• Gladiston Kur'an'ı eline alarak şöyle diyordu: "Biz Müslümanlara tamamen hâkim olmak, onların yaşadığı topraklarda hâkimiyetimizi güçlendirmek istiyorsak; ne yapıp etmeliyiz, ya bu Kur'an'ı ortadan kaldırmalıyız, yahut Müslümanları bundan soğutmalıyız. Gladiston ayrıca ne yapıp edip Hilâfet Müessesesini yıkmak gerektiğini söylüyordu. Zira işgal altındaki Müslümanlar, Halifenin günün birinde Ümmeti harekete geçirip bütün İslâm düşmanlarını topraklarından kovacağına inanıyordu. Bu araştırma neticesini tahlil eden İngiltere, hilâfetmüessesesini yıkmak için harekete geçti. Yahudi komiteleri, mason teşkilâtları ve yerli ihtilâlcilerle işbirliği yapıp 31 Mart hadisesini tezgahladı ve tarihteki büyük idarecilerden biri olan Sultan II. Abdülhamid'i tahttan indirtti. İngiltere'nin asıl hedefi hilâfet müessesesi idi ve İttihat veTerakkici ihtilalcilerden bu müesseseyi kaldırmalarını bekliyorlardı. Ancak işler umdukları gibi gitmedi. Yerli ihtilalciler bu müesseseyi kaldırmaya cesaret edemedi. Ne var ki günün birinde hiç umulmadık bir iş oldu. Türkiye'de devran değişti ve işbaşına gelen kadro bir gecede bu müesseseyi temelinden yıkıverdi. Hilâfet müessesesi 3 Mart 1924 günü, âni bir operasyonla kaldırılmış, o gün ayrıca osmanlı hanedanına mensup olanların bir daha dönmemek, Türkiye topraklarına ayak basmamak, transit olarak da olsa geçmemek üzere yurt dışına sürülmesi kararlaştırılmıştı. Peki bu mühim karar nasıl alınmıştı? Ahmet Kabaklı, 15 Ağustos 1990 tarihli Tercüman'daki yazısında bu mühim operasyonun başlangıcını ve bitişini şu şekilde naklediyor: "Falih Rıfkı Atay, aralarında Prof. Tahsin Banguoğlu'nun da bulunduğu bir grup milletvekiline Hilâfetin nasıl kaldırıldığını şöyle anlatmış: "Atatürk, o akşam biz devrimcileri sofraya çağırdı. Yemeğin bitimine doğru, 'Çocuklar, yarın Hilâfeti kaldırıyoruz' dedi. "Çılgınca alkışladık, sevinç içinde 'Bunu sizden başkası yapamazdı Paşam!' dedik. 'Peki öyleyse' dedi Atatürk. 'Geçin öbür odaya, yazın bir takrir. Ben onu hocalara imzalatayım. Yani Hilâfetin kalkmasını hocalar istemiş olsunlar.' Geçtik yazdık. Sabah Atatürk, Meclis'e geldi, odasında çıktı. Hocaların kendi aralarında toplanarak, bu 'Hilâfet'i ilga takririne' ateş püskürdüklerini Atatürk'e haber verdik. Hocalar aşağıda hâlâ bağırıp çağırıyorlardı. Gazi, bunun üzerine öfkelenerek: 'Çağırın bana aşağıdan Rıfat Hoca'yı' dedi. Çağırdılar. Hoca hem öfkeli, hem sıkılgandı. Atatürk yüzüne bile bakmaksızın: "Hoca, şu takriri imza et, dedi. 'Ama paşam, Hilâfet'in ilgası, ciddi ciddi bir konu, müzakere filanolmaksızın... Sonra biz, din adamları bunu istemiyor... 'Hoca, imza et dedim. Keyfini bozanm sonra...'

