırı korumacı bir eğitim anlayışı tutunamaz. Sen çocuğu televizyonlarda çıkan saatte uykuya göndersen o bilgisayarindan, tabletinden veya telefonundan yine girer nete. Nette erişim engeli koydun diyelim. Vpn'den girer. Hem de istediği siteye. Peki napacağız, komple interneti keseceğiz, çocuklarımız zarar görmesin diye tüm ülke Kuzey Kore gibi olacağız. Olduk diyelim böyle olmak o çocuklar için faydalı olan mıdır. Bambaşka bir eğitim anlayışı, bambaşka bir yaklaşım gerekiyor. Ne bu anlayış ve yaklaşım diyebilirsiniz. Ben de tam olarak bilmiyorum. Bir şeyler gözlemliyorum. Düşünüyorum, sorguluyorum yasağın, aşırı korumacı tutumun bu devirde işe yaramayı bırak, ters teptiğini görüyorum. Yakın gelecek ise bambaşka olacak, belli. Biz hala hikaye veya kitap sansürlemekten bahsediyoruz ciddi ciddi. Bundan önce çocuklarımızı, Bayan Ali hikayesindeki Ali gibi yetiştirmesek keşke. İlla onla birebir olacak diye bir şey yok ama hepimiz biliyoruz ki, pek çok aile çocuğunu Ali veya ona benzer yetiştiriyor. Bir şey diyeyim mi, çocuklarınıza asıl zararı bu verir. Sonra çocuklarınıza kendi vücudunu tanıması için yardımcı oluyor musunuz. Pedagojik okumalar yapıyor musunuz, eğitimler alıyor musunuz. Sünnet düğünleri yapıyor ve hala oralarda penisinden kesilen bir parça nedeniyle onun üstün cins olduğu hissini mi veriyorsunuz. Karşı cinsine yabancı mi büyütüyorsunuz yoksa. Kadın erkek astronotlar yeni gezegenleri beraber keşfederken yoksa siz kız ve erkek çocuklarını hala her alanda ayırmaya ve birbirlerine karşı yabancılaşmalarina mi neden oluyorsunuz. Çocuğunuza cinsel eğitim veriyor musunuz. Yoksa hala kendilerini leylekler mi getirdi zannediyorlar. Yabancılara veya yakınlarına karşı yani onların kendi cinsel bölgelerine dokunmamalari gerektiği yönünde uyarıyor, eğitiyor musunuz. Çocuklarınız cinsel içgüdüleri ve hormonları artış gösterdiği yaşlarda gelip sizinle bunları paylasabiliyorlar mi. Mesela ilk defa gece boşalan erkek çocuğunuz, gelip sizinle bu deneyimini -ki bu şok edici bir deneyimdir- paylaşabiliyor mu, ya da kızınız aynı şekilde. Peki erkek çocuğunuzun sevgisiyle tanışıyor musunuz bilhassa kızınızın… Ben söyleyeyim mi, bu toplumdaki ailelerin çok büyük bir çoğunluğu yapmıyor bunları. Cinsellik her an bir yerlerde yaşanılan ama konuşulması, adının anılması zinhar yasak olan hatta ona dair her şeyin yasak olduğu, erkek ile kızın kesinkes birbirinden ayrı büyümesini olabildiğince sağlamaya çalışan, erkekleri üstün ırk gibi büyüten ama kızları ise her an tecavüz edilme pardon pardon jargonuyla söyleyelim, her an namuslarinin kirletilme tehlikesiyle fanustaki bir çiçek gibi büyütmeye çalışan, erkeğe sonsuzca özgürlük verip kızı eve veya toplumda belli yerlere ve saatlere ve is kollarına hapsetmeye çalışan ve erkeği kadının koruyucusu, muhafızı ve üzerinde yüksek hak sahibi olarak yetiştiren dolu aile var. Bu ve daha nice benzer nedenlerden dolayı bu toplumun büyük çoğunluğu cinsel açlık çekiyor. Ve cinsel açlık, doğru ve etkili eğitim verilmeyip otokontrolunu sağlamakta zorlanan veya başka sorunları olan insanlarla buluşunca ortaya dehşet verici olaylar çıkar. Şimdi bu olaylardan birini gerçekçi bir şekilde hikayeleşirdi diye Osman Şahin mi suçlanmalı, sapık veya sapkın olarak o mu görülmeli. Neyse…

