• ...gerek hipnotize edilebilirlik, gerek telepati, koru korune itaatten kaynaklanan olaylardir.
  • ...hipnotizmada rol oynadigini gordugumuz guc asla hipnotizorun kendi gucu olmayip, denekteki hipnotizorun boyundurugu altina girme egiliminden kaynaklanmaktadir. Denek uzerine etki yapan sihirli bir guc yoktur, butun olup biten hipnotizorun blof yapma hunerinden baska bir sey degildir.
  • Insanoglu baskalarinin boyundurugu altina girmek konusunda, icinde oylesine buyuk bir egilimi barindiriyor ki, hipnotizor pozuyla ortaya cikan bir kisinin kurbani olabiliyor...
  • Bir baskasini etkilemenin en iyi yolu, o kisiyi, hak ve cikarlarini garanti altina alinmis hissedecegi bir ruh durumuna sokmaktir.
  • Toplumsallik duygusu, insani belirli olcude bir baskasinin etkisine acik duruma sokar.
  • Bir insanın nasıl olup da bir başkasını etkileyebileceği sorusuna bireysel psikolojinin verdiği yanıt, burada da yine birbiriyle ilişkili durumların rol oynadığı yolundadır. Tüm yaşamımız, insanların birbirini karşılıklı etkileyebileceği varsayımına bağlı olarak akıp gitmektedir. Söz konusu etkileşim, bazı koşullarda, örneğin öğretmen ve öğrenci, anne baba ve çocuk, karı ve koca arasında gayet belirgin bir nitelik taşır. Toplumsallık duygusu, insanı belirli ölçüde bir başkasının etkisine açık duruma sokar. Ancak, etkilenebilirlik derecesini belirleyen bir etken de, etkileyen kişinin, etkilenmesi istenilen kişinin hak ve çıkarlarını ne ölçüde güvence altına aldığıdır. Kendisine haksızlık edilen bir kişiyi sürekli etkileyebilmek olanaksızdır.

    Bir başkasını etkilemenin en iyi yolu, o kişiyi, hak ve çıkarlarını garanti altına alınmış hissedeceği bir ruh durumuna sokmaktır. Bu, özellikle eğitim açısından önemli bir noktadır. Şimdikinden bir başka eğitim şeklini önermek, hatta uygulamak mümkündür. Böyle bir görüş açısını göz önünde tutan bir eğitim, insandaki toplumsallık duygusundan yola koyulacağı için etkili olacaktır. Böyle bir eğitimin başarısız kalacağı bir tek durum vardır ki, o da eğitilecek kişilerin toplumun etkisinden kendilerini uzak tutmayı amaçlayan kimseler olmasıdır. Toplumun etkisinden kaçmak da, insanların durup dururken başvurduğu bir davranış değildir; önce ilgili kişilerin uzunca bir savaşımı sürdürmesi ve bu arada çevreyle ilişkilerinin giderek kopması, dolayısıyla toplumsallık duygusunun tamamen karşısında yer almaları gerekir. Bu tür kimseleri etkilemek güç ya da olanaksızdır. Her etkileme girişimi böyle kimselerce bir karşıt girişimle yanıtlandırılır, dolayısıyla komik bir durum çıkar ortaya (muhalefet ruhu).

    Kendilerini çevrelerinin baskısı altında hisseden çocukların eğitici kişilerin etkilerini benimseme bakımından pek bir yetenek sahibi olamayacaklarını, bu konuda pek bir eğilim göstermeyeceklerini düşünebiliriz. Dışarıdan gelecek baskının çocuktaki tüm diretmeleri silip götürdüğüne, dolayısıyla görünürde bütün etkilerin çocuk tarafından benimsenip, onların gösterdiği doğrultuda davranıldığına tanık olduğumuz pek çok vaka vardır. Ne var ki, böyle bir uysallığın hiçbir değer taşımayıp, verimli bir sonuç sağlamadığı çok geçmeden kendini açığa vurur. Bazen söz konusu uysallık o kadar tuhaf bir şekil alır ki, yaşama gücünden yoksun bırakır insanı (körü körüne söz dinleme); adeta ortada biri vardır da hangi davranışlarda bulunması, hangi adımları atması gerektiği kendisine emredilsin diye bekler durur hep. Bu tür çocuklar arasından ileride öyle insanlar çıkar ki, kendilerini otoriteleri altına alan herkesin sözünü dinler, hatta emir üzerine suç ve cinayet bile işleyebilirler; tek başına bu durum, aşırı derecede itaatin ne gibi bir tehlikeyi içerdiğini ortaya koyar. Böyleleri, özellikle haydut çetelerinde son derece önemli bir rol oynar, çetenin başı olaylara karışmayıp bir kenarda kalırken, onlar eylemleri gerçekleştirme görevini üstlenirler. Bir çete tarafından işlenen hemen her suçta söz konusu kişilerden birinin ilgili eylemi gerçekleştirdiği görülür. Söz konusu insanlar inanılmayacak ölçüde büyük bir itaat sergiler, hatta bu yoldan hırslarına bir doyum sağlarlar.

