• Bu doktorlar hipokrat yemini ederken, öncelik olarak insan hayatı kurtarmayı hedeflemiyorlar mıydı?

    Peki ama para kazanma hırsı, birilerinin hayatını gereksiz güzelleştirirken diğerlerini yok sayabilir mi?

    İşte kitap size iki farklı görüşte doktor sunuyor. Biri acil servis doktoru olan Toby Harper, diğeri ise kendi ekibini kurarak zengin ve yaşlı müşterilerine yeni bir hayat vadeden Wallenberg.

    Hikaye hastanenin acil servisine gelen yaşlı bir adamın kaybolması ile başlayıp, kedi fare kovalamacası gibi birbirini takip eden karanlık olaylarla derinleşiyor. Olay, çalıştığı hastanede gerçekleşince Toby Harper, ister istemez işin içinde buluyor kendini. Araştırmacı kimliği ağır basınca da birilerinin oyununa çomak sokuyor. Tabi bu beklenmeyen bir durum ve ekip Toby'i yıpratmak için onun hasta annesini bile kullanıyor. İşini sadece parası için yapanlardan merhamet beklemek saçma olurdu zaten, ki onlarda yeterince acımasız davrandılar.

    Kitapta bazı uçuk noktalar olsa da akıp gitti diyebilirim. Biraz cesetler, biraz kaçışlar ve birazcık da aşk koymuş yazar içine. Sevdim yani ;)
  • Ağabey, Türkiye’deki sağlık çürümesinin nedeni Yunanlılar!
    – Nasıl yani?
    – Ağabey doktorlara Hipokrat yemini ettiriyoruz. Bizimkiler Allah’ın Yunanlısının yeminini niye tutsun. Çevirtsen yemini Türkçeye bize uygun yemin koysan. Hastaya iyi bakmayanı Allah bildiği gibi etsin, yüzdeyle çalışan aha böyle olsun gibi. Bir de en sonda, vallahi de billahi, çoluğumun çocuğumun ölüsünü öpiim dedirtsen, bak olay nasıl çözülüyor. Hep Yunanlıların yüzünden. Pıh pıh.
  • "Albay Erhardt Hausser. Stasi. Kimliğini gördüm, " dedi doktor ve Hausser'in üzerine eğilip çok alçak bir sesle devam etti. "Eğer Hipokrat yemini etmemiş olsaydım, beynin kafatasının içinde ezilinceye kadar o ödemin artmasını beklerdim ve sen burada bir bitki gibi yatıyor olurdun. Hadi geçmiş olsun, " dedi doktor ve odadan çıktı.
  • Galiba bizi tedavi için,
    Hipokrat yemini etmemiş illegal bir doktor gerekiyor sevgili...
  • Olay, yüreği olan herkesi derinden sarstı:

    -Hani biz, dağda kalmış aç kurtları doyuran vakıflar kurmuş bir medeniyetin mensuplarıydık?

    -Hani biz, dünyada ilk defa olarak yaşlı ve düşkünlere bakan Darülaceze’yi kurmuş bir devlettik?

    Hani biz... diye başlayan cümleleri devam ettirirsek bu sütun, baştan başa dolar fakat yine yetmez.

    Evet; mutlak doğrudur:

    -Dedelerimiz, yediği üzümün bedelini de asma kütüğünün dibine bırakıyordu,

    -Hırsızlık-uğursuzluk olmadığı için kapılar kilitlenmezdi,

    -Kervansaraylar, yolcularla hayvanlarına parasız hizmet verirdi,

    -Hizmetçi kızların kırdığı eşyanın zararını telafi eden vakıflar vardı vs. vs...

    Dedelerimiz, ninelerimiz zamanında kişi başına millî gelir hesabı yoktu, bankalarda döviz hesabı da yoktu, zaten banka yoktu, kişi başına millî gelir diye bir kavram bilinmezdi, 46 katlı evler tahayyül edilemezdi, ne bu kadar hekim, ne bu kadar hastane, ne bu kadar polis vardı. Ama onlar başka şeyleri çok iyi bilirlerdi. Kişi başına millî terbiye, kişi başına millî fazilet, kişi başına millî fedakârlık ve benzerleri. Onlar, kuru ekmeği sade suya batırıp yemeyi bile şükür sebebi sayarlardı. Onlar, Allah’ın kullarına hizmeti ibadet bilirlerdi.

