• Bismillâhirrahmânirrahîm
    Bilindiği gibi “Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür” sözü, yirminci yüzyılın yetiştirdiği en büyük alimlerden ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî’ye aittir ve merhumun “Makâlât” adlı eserinde yer alan makalelerden birisinin başlığıdır.1) Bu hikmetli söz, bahse konu makale neşredildikten sonra adeta darb-ı mesel haline gelmiş ve dilden dile yayılmıştır.
    Bu yazıda, bu sözün ne anlama geldiği ve İslam Dünyası’nın yaşadığı ilmî ve fikrî tecrübeye ne ölçüde denk düştüğü gibi hususları irdelemeye çalışacağız.
    Öncelikle bu şaklıkta geçen iki kavramın, “mezhepsizlik” ve “dinsizlik” kavramlarının nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duralım.
    Buradaki “mezhepsizlik”, hem hiçbir mezhebi tanımamayı, hem de klasik tabiriyle “telfik”i, yani mezheplerin hükümleri arasından bir derleme ve seçme yaparak karma bir mezhep oluşturmayı anlatmaktadır. Zira her birinin ayrı bir usul ve metodu olan mezheplerden hiçbirisini tanımamakla, aralarındaki ihtilafları ve bunların sebeplerini görmezden gelerek bu metot ve usuller doğrultusunda konmuş olan hükümleri birleştirme girişimi arasında netice olarak hiçbir fark yoktur. Çünkü son tahlilde her iki davranış şekli de, belli bir metodu iltizam etmeme noktasında buluşmaktadır.
    Başlıktaki cümlede yer alan “dinsizlik” ise, hiçbir dini tanımamaktan ziyade, dinler arasında herhangi bir fark gözetmemek ve muhtelif dinlere mensup insanları aynı kategoride değerlendirmek anlamına gelmektedir.
    Bilindiği gibi İslam Dünyası’nda başgösteren –ve genellikle Cemaleddin Efganî ile başlatılan– “yenilikçi” hareketin en önemli taleplerinden birisi ve belki de birincisi, Müçtehit İmamlar’ın içtihatlarının artık eskidiği, miadını doldurduğu ve bugünün meselelerine çözüm getirmekten uzak kaldığı gerekçesiyle yeni içtihatlar yapılmasıdır. İslam Hukuku’nun (Fıkıh) modernize edilmesi ve çağa uydurulması için, içtihat mekanizmasının temel unsurları ve belirleyicileri olan Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas’ın yeniden gözden geçirilmesi ve akılcı bir bakış açısıyla yeni yorumlara ve fonksiyonlara kavuşturulması şeklinde başlayan bu hareket, geçen zaman içinde muhtelif veçhelere büründü ve farklı yönelişlere teşne oldu.
    Her ne kadar yenilikçilerin muhtelif konularda birbiriyle bağdaşmayan çeşitli görüşleri ve bu görüşler etrafında –taraftarları ve karşıtları arasında– cereyan eden tartışmalar konumuzla yakından ilişkili ise de, bu yazının amacı bu ayrıntıya girmek olmadığından, burada sadece yukarıdaki kuşbakışı tesbite şu noktayı eklemekle yetineceğiz: Az önce “yenilikçi hareket” şeklinde ifade ettiğimiz reformist/modernist yaklaşımın talepleri ve teklifleri elbette Fıkıh ve İçtihat sahalarına münhasır değildi. Bu hareketin boyutlarının kaçınılmaz olarak Akait alanına da uzandığını müşahede etmekteyiz.