    Ama yalnızca normal etkileme durumlarını göz önünde tutarsak diyebiliriz ki, etkilenmeye ve kendileriyle bir anlaşma zemininin kurulmasına en elverişli kimseler, toplumsallık duyguları en az baskı altına alınanlar, en elverişsizleri ise yükselme eğilimleri ve üstünlük özlemleri gayet yüksek bir düzeye ulaşanlardır. Bu durumu, her Allah’ın günü gözlemleyebiliriz. Anne ve babalar körü körüne itaatten ötürü çocuklarından alabildiğine seyrek dert yanar, oysa çocuklarının itaaatsizliğinden sürekli yakınırlar. İlgili çocukları inceledik mi görürüz ki, çevrelerini hep aşma çabası içinde yaşarlar, bu arada küçük yaşamlarının normlarını delip çıkarlar dışarı, çünkü hatalı davranışlara konu edilmelerinin sonucunda her türlü eğitim girişimlerine kapalı duruma gelmişlerdir. Dolayısıyla, bir kişinin eğitilebilirlik derecesi, o kişinin güçlülük için harcayacağı çabayla ters orantılıdır. Durum böyleyken, bizim aile çevresinde çocuklar üzerinde uyguladığımız eğitim, çocuktaki hırs duygusunu özellikle kamçılamaya ve kafasında büyüklük düşünceleri uyandırmaya yönelik bir nitelik taşır. Bu durum, bir düşüncesizliğin eseri değildir; büyüklük eğilimini içinde barındıran uygarlığımız, aileleri söz konusu davranışa iter; dolayısıyla uygarlığımız gibi aile için de önemli olan, bireyin son derece büyük bir görkem içinde hayatta yerini alması ve elden geldiği kadar başkalarının önüne geçmesidir. Hırs ve açgözlülük duygusunu çocuğa aşılamayı amaçlayan böyle bir eğitimin ne denli elverişsiz nitelik taşıyacağını, böyle bir yöntemin uygulanması durumunda ruhsal gelişimin ne gibi güçlüklere çarparak amacına ulaşmadan kalacağını, kibir ve büyüklenme bölümünde yine ele alacağız.

    İçlerindeki mutlak itaat eğilimine uyarak, çevresinden kendilerine yöneltilen istekleri geniş ölçüde karşılayan kimseler ne durumda bulunuyorsa, hiptonize edilen deneğin de durumu ondan farksızdır. Belirli bir süre bir başkasının istediği her şeyi yapmak gibi bir davranışı sergilemek, hipnotize edilen deneğin durumunu anlamak için yeterlidir. Hipnotizmanın temelinde de işte böyle bir olay saklı yatar. Bir kimse hipnotize edilmeye karşı bir eğilim taşıdığını söyleyebilir ya da buna inanabilir, ama o ruhsal itaat eğilimi yine de bulunmayabilir kendisinde. Beri yandan, öyleleri vardır ki, hipnotize olmamak için direnir, gelgelelim ruhunda gizliden gizliye bir itaat eğilimi yaşar. Yani hipnotizmada bütün iş yalnızca deneğin ruhsal tutumuna bağlıdır. Hipnotizmaya inanıp inanmamasıyla ilgili sözleri hiçbir önem taşımaz. Bu gerçeğin göz önünde tutulmayışı büyük karışıklıklara yol açmıştır; çünkü görünürde, hipnotizmada çokluk hipnotize olmaya direnir ama sonunda hipnotizörün isteklerini yapmaya eğilimli insanlar buluruz karşımızda. Söz konusu eğilimin sınırları insandan insana değişir, dolayısıyla hipnotizmadan elde edilecek sonuçlar da her insanda değişik olacaktır. Ama bir kişinin hipnotize edilebilirlik sınırı hiçbir zaman hipnotizörün iradesine bağlı değildir, söz konusu sınırı sadece ve sadece deneğin ruhsal tutumu belirler.

    Hipnotizmanın kendisine gelince, bunu bir uyku durumu olarak gösterebiliriz. Hipnotizmanın bilmecemsi bir yanı varsa, söz konusu uykunun kendiliğinden ortaya çıkmayıp bir başkası tarafından oluşturulması, bir başkasının isteği uyarınca denekte kendini açığa vurmasıdır. Böyle bir isteğin etkisini gösterebilmesi için, onu benimsemeye hazır bir kimseye yöneltilmesi zorunludur. Bu konuda belirleyici rolü oynayan, daha önce belirttiğimiz gibi, deneğin kişilik yapısı ve o zamana değin izlediği gelişim çizgisidir. Ancak bir kimsenin bir başkasının etkisini eleştirisiz benimsemeye eğilim göstermesi durumunda, hipnotizma gibi kendine özgü bir uyku durumu ortaya çıkar; öyle bir uyku ki, kişideki devinim gücünü normal uykudan daha büyük ölçüde saf dışı bırakır ve sonunda hipnotizöre deneğin devinim merkezlerini harekete geçirme olanağı sağlar. Hipnoz uykusundan yalnızca bir alacakaranlık durumu kalır geriye ve bu da, kuşkusuz hipnotizörün istemesi halinde, deneğin hipnoz sırasında olup bitenleri sonradan anımsamasını mümkün kılar. Hipnotizmada en çok saf dışı bırakılan yetenek, ruhsal organın uygarlığımız açısından alabildiğine önemli bir işlevi olan eleştiridir. Eleştirinin tümüyle saf dışı bırakılması, hipnotizörün adeta uzanmış kolu durumuna sokar deneği, onu hipnotizör adına çalışıp iş gören biri yapar.