    "O günlerde, İstiklâl Mahkemeleri, her gün birçok kişiyi sallandırmakta zaten... Sonradan Diyanet İşleri Başkanı olan Rıfat (Börekçi) Hoca biraz yutkundu ama, mecburen imzaladı. Üzgün, öfkeli bir halde aşağı inince hocalar etrafını sardılar. Onun, 'Şöyle bağırdı, böyle zor kullandı' demesine vakit bırakmadan: "Neee? Yoksa takriri imzaladın mı?' diye sordular. Hoca, "Canım imza değil de, ne yaparsın? Şöyle bir boktan Rıfat attık işte..'" Falih Rıfkı, bu olayı kahkahalarla anlatırken: 'Bu mürteci heriflere ne demokrasisi be! dermiş. Nitekim öbür mebus hocalar da birer birer Gazi'nin odasına çıkarak, Hilâfeti kaldıran o takrire boktan imzalarını attılar." Kimler sevindi, kimler üzüldü? Yaklaşık dört asır Osmanlıların elinde bulunan ve Ümmetin birliğini temsil eden bir mekanizma olan Hilâfet müessesesi böylelikle tarihe karışmıştı. Bu karar dünyanın her tarafındaki Müslümanları derinden sarsmıştır. Bu sarsıntı günümüzde daha da şiddetlenmiştir. Bosna-Hersek'te on binlerce Müslüman Haçlı caniler tarafından doğranırken, Azerbaycan'daki Müslümanlar Hıristiyan Ermeniler tarafından katledilirken, Filistin'deki Müslümanlar Yahudiler tarafından imha edilirken, Tacikistan'daki Müslümanlar Ruslar tarafından boğazlanırken ve dünyanın dört bir yanında Müslümanlar zulüm görürken gözler hep Hilâfetmüessesesi gibi bir müesseseyi, bir "başı" aramıştır. Ama Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Hıristiyanları ve Yahudileri koruyup kollarken, Vatikan gibi birmüessese Hıristiyanların elinde bulunurken Müslümanlar başsızlık yüzünden perişan olmuşlardır. Hilâfetin kaldırılışı, İngiliz işgali altındaki Hindistanlı Müslümanları perişan etmişti. O Müslümanlar ki, kendileride çok fakir olmalarına rağmen; hanımlar kulaklarındaki küpeleri, parmaklarındaki yüzükleri ve kollarındaki bilezikleri çıkarıp vermiş ve bu altınlarla, toplanan diğer paralar Türkiye'ye gönderilmişti. Bu Müslümanların düşüncesi şuydu: Halifeliğin bulunduğu Türkiye kurtulduğu takdirde, nasıl olsa bir yolunu bulup bizi de kurtarırlar... Bütün ümitleri bir anda yok olan bu Müslümanlar üzüntüden kahrolmuştur. Hele Türkiye'de yaşayan Müslümanlar müthiş ızdırap içerisinde kıvranmışlardır. Öte yandan İngilizler ise müthiş şekilde sevinmiştir. Prof. Ömer Küçükoğlu bu durum için şu değerlendirmeyi yapıyor: "Halifeliğin kaldırılması İslâm dünyasında menfî karşılandı ve İslâm'a indirilen bir darbe olarak vasıflandırıldı. Burada; şu sualin incelenmesi gerekiyor: Musul maddesinin halledilmemiş olduğu bir sırada, Türkiye'nin İngiltere'ye karşı İslâm fonksiyonundan faydalanması gerekmez miydi? O halde, Mustafa Kemal, Halifeliği, Musul meselesinin henüz halledilmediği bir sırada kaldırırken, ya bu kararın Musul meselesi bakımından neticelerini kestiremeyerek zaman seçimini yanlış yapmıştır; ya da tersine bundan faydalanmayı düşünmüş de olabilir. "Türkiye'nin İslâm'dan uzaklaşması, İngiltere için gerçekten rahatlatıcıydı. Bu gelişme, İngiltere'nin yaşamsal (hayatî) çıkarlarının söz konusu olduğu bu bölgenin İngiltere yönünden güvenliği daha fazla duyabilmesi için de, Musul'un Türkiye'ye bırakılmaması gerekiyordu." (Türk-İngiliz ilişkileri, s. 304-308) Bilhassa günümüzde, dünyanın dört bir yanında bilumum İslâm düşmanları elbirliğiyle Müslümanların üzerine çullanmışken Güneydoğu'yu kan gölüne çevirmişken böyle bir birlik müessesesinin yokluğunu hatırlayıp da ızdırap duymamak mümkün mü?

    Burhan Bozgeyik / Bize Nasıl Zulmettiler