    Peki bu sahneleri ve TABİKİ hikayenin bağlamı içinde okurken ne hissettim: Tecavüz olgusundan son derece tiksinme, korku evet korku, o çocuğun korkusu, çaresizliği, ve òte yandan Meço'nun korkusunu, sonra onun kötülüğünü hissettim, bilhassa gece olunca o kötülük tüylerimi dikenleştirdi. Köpeğini de öldürdü ardından, korktu ve hakimdi üzerinde kötülük. Kötülük ayrı bir şey değil ayrıca o kendisiydi. Her insan iyiliği de kötülüğü aynaya baktığında görebilir zaten. Ama insan hep iyiyi kendinde kötüyü de başkalarında görmek ister. Hatta bazı kötülükleri tamamen yadsimak, unutmak ister. Ama bu tarz hikayeler, dur unutma der, unutursan yadsırsan bunları önlem alamazsın, kamuoyu yaratamazsın ve en önemlisi bunlara karşı hayret duygunu yitirir kanıksarsın uyarısında bulunurlar. Hikâyenin teması şu alıntıda gizli aslında: "Cesedi parçalara böldükten sonra mı atsaydı orma­na yoksa? O zaman parçaları kurtlar, çakallar yer bitirirler, sabaha kıymığı kalmazdı. Böylece çocu­ğu kurtların, çakalların parçalayıp yedikleri kanısı uyanırdı herkeste. Tam çakalca bir düşünceydi bu. Kötülük, insanı binbir kurnazlığa sürükler derler. O kurnazlıkla tekrar girdi çardağına."(s.95)

    Bu hikaye hakkında son diyeceğim: karpuz vardı hani, Meço'nun kendini tatmin etmek için kullandığı, hikayenin sonunda ahali suçlunun Meço olduğunu anladığı sırada Meço'nun sırtına karpuz ve kavunlarla dolu bir şey koyuyorlar. Bu sayede kaçamıyor. İşte bence karpuz burada vurgulanan ve kasten konulan bir öğedir. Karpuz, Meço ve onun gibilerin cinsel açlığıdır. O cinsel açlık insanın sırtına yüklenecek en ağır yüktür. Otokontrolü yoksa ve birtakım kötü özellikler, olaylar da buna eklenirse cinsel açlık hiç umulmayan anda iplerinden boşalabilir. Bu toplum malesef düz duvara tırmanan pek çok insandan oluşuyor. Bu sorunu çözmenin yolu, bu veya herhangi bir hikayeyi, kitabı sansürlemek veya yasaklamak değildir. Keşke o kadar kolay olsaydı.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur. Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu."

    Oscar Wilde

    __________


    Köstebek adlı hikayede kahramanımız bir köstebektir. Köstebek korkusundan sürekli toprağı kazar. Bir yol yapar, durur sonra ya bu yoldan düşmanları gelirse, başlar ikinci yola, o biter, kısa bir rahatlama, sonra ya buradan da başkaları gelirse, bu sefer başlar üçüncü yola. Böyle böyle tüm Köstebekler birbirlerinden ayrı korkarlar ve kazarlar. Nihayetinde, o korktukları düşmanla bir araya gelemeyip ayrı ayrı kazarak darmaduman ettikleri toprak içinde karşılaşırlar. Bu düşman güneştir ve onun ışıkları delik deşik olmuş toprakta şimdi Köstebekler üzerindedir. Peki neden bir araya gelemez bu Köstebekler aynı şeyden korktukları halde? Bu soruyu kendimize soralım. Çünkü hepimiz birer 'köstebeğiz'!

    __________

    "Bir insan, ahlak dersi verdiğinde, sizin gözünüzdeki değerini düşürüyor ve gülünç hale geliyor."

    Friedrich Nietzsche

    __________


    Adı Berdan adlı hikayede kahramanımız Toroslarda akan bir sudur. Yazarın doğa tasvirlerinin zirveye çıktığı hikayesidir. Berdan suyu akarken Bolkar dağlarında asırlık kültürün, yaşanmışlıkların kokusu gelir burnumuza. Bu edebi şölenin içinde aynı zamanda yazar bize şunları anlatmak ister: "Doğumundan ölümüne kimseye bir yararı olmayan, dünyaya bir kazık çakmadan yaşayan, bedava soluk alıp veren, ölen kimi asalak insanlara benzemez o." (S.217)

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce suç olmaz, ya olursa eğer, en büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olabileceğini düşünmektir."

    Sabahattin Eyüboğlu
    __________


    Çan, hikayesinde kahramanımız bir kurttur. Bu kurt bir avında sağlam kayaya toslar ve insanların elinde düşer. Bu kurttan çok çekmiş Oba halkı, assak mı kessek mi diye tartışırken Obanın bilge kişisi gelir ve farklı bir fikir öne sürer: bu kurdun bir yerine çan takalım. Avlanarak yaşayan bir hayvana verilebilecek en 'insani' ceza budur. Ve bu yapılır, ardından da kurt salınır. Gider gider ama çan yüzünden bir türlü avlanamaz. Bu kurdun akıbetini siz okuyunca görürsünüz. Benim diyeceğim ise, bu hikaye insanın hayvandan farkı olan yüksek aklını oldukça vurucu ve anlamlı şekilde anlatır. Evet, kurdu aklıyla alt eder insan ama bu alt etme ne kadar insani'dir. Ya da daha doğrusu, insani nedir?