    Başkalarını etkileme eğilimini içlerinde taşıyan insanların çoğu, etkilemenin her türü gibi hipnotize etme yeteneklerinin de kendilerine özgü bir güçten kaynaklandığını ileri sürer. Bu da telepati ve hipnozla uğraşanlar arasında dehşet verici rezaletlere, soysuz davranışlara, iğrenç taşkınlıklara yol açmıştır. Gerçekte bu gibi kişilerin insan onurunu görülmemiş derecede ayaklar altına aldığını, zararlı etkinliklerinin önüne geçmek için her çareye başvurmanın haklı sayılacağını belirtmek gerekir. Bununla, sergiledikleri olayların bir aldatmacaya dayandığını söylemek istiyor değiliz. İnsanoğlu başkalarının boyunduruğu altına girmek konusunda, içinde öylesine büyük bir eğilimi barındırıyor ki, hipnotizör pozuyla ortaya çıkan bir kişinin kurbanı olabiliyor; bunun da tek nedeni, insanların çoğunun körü körüne itaat etme, otorite karşısında boyun eğme, blöflere kapılma, istenen yöne çekilip götürülme, eleştirisiz teslimiyet gösterme gibi ruh durumlarını şimdiye kadar sık sık yaşamış olmalarıdır. Kuşkusuz yukarıda sayılan özellikler, insanların toplumsal yaşamına hiçbir düzen getiremediği gibi, boyunduruk altına girenlerin sonradan ikide bir ayaklanıp başkaldırmasına yol açmıştır. Telepati ve hipnozla uğraşan hiç kimse yoktur ki, çalışmalarında şansları uzun süre yaver gitmiş olsun. Hepsi de eninde sonunda öyle bir deneğe toslamıştır ki, bu denek tarafından düpedüz bozguna uğratılmışlardır. Etki güçlerini denekler üzerinde denemek isteyen birçok ünlü bilim insanı böyle bir durumla karşılaşmıştır. Bazı karmaşık vakalarda ise denek, dolandırılan dolandırıcı durumunda karşımıza çıkmakta, hipnotizörü kısmen yanılmakta, kısmen onun boyunduruğu altına girmektedir. Ne var ki, hipnotizmada rol oynadığını gördüğümüz güç asla hipnotizörün kendi gücü olmayıp, denekteki hipnotizörün boyunduruğu altına girme eğiliminden kaynaklanmaktadır. Denek üzerine etki yapan sihirli bir güç yoktur, bütün olup biten hipnotizörün blöf yapma hünerinden başka bir şey değildir. Ama bir kimse her şeyi kendisi düşünüp taşınıyor, alacağı kararları bir başkasının kendisine dikte ettirmesine pek yanaşmıyorsa, kuşkusuz böyle bir kimse asla hipnotize edilemeyeceği gibi, telepati denilen fenomene de asla konu olmayacaktır. Çünkü gerek hipnotize edilebilirlik, gerek telepati, körü körüne itaatten kaynaklanan olaylardır.

    Sırası gelmişken telkin olayına da değinmek yerinde olacaktır. Telkini anlamanın tek yolu, onu sözcüğün en geniş anlamıyla izlenimler arasına katmaktır. Pek doğal olarak insan dışarıdan yalnızca izlenimler edinmez, bunların etkisinde de kalır. İzlenimlerin dışarıdan alınması pek önemsenmeden geçilecek bir olay değildir, alınan izlenimlerin daha sonra insanda etkilerini sürdürdüğü görülür. Söz konusu izlenimler bir başkasının bir kişiyi belirli bir şeye inandırma, onu bir konuda ikna etme girişimleri ise, bu durumda bir telkinden söz açabiliriz. Söz konusu izlenimler, bir kimsede açık seçik öne çıkan bir görüşü değiştirmeye ya da pekiştirmeye yöneliktir. İşin güç yanı, dışarıdan gelen izlenimlere insanların değişik yanıtlar vermesidir. Telkin yoluyla sağlanacak etkinin büyüklüğü de yine ilgili kişinin özgürlük derecesine bağlıdır. Bu konuda özellikle dikkati çeken iki tip insan vardır. Birinci tiptekiler başkalarının görüşüne gereğinden çok değer verme eğilimi gösterir, yani doğru olsun, yanlış olsun kendi görüşlerini pek önemsemezler. Başkalarının değerini gözlerinde büyütür, dolayısıyla onların görüşlerini kolayca benimserler. Ayık durumda telkin ve hipnoza son derece elverişli insanlardır bunlar. İkinci gruptakiler ise dışarıdan gelen her telkini kendilerine yapılmış bir aşağılama gibi görür, yalnızca kendi görüş ve düşüncelerini doğru bilir, bir başkasının önlerine çıkardıkları görüşleri horlar, bunlara kapılarını kaparlar. Her iki gruptakilerin de ruhlarında bir güçsüzlük duygusu yaşar; ikinci gruptakilerde başkalarından bir şey alıp benimsemeye katlanma güçsüzlüğüdür bu. Bu gruba giren kişiler arasında öylelerine rastlarız ki, başkalarıyla kolay çatışma durumuna girer ve bir başkasının telkinine gayet çabuk kapılabilirlermiş gibi bir görüşe kafalarında yer verirler; ne var ki, içlerinde böyle bir görüşü besleyip onu güçlendirmeye çalışmalarının tek amacı, telkine karşı kendilerini kapalı tutmaktır; dolayısıyla, böylelerinden başka bakımdan da pek hayır çıkacak gibi değildir.
  • Ruh hekimlerinin en ünlüsü ve en seçkini Doktor Marrande,
    üç meslektaşına ve doğal bilimlerle uğraşan dört bilgine,
    hastalarından birini görmek üzere, yönettiği akıl hastanesinde
    bir saat geçirmelerini rica etmişti.

