• Göze ve dile enerji veren kaynağı yüksek enerji ile beslediği için basiretli bakar, hikmetli konuşur. Tefekkürü derin olduğu için vasıflı sözler sarf eder. Kulağı filtreli olduğu için giren her söz, beyne ulaşıp gerekli gereksiz bir gündem oluşturamaz.
  • İçini çekiyor kahveci, sigarasını hırsla küllüğe bastırıyor.
    Kalkıyor, son cümlelerini söylüyor:
    Kız bu hıyara aşık olmuş.
    Bütün hikaye bu.
    Ama aşk dediğin nedir ki?

    Postacı:

    -Nedir?

    Kahveci gülümsüyor, hafifçe eğilerek:

    -Muhabbet iki başlı olacak arkadaş.
    Tek taraflı oldu mu sakat.
    Kara sevdaya girer.

    -Çaresi?

    Hikmetli bir söz söylüyor kahveci:

    -Ya tahammül, ya sefer!..

    Mustafa Kutlu
  • Bu toprağın sırlarında alçaklık var. Sadece hakikati sussam bir derece, bir de üstüne hıncımı susuyorum ben. Bizim sırlarımızda hikmetli söz, ruhu incelten ezgiler yok. Bizim sırlarımız asitlidir. Kökünden kurutur ağaçları. Utanç fışkırır topraktan. Bırak büyülenmeyi, dinlemeye tahammül edemezler. Ahlaksızca inkar ederler. Kanıt göstersek de inanmazlar. Sen daha cümleni bitirmeden zalimleşirler. Şuursuzca öyle bir şey olmuş olamaz derler. Namertlik kaldığı yerden devam eder. Bugün sırdaşlık nedir biliyor musun? Saklanmaktır. İçin için delirdiğini herkesten saklamaktır. Gördüğün kabusu anlatmamaktır. Tırnağın kadar güvenmediğin puştlarla iç içe yaşamaktır.
    Sema Kaygusuz
    Sayfa 136 - Metis Yayınları
  • 224 syf.
    ·4 günde·10/10
    Selâmün Aleyküm 1k ahalisi :)
    Öncelikle incelememe başlamadan önce bu hususta olan acemiliğimden ötürü sizlerden özür dilemek istiyorum. Lütfen hoş görünüz kusurlarımızı... O Hâlde başlayayım..

    Her birimiz Sadi Şirazi'nin hikmetli söz ve hikayelerinden bir kaçını bilir ancak onun hikayesini bilmeyiz.

    Kimdir "Sadi Şirazi" "Hafız Şirazi" " şeyh Sadi Şirazi"?
    Fars edebiyatının büyük şairlerinden olup, bir islâm âlimi bir sûfidir. Asıl ismi Muslihuddin Ebu Muhammed b. Müşerreftir. Başta İranda olmak üzere yaşantısında ün ve şöhret kazanmasına rağmen hayatı hakkındaki bilgiler sınırlıdır. Sizi sıkmak istemiyorum birkaç birşey söyleyip kitaba geçeceğim.. Hafız Şirazi, 98 senelik bir ömür sürmüştür. Eski biyografi eserleri Sadi'yi anlatırken şöyle bir ayrıma gider;
    10 yaşından sonraki ilk 30 yılı devamlı öğrenme aşkıyla,
    ikinci 30 yılı sonu gelmez seyahatlerle,
    üçüncü 30 yılı ise bilgi ve tecrübesini belagat ve fesahatle yoğurup yazıya dökmesiyle geçmiştir. İlk ve en meşhur eserleri Bûstan ve Gülîstan'dır.

