• Patti Smith'e ne kadar teşekkür etsem azdır. M Treni sayesinde tanıştığım ve hayran kaldığım ikinci Japon yazar Ryunosuke Akutagava. 24 yaşında (1916) çıktığı edebiyat sahnesinden 35 yaşında (1927) hayatına son vererek ayrıldığında geride öykü, roman, gezi, anı gibi tümü 19 ciltte toplanmış 150'yi geçen eser bırakmış.

    Hayatı detaylı olarak incelenmesi gereken bir yazar Akutagava. Raşömon ve Diğer Öyküler, 13 öyküden oluşuyor. Kitabın en arkasında yazarın yaşamı ve yapıtlarına yer veren 21 sayfalık bir bölüm var. Kitabın çevirisini yapan aynı zamanda önsözü, yaşamını ve yapıtlarını anlatan Oğuz Baykara Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim bölümünde Öğretim Üyeliği yapan bir Japon dili uzmanı. Eserlerine ve eğitimine kısaca bakmak bile, kitabın çevirisinin neden bu kadar başarılı olduğunu anlamaya yetiyor.

    Raşömon'u internet sayfalarında arattığınızda karşınıza çıkan ilk bilgi Kurosawa'nın yönetmenliğini yaptığı aynı adı taşıyan filmi "Raşomon 1950 Japonya yapımı dramatik filmdir. Özgün adı Rashōmon'dur. Japon kısa hikâyesinin babası olarak anılan Ryūnosuke Akutagawa'nın 1915 tarihinde yazdığı Rashomon ve Korulukta adlı iki kısa hikâyesinden uyarlanan filmi Akira Kurosawa yönetmiştir. Vikipedi"

    Filme adını veren iki öykü de - Raşömon ve Çalılıklar Arasında- kitapta yer almakta. Diğerleri; Burun, Mendil, Örümcek İpi, Cehennem Tablosu, Mandalinalar, Çinli İsa, Toşişun, Sonbahar, Balo, Vagon, Çarklar, Serap.

    Raşömon (1915), işini kaybetmiş bir uşağın açlık karşısında yaşadığı ahlaki ikilemi anlatıyor kısaca. Ölüm ve yaşam karşısında insanların tercihleri ne kadar uç noktaya ulaşabilir, hayatta kalmak için hangi sınırlar zorlanabilir. Kısa ve etkileyici bir öykü olan Raşömon, Akutagava'yı edebiyat dünyasına tanıtan ilk öyküdür.

    Burun (1916), bir rahibin aşırı büyük burnu yüzünden yaşadıklarını ironik bir dille anlatıyor.

    "İnsanların doğasında birbiriyle çelişkili iki duygu vardır. Başkasının felaketine gülecek insan kuşkusuz düşünülemez. Ancak, dara düşen bir insanın tam sorununu halledip düze çıkmaya başladığı an, onun bu rahatlığının karşısındaki insana battığı, onun bu mutluluğunun karşısındaki insanı rahatsız ettiği durumlar da vardır."

    Mendil (1916), Batı değerleri ile Japon Buşido felsefesine, Profesör Hasegava gözünden oğlunu yitirmiş bir kadını baş kahraman yaparak bakıyor.

    Örümcek Ağı (1918), kitap bu öykü için "bencilliğin kötülükleri hakkında çocuklara kıssadan hisse vermek için Akutagava'nın kaleme aldığı en kısa ve belki de en ünlü öyküsüdür" diyor.
    Bir masal örgüsünde geçen öykü, Buda'nın cennette gezerken aşağıda cehenneme gözünün ilişmesi ve hırsız Kandata'yı görmesiyle başlıyor.

    Cehennem Tablosu (1918), benim oldukça etkilendiğim bir öykü. Karakterler, olay ve anlatım biçimi yazarın iç dünyasına ışık tutuyor. Muhteşem Horikava Hazretleri, ünlü, küstah, aksi ressam Yoşihide, onun güzel kızı ve trajik sonları. Gerisini kitaptan okuyun.