    Bir araya gelince dostlarına şöyle dedi:
    “Size şimdiye kadar karşılaştığım en tuhaf ve en kaygı verici vakayı göstereceğim. Zaten hastam konusunda benim sizlere söyleyecek bir şeyim yok.
    Kendisi konuşacak.” Derken doktor zili çaldı.
    Hizmetkârlardan biri bir adamı içeri aldı. Adam bir kadavra zayıflığındaydı;
    bir düşüncenin kemirdiği bazı deliler kadar zayıf.
    Çünkü hasta düşünceler bedenin etini humma ateşinden ya da
    veremden daha çok yer bitirir.

    Adam selam verip oturduktan sonra şunu söyledi:
    “Beyefendiler, niçin burada bir araya geldiğinizi biliyorum ve
    Doktor Marrande’ın benden rica ettiği gibi size hikâyemi anlatmaya hazırım.
    Doktor uzun zaman benim deli olduğuma inandı.
    Bugün bundan kuşku duyuyor. Bir süre sonra hepiniz, ne yazık ki benim için,
    sizler için ve tüm insanlık için benim de sizler kadar sağlam,
    berrak ve açık görüşlü bir kafaya sahip olduğumu öğreneceksiniz.

    Ama ben söze olguların kendilerinden başlamak istiyorum,
    bütün yalınlığıyla olgulardan. İşte onlar:

    Kırk iki yaşındayım. Evli değilim, sahip olduğum şeyler belli bir lüks içinde
    yaşamak için yeterli. Seine kıyılarında, Rouen yakınlarındaki Biesard’da
    bir evde oturuyordum. Avı ve balık tutmayı severim.
    Arkamda, evime tepeden bakan büyük kayalıkların üstünde,
    Fransa’nın en güzel ormanlarından biri olan Roumare ormanı ve
    önümde de dünyanın en güzel ırmaklarından biri vardı.

    Oturduğum yer geniş, dış cephesi beyaza boyalı, güzel, eski bir ev;
    size demin sözünü ettiğim devasa kayalıkları tırmanarak ormana kadar
    çıkan harika ağaçlar dikili büyük bir bahçenin ortasında bulunuyor.

    Ev personelim bir arabacı, bir bahçıvan, bir erkek oda hizmetçisi,
    bir aşçı ve aynı zamanda gündelikçilik de yapan bir çamaşırcıdan oluşuyor
    ya da daha doğrusu oluşuyordu. Bütün bu insanlar yaklaşık 16 yıldır
    benim evimde yaşıyor, beni, evimi, yöreyi, bütün çevremi tanıyorlardı.
    İyi, sessiz sakin hizmetkârlardı. Anlatacağım şeyler açısından bunun önemi var.

    Şunu da ekleyeyim ki, kuşkusuz hepinizin bildiği gibi, bahçem boyunca akıp giden Seine, Rouen’a kadar gemilerin çalışmasına elverişlidir; nitekim ben de her gün, yelkenli olsun, buharlı olsun dünyanın dört bir köşesinden gelen büyük gemilerin önümden geçtiklerini görüyordum.

    Tam bir yıl önce, geçen sonbaharda, birdenbire tuhaf ve açıklaması
    olmayan bazı sıkıntılar yaşadım. Önce, beni geceler boyunca uykusuz
    bırakan bir çeşit sinirsel kaygı hali baş gösterdi, öylesine gergindim ki
    en küçük gürültü bile beni tir tir titretiyordu. Keyfim kaçmıştı.
    Açıklanamayan ani öfke nöbetleri geçiriyordum. Bir doktor çağırdım,
    bana potasyum bromür alıp duş yapmamı salık verdi.