    Peki Gülîstan neden yazıldı?
    Rivâyet odur ki Sadi 50 yaşlarında kendi kendine nefis muhasebesi yaparken karar alır, bir daha asla konuşmayacak ömrünü ûzlete çekilip ibadetle tamamlayacaktır. Bir müddet karar aldığı gibi yaşamını sürdürür. Taa ki Hicaz'dan bir dostu ziyaretine gelene kadar. Tabi gönül gönlü bulunca sohbete muhabbete meyleder. Dostu latifelerle sohbet etmeye çalışsa da bakar ki Sadi de ses yok. Bir dener iki dener yok olmuyor. Orada bulunan biri, dostuna; "Sadi kelam etmez daha, var git yoluna" der. Gidilir mi dosttan öyle. Nice nasihatler eder Sadi'ye.. Şükür ki bizim Hafiz sonunda onu kırmamak için kararından dönmeyi seçer. O gece sohbet eşliğinde yürüyüşe çıkarlar. Mevsim de ilkbahar, türlü türlü güller açmış bağlarda bahçelerde.. Geceyi dostlarından birinin bağında geçirirler ama bu nasıl bahçe. Sadi "Buna benzer bir yer dünyada bulmak imkânsız" der...Tefekkürle, teşekkürle sabaha ulaşılır. Artık ayrılma vakti gelmiştir. Bağın sahibi de onlara güllerden demet yapıp hediye edecek. Tabi bu sırada güllerin güzelliklerini övmeyi de es geçmemiş. İşte Sadi'nin teli orda kopar :) "Senin güllerinin mevsimi geçince kurur, solar ama ben gönüllerin rahatlamasına, okuyanların neşelenmesine yol açacak bir Gülistan yazacağım ki onun çiçekleri solmadan her mevsim taptaze kalır." der. Bunun üzerine önce Bûstan, 1 yıl sonra da Gülistanı kaleme alır. Ben ters insanım(:)) önce bu kitabından başladım maalesef ki. İki eserde de aynı nüktelerle yer yer karşılaşabilirsiniz. Ancak mana öyle derin ki, yine de bana hakkıyla anlayamıyorum gibi geliyor.. Eserde güzel konuşma yöntemleri ve hoşca geçinmenin usulu ortaya konmuş. Sadi, her eserinde olduğu gibi eğitici ve öğretici konular işlemiş. Okuyucuyu usandırmamak için de kısa ve özlü olmasını yeğlemiş. Ayrıca Sadi " bu güzel bahçenin cennet gibi Sekiz bölüm olması karar kılındı" der. (bu çok hoşuma gitti paylaşmak istedim :) )
    peki Gülistanın içeriği nasıldır ?
    Eserde Beyitlerle bağlanmış, Şiirsellikle süslenmiş öyküler, hikmetler, latifeler ve öğütler bulunuyor. Beni çok etkilediğini söyleyebilirim, anlamadığım yerlerde oldu ama yine de inanılmaz derecede ürperdim, gülümsedim, şehir şehir gezdim, saraylara dahi konuk oldum, zindanlara uğradım... Yaşadım efendim yaşadım...

    Sadi'nin sözüyle bitireyim o halde.. "Muradım öğüt vermekti; verdim, Hakka emanet ederek gittim"..
  • 12. Andolsun ki Biz Lokman'a hikmet verdik. "Allah'a şükret" (dedik). Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah zengindir, övgüye lâyıktır.
    13. Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki: "Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür."
    14. Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Çünkü annesi onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) Bana ve anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır.
    15. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz Banadır. O zaman size, yapmış olduklarını¬zı haber veririm.

    12. AYET) «Andolsun ki Biz Lokman'a hikmet verdik.» Çoğu âlimlere göre Lokman, hikmet sahibi, tıp ilmine ve gerçek hikmete malik biriydi. Ondan nakledilen bazı hikmetli sözler şunlardır:
    "Namazda iken kalbini koru,
    yemek esnasında boğazına dikkat et.
    Başkasının evinde olunca gözünü kolla ve
    insanlar arasında iken diline sahip çık.
    İki şeyi hatırla, iki şeyi de unut. Hatırlaman gereken iki şey; Allah ve ölümdür. Unutman gereken iki şey ise; başkasına iyilikte bulunman ve başkasmın sana kötülük etmesidir."

    Lokmanın teninin siyah olması, hikmet sahibi olduğunu, peygamber olmadığını kuvvetlendirmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, ancak şekli güzel ve sesi hoş olan kimseyi peygamber göndermiştir.

    Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Lokman peygamber değildi. Fakat o, çok düşünen ve derinlemesine bilgisi olan bir kuldu. O, Allah'ı; Allah da onu sevmiş ve ona hikmeti lütfetmiştir.

    Hikmet; dille doğruya isabet, kalp ile fikrî isabet ve organlarla hareket isabetidir. Konuşunca hikmetli söz söyler; düşününce hikmetli düşünür ve hareket edince de hikmetle hareket eder."

    Nitekim İmam Râgıb şöyle demiştir: "Hikmet, ilim ve hareketle hakka isabet etmektir. Allah Teâlâ'dan olan hikmet, eşyayı tanımak ve en sağlam şekilde onları meydana getirmektir. İnsandan kaynaklanan hikmet ise, varlıkları oldukları gibi tanımak ve hayır işlemektir."
    İşte bu âyet-i kerimede Lokman'ın, bu niteliklere sahip olduğu ifade edilmiştir.

    HİKMETLE İLGİLİ BİR BÖLÜM
    îmam-ı Gazâlî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: "Her şeyi bilip de Allah'ı bilmeyen, hikmet sahibi diye adlandırılmayı hak etmemiştir. Çünkü o kişi, en yüce ve en üstün olan varlığı tanımamıştır. Hikmet, ilimlerin en yücesidir. İlmin yüceliği ise bilinenin yüceliği ölçüsüne göredir ve Allah'tan daha yüce kimse yoktur. Allah'ı tanıyan kimse, diğer ilimlerde anlayışı az, dili zayıf ve ifadesi kıt olsa bile o kişi, hikmet sahibidir. Allah'ı tanıyanın sözü başkasının sözünden farklı olur. Çünkü o, hemen elde edilecek faydaları gö-zetme yerine, sonuçta fayda verenleri gözetir.

    İnsanlar nazarında veciz sözler, hikmet sahibinin Allah'ı tanımasıyla ilgili hallerinden daha belirgin olduğu için insanlar her halde bu gibi veciz sözlere "hikmet" demişlerdir. Bu sözleri söyleyene de "hikmet sahibi (hakîm)" denilmiştir.

    Peygamberlerin ve hikmet sahibi kimselerin sözlerinden meşhur olan bazıları şunlardır:
    "Hikmet, Allah korkusudur."
    "Az ve yeterli olan, çok ve oyalayandan daha değerlidir."
    "Vera sahibi ol ki, insanların en çok ibadet edeni olasın. Takva sahibi ol ki, insanların en çok şükredeni olasın."
    "İnsanın başına gelen belâ dili yüzündendir."
    "Bahtiyar, başkasından öğüt alandır."
    "Kanaat, bitmeyen bir maldır."
    "Tereddütsüz bilgi tümüyle imandır."
    Bu ve benzeri sözlere "hikmet" ve bu sözleri söyleyene de "hakîm" adı verilir.

    Nasıl ki, peygamberlik kulun çalışması ile kazanılan bir haslet değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın bir lütfudur, dilediğine verir. Hikmet de hakîm kimselere Allah'ın bir lütfudur. O da sırf kulun çalışmasıyle elde edilemez. Ancak, hikmeti elde etmenin yolunu peygamberlerin öğretmesi ve Allahü Teâlâ'nın vermesiyle elde edilir.

    Nitekim Hz. Peygamber, şu sözü ile hikmetin elde ediliş yolunu bize göstermiştir: "Kim kırk gün Allah rızâsını gözetir, samimi olursa hikmet kaynaklan kalbinden geçerek dilinde belirir." (Hadisi Ebû Nuaym "Hilye"sinde Ahmed b. Hanbel de Kitahü'z-Zühd’de tahric etmiştir. Ahmed b. Hanbel'e göre hadis merfû değil, mürseldir. Hadiste zayıflık vardır. Bkz. Câmiu'U Usûl, 11/557.)

    Kalp, vahyin indiği yer olduğu gibi hikmetin de indiği yerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiştir." (Bakara: 269) Buna göre hikmetin kazançla değil, ilâhî lûtufla olduğu sabit olmuştur. Çünkü hikmet, makamla değil sözle ilgilidir.