    Nitekim Cemaleddin Efgânî’den başlayarak Fazlur Rahman’a ve oradan da günümüz Türkiye’sindeki bazı isimlere uzanan “İbrahimî dinlerin diyaloğu” söylemi, (kimi zaman bu dinlerin esasta bir olduğu, kimi zaman da Ehl-i Kitab’ın da cennete gideceği şeklindeki iddialarla) reformist/modernist çevrelerin üzerinde ısrarla durdukları bir tez olarak canlılığını muhafaza etmektedir.2)
    Her ne kadar meselenin bu boyutu konumuz ile yakından ilişkili değilmiş gibi görünse de, bu yazının başlığı, bu boyutu da ilgi alanımız içine sokmaktadır. Zaten aşağıda izleyeceğimiz 4 merhalenin sonuncusu üzerinde dururken bu nokta kendiliğinden tebellür edecektir…
    Evet, reformist/modernist çevrelerin talepleri “yeni içtihatlar yapılmalıdır” söylemiyle, aslında “eski” içtihatların Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyas hakkındaki değerlendirmelerinin geçersizliğini dile getirmiş oluyordu. Peki bu 4 asl hakkında reformist/modernist çevrelerin yaklaşımı genel olarak nasıldır?
    Bu sorunun cevabını, söz konusu 4 aslın sonuncusundan başlayarak verecek olursak:
    1- Kıyas
    Kıyas, nasslardaki hükmün dayandığı illetin tesbitine dayanan bir faaliyettir.4) Dolayısıyla tabiatı gereği, ahkâma ilişkin nassların tek tek ele alınması ve hükme temel yapılması esasına dayanır.5)
    Oysa nassların tümünün bir arada değerlendirilmesi (tümevarım) yoluyla mesajı özü/ruhu yakalanarak buradan bütünlük arzeden bir metodoloji geliştirilmeli ve çözüm bekleyen meselelere bu metodoloji esas alınarak cevap verilmelidir.
    Reformist/modernist çevreler, bu yaklaşımlarına, Malikî mezhebinde tali (ikincil) bir delil olan “maslahat” unsurundan ve özellikle Endülüs’lü Malikî fakihi eş-Şâtıbî’nin bu unsur hakkındaki değerlendirmelerinden de destek aramayı ihmal etmediler.
    Çerçevesi şu ana kadar net olarak çizilememiş olan “Kur’an’ın ruhu” söylemi ve maslahat prensibinin –belirleyicilik alanı Malikî mezhebinin yaklaşımını çok daha fazla aşacak şekilde6)– devreye sokulması sonucu Kıyas prensibi devre dışı bırakılmış oluyordu.
    2- İcma
    Sahabe’nin ileri gelenleri tarafından işletilmeye başlanmış bulunan İcma prensibi, fer’î bir mesele hakkında bir dönemde yaşayan bütün müçtehit imamların içtihatlarının aynı doğrultuda oluşması demektir. Tafsilatını yine Usul-i Fıkıh kitaplarına havale edeceğimizbu prensip de reformist/modernist çevreler tarafından aşındırılmaya çalışılmıştır. İcma’ın vukuunun mümkün olmadığı; hakkında icma bulunduğu söylenen meseleler hakkında, iyi araştırıldığında aslında ihtilaf bulunduğu, tarihin bir döneminde meydana gelmiş bir icmaın, başka bir dönemde aynen kabul edilmesinin, insan akylının dondurulması demek olacağından, böyle birşeyin kabul edilemeyeceği gibi bir çok gerekçeye dayandırılan İcma itirazları, İmam eş-Şâfi’î’nin konu hakkındaki bazı değerlendirmeleri de istismar edilmek suretiyle7)
    Oysa İcma, fer’î bir hüküm hakkındaki bir nassa dayanıyorsa, o nassın bildirdiği hükmü zannî olmaktan çıkarıp kat’î kılması ve İslam Hukuku alanında derin vukufiyet sahibi Müçtehit İmamlar’ın konsensüsü olması bakımından İlahî İrade’nin tesbitinde elbette belli bir fonksiyon icra etmektedir.
    Üstelik reformist/modernist çevreler, İcma hakkındaki değerlendirmelerinde yukarıda söylediğimiz noktada da durmadılar. Birtakım hadislerde geçen “ümmet” kelimesinin, Ümmet-i Davet dediğimiz gayri müslimler ile Ümmet-i İcabet dediğimiz müslümanlar arasında herhangi bir ayrım yapmadan tümünü, yani bütün insanları kapsadığını ileri sürerek, Hz. Peygamber (s.a.v)’in ümmetinin bütün insanlık olduğunu söylediler.8)
    Bizzat Allah Teala’nın Kitabı’nda ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’nde en keskin hatlarla çizilmiş olan iman-küfür sınırı, reformist/modernist çevreler tarafından böylece ortadan kaldırılmış ve bunun yerine, özellikle masonik çevrelerin dillendirdikleri “insanlık dini”, “tüm insanların kardeşliği” sloganları, İslamî kılıflara büründürülerek yeniden ifade edilmiş oluyordu.