    Ben de doktorun söylediklerini dikkate alarak sabah akşam duş alıp bromür içtim.

    Gerçekten de, çok geçmeden, yeniden uyumaya başladım,
    ne var ki uykusuzluktan daha beter bir uykuydu bu.
    Yatar yatmaz, gözlerimi kapatıyor ve yok olup gidiyordum.
    Evet, hiçliğin içine, mutlak bir hiçliğe, kendisinden ansızın çekilip alındığım
    tüm varlığın ölümüne düşüyor, göğsümün üzerinde beni ezen korkunç
    bir ağırlık duygusunu ve de ağzımın üzerinde hayatımı yiyen
    bir ağzın varlığını hissediyordum. Ah o ruhsal sarsıntılar!
    Daha korkunç bir şey bilmiyorum.

    Gözünüzün önüne uyuyan, uyurken katledilen ve gırtlağında
    bir bıçakla uyanan bir adamı getirin; her yanı kanla kaplı olarak
    ağzından hırıltılar çıkarıyor, artık soluk alamıyor, öleceğini biliyor ve
    olanlardan hiçbir şey anlamıyor; işte bu!

    Kaygı verici bir şekilde, sürekli zayıflıyordum;
    birdenbire, enikonu şişman olan arabacımın da benim gibi zayıflamaya
    başladığını fark ettim.

    Sonunda ona sordum:

    “Neyiniz var öyle, Jean? Hastasınız.”

    Şöyle yanıt verdi:

    “Sanırım beyefendiyle aynı hastalığa yakalandım.
    Gecelerim günlerimi yok ediyor.”

    Evde, ırmağa yakın olmanın yarattığı hummalı bir etkinin var
    olduğunu düşündüm. Av mevsiminin tam ortasında olmamıza karşın
    iki üç aylığına çevreden uzaklaşmaya karar vermiştim ama tesadüfen
    gözlemlediğim küçük ama tuhaf bir olgu benim için öylesine inanılmaz,
    fantastik, korkutucu keşifler dizisi getirdi ki, şaşırıp kaldım.

    Bir akşam, susadığımdan, yarım bardak su içtim ve yatağımın
    karşısındaki komodinin üzerinde duran sürahimin kristal tıpasına kadar
    dolu olduğu dikkatimi çekti.

    Geceleyin, size az önce sözünü ettiğim şu berbat uyanışlardan
    birini yaşadım. Korkunç bir sıkıntının pençesinde, mumumu yaktım.
    Yine su içmek istiyordum ama büyük bir şaşkınlıkla sürahimin
    boş olduğunu fark ettim. Gözlerime inanamıyordum.
    Ya odama birisi girmişti ya da ben uyurgezerin tekiydim.

    Ertesi akşam, aynı şeyi yeniden yapmak istedim.
    Hiç kimsenin evime giremeyeceğinden iyice emin olmak için kapımı kilitledim.
    Uykuya daldım ve her gece olduğu gibi yeniden uyandım.
    İki saat önce görmüş olduğum bütün su içilmişti.

    Bu suyu kim içmişti? Ben, hiç kuşkusuz, ancak derin ve acılı uykumda
    hiçbir hareket yapmadığımdan kesinlikle emin olduğumu sanıyordum.

    Derken bu bilinçdışı hareketleri yapmadığıma kendimi inandırmak
    için birtakım hilelere başvurdum. Bir akşam, sürahinin yanına,
    eski bir Bordeaux şarabı şişesi, nefret ettiğim bir tas süt ve
    bayıldığım çikolatalı pasta koydum.

    Şarap ve pastalara el sürülmedi. Süt ve su ortadan kayboldu.
    Derken, her gün, içkileri ve yiyecekleri değiştirdim. Katı, yoğun şeylere asla dokunulmadı ve sıvı olanlardan, sadece taze süt ve özellikle su içildi.

    Ne var ki bu yüreğe işleyen kuşku, ruhuma yerleşip kaldı.
    Bilincine varmadan yataktan kalkıp nefret ettiği şeyleri bile içen ben değil miydim? Çünkü bir uyurgezerin uykusuyla uyuşmuş duyularım değişikliğe uğramış,
    olağan tiksintilerini yitirmiş ve farklı zevkler kazanmış olabilirdi.

    Bu yüzden kendime karşı yeni bir hileye başvurdum.
    Kaçınılmaz olarak dokunulması gereken bütün nesneleri beyaz müslin
    sargılarla sarıp üzerlerini patiska bir havluyla örttüm.

    Sonra, yatağa girmeden önce, ellerimi, dudaklarımı ve bıyığımı
    kurşunkalem kömürüne buladım.

    Uyandığımda, dokunulmuş olmalarına karşın bütün nesneler
    lekelenmeden kalmıştı; havlu benim koyduğum gibi konulmamıştı ve
    dahası, su da süt de içilmişti. Oysa emniyet kilidiyle kapatılmış kapım
    ve ihtiyaten asma kilitle berkitilmiş panjurlarım
    hiç kimsenin içeriye girmesine izin vermiş olamazdı.