    Diğer hikayeleri de beğendim. Ama en beğendiklerim bunlardı. Kitap gayet güzel arkadaşlar. Hikayelerde tabiat tasvirleri, insan tasvirleri, karakter yaratımi, insan psikolojisini aktarım, öyküleme tekniği tek kelimeyle harika. Hikayelere art niyet barindirmadan bakılırsa, yazarın edebi açıdan çok yönlü oluşunu rahatlıkla görebilirsiniz. Herkese tavsiye ederim. Pardon, herkese değil. Nitekim artık herkesin her kitabı okumamasi gerektiğini düşünüyorum. 'Hassas' insanlar okumasin. Sağduyulu, akılcı, hemen gaza gelmeyen ve edebiyat nedir, edebi kuramlar nedir ve özellikleri nelerdir bunlara dair birazcık okuma yapmış, hayata farkli açılardan bakabilen herkese tavsiye ediyorum.

    Durun, henüz bitirmedim. Hani başlarda Hitcock hakkında bir sürprizim var demiştim. Sıra onda.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Sansür, geçerli anlayışları ve var olan kurumları ve yasaları birilerinin sorgulamasını engellemek için var. Bütün ilerleme geçerli anlayışların sorgulanmasıyla ve var olan yasaların ve kurumların değiştirilmesiyle gerçekleşir. Sonuç olarak ilerlemek için gerekli olan ilk şey sansürün kaldırılmasıdır."

    Bernard Shaw
    __________

    Size tarihte yasaklanmış bazı kitaplar ve yasaklanma nedenlerini yazacağım. Hazır mıyız, aldık mi popcornlarımızı, başlayalım o halde:

    Bizim Köy, Mahmut Makal'in aynı Osman Şahin'in amaçlarıyla yazan bu yazarımızın 1950 tarihli kitabı, ANADOLU KÖYLERİNİ FAKİR ve SEFİL YANLARINI GÖSTEREREK komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye'de yasaklanmış. Cidden, hani şu Heidi, Ömercik ve Ayşecik'in el ele tutuşup oyun oynadıkları hiçbir sorunu olmayan ülkemizde. Hayret doğrusu.

    Lolita, V.Nabokov: Müstehcen olduğu gerekçesiyle Fransa, İngiltere, Kanada, Yeni Zelanda, Güney Amerika ve Arjantin'de yasaklanmış. Hani kitabı okumasam, Çernobil patlamasından arta kalan artık nükleer madde zannedeceğim. Ama 'hassas' insanlar okumasın.

    Sırça Köşk eseriyle devlete başkaldırdığı gerekçesiyle yasaklanan Sabahattin Ali'yi geçiyorum. --- Atsız bunu beğendi.

    Renkahenk/ Can Yücel: Bu şiir kitabı yine Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğu ülkemizde 1980 yılı gibi insan haklarının, özgürlüğün ve demokrasinin şaha kalktığı bir dönemde, müstehcenlik suçlamasıyla toplatılması çok garip. Herhalde toplayıp ihtiyacı olan insanlara, okullara falan gönderdiler.

    Yengeç Dönencesi/ Henry Miller: Naptin sen, söyler misin dostum? Sus, konuşma terbiyesiz seni! Bu var ya bu, romanında müstehcen şeyler yazmış. ABD'de 30 yıl kitabı yasaklı kalmış. Oh olmuş, pis 'sapık'. O zamanlar çocuk olup bu kitabın gadrinden uzak büyüyen o Amerikalilar ne kadar ahlaklı oldular.

    Alice Harikalar Diyarında/ Lewis Carrol: Yok artık! Senin ne işin var dostum, müstehcenlik mi yok yahu olur mu öyle şey. Değil, iyi bari. Neden ne peki. Hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı, ileride çocukların (bak yine çocuklar, yasaklar zaten ya çocuklar ya da toplumun arı, namusu bahane edilerek yapılır ve bir de devlete hakaret) hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı gerekçesiyle. Bunu kim düşünmüş dostum. Çin'in Huan eyaleti. Bu Çinliler garip insanlar..

    Candide/ Voltaire: Aa dostum, yukarıda sözünü kullandım ama altına ismini yazdım ve mail attim, adresin şuydu değil mi: papayadalgapapaya@gmail.com Pikaresk romanın, dur ben söyleyeyim, kesin müstehcenlik. Biliyorum abi ben malımı. Bu kafa hiç değişmez. İster 18. yy olsun ister 27. yy. Nerde oldu bu olay? ABD.

    Canterbury hikayeleri/ G.Chaucer: Sen ucuz yırtmışsın. Sadece ABD'de posta servisi, taşımak istememis. Sebep tabiki MÜSTEHCENLIK.

    Pınar Kür hanim, siz baya belalı bir isimsiniz, cok belli. Bu ne arkadaş, Bitmeyen Aşk, Yarın Yarın, Asılacak Kadın kitaplarınla TOPLUMUN AR duygularını darmaduman etmişsin. Hak etmişsin yasaklanmayi. Bak şimdi topluma, mis mis!!

