Osman Y., Kapıyı Anahtarla Açmak'ı inceledi.
 Dün 00:51 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

GELİN KIRALIM ÖN YARGILARIMIZI, TANIYIN ŞU GÜZEL ADAMI

Hıncal Uluç 80 yaşında. Bu da demek oluyor ki neresinden baksan Türkiye'nin 70 yılına tanıklık etmiş.. Az şey midir bu? Bazıları için garip kahkahasıyla gereksiz aykırı birisi, bazıları için içi boş bir zevzek, bazıları için yıllarca okumaktan vazgeçemediği bir köşe yazarı.

Şimdi sözü kendisine bırakıyorum, birkaç dakika okuyup kararı siz verin, umarım sıkılmanıza sebep olmam. Kısa sayılabilecek yazılarından oluşan bir kitap bu. Sadece birkaç yazısına değinerek,alıntılarla biraz olsun tanıtmaya çalışayım size "yazar" Hıncal Uluç'u..

-Anahtar.. Bu Ne Anahtar Sözcüktür Yaşamda.. ,

"Her eve gelişimde kapıyı anahtarla açmaktan yoruldum" demiştim. Ne güzeldir zili çalmak ve size birinin kapıyı açması. Bunu sağlamak için anahtarı bir başkasına vermeniz gerekir. Ki gelsiz sizden önce eve. Evi ısıtsın. Sımsıcak yapsın. Yuva yapsın. Kapıyı çaldığınızda koşsun, kucaklasın kapıda sizi. Mutluluk tariflerinden biri bu mu acaba?

Birini bulursunuz . "işte bu!" dersiniz. Anahtarı verirsiniz. Bu, özgürlüğünüzü terk edişiniz anlamına gelir. Bu, yüzük vermekten de öte bir sadakat yeminidir.

-Sevginin Ve Değerin Ölçüsü,

İnsanlar bazen kendilerini kandırır ya da şüpheye düşerler, "Ona karşı duygularım çok karışık.. Seviyor muyum acaba?" Sevginin ve değerin en yanılmaz ölçeği, tercihtir, önceliktir.

"Hadi sinemaya gidelim" dediğinizde arkadaşınız ," Tabi harika" demeden önce "Ne film oynuyor?" diyorsa hele hele ardından," Ben o filmi sevmem" deyip buluşma teklifiniz reddediyorsa mesela, bilin ki asıl sevdiği sinemadır. Siz değilsiniz. Siz ancak onun ilgisini çekecek bir film ve boş bir zamanını bulabilirseniz, onunla buluşabilirsiniz. Bunun adı da sevgi olamaz tabi. Sevgide önemli olan bir arada olmaktır. Sinema bahanedir sadece.
Düşünün bakalım, sevdiğinizi sandığınız insanın hayatınızdaki öncelik sırası nedir?

-Bir Kıssa.. Birkaç Tane De Hisse!.. ,

Adamın biri ıssız bir yolda dalgın dalgın giderken bir çukura yuvarlanmış. Uğraşmış, uğraşmış çıkamayınca "imdat!" diye bağırmaya başlamış. Bir doktor geçiyormuş çukurun yanından. Sesleri duyunca,cebinden defterini çıkarmış. Bir reçete yazıp atmış aşağıya ve yürüyüp gitmiş. Adam çığlık atmaya devam ederken bir rahip gelmiş çukurun başına. Aşağıdaki adamı görmüş. O da bir kağıt çıkarmış cebinden. Bir dua yazmış, çukura atmış, yürümüş gitmiş sonra.

Derken bir arkadaşı görünmüş çukurun başında. "Hey Joe!" diye bağırmış çukurun içindeki. "Benim ben dışarı çıkmama yardım eder misin?" Arkadaşı hemen çukura atlamış. "Sen deli misin?"diye çıkışmış imdat çağıran, "Şimdi ikimiz de çukurdayız." "Doğru" demiş arkadaşı. "İkimiz de çukurdayız ama ben bu çukura daha evvel de düşmüştüm ve nasıl çıkılacağını biliyorum.."