    İşte o zaman kendime şu korkunç soruyu sordum:
    Bütün bu geceler boyunca yanımdaki kişi kimdi allah aşkına?

    Size bütün bunları çok hızlı anlattığımı hissediyorum, Beyefendiler.
    Gülümsüyorsunuz, görüşlerinizi kafanızda oluşturmuşsunuz bile:
    “Delinin teki bu.” Evine kapanmış, aklı yerinde, kendisi uyurken ortadan
    kaybolmuş bir miktar suyu bir sürahinin camından seyreden bir adamın
    heyecanını sizlere uzun uzun betimlemem gerekirdi.
    Her akşam ve her sabah yenilenen bu işkenceyi, bu alt edilmez uykuyu
    ve de giderek korkunçlaşan bu uyanışları size anlatabilmem gerekirdi.

    Ama sözümü sürdürüyorum.

    Birdenbire, mucize sona erdi. Artık odamda hiçbir şeye dokunulmuyordu.
    Bitmişti. Zaten ben de kendimi daha iyi hissediyordum.
    Neşem yerine gelmişti ki, komşularımdan birinin, M. Legite’in,
    tamı tamına benim durumumda olduğunu öğrendim.
    Bir kez daha yöredeki bir humma ateşinin etkisine inandım.
    Arabacım, çok hasta durumda beni terk edeli bir ay olmuştu.

    Kış geçmişti, baharın başlangıcıydı.
    Bir sabah gülfidanları tarhımın yakınlarında dolaşırken, hemen yanımda,
    en güzel güllerden birinin sapının, adeta görünmez bir el ona dokunmuş
    gibi kırılıverdiğini gördüm, açık seçik gördüm bunu.
    Derken çiçek havada kendisini bir ağıza götüren bir kolun çizeceği
    türden bir eğri çizdi ve gözlerimin üç adım ötesinde, saydam havada,
    tek başına, hareketsiz, öylece asılı kaldı.

    Büyük bir korkuya kapılarak, onu yakalamak için üzerine atıldım.
    Hiçbir şey bulamadım. Ortadan kaybolmuştu.
    O zaman, kendime fena halde öfkelendim.
    Aklı başında ve ciddi bir adama böyle sanrılar görmek yakışmazdı.

    Ama bir sanrı mıydı acaba? Çiçeğin sapını aradım.
    Onu hemen çalının üzerinde buldum, dalın üzerinde kalmış iki gülün arasında,
    yeni kırılmış halde duruyordu. Çok net gördüğümü anımsıyorum: üç taneydiler.

    Derken, ruhum alt üst olmuş halde eve döndüm.

    Beni dinleyin, beyefendiler, sakinim; doğaüstüne inanmıyordum,
    bugün de inanmıyorum. Ama o andan itibaren, yanımda, perili varlığını
    hissettirdikten sonra beni terk eden ve sonra geri dönen,
    görünmez bir varlıktan, gündüz ve gece kadar emin oldum.

    Bir süre sonra da, bunun kanıtını ele geçirdim.

    Önce, hizmetkârlarım arasında, her gün, görünüşte bin bir türlü sudan
    nedenle ama benim için bundan böyle anlamı olan öfkeli tartışmalar patlak verdi.

    Bir bardak, yemek odamdaki büfenin üzerinde duran güzel bir
    Venedik bardağı, olduğu yerde güpegündüz kırıldı.

    Oda hizmetkârı aşçıyı, o çamaşırcıyı, çamaşırcı da bilmem kimi suçladı.

    Akşamleyin kapalı olan kapılar sabah açılıyordu.
    Her gece kilerden süt çalınıyordu. Ah!

    Neydi bu? Nasıl bir şeydi? Öfke ve korkuyla karışmış, sinir bozucu bir merak
    beni gece gündüz aşırı bir gerginliğe sokuyordu.

    Ne var ki ev bir kez daha sakin haline döndü;
    ben de yeniden düşlere inanmaya başlamıştım ki şu anlatacağım şey oldu:
    Günlerden 20 Temmuz, akşamın dokuzuydu.
    Hava çok sıcaktı; penceremi tamamen açık bırakmıştım,
    masamın üzerinde yakılı duran lambam,
    Musset’nin “Mayıs Gecesi” şiirinin açık durduğu bir kitabını aydınlatıyordu;
    üzerinde uykuya daldığım büyük bir koltuğa uzanmıştım.

    Kırk dakika kadar uyuduktan sonra, hiç hareket etmeden
    gözlerimi yeniden açtım, bilmediğim belirsiz ve tuhaf bir heyecan
    beni uyandırmıştı. Önce hiçbir şey görmedim, sonra birdenbire kitabın
    bir sayfası kendiliğinden çevrilmiş gibi geldi bana.
    Pencereden esinti falan da girmemişti. Şaşırdım ve bekledim.
    Aşağı yukarı dört dakika sonra, bir başka sayfanın sanki bir parmak onu çevirmişçesine kalktığını ve öncekinin üzerine kapandığını gördüm;
    evet, kendi gözlerimle gördüm, beyefendiler.
    Koltuğum boş görünüyordu, ama onun orada olduğunu anladım!
    Onu tutmak, ona dokunmak, eğer mümkünse onu yakalamak için bir
    hamlede odamı baştanbaşa arşınladım… Ne var ki koltuğum, daha ben
    ona ulaşamadan, sanki biri önümden kaçmış gibi devrildi;
    lambam da yere düşüp sönmüştü, camı kırılmıştı; sanki bir hırsız
    kaçarken kendisini yakalayan pencereyi engellemek için şiddetle ileri itivermişti…
    Ah!..