    Nazım,
    Kaan,
    Nazımm,
    Kaan valla bir şey yapmadım ben.
    Hadi geç bu işleri Nazım, sen bir 'hain'sin. Başka söze gerek yok. YASAK.

    Sudaki İz/ Ahmet Altan: Müstehcenlik. Heralde iz derken…

    Madame Bovary/G. Flaubert: Bak burası çok önemli arkadaşlar. Fransız halkının ahlakını bozuyor diye yasaklanmış, yazarı da yargılanmış. Neden? Çünkü kadın kocasını aldatıyor. Haklı, dünyada ilk defa bir kadın kocasını 1856 yılında Fransa'da Flaubert'in romanında aldatmıs. Bundan önce hiçbir kadın aldatma olgusu nedir bilmiyormus. Bu romanı okuyan kadınlar bir anda kocalarini birbirleriyle değiştirmeye başlamışlar. Bence bu yüzden bu kitabın ülkemizde de yasaklanmasi gerekiyor. Zaten çok boşanma vakalari oluyor.

    Binbir Gece Masallari/ Anonim: 1926-50 arası ABD'de müstehcen diye yasaklanmis. İran ve Afganistan'da halen yasak. Zira bu ülke kadın hakları konusunda dünyada birinciliği buna borcludur. İkinci sırada kalan Mısır ise bunları kiskanarak yasaklamaya çalışıyormus. Yalnız ben ANONİM olmasından kıllanmıştım. ANONİM'lere dikkat ediniz arkadaşlar.

    Don Quite/ Cervantes: Engizisyon tarafından BURAYA DİKKAT, "Hayırseverligin değersiz kılınması nedeniyle yasaklandi." Ah canım benim, sen ne şirin bir mahkemesin, ne tatlısın, Bruno'yu ve daha nicesini de bu ve benzer ŞİRİN ve TATLI nedenlerle mi yaktin sen, aferin sana. Senin sayende kitap eksiksiz olarak ancak 19. yy'da basilabildi. Kına yolladim sana canım benim.

    Minyeli Abdullah/ Hekimoğlu Abdullah: Bu ilginç. İnançlardan dolayi zorluklara maruz kalmış bir insan konuymus ve 1969'da şu bizim Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğun ülkemizde yasaklanmış. Serbest kaldıktan sonra 84 baskı yaparak rekor ülkemizde rekor kırmış. Bak yasak bir de zararlı dersiniz. YASAK REKOR KIRDIRIR.

    Bir Avuç Gökyüzü/ Çetin Altan: Abi, Orhan Pamuk okurken duydum ismini, sen baya sivri dilli bir abimizmişsin. Bizim Uganda'da en sevilmeyen insan tipidir. Ne olursan ol böyle olmayacaksın. Yazık etmişsin kendine. 1974 tarihli bu roman müstehcenlik iddiasıyla yasaklandıgında yurt dışında 9 dile çevrilmiş. --- AB: Hain!!!!

    Yatak Odasında Terör/ Sade: bir şey demeye gerek yok.

    Suç ve Ceza/ Dostoyevski: Haydaaa. Hayırdır? Ne iş? Kumar masasında kaybettin de kitaplara el mi koydular. İsa'ya söyle de kurtarsin. Neyse ne oldu anlat. Rusya'da "gerici" diye yasaklanmış. Polonya'da ise "kötümser" diye yasaklanmış. Bir kere demiştim Suç ve Ceza'yi da şundan şundan yasaklayalım o halde diye, cidden yasaklamıslar ya.

    Ulysses/ J.Joyce: Seni henüz okumadan kötü ünün geldi bana. Yazıklar olsun. 1930'da MÜSTEHCENLIK nedeniyle ABD, İngiltere ve Avustralya'da yasaklandı. Kusura bakma, seni okuyarak ahlakımı bozamam. Sonra namusum kirlenir, evde kalırım.

    Cesur Yeni Dünya/ A.Huxley: 1932 yılında yazılan roman aynı yıl İrlanda'da yasaklandı. Neden? Patates mi? Yok değil. Geleceğin dünyasında eğlence amaçlı SEKSIN (Uganda'da bu kelimeyi duyanın tüyleri diken diken olur) toplum tarafından doğal karşılandığını anlatması nedeniyle. Ee doğal değil mi zaten? Yalnız bu gerekçe bizde tutar.

    Bir Zevk Kadının Anıları/ J. Cleland: Gerekçeye gerek var mı? İsimden belli. Bak şimdi kitaptan zarar gelmez diyen arkadaşlar, bu kitabı genç kızlarımız okusa ne olur? Cinsel iştahlari zirve yapar, sonra nolur? Toplum temelinden ÇATIR ÇATIR çatlar.