    Mandalinalar (1919), sıcak sevgi işleyen, sonunda yüzde gülümseme bırakan bir öykü mandalinalar.

    Çinli İsa (1920), inanç ile gerçekçiliği karşılaştıran, ahlak, iyilik, doğruluk üzerine yazılmış egzotik bir öykü.

    Toşişun (1920), öykü bir zamanları zengin ama şimdi fakir olan Toşişun'u ve onun karşısına çıkan evliya Tekkanşi'yi anlatıyor.

    Sonbahar (1920), iki kız kardeş arasında yaşanan kıskançlık, sevgi, özveri ve mücadeleyi anlatan çok başarılı bir öykü.

    Balo (1920), Pierre Loti'yi şaşırtıcı bir biçimde karşımıza çıkartan bir öykü.

    Çalılıklar Arasında (1922), bir cinayetin aydınlanması için tarafların verdiği ifadelerden oluşuyor öykü. Taraflar arasında kurban, katil, kurbanın karısı da olunca öykü oldukça değişik bir hal alıyor.

    Vagon (1922), çocukluk ruhuyla yazılmış kısa bir öykü.

    Çarklar (1927), Akutagawa'nın kendi hayatından bir kesit. Her ne kadar biyografi öykü türüne karşı çıkmış olsa da, bu öykü türün başarılı bir örneği.

    Serap (1927), yazarın son yazdığı öykü olduğunu söylüyor kitap. Temasız öykü örneklerinden biri.

    Japon kısa öykücülüğünün babası olarak anılan Akutagava'yı mutlaka okunacaklar listenize alın benden söylemesi.
  • BU DA GEÇER YA HU !!!



    Dervişin birinin yolu bir gün bir köye uğrar. Köylüler fakirdir onu misafir etmesi için Şakir isminde birinin çiftliğine gönderirler. Derviş yola koyulur. Yolda rastladığı bir kaç köylü ona, Şakir'in köyün zenginlerinden birisi olduğunu Halid adında bir başka zengin daha bulunduğunu anlatırlar.

    Derviş, Şakir'in çiftliğine varır. Şakir hem misafirperver hem de gönlü geniş bir insandır... Dervişi kaldığı sürece memnun eder. Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir'e teşekkür ederken, "Böyle zengin olduğun için hep şükret." der. Şakir ise: "Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer..." diye cevap verir.

    Birkaç yıl sonra, Derviş'in yolu yine aynı taraflara düşer. Şakir'i hatırlar ve yanına uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir'in iyice fakir düşüp şimdilerde Halid'in yanında çalıştığını öğrenir. Derviş Halid'in çiftliğine gider, Şakir'i bulur, üstünde eski püskü giysiler vardır. Meğer oralarda vukuu bulan bir sel felâketinde Şakir'in bütün malı mülkü telef olmuştur. Ailesini geçindirmek için, toprakları selden zarar görmeyen Halid'in yanında çalışmaktadır. Şakir, bu kez Derviş'i son derece fakir olan evinde misafir eder. Bir lokma ekmeğini onunla paylaşır...
    Derviş, vedalaşırken Şakir'e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler. Şakir: "Üzülme... Ya Hû, bu da geçer..." der.

    Derviş'in yedi yıl sonra yolu yine o yöreye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Halid birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün mirasını en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir'e bırakmıştır. Şakir, artık Halid'in konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: "Bu da geçer..."

    Bir zaman sonra Derviş yine Şakir'i arar. Köylüler ona bir tepeyi işaret ederler. Meğer tepede Şakir'in mezarı vardır ve taşında da: "Bu da geçer." yazılıdır. Derviş, "Ölümün nesi geçecek?" diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir'in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş ve tepeyi sıyırmış, Şakir'in mezarından geriye bir iz dahi kalmamıştır...