Öykü beni niye bu kadar fazla etkiledi, düşündürdü diye düşündüm. Böyle arkadaşlıklar giderek azalıyor belki de ondan. Uygarlaştıkça uzaklaşıyoruz birbirimizden. Bugünün arkadaşlıkları birlikte eğlenmek için daha çok.
Birlikte terlemek, birlikte savaşmak,sırt vermek,omuz vermek gerekince bakıyorsunuz pek bir yalnızsınız..

-İfade Edemeyen Millet,

Babamın annemi ne kadar çok sevdiğini, annemin öldüğü gece anladım. Annem yaşarken bu kadar güçlü, bu kadar derinden, bu kadar ölesiye sevildiğini duymuş, hissetmiş miydi acaba? Asıl onun hakkı değil miydi, benden önce bilmek..

Ah o anlatamamak.. Her şeyi söylemenin mümkün olduğu yerde bile anlatamamak..
Nahit Ulvi Akgün'e sığınırdım o zaman. O anlatırdı benim adıma, ikimiz adına her şeyi. Siz de öyle yapın.İfade edemeyince şiire sığının.

"Bir şey var aramızda
Senin bakışlarından belli
Benim yanan yüzümden
Dalıveriyoruz arada bir
İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki
Gülüşerek başlıyoruz söze
Bir şey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şey var aramızda
Senin gözlerinde ışıldıyor
Benim dilimin ucunda"

-Babamı Bir Kez Daha Anarken,

"Anne tüfek" dedim. Ağlamaya başladı. Benim size bu satırları yazarken ağladığım gibi. Sıkıntı son haddine varmıştı ve babam anneme, "Benim çocuklarım bu bayram öksüz çocuklar gibi kalmayacaklar. Her zamanki gibi bayram yapacaklar. Tepeden tırnağa giydireceğiz, bayram sabahı elimi öperken harçlıklarını da vereceğiz hanım" demişti.

Neyle? İşte o tüfekle.Babamın bizlere sevgisi, atalardan gelen gururunun ve hayattaki en büyük keyfinin de çok ötesindeydi. Tereddüt bile etmemişti , bizim bayramımız için tüfeğini satarken. Sanki sözleşmişiz gibi, evde o tüfeğin lafı bir daha hiç edilmedi. Çünkü hepimiz, o tüfeklerin binlercesinden çok daha değerli bir şeye sahip olduğumuz biliyorduk. Sevgiye !..
-----------
Bunlar sadece birkaç yazıdan , kısa birkaç bölümdü. Eh artık size kalmış değerlendirmek..

FUTBOL TERÖRİSTLERİNE GEÇİT YOK !
A Spor yorumcusu Hıncal Uluç, Fenerbahçe ile Beşiktaş arasından oynanan tartışmalı derbiyi değerlendirdi.

Uluç'un açıklamaları şu şekilde:

"Fenerbahçe'nin hükmen mağlup olmasını önleyecek hiçbir şey yok. Çünkü Fenerbahçe ev sahibi. Ben suçlunun kim olduğunu bilmiyorum ama bu sahada bir olay olmuş ve konuk takımın teknik direktörünün kafası yarılmış, hakem maçı tatil etmiş, oyun durmuş. Bunu eğer dünyanın herhangi bir ülkesinde hükmen mağlubiyet vermeyecek bir federasyon varsa o ülkede bir daha futbol maçı olmaz."

.

Musa DOĞAN, bir alıntı ekledi.
25 Nis 04:14 · Kitabı okudu · 2/10 puan

Umut etmek.
Bir ayak sesi duymayayım
Kapıya koşuyorum
Gelen sen misin diye!!!

Arkadaş, Dost, Sevgili-Sizinki Hangisi?, Hıncal Uluç (Sayfa 59 - Alfa)Arkadaş, Dost, Sevgili-Sizinki Hangisi?, Hıncal Uluç (Sayfa 59 - Alfa)
Derya Belviranlı, bir alıntı ekledi.
04 Nis 10:02 · Kitabı okudu · Puan vermedi

“Bugünün gençlerine üzülüyorum, birbirlerinin kulağına aşk şiirleri fısıldamıyor, Ümit Yaşar’ı tanımıyorlar. Özdemir Asaf’tan haberleri olmadığı için, ‘ bir kelimeye bin anlam’ yükleyip birbirlerine seslenemiyorlar.”