    Da Vinci Şifresi/ Dan Brown: Hristiyanliga hakaretten Lübnan'da yasaklandı. İyi bari. Genelde İslam'a hakaretten yasaklaniyor günümüzde. Böylelikle farklılık olmuş.

    Bülbülü Öldürmek/H.Lee: Bu bomba. Irkçılığa karşı yazılan bu kitap ABD'de "ırkçılık ve küfür" nedeniyle yasaklanmış. Yorum yok. Neden ABD'nin yanına kıvrılıyoruz sürekli belli, MÜSTEHCENLIK gibi konularda ikimiz de 'Hassas'ız.

    Hamlet/Shakespeare: Sen ne alaka? Etiyopya'da 1978'de yasaklanmış. Olmak ya da olmamak bütün mesele bu Etiyopya kralı 7. Quaoehrkaamyspeje

    Acun gibi sizi beklettim ama kusura bakmayın. Zaten pek bekleyen de olduğunu sanmıyorum.

    SÜRPRİZİMİZ: A.Hitcock'un efsane filmi Psyco'nun uyarlandığı kitap(hak gecmesin,aynı adlı kitabın yazarı Breat Easton Ellis),1991'de bir seri katilin cinayetlerini çok detaylı anlattı gerekçesiyle Avustralya'da yasaklanmis.

    BONUS: Türlerin Kökeni/Charles Darwin: Evrim Kuramıni öğretmek ABD'de 1925-67 arasında yasakmış. Boşuna akıllı tasarımcılık ABD'de doğmadı ve sık sık onun yanına kıvrılan bize de boşuna gelmedi.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce yasakları her zaman toplum zararıdır. Yasaklanan düşüncenin bütünü ya da bir kesimi doğruysa doğrudan, yanlış ise doğrunun daha belirgin biçimde ortaya çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni tezlere ulaşamayacak, olduğu yerde duracaktır."

    Sami Selçuk
    __________


    Son olarak şunu bir düşünelim derim: "Şu çocuk dünyaya getirme işi şimdi olduğu gibi bir zorunluluk veya bedensel zevkin eşlik ettiği bir şey de­ğil de tamamen düşünüp taşınarak akılla yapılan bir iş olsaydı acaba insan soyu gerçekten varlığını sürdürmek ister miydi? Bir insan gelecek nesle onu hayat yükünden kurtaracak kadar şefkat ve merhamet beslemez miydi? Ya da böyle bir yükü onun üzerine yükleme sorumlulu­ğunu soğukkanlılıkla üstlenmeyi istemeyecek kadar ona yakınlık duymaz mıydı?" (#49878322)


    İyi okumalar.
  • 184 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    .
    .
    Ah Zezé kalbin o kadar masum ve temiz ki öyle güzel bir yüreğin var. Hikayemizin kahramanı 5 yaşındaki Zezé, hayatı öğrenmek için o masum merakı ve yaşadığı acı tecrübeleri konu alıyor. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Zezé, zeki ve bir o kadar da ele avuca sığmayan bir çocuktur. Bu yüzden başına açtığı işlerden dolayı çok da dayak yer. :(
    .
    Aile yaşamında özelikle küçük bireylerin ne kadar önemli olduğunu anlatmış Vasconcelos. Ama nasıl bir anlatımdır her yanı hüzün dolu :( Vasconcelos nasıl bir çocukluk geçirmiş de sadece 12 günde böyle bir kitap yazabilmiş diye düşünmeden edemedim. Bu hüznü 20 yıldan fazla yüreğinde taşıması.
    .
    Sıcacık bir hikaye Zezé'ye hayran olmamak elde değil. O kadar masum ki küçücük bedeninde kocaman bir yürek taşıması ve kurduğu cümlelerdeki o büyük tespitleri ve güzel yüreği insanın içini sarıp sarmalıyor.
    .
    Kimsenin onu sevmediğini düşünürken biricik Portuga ile yollarının kesişmesi ve o haylaz çocuğun yerine çalışkan bir öğrenci ve uslu bir çocuk olacağına dair söz vererek bambaşka bir davranış sergilemesi içten gelen sevginin en güzel örneğiydi bence. Herşeyden önemlisi o küçük yüreğinde sevilmeye öyle ihtiyacı vardı ki dünyanın en mutlu çocuğu oldu sırf bu yüzden. Ama hayat işte yine acı bir sürpriz yaparak Portuga'yı ondan koparır.. Acıyı o masum yüreğinde hisseder... Hikayenin sonu hiç güzel bitmedi. Üzgünüm Zezé keşke hayat hep mutlu son olsa. :(
  • NOKTATÜ'L BEYAN

    Ey birader, bil ve agâh ol, aklını topla. Bir acayip hikâye anlata­yım bunu belle ve unutma, sana sonsuz hayat verecek yolun işaretle­rini bunda bulursun.