    O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın... Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş'i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve sonra yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır. Orada: "Bu da geçer Ya Hû !!!" yazmaktadır.
  • İlginç ve tartışılan bir konudan,bir tecrübemden bahsetmek istiyorum(deli saçması demeden önce okumanızı rica ediyorum:Bazı rüyalarımın(yani uyurkenki sinir bağlantılarımın-bana göre) yoğun düşünceden ibaret olduğunu farkettim. Yani gündüz uyanıkken kuramadığım bağlantıları ve birçok olasılığı(ve dataları)gözününde bulundurarak yapamadığım bazı çıkarımları,korkularımı,endişelerimi,isteklerimi hafızamda kaydedilmiş mevcut sembolleri kullanarak çok primitif imajlar şeklinde “gördüğümü” farkettim. Yanılmış da olabilirim.Bir örnek vereyim. Sadece olayı anlatıp sonra yorumlayacağım:Kardeşimle konuştum. Ses tonundan mı olsa gerek bir sebepten nahoş bir hisse kapıldım. Adını koyamadığım can sıkıntısı gibi birşey.Telefonu kapattıktan sonra uyudum. “Rüyamda”(artık ne diyorsak;rüya,imaj,düş) deprem olmuş .Kardeşim yıkılan binada kalmış. Korkuyla uyanıp(o sırada 22 yaşımda olduğumu belirteyim) geri aradım. Tabi o sıralar “rüya”lara çok önem veren biri olarak ısrarla birşey mi oldu diye sordum. Kardeşimde hastahanede olduğunu ölüm tehlikesi geçirdiğini ve üzülmemem için bana söylemediklerini söyledi.Bende aşırı rüyacı olduğum için olayı başka boyutlardan gelen 🙃 bir haber şeklinde alıp o alemde ilerlemem için de riyazet yapmam gerektiğini düşündüm. Come on kimse riyazet denemediğini söylemesin şimdi 😊.Tabii beyin hücrelerim gelişince bunun aslında kardeşimin ses tonunun (daha önceki kayıtlı olan tonlarla karşılaştırarak) sebep olduğu bilincin ta derinliklerindeki korkunun daha önce 99 depreminde ölüm tehlikesi geçirmiş abimle tecrübe ettiğim “kardeşi kaybetme” korkusunu tetiklemesiyle ortaya çıkmış, belirginleşmiş, beynin bağlantı yaparak yarattığı imajlardan ibaret olduğunu farkettim. Bu çok düşük seviyeli bir yoğun düşünce tecrübesiydi. Kim bilir beynimiz ne bağlantılar yapıyor ve biz onları kim bilir nasıl yorumluyoruzdur. Ben şöyle düşünüyorum: Bazılarının adını koyamadıkları BAZI ön sezilerin,rüyaların yoğun düşüncelerden ibaret olduğunu düşünüyorum. Çok controversial olacak ama bazı “mucizeleri” de böyle yorumluyorum. Lütfen hemen yargılamayın. Başka zaman anlatırım. Rüya konusunun hatırlattığı bir notu düşmek istiyorum:Ben kelimeleri ideaları taşıyan araçlar olarak görüyorum. İnsanlar arası toksik iletişimin ve yanlış anlamaların en büyük nedenlerinden birisinin bu ideaları taşıyan araçların iyi seçilemediğinden kaynaklandığını düşünüyorum .İki insan iletişim halindeyken sunı şeyleri düşünüyor, kafalarındaki görüntü aynı ama kullanılan kelime/araç farklı olunca mesaj yerine ulaşamıyor veya yanlış yere ulaşıyor. Bunun tersi de oluyor: Aynı düşünülüyor ama aynı kelimeler/araçlar kullanılıyor bu da kalitesi düşük bir iletişime neden oluyor. Bu ikincine bir örnek: Hristiyan kardeşlerle bir araya gelindiğinde Müslümanlar “Hz.İsa bizde çok sevilen bir peygamberdir” demek için “prophet” kelimesini kullanırlar. Çünkü sözlük öyle der. Ama bir Hristiyanın kafasındaki prophet pek de güzel bir imaj değildir. Eski ahitteki bir çok “prophet” günah işleyen kullardır. Hem de “kebair” işlerler. Siz Hz İsa büyük prophet deyince doğal olarak alınırlar. Oysaki Hz İsa’nın onların kafasındaki yeri bizdeki Kur’an-ı Kerimin yeridir. Zaten Kur’an da ona Kelimetullah der..İşte bir iletişimsizlik örneği vermiş oldum. Düzenli düşünceler değildi. Affınızı rica ediyorum ama umarım insan denen git giderek kompleksleşen bu varlığa ilgi çektirmişimdir.
  • "Büyük adamla senin arandaki ayrım şuradan geliyor; o yaşamın en büyük amacının para peşinde koşmak olmadığını biliyor, kızlarını toplumun yüksek katından gelme insanlarla evlendirmek, politikada yükselmek ya da üniversitede ünvanlar elde etmek istemiyor. O senin gibi olmadığı için, sen ona “dahi” ya da “kaçık” diyorsun. O ise kendi adına bir dahi değil, basit bir canlı olduğunu kabul etmeye hazır. Çünkü o gevezelikler yapılan toplantılara gitmek yerine, kendini inceleme yapmaya, düşünmeye, laboratuvarındaki çalışmalarına vermeye adadığı için, sen ona “pek toplumsal olmayan” bir insan gözüyle bakıyorsun. Çünkü o senin gibi hisse senetleri almak yerine, paralarını bilimsel araştırmalara adadığı için, sen ona “deli” diyorsun. Sen kendini ölçü tanımaz bir yozlaşmaya bırakmışsın, küçük adam; sen kendini tipik olağan bir insan saydığın, “homo normalis” saydığın için, sade ve içten bir insan “anormal” diyorsun. Sen ona kendi acınası “ölçüler”ini uyguluyorsun, sonra da kalkıp yoldan saptığı sonucuna varıyorsun."
  • O bir hidayet/rehberlik kitabıdır. O bir öğüt, hatırlatma (tezkira/zikrâ) kitabıdır.
    İlk muhatapları olan Ümmî bir toplumun bildiklerini esas alarak, onlarla diyalog kurmuş, onları tevhid ve adalete, merhamete, insan olmanın ağır mesuliyetine çağırmıştır.