Kapıyı Anahtarla Açmak, Hıncal UluçKapıyı Anahtarla Açmak, Hıncal Uluç
Osman ÇetinSoy, Siz Çok Önemlisiniz'i inceledi.
 12 Mar 07:49 · Puan vermedi

Hepimiz çok önemli insanlarız.Kendimize önem verip vermediğimizi yaşamdaki eylem ve söylemlerimiz ile anlayabiliriz., Uluç'un gazetesindeki yazılarından meydana gelmiş bir kitap-güzel yerlere değinmişlikleri var.Hıncal uluç u her zaman gıcık buluurum ,ve onu bensememişimdir,lakin kitaplarında birilerinin duygularına tecrumanlık yapması,biraz olsun beni kendisine cekti..

Serdar Poirot, Telesafir "Bizde TV Böyle Başladı"'u inceledi.
28 Şub 15:24 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Dikkat spoiler içerir.
Meşhur TV yüzümüz Halit Kıvanç'ın yıllar süren kariyerindeki anıları ile renklendirdiği ve ülkemizde televizyon yayıncılığının nasıl geliştiğini anlatan bir kitap. İlk olarak 1950'li yıllarda İTÜ bünyesinde kurulan İTÜ TV ve sonra 31/01/1968 tarihinde ilk kez yayınlanan TRT Ankara ile başlayan televizyonculuk anlatılıyor. Yazarın bulduğu ve televizyon yayını olduğu gün misafirliğe gidenler için kullandığı Telesafir deyimi, sunduğu yatışma programları Bildiklerimiz-Gördüklerimiz-Duyduklarımız ve Yarış 73, TRT dönemindeki maddi yetersizlikler ve teknik aksaklıklardan dolayı yaşananlar, çoğu programın mecburen canlı olması ve bu konuda yaşananlar, hava durumuna yeterince önem verilmemesi, Münih olimpiyatlarında off-tube tekniğini öğrenmeleri ve orada yaşanan aksaklıklar anlatılıyor. Ayrıca Halit bey, Uğur Dündar, Erkan Yolaç, Hıncal Uluç, Levent Kırca gibi isimlere nasıl benzetildiğini de anlatıyor. O dönemlere nostaljik olarak bakmak isteyenlerin mutlaka okuması gereken kitaplardan biri.

birkitapbirilktir, Martı Jonathan Livingston'u inceledi.
 19 Şub 18:47 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Hıncal Uluç Bir Çift Yürek kitabıyla ilgili yorum yaparken bir insanın hayatında okuması gereken kitaplar içersinde Simyacı kitabıyla birlikte Martı kitabını da yazmıştı. Bu üçlüyü tamamlamanın mutluluğuyla bu yorumu düşüyorum. Mutlaka okunmalı bu üç değerli eser. Ola ki birgün etrafınızdaki her şey yabancılaşmaya başlar ve kendinizi bir çıkmazın içinde bulursanız bu kitaplardan birini okuyun.Hayata bakışınız değişecek.
Martı Jonathan Livingston martı sürüleriyle birlikye yaşamakta. Sürüdeki her martı gibi balıkları avlamakla günü geçirmekte ama bir zaman gelir ki martı J. Livingston bir martının hayatının balık avlamaktan çok daha fazlası olmalı, der. Yeteneğini keşfetme uğruna yemeyi içmeyi bir tarafa bırakıp uçmanın sırrına ermeye başlar. Her gün her gün yeni uçuş yolları bulur ve yeteneğinin sırrına erer. Hal böyle olunca sürüdeki yaşlı martılar bu durumdan rahatsız olur ve bizim martıyı sürüden çıkarırlar. Martı J. Livingston uçmayla kazandığı özgürlüğüyle yeni yerlere uçmaya başlar ve bu yeni yerlerde kendi gibi sürüden ayrılıp uçmanın sınırlarını bulmuş yetenekli öğretmen martılarla karşılaşır ve onlardan da uçma teknikleri öğrenir. Kendi gibi martılarla karşılaşmak Jonathan'ı çok mutlu eder. Bir süre sonra J. Livingston sürüsüne geri döner, normalde sürüden dışlanan martı sürüye asla kabul edilmez ama J. Livingston bir kez sınırları ortadan kaldırmıştır, onun için önemli olan öğrencilerine uçmanın sınırlarını keşfettirmek. Martı Jonathan Livingston kendini kabul ettirmişti sürüdeki herkese ve onun gibi uçmayıöğrenmek isteyen tüm martılara öğretmenlik yapmıştır. Bir zaman sonra J. Livingston bir efsane olmuştur.
Kitabin en can alıcı bölümü, dördüncü bölümüdür.
Bir deri bir kemik kalmak umurumda bile değil anne. Ben sadece havada ne yapıp ne yapmayacağımı öğrenmek istiyorum, anlıyor musun, hepsi bu. Sadece öğrenmek istiyorum.