    Bugün bir de bakıyoruz ki kalkındık sanırken meğerse manada küçülmüşüz:

    24 Temmuz 2018 günü Karadeniz vilayetlerimizden birinde yaşanan elem verici bir vak’a 80 küsur milyonun yüzüne tutulmuş bir aynadır.

    Kısa süre önce küçük çocukların başına gelenler sebebiyle utandıran bir dev aynasıyla karşılaşmıştık. Bu defaysa 82, hatta Hicri Takvim’le 84 yaşındaki bir ihtiyarın ölümüyle toplum olarak yine utandıran bir aynayla karşılaştık:

    Yusuf Topal, 82 yaşındadır. Eşi Fatma Nine’nin yaşı da kocasınınkine yakındır. Ancak Fatma Topal, kronik hastadır, ayrıca yürüme zorluğu çekmektedir. Bu arada ilaçları bitmiştir. Kocası, hem ilaç almak ve hem de “evde bakım” kararını görüşmek için Aile Sağlık Ocağı”na gider, Zevcesinin hâlini anlatır. “Aile Hekimi” hasta gelmediği için reçete yazmaz.

    Yaşlı adam, vaziyeti anlatmaya çalışır; fakat doktor inat eder. Bunun üzerine hasta sahibi, zıvanadan çıkar. Doktor, “beyaz alarm” koduyla polis çağırır.

    Hâlbuki o doktor, mahallenin ve tabiatıyla Topal ailesinin de hekimidir. Kalkıp hastanın evine gideceğine sonu ölümle biten olaylar zincirini tetiklemiştir.

    İki polis gelir. Bu sırada 82 yaşındaki dedede, hem temmuz sıcağı ve hem de yaşadıklarından dolayı asabiyet zirve yapmıştır. Polisler, müdahale etmek isterler. Mukavemet eder. Görenlerin nakline göre polis, o yaştaki adamın yüzüne tokatla vurup yere düşürür, biber gazı sıkar ve ters kelepçe takarlar. Adam, kalp krizi geçirir ve ruhunu hastanede teslim eder.

    Şimdi Fatma Nine daha da yalnız olmalı.

    Kocasını kaybettiği de muhtemelen kendisine söylenmemiştir Bundan dolayıdır ki ikide bir “bizimki niye gelmedi?” diye soruyordur.

    Bu berbat vak’a üzerine valilik polisleri, il sağlık müdürlüğü de doktoru açığa aldı.

    İçişleri ve sağlık bakanları da aileyi aramışlar. Savcılık, soruşturma başlatmış.

    Ne var ki bunların hiçbiri, yaşanan bu utancı hafifletmeyecektir. Bir insanın belki tahrikle fakat taksirle ölümüne sebep olunmuştur.

    Buna sebep olanlar, sadece olaya karışanlar değildir. Suçlu da bu 3 kişiden ibaret değildir. Kısa aralıklarla meydana gelen çocuk cinayetleri ve bu yaşlı insan faciası, bir sosyolojik çürümeyi ve ahlaki çöküşü göstermektedir.

    Bu kötü gidişi bertaraf etmek için eğitimin millî olması şarttır. Tabelada “millî” yazmakla millî olunmaz. O binlerce vakfı kuranlar, “Hipokrat Yemini” etmiyorlardı. Zaten ulu orta yemin de etmezlerdi. Şart olunca Allah üzerine yemin ederlerdi. Onları Merhamet Medeniyeti, Vahiy Medeniyeti yetiştiriyordu. Bilinir mi ki o günkü İstanbul’un yüzde 65’i vakıftı.

    Nereden, nereye?

    Bu nasıl bir gerilemedir, bu ne merhametsizlik ve bencilliktir ya Rabbi?

    Rahim Er
  • "Tıp bir sosyal bilimdir, politika büyük ölçekte tıptan başka bir şeydir. Hekimler yoksulların doğal avukatlarıdır ve sosyal sorunlar büyük oranda onların yetki alanları içine girmektedir"
    Soner Yalçın
    Sayfa 410 - Kırmızı Kedi Yayınevi