    Filozofların "hikmet" diye adlandırdıkları mantıklı sözler hikmet değildir. Bunlar, vehim ve hayal âfeti karmaşasından uzak doğru düşüncenin mahsulleridir. Yine bunlar, hem mü'min, hem de kâfir için olabilir. Fakat şüphelerden uzak olmaları pek azdır. Bu nedenle söz konusu filozofların delilleri ve anlayışları konusunda farklılıklar olmuştur."

    Öte yandan, "Arâisul-Beyân" isimli eserde şöyle geçmektedir: "Hikmet üçe ayrılır: Kur'ân'ın hakikatlerinden ibaret KUR'ÂN HİKMETİ; bilgiden ibaret İMAN HİKMETİ ve işlerde Hakk'ın sanat inceliklerini anlamadan ibaret BURHAN HİKMETİdir."

    Bazıları şöyle demişlerdir: "Üç şey hikmetin işaretlerinden sayılır: Kendini, insanların seviyesinde, insanları da kendi seviyesinde görmek ve onlara kapasitelerine göre öğüt vermektir."

    Hüseyin b. Mansur da şöyle demiştir: "Hikmet oklar, mü'minlerin kalpleri ise o okların hedefleridir."

    Yine bu konuda şöyle denmiştir: "Hikmet, ilhamla vesveseyi birbirinden ayıran nurdur. Bu nur kalpte, düşünce ve ibretten oluşur. Düşünce ve ibret de üzüntü ve açlığın mirasıdır."

    Hikmet sahibi birisi ise şöyle demiştir: "Bedenlerin azığı içecekler ve yiyecekler, aklın azığı ise hikmet ve ilimdir. Kula verilen en üstün şey, dünyada hikmet, âhirette de rahmettir. Beden için güzel koku ne ise ahlâk için hikmet de odur."

    Hz. Ali'de şöyle demiştir: "Bu kalpleri dinlendirin ve onlar için hoş söz¬ler arayın. Çünkü kalpler, bedenlerin yorulduğu gibi yorulur."

    İsa (a.s.) şöyle demiştir: "Tane nerede biter?" "Yerde" diye cevap ver¬mişlerdir. Hz. İsa: "Hikmet de aynı şekilde, ancak yer gibi olan kalpte biter. Bu yer, suyun kaynağıdır," demiştir.

    Hikmet, Allah Teâlâ'nın Lokman'a olan bir lütfü olunca ondan, şu ifadesiyle şükretmesini istemiştir: «'Allah'a şükret' (dedik).» Yani ona: "Hikmet nimetinden dolayı Allah'a şükret" dedik. Çünkü o hikmeti sana Allah vermiştir. Allah Teâlâ'ya, nimetlerinden dolayı «şükreden ancak kendisi için şük¬retmiş olur.» Çünkü, şükrün faydası, yine şükreden kişiye aittir. Bu da kendisine verilen nimetin devamı ve daha da artmasıdır. Rabbinin nimetine «nankörlük eden de», nankörlüğünün vebali ona aittir ve «bilsin ki Allah zengindir,» ne ona, ne de şükrüne muhtaçtır; zatında, sıfatlarında ve işlerinde «övgüye lâyıktır.» Kullar, ister O'na hamd ve şükretsin, isterse nankörlük etsin, değişmez.

    13. AYET) «Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki:» Yani, "Ey Muhammed! Kavmine Lokmanın, oğluna şöyle dediği anı hatırlat: «'Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma!» Herhangi bir şeyi kullukta Allah'a denk tutma! «Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.'» Çünkü şirk, nimeti verenle, hiçbir fayda vermeyeni aynı ölçüde tutmaktır. Lokman oğluna, yerine getirmesi halinde mutlu olacağı şeyi tavsiye etmiştir.