    Allah'ın ilmi nâ mütenahi ise de, Allah'ın hitap ettiği muhatapları o çağın sıradan ümmi bir toplumdur. Allah da bu toplumun anlayabileceği bir dil kullanmıştır.
    Yok efendim Kur'an'da bütün ilimler dürülüdür. Bilim insanlarının bu çağda ancak bulabildiği bilimsel keşifler oralarda bir yerlerde yazılıdır. Yapmayın, etmeyin..
    Bu kimselere bir türlü derdimizi anlatamadık gitti.
    Kur'an'ı en iyi sahabe anlamıştır. Kur'an'ın edebî icazını onlar görmüş ve takdir etmişlerdir. Aksi halde anlamadıkları bir kitabın edebî yönden bir şaheser olduğunu fark edemezlerdi.

    Kur'an da dünya ile ilgili verilen bilgilere gelince.

    1-Dünya düzdür. Dünya "Arz" olarak geçer ki anlamı: Düz, ova, arazi demektir. Yeryüzü, surface... Kurtubî “Yeryüzünü yayan o Allahtır.” [13/3] âyetinde dünyanın kürevî olduğunu iddia edenlere bir reddiye bulunduğunu söyler. Süyûtî de “O kâfirler yeryüzünün dümdüz yayıldığını görmüyorlar mı?” [88/20] âyetinden hareketle şeriat ulemasının astronomların aksine dünyanın bir satıh gibi düz olduğunu kabul ettiklerini belirtir .