    Bir gün bazı istekliler Hazreti Ali'ye radiyallahü anh ve kerremallahü vecheh'den sordular:

    - Muhammed Mustafa aleyhissalatü vesselam senin hakkında şöyle buyurmuştur: "Ene medinetü'l-ilmü ve Ali bâbüha" Ben ilim şehri­yim, Ali onun kapısıdır." senin ilmine bu hadis-i şerif şahittir. Sana il­min sırrından sual ederiz ki, ilim nedir?"
    Hazreti Ali cevap verdi:

    - "El ilmü noktatün ve keserüha el câhilun." "İlim bir noktadır, cahiller onu çoğaltmıştır."

    Bunu işittiklerinde merakları ve talepleri arttı;

    - O nokta nedir? O noktanın aslı nedir? Başı sonu nasıldır, bize açıklayıver!" dediler. Emirü'l-mü'minin Ali (r.a) buyurdu:

    - "Bu sır Allah'ın sırlarındandır. Bunun sırrını açık etmeye izin yoktur. Bu sır kıyamet yaklaştığı zaman açığa çıkar."
    Onlar bu cevaptan korktular, şaşırdılar. Ama istekleri fazlalaştı, dediler ki:

    - Tanrı aşkına ve Resul aşkına aklımızın alacağı kadar bundan bi­ze haber ver!

    Emirü'l-mü'minin cevap verdi:

    - Onun nerede olduğunu söyleyeyim amma bir şartla ki, daha faz­la açıklama istemeyeceksiniz!
    Kabul ettiler. Buyurdu:

    -"Ey talipler, bu esrarullahtır, ilâhî sırlardandır. Semavî kitaplar­da Tevrat ve İncil ve Zebur'da ne sır varsa bunların hepsi Kur'an'da vardır. Kur'an'da olan bütün sırlar Fatiha'dadır. Fatiha'daki bütün sır­lar Bismillah'ta vardır. Bismillah'ta olan sırlar onun "Bâ" harfindedir. Bâ'da olan sırlar da, Bâ'nın noktasındadır. Ben, Bâ'nın altındaki o noktayım" dedi.

    Emire'l-mü'minin'den bu sözü işittiler, bunların artık bir söyleyecekleri kalmadı. Şartı yerine getirip dönüp gittiler. Sonra o kadar ça­lıştılar, öyle hizmet ettiler ki, âl-i aba'dan oldular. Âl-i aba; Ashab-ı Suffa kavmidir ki, bu ilimde rüsuh bulmuşlardı. Başlarını abaya çekip noktanın sırrından konuşurlardı.

    Bu nokta vahdet-i şems-i hakikidir, yani hakiki güneşin vahdetidir, gerçek vahdet güneşidir. Bütün mev­cudat, zahir ve bâtın bunun istivasında zuhur bulmuştur.

    Ey birader, bu ilmin sırrı yakıcı ve aydınlatıcıdır. Mevhumunu yak ki, dostun sırrı anlaşılsın. Çalış çabala vehimlerini yok et!

    Tabiatını ilâhî sırlara dair sözlerle, karıştırıp bulandırma!

    Derinli­ğine dalma isteğin ve gayretin varsa uyanık aşık ol!

    Bu önsözü öz ola­rak söyledik, daima hatırında bulunsun, teferruatını inşaallah anla­mak nasibine erişirsin.

    Hz. Pir SEYYİD MUHAMMED NÛR'ÜL ARABİ (k.s)
  • 1025 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Şaheser. Dostoyevski şöyle tanımlamış: ''Mükemmelliyete varmış bir roman. İnsanların suçlarına, günahlarına ışık tutmuş, bunu insan ruhunun derinliklerine inen güçlü, benzersiz bir gerçekçilikle yapmıştır.'' Tolstoy ise kendi romanını, ''romanın çatısını meydana getiren kemerler öyle kurulmuştur ki temel taşını göremezsiniz. benim de yapmak istediğim, her şeyden önce, buydu.'' sözleriyle anlatmış.