Hıncal Uluç
Hayatım boyunca terkeden olmadım, hep terkedildim. Benim kız arkadaşlarım kendi kapılarını kendileri açmadı, kendi ceketlerini kendileri giymedi, kendi sigaralarını kendileri yakmadı. Bu ülkede kadınlar erkekten anlamıyor.

Emine Serin, Arkadaş, Dost, Sevgili-Sizinki Hangisi?'i inceledi.
25 Ağu 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Aslında ilk elime aldığımda pek ciddiye almadığım bir kitap oldu. Nedenini okuduktan sonra anladım. Bulunduğumuz çağdaki unutulan duygu yani sevginin kapakta baskın gösterilmesiydi. Unutulan dedim. Çünkü anlamını yitiren bir nevi unutulandır benim için. Sevgiyi tüm gerçekliğiyle sağlıklılığıyla ve doğrusuyla gösteren bir kitap. Okuduktan sonra daha bir farklı bakmama neden oldu.

Meşrebi Kalender, Din Bu-1'u inceledi.
14 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

Bu kitap hakkında ilk bilmemiz gereken şudur: Bu kitabın yazarı KATLEDİLDİ.

Şimdi kritiğimize geçebiliriz.Öncelikle kitabın sahip olduğu “ Kürk”ten bahsedelim. (Yeşil rengin hakim olduğu kapak tasarımı sayesinde) Bu kitabı, bir dini kitaplar fuarında sergileseniz; nazar boncuğu niyetine evlerin duvarına Hz. İsa’nın çarmığa çivilenmesinden bile daha üzücü bir şekilde kıytırık bir beton çivisi ile asılan, herhangi bir kitaba yapacağınız en büyük hakarete uğrayan yani “okunmayan”, Kuran’a gösterilecek samimiyetsiz ama şaşalı ihtimamın aynısını bu kitaba da gösterecek çok fazla insan olduğunu görebilirsiniz.

Kitabın içeriğine gelirsek; ( Turan Dursun’u tanımayanlar için) Yazar Tanrı başta olmak üzere bütün dini kavramlar kendi deyimiyle bir “maval” olduğunu savunuyor. ( Hemen başta söyleyelim :Doğru söylüyor, yalan söylüyor vb “gerçek nedir” sorusuna götürecek felsefi tartışmalara bu sıcakta girmeyelim isterseniz… ) Kitap dergilerdeki yazılarının bir araya getirilmiş hali. Değindiği her konu üzerine ciltlerce kitap yazılacak derinlikte. Ancak güzel ülkemde kitap basacak bir yayınevi bulamadığı gibi kendisine dergilerde verilen yerler de hiç de Hıncal Uluç’ a Sabah gazetesinde verilen yerler gibi geniş olmadığından, sonuç olarak açıklamak istediği bir çok şeyi yer darlığından bir çok dipnot koysa da derinlemesine değil tabiri caizse “vur-kaç” taktiği ile sarsıcı şekilde yapmayı tercih etmiş.

Ancak tezinde kullandığı donelerde handikap var. İnaçlılar tarafından “Mucizevi” olarak kabul edilen bir varlğı ve kavramı bilim argümanları kullanarak, yani “fizik ötesi” bir durumun fizik kuralları ile açıklanamamasını kullanarak, yalanlamaya çalışıyor.