    2- Dünya sabittir. Bağdâdî, Ehl-i sünnetin icma ettiği on beş ilkeyi sayarken, Ehl-i sünnetin yeryüzünün hareketsiz/ sakin olduğunda icma ettiğini, bunun aksini savunanların ise materyalist (dehriyyûn) olduğunu söyler . Bağdâdî’nin bu sözü sadece mezhep tassubundan kaynaklanmaz. O bu cesareti Kur’ân’dan almaktadır. Devamında da; Ehl-i sünnetin güneşin her gün (düz olan dünyanın) doğuş noktasına geri döndüğüne inandıklarını, göklerin dünyanın etrafında dönen küre gibi bir yapıya sahip olmadığı konusunda ittifak ettiklerini söyler. Ehl-i sünnet, zındıklar gibi dünyanın iç içe geçmiş kürelerin tam merkezinde olduğu görüşünü benimsemez. Eğer bunların dediklerini kabul edersek göklerin üstünde Allah’ın arşını, meleklerini ve göklerin üstünde var olduğunu kabul ettiğimiz (cennet gibi) şeyleri ispat edemeyiz . Nitekim hadislerde geçen güneşin batınca Arş’ın altına secde etmeye gitmesi düz dünya görüşüyle bağlantılıdır. Zülkarneyn gide gide güneşin battığı yere varınca onu kara bir balçıkta/sıcak bir gözede batar buldu. [18/86] Bir başka seferinde güneşin doğduğu yere vardı. [18/91] İslâmî rivayetlere göre de dünyadan (milyon kere) daha büyük olan güneş dünya üzerindeki sıcak bir kaynak/göze’de ya da kara balçıkta batmaktadır. Râzî güneşin dünyada gözelerden bir gözede batmasını imkânsız olduğunu ve güneşin yanında bir kavmin olamayacağını (yaşayamayacağını) söyleyerek âyetin tevil edilmesi gerektiğini söyler . Pek tabii âyet Ehl-i Kitab’ın Mekkelilere sordurduğu soru üzerine nâzil olmuş, verilen cevap da Ehl-i Kitap ve müşriklerin tarihsel ve kozmolojik bilgilerine göre verilmiştir . Eğer bildiklerine uygun verilmeseydi, peygamberin nübüvvetini sorgulayacaklardı.

    3- Gezegenler onun etrafında döner. Yani geocentrik/yer merkezli bir evren tasavvuru söz konusudur.

    4-Gezegenler (o zamanlar yıldız/güneş ve planet/gezegen ayırımı henüz yoktu) gök denizinde bir kayık içinde yüzdürülür. “Bütün gezegenler bir felekte yüzer.” [36/40] mealindeki âyet, “Sanki bir gemide imiş gibi feleğin yüzmesiyle yüzerler, Bir gemi gibi yüzerler” şeklinde anlaşılmaya müsaittir. Göklerin kozmik bir okyanus gibi, gök cisimlerinin de bu okyanusta yüzen bir gemi gibi düşünülmesi fikri antik kozmolojilerle ilgili olmalıdır. Kadîm Mısır’da da gökyüzü, yeryüzündeki okyanusa benzer bir okyanus olarak görülüyor, güneş, ay ve yıldızların gece ve gündüz gemiler içinde bu okyanusta yolculuk yaptığına inanılıyordu. Zaten devamındaki âyette “Biz onların dedelerini /zürriyetlerini yüklü bir gemide (Nuh’un gemisinde) taşıdık.” [36/41] denilmektedir. Yani felek ve fülk (gemi, kayık, binek) ard arda kullanılarak felek kelimesi tefsir edilmiştir. Ve yine bir sonraki âyette “Biz dilesek (gökteki güneşin bindiği kayıkları, dedeleri Nuh’un gemisini ve) onların bindikleri kayıkları /gemileri sulara gömeriz…” [36/42-3] denilmektedir. Kısaca Güneş, ay ve diğerleri bir felekte yüzerler, ya da bir kayık içinde gök denizinde yüzdürülürler. Nuh tufanında Cudi dağının zirvesine kadar yükselen sular bu gök denizinden boşalmıştır.