    14. AYET) «Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik,» emrettik. Bu cümle, Lokman'ın tavsiyeleri arasmda bir ara cümlesidir ve tavsiyede yer alan şirkten nehyetmeyi pekiştirmektedir. Bu ifadenin ardından Allah Teâlâ, anneyi öne alarak ve anne-babanın hakkının büyüklüğünü vurgulayarak şöyle buyurmuştur:

    «Çünkü annesi onu nice sıkıntılarla taşımıştır.» Nitekim cenin, anne¬sinin karnında büyüdükçe annesinin sıkıntısı, onu doğuruncaya kadar artar. «Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur.» "FİSÂL" çocuğu sütten kesmek demektir. Sütten kesme işi ise, doğumdan itibaren iki yılın sonunda olur.

    Şafiî'ye göre bu süre emme süresidir. Ondan sonra çocuğun emmesi ile süt kardeşlerin evlenmeleri haram olmaz. Yine Şafiî'ye göre çocuğu ihtiyacı kadar emzirmek vacip, iki yıla kadar emzirmek müstehab ve iki buçuk yıla kadar emzirmek ise caizdir.

    «(İşte bunun için) Bana ve anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur.» Yani biz ona: "Bana şükret" dedik; ya da: "Bana şükretmesi için tavsiyede bulunduk." Bu iki ifade arasındaki kısım, tavsiyeyi pekiştiren bir ara cümlesidir. Bu nedenle Hz. Peygamber: "Kime daha çok iyilikte bulu¬nayım?" diye sorana: "Annene, yine annene ve yine annene," ardından da: "Sonra babana" diye buyurmuştur.

    Buna göre âyetin anlamı şöyledir: "Bana şükret! Çünkü seni Ben yarattım ve İslâm'a yönelttim. Anne ve babana da şükret. Çünkü onlar da sana küçükken bakmışlardır." Hakka şükretmek, O'nun ululuk ve yüceliğini tanımak; anne ve babaya şükretmek ise, onlara acımak ve saygı göstermektir.

    "Şerhu'l-Hıkem''de şöyle geçmektedir: "Allah, kendine olan şükrü, anne ve babaya olan şükürle bir arada zikretmiştir. Çünkü onlar, mecazî anlamda varlığının kaynağıdır. Gerçek anlamda varlığının kaynağı ise Allah'ın lütfü ve keremidir. Bu itibarla gerçek nimet O'na ait olduğu gibi gerçek şükür de O'na aittir. Mecazî anlamda nimet başkasının olduğu gibi mecazî şükür de başkası¬na olur." Hadis-i şerifte şöyle Duyurulmuştur: "İnsanlara şükretmeyen Al¬lah'a da şükretmez." ( Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebû Davûd ve İbn Hibban tahric etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/364.)



    «Dönüş ancak Banadır.» Dolayısıyla şükründen ve nankörlüğünden dolayı sana muamele edeceğim.

    Süfyan b. Uyeyne şöyle demiştir: "Beş vakit namaz kılan Allah'a şükretmiştir. Bu beş vakit namazın ardından anne ve babsına duâ eden de anne ve babasına şükretmiştir."

    15. AYET) «Eğer onlar seni, hakkında» yani kulluğu haketme konusunda Allah'a ortak olmaya dair «bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa...» "Mücâhede": Düşmana karşı bütün gücünü, imkânını kullanmaktır. «Onlara», bana şirk koşma hususunda «itaat etme.» Yani anne ve babanın hizmetleri büyük ise de evlâdın, günah olan şeyde onlara itaat etmesi caiz olmaz.

    «Onlarla dünyada» dinin razı olduğu biçimde «iyi geçin.» Müslümanın, anne ve babasına -kâfir bile olsalar- bakması, iyilik etmesi, hizmetlerinde ve ziyaretlerinde bulunması dinî bir görevidir. Ancak kendisini inkâra yöneltmelerinden endişe ederse bu durumda onları ziyaret etmeyebilir . Anne ve babası Hristiyan iseler onları kiliseye götürmez, çünkü bu, günahtır. Ancak kiliseden eve götürür.

    Dinde «Bana» tevhid ve samimiyetle «yönelenlerin yoluna uy.» Böyle davrananlar olgun mü'minlerdir. «Sonunda dönüşünüz,» senin ve anne-babanın dönüşü «Banadır. O zaman» dönüşünüz anında «size, yapmış olduklarınızı haber verir,» her birinizin yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını verir«im» .