Bilim kanıtlarla ilerler ve kümülatiftir. Kanıtları karşılaştırır. Ancak karşısındaki “ Ben ezelden beri varım” dediğinde karşılaştıracağı kanıtlar olmadığından “din var veya yok diyemez “ ve şapkasını alıp çıkar.

Çünkü bilim, bir çoğumuzun yaptığının aksine, bilgi sahibi olmadığı konuda “maval” okumayacak kadar erdemlidir.

Yazarın Kitap boyunca dile getirdiği “ tüm bahsi geçen şeyler bilimsel değil yani mantık dışı” sözleri “inanç sahibi” hedef kitleye ulaşamıyor. Çünkü karşı taraf , inandığı kavrama zaten bilimin açıklayamamasından dolayı hayranlık duyuyor ve inancın temeli olan teslimiyet bu aşamadan sonra gerçekleşiyor.

Yazarın değindiği bir diğer nokta; tanrı ve peygamberlerin gerçekten varlıklarını kabul etsek bile, bu seferde bunların acımasız, kötü ve hatta ahlaksız olduğunun kendi kitaplarında ispatlandığıdır. Bu yöntem de “inanana” ulaşamıyor. Çünkü kitaplarda yazarın yukarıdaki şekilde tanımladığı eylemleri kendisi apaçık görse de bu sefer, Allah’ın Kuran’da söylediği gibi, muhakkak benim aklımın ermediğini, bilemeyeceğimi “o” bilir diyor. Hatta bu söylediğini daha da inanır kılmak için Hz. Hızır ve Hz. Musa kıssaları gibi örnekleri de sıralayabiliyor.

Yazarın en büyük zorluğu , karşı çıktığı kavramların çok güçlü ve köklü olması. Homo sapien’den hatta Homo erectus’a kadar giden; insanın hani şöyle bir çevresine bakıp “ne oluyor lan?” diyerek tanımlayamadığı, insanın hep kafasında olan “ bir başlangıç” olmalı ve tabi ki bir de bunu “başlatan” olmalı arayışı “ TANRI” ile karşılık buluyor. Ve bir diğer “ ölüm” ve “ yok olma” yı kabullenemeyiş sorunsalı ise “Din”lerin büyük çoğunluğunda bulunan “Sonsuz ahiret hayatı” ile çözüme kavuşuyor.

Yazarın benden, milyonlarca kez çok daha, iyi bildiği halde –sanki- kabul etmek istemediği şey; İnsan kendi sorularını ve taleplerini karşılayan bu kavrama zaten inanmak istiyor. Yani bu kavramlar insanı kandırmıyor. Şeyhlerin süperman olmadığı halde uçtuğuna dair rivayetlerde, hep bu aşırı isteğine dizgin vuramayan müritlerden kaynaklanıyor.

Değinmek istediğim bir diğer konu ise yazarın tercih ettiği sert anlatım tarzı. Karşı çıktığı dini kavramları çok sert eleştiriyor –doğru- ancak benim asıl dikkatimi çeken başka bir konu. Hayatının büyük bir bölümünü bir din adamı olarak geçirmenin verdiği büyük “ vay benim gençliğim” pişmanlığından doğan büyük öfke ile; kendisinin tezlerine karşı çıkan, özellikle zamanında onun da yıllarca yaptığı müftülük gibi üst düzey din adamlarına karşı çok sert bir dil kullanıyor. Hepsini şarlatanlık hatta yalancılıkla suçluyor.

Kitapta kendisinin de belirttiği gibi söylediği hiçbir şey ilk defa söylenmiyor. İslam dünyası içinde tartışılagelen çelişkili gibi görünen konular. Ateistliği seçmeden önceki hayatının çok büyük bir bölümünü şu anda yok saydığı değerleri savunmak için hatta sözcüsü olmak için harcadı. Kendi aydınlanması “dank” diye bir anda olmadı ki. Yıllar süren bir iç sorgulama ile bu şekilde sonuçlandı. Karşısındakiler de yalancı değil de henüz “aydınlanamamış” yanılanlar olamaz mıydı ?

Değinilen konu o kadar geniş ki kendi içinde onlarca alt konu açabilir. O konulardan biri de Ateist olmanın, din değiştirmenin öyle her babayiğidin harcı olmadığı gerçeği. Çünkü biz inananların büyük çoğunluğu kendi arasında iki tipe ayrılıyor.