    Kapı ziline doğru atıldım ve bastım.
    Oda hizmetkârım göründüğünde, ona şöyle söyledim:

    “Odadaki her şeyi devirip kırdım. Bana ışık getirin.”

    O gece, bir daha uyumadım. Her şeye rağmen bir yanılsamanın
    oyuncağı olabilmiştim. Uyanıkken de duyular bulanık kalıyor.
    Bir deli gibi ileri atılarak koltuğumu ve lambamı yere düşüren ben değil miydim?

    Hayır, ben değildim! Bir saniye bile kuşkulanmayacak kadar biliyordum
    bunun böyle olmadığını. Bununla birlikte buna inanmak istiyordum.

    Bekleyin. Varlık! Onu nasıl adlandıracağım?

    Görünmez Şey. Hayır, bu yeterli değil. Ona Le Horla adını verdim ben.
    Niçin? Hiç bilmiyorum. Böylelikle Le Horla beni bir daha hiç terk etmiyordu.
    Gece gündüz bu ele geçmez komşunun varlığının ve
    aynı zamanda da hayatımı saat saat, dakika dakika benden alışının
    sürekli kati duyumuna sahiptim.

    Onu görmenin olanaksızlığı beni yiyip bitiriyordu, aydınlıkta onu
    keşfedebilirmişim gibi evimin bütün ışıklarını yakıyordum.

    Sonunda, onu gördüm. Bana inanmıyorsunuz ama yine de gördüm onu.

    Önümde bir kitap, oturmuştum; okumuyor, ama aşırı derecede gerilmiş
    bütün organlarımla gözetliyordum, yakınımda olduğunu hissettiğim
    şeyi gözetliyordum. Elbette, oradaydı. Ama nerede?
    Ne yapıyordu? Ona nasıl ulaşılabilirdi?

    Karşımda, direkleri olan eski meşe yatağım vardı. Sağımda şöminem.
    Solumda özenle kapattığım kapım. Arkamda, her gün tıraş olmak,
    giyinmek için kullandığım, önünden her geçişimde kendimi tepeden tırnağa
    seyretme âdetinde olduğum çok büyük bir aynalı dolap.

    Dediğim gibi, okurmuş gibi yapıyordum; onu kandırmak için,
    çünkü o da beni gözetliyordu; ve ansızın, omzumun üzerine eğilip
    kitabımı okuduğunu, orada olduğunu, kulağıma değdiğini hissettim,
    bundan emin oldum.

    Arkama öylesine bir hızla dönerek doğruldum ki az daha düşüyordum.
    Şey… Orada her şey güpegündüz olduğu gibi görülüyordu…
    ve ben kendimi aynada görmedim! Ayna boştu, netti, ışık doluydu.
    İmge içinde değildi… Ve ben onun karşısındaydım…
    Yukarıdan aşağıya büyük saydam camı görüyordum!
    Ve buna şaşkınlığa uğramış gözlerle bakıyor, daha fazla ilerlemeye
    cesaret edemiyor, onun aramızda durduğunu ve benden bir kez daha
    kaçacağını ve algılanamayan bedeninin benim yansımamı emip
    yok ettiğini hissediyordum.

    Nasıl da korkmuştum! Sonra birdenbire kendimi aynanın dibinde,
    bir pus içinde, yayılmış bir su katmanının arasından bakıldığında görülebilecek
    bir pus içinde algılamaya başladım; bana öyle geliyordu ki bu su soldan
    sağa yavaşça kayıyor, imgemi saniye saniye daha belirgin kılıyordu.
    Tıpkı bir güneş tutulmasının sonu gibiydi. Beni gizleyen şey hiç de
    net konturlara sahipmiş gibi görünmüyordu; tersine, azar azar
    aydınlanan bir çeşit donuk saydamlığı vardı.

    Sonunda, her gün kendime bakarken olduğu gibi kendimi tümüyle ayırt edebildim.

    Onu görmüştüm. Korkusu bende kalmıştı; bu korku beni hâlâ ürpertiyor.

    Ertesi gün buradaydım, beni burada tutmalarını rica ettim.

    Şimdi, beyefendiler, sözlerimi sonuçlandırıyorum.

    Doktor Marrende uzun zaman kuşku duyduktan sonra,
    yaşadığım yörede tek başına bir yolculuk yapmaya karar verdi.

    Şu anda komşularımın üçü de benimki gibi bu durumla yüz yüze. Doğru mu bu?

    Doktor yanıt verdi: “Doğru!”