    3- Sünnet
    Mezhep İmamları’nın içtihatlarının büyük bir kısmının Sünnet’e dayanıyor olması ve Sünnet’in ve hadislerin birçok noktada rasyonel bakış açısına aykırılıklar arz ettiğinin kabul edilmesi, temelde akılcılığa (rasyonalizm) dayanan reformist/modernist hareketi, Sünnet’i ve hadisleri de “sorgulamaya” itmiştir. Tabiatiyle modern akla ve bugünkü bilimsel verilere uymadığı kabul edilen birçok hadis, bu bakış açısı tarafından “uydurma” olarak kabul edildi.
    Bu yaklaşımı desteklemek için, sadece Kur’an’ın ilahî garanti altında olduğu ve Sünnet için böyle bir garantiden söz edilemeyeceği temel bir tez olarak ısrarla işlendi. Zira işin içine beşer unsuru girdiği anda şüpheci davranmak “bilimsel” davranışın bir gereği idi. Geçmiş alimler tarafından sahih olarak kabul edilmiş olsa da, pek çok hadis, reformist/modernist çevreler tarafından “uydurma” olarak damgalandı. Böylece Sünnet’in büyük bir kısmından kurtulma imkânı doğmuş oluyordu.
    Burada, alimlerin (buradaki “alimler”den kastımız, özellikle Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh alimleridir), mütevatir ve meşhur kategorisine girmeyen hadisleri “ahad hadis” (veya “haber-i vâhid”) olarak değerlendirmeleri ve bu tür hadislerin ilim bildirmeyeceğini söylemeleri de, reformist/modernist çevreler tarafından iddialarını destekleyici bir unsur olarak kullanıldı.
    Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, “Kur’an’a aykırı hadis olamayacağı” söylemidir. Bu söyleme göre eğer herhangi bir hadis –isterse eski alimler tarafından mütevatir olduğu söylenmiş olsun– Kur’an’a aykırılık teşkil ediyorsa, onun sahih olarak kabul edilmesi söz konusu olamaz.
    Oysa Kur’an’a aykırı görüldüğü gerekçesiyle uydurma olduğu söylenen hadisler hakkında, meseleyi bütün veçheleriyle araştırmadan verilen bu hükümler, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’nin büyük bir kısmının iptal edilmesinden başka bir anlama gelmemektedir.
    Meselenin bir diğer yönü de, Sünnet’in yol göstericiliğine baş vurmadan Kur’an’a doğrudan gitme söyleminin bünyesinde barındırdığı tehlikeler ile karşımıza çıkmaktadır. Tam bu noktada 4. merhale ile karşı karşıya geliyoruz ki, meselenin en can alıcı noktasını da burası oluşturmaktadır.
    4- Kur’an
    Kur’an ayetlerinin anlamı ve ihtiva ettiği hükümlerin anlaşılıp uygulanması noktasında Sünnet’in otoritesi de dahil olmak üzere hiçbir vasıta kabul etmeye yanaşmayan reformist/modernist anlayış, bu aşamada artık önünde uçsuz bucaksız bir hareket alanı bulmaktadır. “Fikir hürriyeti”, “Allah’ın Kitabı’na aracısız olarak baş vurmak”, “Kur’an’ın, kendisini “açık/anlaşılır” bir kitap olarak nitelendirmesi”… gibi pek çok söylem burada devreye girdi ve artık her isteyen, Kur’an ayetlerinden istediği hükmü çıkarma “özgürlüğüne” kavuşmuş oldu. Yüzyıllar içinde bitmez tükenmez samimi çabalarla ve tam bir ehliyetle vücuda getirilmiş olan Tefsir ve Fıkıh kitapları, Müfessirler, Fakihler ve diğer ulema, binbir ithamla töhmet altında bırakıldı ve asırların bilgi birikimi hoyratça çiğnenerek devre dışı bırakıldı.