    Söz konusu âyet, cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a.) hakkında, Müslüman olduğu ve annesi, kendisinin dinden dönünceye kadar yiyip içmemek üzere yemin ettiği zaman inmiştir.

    Bil ki, tek Allah inancından soma en önemli görev kuşkusuz anne ve ba¬baya iyilik ve itaatta bulunmaktır. Nakledildiğine göre bir adam Hz. Ömer'e gelerek şöyle demiştir: "Annem yaşlandı ve onu elimle yediriyor, içiriyor ve ona abdest aldırıyorum. Bununla hakkını ödeyebilmiş miyim?" Hz. Ömer: "Hayır" demiştir. Adamın, "Niçin?" demesi üzerine Hz. Ömer: "Çünkü o, zayıf anında yaşamanı dileyerek sana hizmet ediyordu. Sen ise onun ölümünü isteyerek ona hizmet ediyorsun" diye cevap vermiştir.

    Ata b. Yesar'ın şöyle söylediği nakledilir: "Bir topluluk yolculuğa çıkarak "Berriyye" denen yerde konaklamış ve bu arada bir eşeğin anırmasını duymuşlardır. Bu anırma onları uykusuz bırakmış nihayet sabah olunca bakmışlar ve içinde yaşlı bir kadının bulunduğu bir kıl çadır görmüşlerdir. Bunun üzerine o yaşlı kadma: "Biz bir eşeğin anırmasını işittik" deyince yaşlı kadın: "O benim oğlumdur. Ve bana 'Eşek' diyordu. Ben de Allah'a, onu bir eşek yapması için dua ettim. İşte bu yüzden o, her gece sabaha kadar anırıyor," demiştir.

    Ayet-i kerime, kâfir ve münafıklarla dost olmanın nehyedilmesini ve iyi kullarla dostluk kurulmasının teşvik edilmesini içermektedir. Çünkü yakınlaşmak ve beraber olmak, etkileyici; huy cezbedici ve hastalıklar bulaşıcıdır. Ki, bu yakınlaşma sayesinde onların kötü ahlâkı ve çirkin davranışları bulaşmasın.

    İbrahim Havas şöyle demiştir: "Kalbin ilâcı beştir:
    Düşünerek Kur'ân okumak,
    mideyi boş bırakmak,
    gece ibadet etmek,
    seher vaktinde Allah Teâlâ'ya yakarmak ve
    iyi kimselerle oturup kalkmaktır".
  • Lokman'ın halk arasında yayılmış birçok hikmetli söz ve davranışları olduğunu söylemiştik. Şimdi onlardan bâzı örnekler verelim:

    Hz. Lokmân'a sormuşlar: "Hikmete ne sebeple nail oldun?" Şöyle cevap vermiş: "Doğru söz söylemekle, emâneti edâ etmekle ve gereksiz şeyleri terk etmekle nâil oldum."

    Yine bir gün Hz. Lokmân'a: "İnsanların en zavallısı kimdir?" diye sormuşlar. O da şu cevabı vermiş: "İnsanların en zavallısı, işlediği günahları hamladığında üzüntü duymayan kimsedir. Böyle kimseler hemen kendini toparlayıp günahlarından üzüntü duyacak hâle gelmelidirler. Yoksa hem günah işleyip hem de bunlardan üzüntü duymamak, İmandaki zayıflığın işaretidir. Bunun sonucu da imansızlığa doğru hızla yol alış olur."