    “Ortadan kaybolup kaybolmayacaklarını görmek için onlara her gece
    odalarında su ve süt bulundurmalarını tavsiye ettiniz. Bunu yaptılar.
    Bu sıvılar aynen bende olduğu gibi ortadan kayboldu, öyle değil mi?”

    Doktor tumturaklı bir ağırbaşlılıkla yanıt verdi:

    “Kayboldular.”

    O zaman, beyefendiler, hiç kuşku yok ki çok geçmeden bizim çoğaldığımız
    gibi çoğalacak olan bir Varlık, yeni bir Varlık yeryüzüne gelmiş bulunuyor!

    Ah! Gülümsüyorsunuz! Niçin? Çünkü bu Varlık görünmez kalıyor.
    Ama gözümüz, beyefendiler, öylesine basit yapılı bir organ ki,
    varoluşumuz için elzem olan şeyleri güçlükle seçebiliyor.
    Çok küçük olan ona görünmüyor, çok büyük olan ona görünmüyor,
    çok uzak olan da ona görünmüyor. Bir su damlasında yaşayan milyarca
    küçük varlığı bilmiyor. Komşu yıldızların sakinlerini, bitkilerini ve toprağını bilmiyor; saydam olanı bile görmüyor.

    Onun önüne hiç sırsız bir ayna yerleştirin, onu ayırt edemeyecek ve
    bizi bir evin içine girdiğinde başını camlara çarparak parçalayacak kuş
    gibi aynanın üzerine atacaktır. Dolayısıyla, yine de var olan katı ve saydam
    cisimleri görmüyor, bize hayat veren havayı görmüyor,
    doğanın en büyük gücü olan, insanları deviren, binaları yıkan,
    ağaçları kökünden söken, granit falezleri çökertip su dağları
    şeklindeki denizi kabartan rüzgârı görmüyor.

    Kendisinde hiç kuşkusuz ışınları durduracak yegâne özellik eksik olan
    yeni bir cismi görmemesinde şaşılacak ne var peki?

    Elektriği algılıyor musunuz? Siz algılamasanız da var elektrik!

    Le Horla adını verdiğim bu varlık da var.

    Kim bu varlık? Yeryüzünün insandan sonra beklediği şey, beyefendiler!
    Bizi tahtımızdan indirmeye, bizi köleleştirmeye, bizi evcilleştirmeye,
    belki de biz sığırlarla ve yaban domuzlarıyla nasıl besleniyorsak
    bizimle beslenmeye gelen şey.

    O yüzyıllardır hissediliyor, ondan korkuluyor, onun varlığı bildiriliyor!
    Görünmez olandan korku, atalarımızın zihninden oldum olası çıkmamıştır.

    O geldi.

    Bütün peri masalları, yer cüceleri, ele geçmez ve kötücül
    hava mahlûkatı bize ondan söz ediyordu, kaygılı ve önünde tir tir titreyen
    insan hep onu dillendiriyordu.

    Ve birkaç yıldır sizin bütün yapıp ettikleriniz, beyefendiler,
    hipnotizma, telkin, manyetizma adını verdiğiniz şeyler…
    Sizler onu anons ediyorsunuz, onun mesajını veriyorsunuz!

    Size onun geldiğini söylüyorum.
    İlk insanlar gibi etrafta kaygıyla dolaşıyor kendisi,
    henüz gücünü ve kuvvetini bilmiyor, ama yakında,
    çok yakında bu gücü ve kuvveti tanıyacak.

    Ve işte son olarak, beyefendiler, elime geçen,
    Rio de Janeiro kaynaklı bir gazete kupürü. Okuyorum:
    “San Paulo eyaletini bir süredir bir çeşit çılgınlık salgını kasıp kavuruyor.
    Birçok köyün sakini topraklarını ve evlerini arkada bırakarak kaçtılar;
    bu insanlar uykuları sırasında aldıkları nefeslerle beslenen ve
    bunun dışında sadece su ve bazen de süt içtikleri söylenen
    görünmez vampirler tarafından izlenip yendiklerini ileri sürüyorlardı!”

    Şunu ekliyorum: Beni az daha ölecek hale getiren hastalığa
    yakalanmadan birkaç gün önce, evimin önünden
    Brezilya bayrağı çekmiş üç direkli bir geminin geçtiğini çok iyi hatırlıyorum.
    Size evimin su kenarında bulunduğunu…
    bembeyaz boyalı olduğunu söylemiştim…
    Görünmez Varlık hiç kuşku yok ki bu gemide gizlenmişti.

    Ekleyecek başka sözüm yok, beyefendiler.

    Doktor Marrande ayağa kalktı ve mırıltılı bir sesle şöyle dedi:

    “Benim de yok. Bu adamın deli olup olmadığını ya da
    ikimizin birden deli olup olmadığımızı bilmiyorum… ya da…
    bizi izleyecek olan şeyin gerçekten gelip gelmediğini…”
    Guy de Maupassant
    Ayrıntı Yayınları - Çevirmen: Serdar Rifat Kırkoğlu