    Oysa Kur’an’ın doğru anlaşılması ve tefsiri9) için öncelikle ilmîliği ispatlanmış bir metot geliştirilmesi gerekir. Böyle bir metot olmadan Kur’an’dan hüküm çıkarmak, onu tahrif etmekle eş anlamlıdır.
    Nitekim günümüzde bunun büyük bir rahatlıkla yapıldığını görmekteyiz. Her isteyen, Kur’an’dan istediği hükmü çıkarmakta ve “ben böyle anlıyorum” diyerek işin içinden sıyrılmaktadır.
    Tevrat ve İncil’in aslında çok da fazla tahrife uğramadığı, dolayısıyla bu kitaplara inanan Yahudi ve Hristiyanlar’ın da “hak din” ve “tevhid dini” üzere olduğu hükmünden tutunuz, Kur’an’da yer almayan bir hükmün Hz. Peygamber (s.a.v) de olsa hiç kimse tarafından konamayacağı tesbitine kadar, aslında İslamî olmayan pek çok anlayış, güya Kur’an merkeze alınarak vaz edildi. Kur’an ve Sünnet tarafından konmuş olan en temel sabiteler bile yıkılıp geçildi ve ortaya ne idüğü belirsiz bir din çıktı. Her ortama ayak uyduran, her anlayışa uyan, hiç kimsenin hiçbir anlayış ve hareketine müdahale etmeyen, uyulsa da olur uyulmasa da kabilinden varla yok arası bir din!
    İşte bu yazının başından beri 4 merhale halinde sıralamaya çalıştığımız bu hareket, aşama aşama bu noktaya geldi. Din’de Mezheb’in niçin önemli olduğu, tam bu noktada kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmektedir.
    Çünkü Mezhep, dinî hassasiyettir, din hakkında konuşmanın ve dinî bir hüküm vermenin kuralı, çerçevesi ve sistemidir. Mezhep, metot demektir; mezhepsizlik ise metotsuzluktur. Metotsuz, kaidesiz yapılan her türlü faaliyet ise karmaşaya ve yanlışlığa düşmeye mahkûmdur. Mezhep tanımayan insan, kendisini metotsuzluğa, karmaşaya ve belirsizliğe atmış demektir. Dolayısıyla onun, Allah’ın dini hakkında söylediği her söz ve ile sürdüğü her görüş, daha baştan yanlış olarak damgalanmayı hak etmiştir.
    Kendisini mezhep imamlarından üstün görerek onların kurdukları sistemleri yıkma selahiyetinde gören kimseler, aslında dinî bir kurumu tahrip etmiş olmaktadırlar. Bunun neticesi ise, yukarıdan beri gördüğümüz gibi sonunda zarûrât-ı diniyye dediğimiz alana kadar gitmektedir. Zira bu hareket, nerede duracağı –onu yürütenler tarafından bile– önceden kestirilemeyen bir “kör gidiş”i ifade etmektedir.
    Mezhep tanımadığını söyleyenlere sorunuz: Bugüne kadar Kur’an ve Sünnet’i anlama ve onlardan hüküm çıkarma konusunda geliştirdiğiniz dört başı mamur bir usûl/metot var mıdır?
    Bu soruya verebilecekleri en küçük bir olumlu cevap yoktur. Mezhep ve metot tanımadığını, geçmiş ulemanın bize bıraktığı devasa ilmî mirası yıkmakla, yıpratmakla meşgul olmaktan başka bir mahareti olmayan böyle kimseler, kendi içlerinde korkunç çelişkilere düşmekten kurtulamıyorlarsa, sebebi burada aranmalıdır.
    Her ne kadar hiçbir mezhebe bağlı olmama düşüncesi mutlak olarak ve her zaman yukarıda çerçevesini çizdiğimiz “dinsizlik” vakıasına götürmese de, bu başlangıcın, genellikle bu sona götürdüğünü de görmezlikten gelmemiz mümkün değildir.