    Hz. Dâvûd, bir koyun keser. Koyunun en iyi uzvundan ikisini getirmesini Hz. Lokmân'a emreder. Hz. Lokman koyunun diliyle yüreğini getirir. Diğer bir vakitte en kötü uzvundan ikisini getirmesini emrettiğinde yine diliyle yüreğini getirir. Hz. Dâvûd: "Hayvanın en iyi uzuv¬larını istedim, bunları getirdin. En kötü uzuvlarını istedim yine bun¬ları getirdin. Bunun hikmeti nedir?" dediğinde, Hz. Lokmân'ın cevabı şu olur: "Bu iki uzuv, eğer iyi olursa her şeyden iyidir; eğer kötü olursa her şeyden kötüdür."24 Hz. Lokmân'a âit olan bu güzel düşünüş, ne yazık ki Batılılar tarafından Yunanlı Ezop'a mâl edilmiştir. 24. M. Vehbi, Hulâsatü'l-Beyân, XI, 4315-4316.

    Hz. Lokmân'a denilmiş ki: "Bize peygamberlerden öğrendiğiniz ilimleri özetleyip nefs terbiyesi üzerine en özlü sözü söyler misin?" Buyurmuş ki: "Evet, peygamberlerin ilimlerinden kendim için özetleyip Dünyâ ve âhiret işlerimi üzerine oturtmuş olduğum kısa bir sözü size de söyleyeyim: Sekiz şeye dikkat etmek herkese gereklidir ki, öncekilerin ve sonrakilerin ilimleriyle amel edilebilsin. Bunlar: Dört şeyi korumak, iki şeyi hatırdan çıkarmamak, iki şeyi de tamamen unutmaya çalışmak.

    Korunacak şeyler: Namazda gönül, halk arasında dil, yiyip içme sırasında boğaz, bir kimsenin evine girilince de gözden ibarettir. Hiç hatırdan çıkmayacak şeyler: Allah'ın büyüklüğü ile ölüm hâlidir. Unutulması gerekenler de: bir kimseye yaptığın iyilik ve kardeşlerinden gördüğün kötülüktür. İnsanın yapmış olduğu iyiliği hatırda tutması, iyilik ettiklerini minnet altında bırakmaya sebep olabilir. Kendisine yapılan kötülükleri unutmamak ise kin ateşini tazeler ve öç alma duygularını kamçılar. İşte bu anlattıklarım peygamberlerin ilimlerinin özetidir.25
    25. H. Cisrî, Risâle-i Hamîdiye, s. 528

    Hz. Lokmân'a bir gün "Bilgeliği kimden öğrendin?" diye sordular. "Körlerden öğrendim" dedi ve "Çünkü onlar elindeki deynekle araştırmadan, önünü iyice taramadan adım atmazlar. Basacakları yerin sağlamlığına iyice kanaat getirdikten sonra yürürler; yoksa o yönü bırakıp başka semti ararlar. Bundan dolayı ben de bir iş yapacağım ve konuşacağım zaman düşünür, faydalı bir söz ise konuşurum; yararlı bir iş ise yaparım. Faydasızlarsa bırakmayı ve susmayı tercih ederim" cevabını verdi.


    Lokmân'ın hayat tecrübesi/yaşam gerçeğine dayanan özlü sözlerinin bir kısmı da hekimliği ilgilendirir. Bu nedenle Hz. Lokman halk arasında ilk planda "Hekim" lakabı ile tanınır ve Lokman ismi hekim sıfatıyla birleşerek "Lokman Hekim" şeklinde kaynaşmıştır.
    Kaynaklara baktığımızda Hz. Lokmân'a âit dikkatimizi çeken önemli bir Özellik ise onun için "Hekim" lakabından daha çok "Hakim" lakabının kullanıldığıdır. Bunun nedeni "Hakim" isminin hem hikmet ve hem de hekimlik anlamlarını kendinde toplamasıdır. Başka bir ifâde ile söylemeye çalışırsak "Hakim" olmak demek, "Hikmet ile hekimliği birleştirmek" demektir. Gerçekten de hemen hemen geleneksel kültürlerin tümünde Hekim ile Hakîm'in aynı kişide toplandığı görülmüştür.

    Bu gerçeklik, "İnsanın metafizik anlamını araştırmayan birinin salt dünyâdaki konumunu esâs alarak insana şifâ vermesinin hikmet anlayışına göre imkânsızlığından" kaynaklanmaktadır. Çünkü insan organizması sadece mekanize bir araç değil, bu yapının da ötesinde rûhî/aşkın yönü olan bir varlıktır.