    5- Dünya yani düz olan yeryüzü de tıpkı gökyüzü gibi yedi kat olarak yaratılmıştır. Talak sûresinin 12. âyetidir. Müfessirler, ya âyeti literal olarak okuyup, üst üste konulmuş yedi baklava tepsisi gibi yedi tabaka /katman şeklinde yedi arz/yeryüzü vardır demişler, ya da dünyayı yedi iklime/ bölgeye ayırmışlardır. Ama ne var ki âyet birinci görüşü desteklemekte: “وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ” [65/12 âyetindeki atıf vavı tıpkı gökler gibi yeryüzü de yedi kattır der. Yine âyetteki “min-i beyaniye” bu yedi yeryüzünün hem adet, hem de vasıf olarak gökler gibi kat kat olduğunu söyler. Bu anlamı devamında gelen “Allah’ın emri bu kat kat semalar ve yerler arasında iner de iner” âyeti de tasdik eder. Zahiri anlamıyla bunun kabul edilebilecek bir tarafı yoktur. Bu âyet meallerde genellikle “yedi kat sema ve onun tıpkı bir benzeri olan yedi kat yer” olarak çevrilmiştir ki, bu anlam metne en sadık olan çevi-ridir. Ne var ki böyle bir evren yoktur. Ayrıca yeryüzünün yedi kat olduğuna ve her birinde bir takım mahlûkatn yaşadığına dair hadisler de vardır. Bunun tek bir açıklaması vardır; O da şudur: Vahiy, nâzil olduğu muhatapların bilgisini esas alarak onlara hitap etmektedir. Yukarıdaki âyetler vahyin nâzil olduğu dönemin evren tasavvurunu yansıtmaktadır. Vahyin amacı onlara kozmoloji, astronomi dersi vermek değildir. Âyetteki asıl gaye evren hakkında bilgi vermekten çok, o dönemde Araplarca benimsenen hâkim âlem telakkisi üzerinden insanları Allah'ın kudretini, azametini idrak etmeye yöneltmektir .

    6- Kur'an'a göre önce "Arz/yeryüzü" sonra semavat/uzay yaratılmıştır. " 0, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı, sonra semaya yöneldi, onu yedi sema olarak yaratıp düzenledi.” [2/29] Yine [41/9-12] ayetlerine bakılabilir. Oysa bilimsel gerçek bunun tam zıddıdır. Güneş olmadan fotosentez olmaz, haliyle bitkiler de olmaz. Tefsirlerde ve hadis mecmualarında görüleceği üzere ilk önce yeryüzü yaratılmış, yeryüzünden yükselen bir buhar/duman ile de semalar yaratılmıştır.

    7- Kur'an'a göre dünya dört günde, semavat ise iki günde yaratılmıştır. Bilime göre ise gerçek bunun tam zıddıdır. Dünya ve içindekilerin 2 günde, uzayın ise daha önceden dört günde yaratılması icap eder.

    8- Kur'an'a göre dünya ve uzay 6 günde yaratılmıştır. Bu altı günün bilimsel tefsirlerde olduğu gibi altı uzun astronomik zaman dilimine çevrilmesi âyetin maksadına aykırıdır. Çünkü Allah bu âyetlerde göğü ve içindekiler ile birlikte yeri hiç yardımcısı olmadığı halde ne kadar çabuk yarattığını, yani ne kadar güçlü, her şeye kâdir bir ilah olduğunu belirtmek ister. “Zira (o kadar hızlı yaratmasına rağmen) O’na herhangi bir yorgunluk dokunmadı.” [50/38] Evrenin altı günde yaratılması ile ilgili âyetler Tekvin’deki yaratılış kronolojisiyle bağlantılıdır. Nasıl Tekvin’de “altı gün” sabah oldu, akşam oldu şeklinde 24 saatlik zaman dilimini ifade ediyorsa Kur’ân’daki âyetler de aynı şekilde 6x24= 144 saatlik toplam zamanı ifade eder. Tüm hadisler de bu altı günü, bu şekilde anlamış, altı kozmolojik devasa zaman periyodu olarak anlamamışlardır .