    Neresinden başlanır, nasıl anlatılır bilemiyorum. İki ilişkinin birbiriyle paralel şekilde ilerleyişini anlatıyor bu harika kitap. Bir tarafta kendince çok haklı nedenlerden dolayı eşini aldatan ve fiziksel bir çekimin ışığında tutkulu bir aşka kendini kaptıran bir kadın var. Diğer tarafta ise yine çok yoğun bir sevgi ile kurulan bir birliktelik mevcut ancak ilkine, yani Anna'nın ilişkisine kıyasla fiziksel bir çekimden ziyade huzur, güven üzerine inşa edilmiş bir birliktelik var. Tolstoy zaten ''sevgi içimizde'' diyen bir adam olduğundan dolayı hangi ilişkiyi evla tuttuğunu ve romanı nasıl ilerletip nasıl sonlandırdığını tahmin etmek zor değil. Ve benim için çok ikna edici de değil. Hatta ilişki ve evlilik konularında da Tolstoy'un eleştirdiği şeyleri benimsemiş biriyim ben. Peki neyi sevdim o zaman? Hikayenin kuruluşu, ilerleyişi, yaratılan muhteşem karakterler, roman boyunca önem arz eden hemen hemen her karakterin iç dünyasını büyük bir ustalıkla okuyucuya sunma, ilişki, evlilik ve genel olarak hayata dair nokta atışı tespitler... Romanın o meşhur giriş cümlesini hepiniz bilirsiniz; ''bütün mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.'' İşte bu cümle ışığında belki pek çok tecrübeyle, belki de yıllarca süren gözlemlerle beslenen muazzam bir ilişkiler analizi kitap. Bir ilişkinin başlangıcını, yükselişini, çöküşünü, bitişini bundan daha iyi anlatan bir kitap okumadım bu zamana kadar. Tabii şimdi basit bir dram ya da sakın ola ki bir aşk romanı vs. diye de düşünmeyin. Bence kitabı bu kadar etkileyici yapan en önemli unsurlardan biri gerçekçiliği. Zaten Tolstoy da kitabın ön sözünde okuduğuma göre şöyle diyor: ''Bütün ruhumla sevdiğim, bütün güzelliğiyle çizmeye çalıştığım kahramanım gerçektir. Dün de en güzeli oydu, bugün de; daima da en güzel olarak kalacaktır.'' Bir söz vardır ya hani; hayata dair her şeyi Baba filminde, futbola dair her şeyi ise bir derbide bulabilirsiniz diye. (Graeme Souness olması lazım sözün sahibi) Ben de diyorum ki; bir ilişkiye ait her şeyi bu kitapta bulabilirsiniz.

    Kendisini pek sevmiyorum, hele ben ergenlik döneminde kendisinin hayranı olduğum için şu an hicap duyuyorum ancak Haşmet Babaoğlu'nun Tolstoy üzerine ettiği bir laf var ki anmadan geçemeyeceğim ve kesinlikle katılıyorum adama; ''Türk enteljansiyası Dostoyevskicidir, Dostocudur yani kendi aralarındaki söyleyişlerinde. Ben bu meşhur ayrımda, Tolstoy Dostoyevski ayrımında, uzun bir zamandır, belki yaşlılıktan, evet ihtiyar Tolstoy'u her zaman daha tercih ediyorum.''
    Şimdi diyeceksiniz ki katıldığın kısım tam olarak ne? Sen az önce Tolstoy'un eleştirdiği şeyleri savunuyorum demedin mi? Okuduğum kitaplar ve 30 yaş bana şunu öğretti ki büyüdükçe duruluyorsun biraz daha. Ben kendimi enteljansiye olarak tanımlayamam elbette ve Dostoyevski'ye de hiç Dosto demedim, diyenleri sevmedim ama Dostoyevski'ye yakın bir adamım. Ne var ki yaş aldıkça Dostoyevski ile Tolstoy arasındaki mesafede Tolstoy'a doğru yaklaşacak gibi hissediyorum kendimi. Onu daha kolay bulduğumdan belki de. Çünkü Marquez'in dediği gibi ''ihtiyarlık dünya ile uzlaşmanın dinginliği'' olabilir gerçekten de. Ve yaş aldıkça kavga etmek yoruyor insanı, başkalarıyla neyse de en çok kendiyle.

    Benim okuduğum kitap 8 bölüme ayrılmıştı. En altta bilgilerini yazdığım üzere baya eski bir nüshayı okudum. ama zannediyorum şimdiki baskılarda da bölümlere ayrılmıştır hikaye. 8. Bölüm Levin'in yaşam amacını, bir anlamda Tanrı'yı keşfini anlatan 70 sayfalık kısa bir bölüm zaten. Bu yüzden benim için kitap 7. bölümde bitti. demek henüz uzlaşmacı olmayacak kadar gencim belki de.

    Kitap künyesindeki bilgiler: Bu roman Rusça aslından tam metin Hudojestvennaya Literatura baskısından kısaltılmadan çevrilmiştir.

    Ülkü Basım, Yayın, Ticaret AŞ - Şaheser Romanlar - Rasin Tınaz çevirisi
  • 568 syf.
    ·15 günde·7/10
    Stephen King, ölüm hakkında söyleyecek çok şeyi olan bir yazar. Ayrıca yaşam hakkında da. Ve ölümle yaşam arasında kalan düşlerin kâbusa dönerken, yüksekten düşme hissi yaşayıp uyandığımız, gecenin sessiz karanlığıyla yüzleştiğimiz anda hissettiğimiz o garip boşluk duygusunu hemen herkes bilir. İşte tam da bu duyguyu yaşatıyor King okura. Her hikâyenin bir önsözü var ve yazar ile minik sohbetler niteliğinde bu önsözler. King hayranları için sadece bu önsözler bile çok büyük kıymettedir. Ve bu satırlarda yazarımız, kendisi hakkında da küçük sırlar veriyor okura.