    İşte bugün aşama aşama gelinen noktada bizzat Allah Teala ve O’nun Resulü tarafından çizilmiş olan iman-küfür sınırının pek çok reformist/modernist tarafından ortadan kaldırılması, Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun, bu yazıya başlık olarak seçilen sözünün ne kadar doğru ve hikmetli bir söz olduğunu en anlaşılır biçimde ortaya koymaktadır.
    Selam, hidayete tabi olanlara…
  • Elinize aldığınızda adını dahi okumadan/okuyamadan gözünüzün görüş alanının tamamına hükmeden, kuraklıktan şerha şerha yarılmış bir toprak ve bu toprağın üzerinde çamurlara bulanmış bir çift ayak, deneme türünde yazılmış bir kitabın ön kapağında yer alan cazibesi oldukça yüksek bir resim. Susuzluktan dudağı çatlamış bir insan görüntüsündeki yarılmış toprak ile kına rengine çalan görüntüsüyle bir Anadolu gelininin ayağını anımsatan çamurlu ayak, var oluşları noktasında birbiriyle mütenasip ikili izlenimi veriyor ilk etapta. Toprağın insanın var oluşunun orijinindeki temel madde olması sebebiyle midir, bilmiyorum; muhatabının bakışlarını uzun süre üzerine hapsetmeyi başaran resim bakarken aynı zamanda düşünmeye de sevk ettiği için kısa bir süre sonra birbirinin aynı gibi duran iki unsurda var olduğunu zannettiğiniz ayniyetin aslında bir yanılsama olduğunu fark ediveriyorsunuz. Çünkü bakarken kuraklığın susuzluktan, çamurun ise suyun varlığından kaynaklanan bir sonuç olduğunu idrak ediyorsunuz.  Sonra hafiften bir kafa karışıklığı yaşıyor ve çözüm için kitabın adına yöneliyorsunuz: Dışarıdaki Havalar!

    Kupkuru, çorak bir toprak ve bu toprağa karşın bir çift ayağı sıvayan balçık hâlindeki bir başka toprak! Her ikisinde de birbirine zıt unsurların bu kadar iç içe geçmesi ve tablonun bütününde de görünüm açısından rahatsızlık veren herhangi bir durumun olmaması, bir yandan bize “eşyanın zıddıyla kaim olduğu” hakikatini hatırlatırken bir yandan da bizi, bütün bir kâinatta var ve bir arada olan bu zıtlıkların bilemediğimiz hangi hikmetlerle mebni olduğu noktasında uzun uzun düşünmeye davet ediyor. Daha bismillah diyemeden kapağındaki resim ile derin bir tefekkür ameliyesinin içine çekiyor insanı Dışarıdaki Havalar.  Dahası, varlığı bir öngörü ile de olsa besbelli olan satır aralarına serpiştirilmiş onca hikmetli sözleriyle, okuyucusunu nasıl bir iklime taşıyacağının, o iklim vesilesiyle nasıl bir etki ile kuşatacağının ve çıkılan bu okuma yolculuğunun nasıl bir kazanımla nihayet bulacağının merakını yaşatıyor.