    Hikmeti bilen hekim, insanın organik varlığıyla metafizik varlığı -metafizik varlığındaki özü temsil eden derûnî varlığı da dahil ederek arasındaki o anlamlı ve ezelî bağın sırrını keşfedebilirse iki varlık alanının birbirlerine kargı etki ve tepkilerini hesaba katarak hastalığı teşhis eder, rahatsızlığın maddî ve maddî olmayan gerçek nedenlerini araştırır sonra da şifâyı amaçlayarak tedavi yöntemlerini geliştirir. Bu nedenle ideal doktor, evrendeki tüm modellerin nasıl hep birlikte faaliyette bulunduğunu bilen, her hastayı bireysel bir temel üzerinde tedavi eden, teşhisini hastanın belirli bir rahatsızlığı olması şeklinde kategorize etmeyip bireyin olabildiğince tam bir şekilde topyekûn rûh ve beden hallerini ve onun doğal ve toplumsal çevresiyle ilişkisini hesaba katarak koyan bir bilge olmalıdır.
    Necmettin Şahinler
    Sayfa 17 - insan yayınları
  • LOKMAN SÛRESİ
    Mekke döneminde nâzil olmuştur, 34 âyettin Yalnız 27-29. âyetleri Medine döneminde inmiştir. Adını içerisinde bahsi geçen hikmet sahibi Lokman'dan alımıştır.

    Rahmân ve Rahîm Allahın adıyla
    1. Elif, Lâm, Mim.
    2. Bunlar, hikmetli Kitâb'ın âyetleridir.
    3. (Bu âyetler) güzel davrananlara doğru yol gösterici ve rahmet olarak (indirilmiştir).
    4. O (iyi davranışta buluna)nlar namazı dosdoğru/gereğine uygun kılarlar, zekâtı (tastamam) verirler ve onlar âhirete de kesin inanırlar.
    5. İşte onlar, Rablerinden (yana) bir doğru yol üzerindedirler. İşte onlar, kurtuluşa/maksûda erenlerin ta kendileridir.
    6. Kimi insanlar da vardır ki (din hakkında) bir bilgisi olmaksızın, (insanları) Allah yolundan saptırmak ve onu (o yolu), eğlence edinmek için lâf eğlencesi sözleri 1 satın alır (ve okur veya dinleyip seyreder). İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.2
    7. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, sanki (o) kulaklarında bır ağırlık varmış da onu hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayıp sırt çevirir. (Resûlüm!) Ona çok acıklı bir azabi müjdele!3 [bk. 21/2]
    8. Doğrusu, iman edip de güzel İşler yapanlât var ya, onlar İçin na'îm İbol bol nimet) cennetleri vardır.
    9. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşin O mutlak galiptir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
    10. (Allah,)o gördüğünüz gökleri direksiz yarattı. Sizi (yer) sarsmasın diye yere köklü ve yüksek dağlar bıraktı ve orada her çeşit canlıyı yaydı. İşte biz, gökten yağmur indirip orada her güzel çiftten (bitkiler) bitirdik.

    ---------------------------------------------------------

    1- Roman; hikâye, şarkı ve şiir türünden İslâm'a aykırı ve şehvetleri uyarıcı olarak yazılmış veya söylenmiş şeyler.
    2- Hz Peygamber şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ümmetimden birtakım topluluk gelecektir ki, ferci (zinayı), ipek elbiseler giymeyi ve çalgı âletleri çalıp (şehvetli) eğlenceleri helal ve mübah/normal sayacaklar, Allah onların evlerini çökertip qhelak edecek, kalanları(n yaşayışlarını) da maymun ve domuza çevirecektir," Buharı, "Eşribe'' Bâb: 5; Münâvî, V, 395). Bu felaket/günaha sebep olabilen, aykırı ses, söz, resim ve görüntülerden kendisini ve aile fertlerini muhafaza etmek her müslümanın görevi olmalıdır. Bu hususta uzuvlarımızın da sorumlulukları vardır, (bk.17/361)
    3- Celâleyn