    Kitabımız, ilk hikâye olan "Mile 81" ile, Christine'e bir selamla ve fırtına gibi başlıyor. Christine ve Buick 8 karışımı bir romanın kısaltılarak, daha hızlı ve daha kolay okunabilir bir öykü versiyonu diyebiliriz. Ve en güzel hikâyelerden birisi aynı zamanda.

    İkinci öykümüz "Premium Harmony", yazarın 2009 yılında The New York Times Book Review dergisi için yazdığı kısa ve dokunaklı bir hikâye. İnsanların en sevdiklerinin ölümünde bile nasıl kayıtsızca bir çaresizlik içinde kalabileceğini ve iç dünyasında yaşadığı travmaların yanı sıra kafasının içindeki seslerin, ürettiği düşüncelerin nasıl da vurdumduymaz ve zalimce tavırlar içine girebileceğini gözler önüne seriyor.

    "Batman ve Robin Tartışıyorlar" isimli hikâyede, bir trafik kazasının ardından asla yapılmaması gerekenler ve alzheimer hastalığının hem ne kadar zor olduğu, hem de bir anda nasıl hayat kurtarıcı bir role büründüğü hakkında fikir sahibi oluyoruz.

    "Kum Tepesi", King gibi benim de sevdiğim sona sahip bir hikâye. Doksan yaşında huzurlu bir ölümü bekleyen emekli bir yargıçla, avukatı arasında geçen vasiyetname diyaloglarının arasında yaşam, ölüm, yalnızlık ve yaşlılığa dair yazılmış hoş bir öykü okuyoruz.

    " Kötü Çocuk"da bir idam mahkûmunun hüzünlü hikâyesine tanıklık ederken, mahkûmlara infaz sırasında enjekte edilen öldürücü karışım hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Öyküde bahsi geçen kötü çocuk, bir çocuktan çok daha fazlası kesinlikle...

    "Kemik Kilisesi" manzum yazılmış, şiir dilinde bir kısa öykü. Çeviri manzumelerdeki anlam kayması ve yetersizlik bu hikâyede de göze çarpıyor.

    Ahlâk'ın nerede bitip ahlâksızlığın nerede başladığını anlatan güzel bir hikâye "Ahlâk".

    Kitaptaki en beğendiğim hikâyelerden birisi de farklı bir paralel evren anlatısı olan " Öbür Dünya". Meşhur beyaz ışığın ötesinde ne olduğunu hiç kimse bilemez, öyle değil mi?

    Bir e-kitap okuyucu, sadece e-kitap okuyucu mudur? Eğer bahsi geçen bir Stephen King hikâyesi ise, cevap kesinlikle değildir. Kaç farklı geçmiş, kaç farklı şu an ve kaç farklı gelecek var? Ve geleceği değiştirebilmek elimizde midir? "Ur", King'in geniş hayâl gücünün kapısından içeri girmek için yapılmış oldukça cazip bir teklif. Ve elbette Kara Kule'ye göndermelerle dolu harika bir hikâye.

    "Mister Yummy", yanlış ve yaygın olarak bilinen, AIDS'in bir eşcinsel hastalığı olduğu kanısına yazılmış bir reddiye aslında. Ölüm meleğini ve ölüm anını tasvir ederken yazar, hiç de korkulacak bir şey olmadığını anlatıyor hepimize.

    "Tommy" için, 68 kuşağına yazılmış bir güzelleme ve kısa bir ağıt diyebiliriz. King'in şair yanını görmek isteyenler için iyi bir fırsat.

    Kitaptaki en güzel hikâyelerden biri de "Ölüm İlanı". Bir internet magazin sitesinde müteveffa insanların arkasından kendince esprili ve oldukça incitici ilanlar yazan anlatıcımız, kendisinin aslında hiç kimsede olmayan ve oldukça tehlikeli bir özelliği olduğunu fark eder. Ve alıştığımız King öykülerinde olduğu gibi, işler rayından çıkar tabii ki.

    Ve savaşın saçmalığı, acımasızlığı ve sonuçları üzerine yazılmış bir kısa kıyamet hikâyesi "Yaz Günü Gök Gürültüsü". Ciddi anlamda dramatik ve unutamayacağınız bir öykü.

    Buna benzer toplam yirmi hikâye mevcut kitapta. Bazıları gereğinden fazla uzun, bazılarıysa yarım kalmış gibi. Çok güzel hikâyelerin yanı sıra, kitabı okumuş olmak için satırlarda gözlerinizi gezdirdiğiniz ve konuya hâkim olamadan biten hikâyeler de var. Kâbuslar Pazarı, yazarın kendi deyimiyle "istediği biçimde ve istediği için" yazdığı, ortalamanın altında olmayan fakat çok da üstüne çıkmayan hikâyelerden oluşan hoş bir seçki.