Birinci tip; “ yav! Bu sıcakta/soğukta din mi değiştirilir, ateist mi olunur ?” diyen Canımkalkmışkenbanadabirbardaksugetirirmisin” ci, en büyük delili göstersen bile, mabadını iyice üstüne oturttuğu statükosunu bozmak istemeyen “coğrafi dindarlar” oluşturuyor.

İkinci tip ise korkaklardan oluşur. Dar bir asansörde, tüylü sahne kıyafetleri ile Bülent Ersoy’la beraber, mahsur kalan insanların sahip olabileceği o tanımlanamaz bakışlarla kendilerine de bakılmasından, hatta en radikal “dönüşümcü” “Gregor Samsa” ya reva görülen davranış şeklinden daha beterini kendi üstlerinde uygulanmasından korkanlar.

Tekrar ana konumuza dönüp, zurnanın zırt dediği yere gelelim artık di mi ?

Kutsal değerlerimize bu kadar hakaret eden birinin katli vacip değil midir?

Ben bir çok konuda çok cahil biriyim ve kesinlikle bir din alimi değilim. Ama bir Müslümanım. Ama benim “gördüğüm” islam dininde, sonsuz gücüne samimiyetle inandığım Allah, kıytırık bir mafya babası gibi “hadi şunu temizleyin” diyerek kendisine “maşalar” tutmaz. Ayrıca dinim için öldürdüm diyende nasıl bir cahil cesareti var ki; dinimizce en çok önem verilmesi gereken “kul hakkı” nı es geçip birinin en büyük hakkını yani yaşama hakkını elinden alabiliyor.

Benim dinim benden olmayan benim düşmanım diyen bir din değil, bunu kabul edemem.

Peki bu adamın derdi neydi? Dine fesat karıştırmak için şeytan tarafından mı gönderildi. İnanç sahibi biri olarak kitapta yazanlara katılmasam da, uslubunu tasvip etmesem de; kendi “doğrusunu” anlatan samimi bir insan olduğunu söyleyebilirim. Derdi ise; biz inanç sahibi insanlar kendi kendimize “şeyhler, mürşitler, hocaefendiler” adı altında “aracı putlar” yaratıp; onların, bilmeden inandığımız dinimizi ve bizi sömürmesine, izin verdiğimiz için, canları pahasına da olsa bizi uykudan uyandırmaktı.

Kurtuluş “şüphe ve sevgi” de. “Ben haklıyım” cümlesinden doğan körlük durumuna düşmeden ben de yanılabilirim diyerek karşılaştığımız her eleştiri de kendi bildiğimizden “şüphe” edip araştırmalıyız. İçinde, kendisinden olmayan olarak tanımladığı herkese/her şeye, “sonsuz sevgi” beslemeyen hiçbir öğretiyi kabul etmemeliyiz. “Şüphe ve sevgi” Forever…

Dedim ya ben cahil bir adamım. Bakmayın bilmiş bilmiş konuşmama. Belki de gerçekler benim kabul edemeyeceğim kadar acıdır. Ama ben “bilen” olduğumu hiç iddia etmedim. Ben “inananım” ve benim kafamda olmasını hayal ettiğim bir tanrı var.

Benim tanrım sevgi dolu.

Hababam sınıfındaki “kül yutmaz” gibi her an tepemin üstünde “cız, kaka” şeyler yapıp yapmadığımı gözetleyen bir bekçi değil.

Ve o malum gün geldiğinde bana sadece bir şey soracak : “ Çıkarsızca birini/bir şeyi sevebildin mi? Cevabın evet ise “durma orda gel yanıma” diyecek. Ama hayır dersem “ Sen zaten kaybedenlerdensin, ben sana daha ne ceza vereyim” diyecek.

Bu kitap hakkında son bilmemiz gereken şudur: Bu kitabın yazarı KATLEDİLDİ.

(Güfteye “etanşın” edenlere aşağıya bir emanet bıraktım. Çıkarken alırsınız. )

https://www.youtube.com/watch?v=xw6bbTxbTds