    Dışarıdaki Havalar'ın, görünenlerin gördüğümüzle sınırlı olmayan bir yanları da olduğu hakikatini haykırmak için kaleme alınmış bir eser olduğunu düşünüyorsunuz, okuduğunuzda. Zira en çok yanılgıya düştüğümüz noktalardan biri değil midir; en aşina olduğumuzu zannettiklerimizin aslında en yabancısı olmamız; en büyük hatalarımızdan biri değil midir, en yakınımızda sandıklarımızın aslında en uzağında durmamız; en garip sayılabilecek gafletlerimizden biri değil midir, bize müsahhar kılınmış ve bizi çepeçevre kuşatmış olmasına rağmen varlıklarına karşı kayıtsız kaldıklarımız…

    "Görmek" adlı yazıyla başlıyor Dışarıdaki Havalar. Gözünün önüne bir çerçeve eşliğinde yerleştirilen bir cam sayesinde dünyayı daha net görmeni ve merceğiyle eşyayı aslî hâliyle şekillendirmeni sağlayan bir eşyadır aslında gözlük; ama gerek gözlüğün gerekse görmenin tamamen bir metafor olarak kullanıldığı yazıda; bize her kim, siyasal, kültürel ya da dinsel bir gözlük takıyorsa, bunun bedelinin -biz de ikna olduktan sonra- bize, tam da gözlüğü takanın istediği gibi görmeye zorlanmamızla ödetildiğinden söz ediliyor. Aslında kitabın tamamında "görmek" ya da "görmemek" dikkat çekilen önemli bir husus olarak karşımıza çıkıyor. Bazen görmenin, görünen göründüğünden ibaret olmadığı için, zorluğuna işaret edilirken bazen görmenin kolay, ama görüneni kavramanın zor olduğuna değinilerek aynı hakikat farklı şekillerde ifade edilmiş oluyor. Yazarın onca olumsuz şartlara rağmen bir türlü gözleri bozulmadığı için gözlük kullanamaması, çok zorlu süreçlerden geçmesine rağmen aslını, fıtratını, saflığını muhafaza edip kendi ayakları üzerinde durmayı başardığını ve ne, nasıl görülmesi gerekiyorsa onu öylece görmeyi becerdiğini gösteriyor.

    Çoğunluğunu yazarın farklı coğrafyalara yaptığı yolculukların oluşturduğu kitapta, dışarıya yapılan her bir yolculuk, aslında yazarın kendi iç dünyasında çıktığı, ayrıca gittiği mekânlardaki keşif ve farkına varmalardan daha çok kendi enfüsi âleminde gerçekleştirdiği keşif ve farkındalıklarla sonuçlanan bir yolculuğa dönüşüyor. Yazar, bulunduğu mekândan, ortamdan, koşullardan uzaklaşmayı "kendine yaklaşmak" olarak görüyor. Hatta "Ankara’nın çokbilmiş, mağrur ve kendinden başkasına kapılarını açmayan elit dünyasından Anadolu’ya gittiğinizde hızınızı gerçek rakamlara indirmiş, ayarlamış oluyorsunuz. Ben başaramadım ama bazı arkadaşlar fabrika ayarlarına yani fıtratlarına bile dönebiliyorlarmış.” diyen yazar kendisi için "fıtrata dönme" noktasında sonucu net bir cümle kurmasa da kati bir surette “Abartılı yarışlardan, birbirinin ayağına nasır diye basanlardan uzaklaşıyorsunuz.” diyerek net bir faydadan bahsediyor. “Ülkemin neresinde olursam olayım, binbir meşakkatle istiflenmiş insanlık hikâyelerinden kendi insanlık durumumuzu restore edecek pek çok şey bulabiliyorum.” demesi ise yapılan yolcukların insanın sureten değil sireten insan olmasını sağlayan değerlerinde meydana gelen tahribatlara karşı nasıl da bir tamirat ve tadilat fırsatı verdiğini gösteriyor.