    Daha fazla vaktinizi almak istemiyorum. Âyetlerden doğru bir yaratılış kronolojisi çıkarmak mümkün değildir. KuR'an ne big-Bang'ten bahseder, ne de genişleyen evrenden, ne de kara deliklerden..

    "Dünya dönüyor" diyen Galileo'yu yakmaya kalkan Kiliseden bir farkımız olsun. Zira Kilise'de İncil'e dayanarak güneş merkezli evren görüşünü afaroz etmişti.
    Kilise'nin dışında hakikat yoktur diyen papazlardan da bir farkımız olsun.
    Ayrıca dini hakikat, bilimsel hakikat da demek değildir.

    Daha önce de belirttiğimiz gibi Kur'an'ın üçte biri olan kıssaların da tarihte birebir yaşanmış olması gerekmez. Arapların ve Peygamberin de çok iyi bildiği bu kıssalar üzerinden onlara "Hisse/öğüt" verilmektedir. Bildikleri şuradan da bellidir ki, kıssalardan bir kesit, bir parça, fragman alınmaktadır. Çünkü onlar o kıssanın tamamını zaten biliyorlar. İnsanlara bilmedikleri kıssalar, darb-ı meseller üzerinden bir şey anlatmak mümkün değildir.

    Biraz "vahiy tasavvurumuzu" değiştirmek, geliştirmek durumundayız. Vahiy ne bir ses, ne bir lafız ne de bir harftir. Bir mananın peygamberin kalbine bırakılmasıdır. "Efsahu'l-Arab" olan Peygamber de bu manayı Arapça ifade etmiştir. Haliyle Kur'an'da peygamberin ya da Mekkelilerin bilgisini aşan üst bir teknik bilgi yoktur. Vahiy tek taraflı bir iletişim de değil diyalojik bir iletişimdir. Peygambere yukarıdan akustik bir ses gelmemiş ya da vahyi insan (Dıhye) suretinde ya da kanatlı bir melek getirmemiştir. Allah'ın "Kutsal ve Emin Ruh'u" onu/vahyi, onun kalbine / zihnine bırakmıştır. Yani vahyi biraz da "Peygamber'in vahiy/ilham alma gücü, yukarısıyla iletişim kurma yeteneği" olarak değerlendirin. Onun fetanetini /dehasını, ümniyesini/ ülküsünü, Hira /arayış mağarasındaki uzun tefekkürünü de hesaba katın..

    O devirde kalp düşünme/akletme merkezi olduğu kabul ediliyordu. Ya şeytan dudaklarını insan kalbine dayıyor oradan fitliyor, vesvese veriyordu. Ya da bir melek oraya ilham bırakıyordu. İnsanın içinde duyduğu sesler ya şeytanın ya da melekten zannediliyordu. Bugün biliyoruz ki, kalp bir kas yumağıdır. Akletme ile herhangi bir alakası yoktur. Vahiy de o devrin epistemolojisi /kavramları ile o devrin insanına izah edilmeye çalışılmıştır. Kahin ve şairlerin şeytan/cinleri göğe çıkıp, efendilerine güya bilgi getiriyordu. Vahiy de buna benzetilerek izah edilmiş. Ne var ki vahyi şeytan/cinler değil, tertemiz /mutahhar olan Ruh getirmiştir.
  • Milenyum serisinin 2.kitabı. Heyecan kaldığı yerden devam ediyor. En önemli karakterler Mikael ve Lisbeth Salander bu sefer daha büyük bir karışıklığın içinde. Yazar okuyucuyu öyle bir duruma getiriyor ki insanın kafasında bin türlü senaryo oluşuyor. Kitabı okurken yaşananları sanki bir perdenin arkasında izliyormuş gibi bir hisse kapılıyor insan. Yazar , olaylar hakkında ipuçları verip okuyucuyu kıvrandırıyor. Tam buldum derken hiç olmadık bir şey çıkıp duvara çarpmış gibi hissediyor insan. Soğuk İsveç'in sokaklarında bazen insanın kanını donduran ,bazen de içini ısıtan olaylar serüveni . Mükemmel bir kitap.
  • - İlk olarak kendimi eleştirmem ve incelemem gerekiyor. Ben tarihin aşırı anlatıldığı bu tarz kitapları pek sevmediğimi daha iyi anladım ve kitabı okurken sıkılmamak, uyumamak ve dokunduracak bir yer bulmamak için kendimi zor tuttum. Yaşadığımız hayatın ''hiçbir zaman'' tarafsızlığından yana değilim. İlla ki bir tarafta yer almamız gerekiyor ve buna göre de fikirlerimize ters düşen anlarda durup düşünüyoruz. Karşımızdakinin düşüncelerini ve hareketlerini de kendi tarafımıza göre değerlendiriyoruz. Ben de kitabı değerlendirip incelerken kendi tarafımdan baktım olaylara ve bu yönden inceledim. Okuyanlar bunu göz ardı etmesin lütfen. Kişisel görüşlerim bunlar. Saygılar.