    İnsanın kâinatı, eşyayı ve olayları yorumlamasında kişiliği ile yorumlarının niteliği ve niceliği arasında yakın bir ilişki vardır. Ancak yüksek ruh sahibi olan insanlar mevcudatı canlı ve cansız ayrımına tabi tutmazlar. O sebeple başkalarının cansız kategorisinde değerlendirip haklarında hiçbir hakkın terettüp etmediğini düşündükleri varlıklara karşı onlar her daim zarif bir duruş içinde hakkı gözetir, vefayı gösterirler. Yazar da kendisiyle buluşan her zaman, mekân ve eşyanın ruh taşıyan bir canlı misali mutlaka benlik ve bilincine bir şeyler kattığını düşünürken bir taraftan da kendisinin de o zaman, mekân ve eşya üzerinde bir etkisi olduğuna inanıyor. Ondandır, konferans vesileyle Muğla’ya gittiği vakit geçmişte yaklaşık on yılını geçirdiği fakültedeki odasına uğruyor, yine yaklaşık on yıl boyunca hikâyelerine ortaklık eden arabasını satma vakti geldiğinde oturup üşenmeden onun üzerine bir yazı yazıyor, tıpkı bir dostu uğurlar gibi arabasıyla vedalaşıyor. Kendisiyle barışık olan yazar, hayatı hissederek yaşıyor. Hayatı sevmeyenin bir başkasını da sevemeyeceğini idrak etmiş olan yazar, etrafındaki hiçbir olay ve olguya kayıtsız kalmıyor.  Ölümle sonuçlanacağına büyük bir teslimiyetle iman ettiği hayatının kendisine bir “emanet” olarak tevdi edildiğinin bilincinde olan yazar,  karşılaştığı her bir güzelliği, dilinin şükürde zorlanmasına, bedeninin mekândan münezzeh bir ruh hâline evirilmesine, yüzünün Allah’a yönelmesine vesile olan ayetler olarak seyrediyor.  Mutluluğunu etrafındakilerle en çok da aile fertleriyle paylaşarak çoğaltıyor. Dâhil olduğu mutluluğa ilk fırsatta onları da katmak istiyor: “Öteden beri hissettiğim güzellikleri, yaşadığım namütenahilikleri bir yolunu bulup bizimkilerle de buluşturmak isterim her zaman.”Yazarın kalbini kasvete sürükleyebilecek kimi yoksunluklara rağmen “Acılarımı hissettirmeden de yaşayabilirim.” diyebilmesi, “lütfun da hoş kahrın da hoş” sırrına erdiğini gösteriyor.

    Kitap baştan sona kalpten yakalayan bir dil ile buluşturuyor okuyucusunu, kimi zaman tavsiye niteliğinde cümleler barındırsa da bunlar üst perdeden buyrulan bir nasihat özelliği taşımıyor asla. İnsanlarda motivasyondan çok moral kaybına sebebiyet veren; kusursuzluğu, mükemmelliği dayatan bir üslup barındırmıyor, aksine oldukça keyifli ve bilgece bir üslup ile okur kendi arzu ve isteğiyle kitabın çekim alanına dâhil oluyor. Kalplerimizi huzursuz etmek, zihnimizi bulandırmak, gönlümüzü darmaduman etmek için kıyasıya yarışan sosyal medya paylaşımlarına inat; paylaşımlar içinde yerini aldığı her seferinde sadra şifa, derde deva, akla sermaye olan içerikleriyle okuyucusuna çok iyi gelen bu yazıların derlenip toparlanarak iki kapak arasında bir kitaba dönüşmesiyle dilediğimiz vakit dilediğimiz kadar okuma fırsatına kavuşmuş olmamız da nurun âlâ nur oluyor.
  • ...Çünkü kalpler, ölü arzın bol yağmurla hayat bulması gibi âlimlerin hikmetli söz ve hareketleriyle hayat bulur.
  • Adamın biri Lokman Hekim’im yüzüne, kalın ve çatlak dudaklarına dikkatle bakarak onu hakir görmek istemiş. Hazreti Lokman, bu ham adama kızmadan şu hikmetli karşılığı vermiş: ‘Yüzümün siyah, dudaklarımın kalın ve çatlak olduğuna hakaretle bakma! Çünkü onları ne ben boyadım ne de ben çatlattım. Benim elimde olan, o kalın dudaktan kötü söz çıkarmamak, o siyah yüzü, yanlış bir işle utandırmamaktır. Kalbim beyaz, sözüm inci gibi olduktan sonra, yüzümün siyah, dudağımın kalın oluşunun ne ehemmiyeti var?
  • Cennet bir yer, bir mekan değildir ,bir zaman dilimi değildir. "Cennet öğrenmektir."
    Richard Bach
    Sayfa 60 - Epsilon Yayınları
  • Ağızdan çıkan sözler, onu sarf eden kişinin nasıl bir gönül dünyasına sahip olduğunu gösteren bir ayna gibidir...
    Güzel ve hikmetli sözler, gönüldeki feyz ve rûhâniyetin; kötü söz (gıybet, dedikodu, yalan, iftirâ) ise, kalpteki çirkin duyguların dışa aksetmesidir..."