    - Gelelim kitabımıza. Ufak ufak spoilerler ile süslenmiş bir inceleme olacak şimdiden uyarmak istiyorum.

    ''Kitapta geçen dini konulara hiç değinmedim. Yazarın görüşünü herkesin okuyup kendine göre yorumlamasını istediğim için.''

    -Kitabımız taaa çok eski zamanlardaki insanların ilk yerleşim yerlerine ve ilk zamandaki insan kalıntılarını incelemeyle başlıyor. Evet iyi hoş bu bilgileri ediniyoruz ama daha dakika bir gol bir sanki hiç bilmediğimiz bir şeymiş gibi insanlığın vahşet yılları geliyor gözümüzün önüne. İlk dönemlerden beri yabani olan(gerek fiziksel açıdan gerekse duygusal açıdan), şiddete meyilli bir türle karşılaşıyoruz. ''Sapiens''.

    -Tarla tapan, çiftçi, saban ile başlıyor kitabımız. Güzel adımlar atmamış insanoğlu hiçbir döneminde. Resmen tarih katliamlarla dolu. Bir oturup anlaşamamışız yazarın anlattıklarına ve tarihi bulguların söylediğine göre. Tarihi bulgular derken kitapta 149 adet alıntı var. Tabii ki bu kitabı yazarken böyle alıntıların olması gerekiyordur muhakkak ama yazar bir alıntı arkasından detayını yazmış. Kendi bilgi havuzundan faydalanarak içinde yüzeceğimiz şeyler bırakmamış nerdeyse, alıntıları açıklamak üzerine bir kitap olmuş. Bu basit bir şey demiyorum! Tabii ki bu olayları her yönden değerlendirmenin güçlükleri vardır ama bu kitaptan beklentim beni insanlık adına aydınlatmasıydı. Olmadı.
    Açıklama okudum bol bol.

    -Gördüğüm ikinci canımı sıkan şey örneğin bir konuya başlarken 2 veya daha fazla soru sormuş. İlk soruyu açıklamış açıklamış ve açıklamış. Haydi 2. soruyu açıklamaya yine ilk soruyu açıklamaya başladığı yerden başlayarak devam etmiş. Bu 3. soruda da böyle olmuş. 4-5 olsaydı can sıkıcı olabilirdi. İç içe geçmiş soru açıklama sayfaları resmen beni boğdu.

    -Kitapta fark ettiğim bir diğer şey kitabın yarısından fazlası neredeyse aynı yüzyıllar on yıllar içinde geçerken, bir anda yaklaşık 500 yıl öncesine gelmiş olup ilk insanlarla kıt'aların keşfine sıçramış olması. Aradaki devirleri çok seri cümlelerle atlamış yazar ki bence bu büyük bir eksiklik böyle bir kitap için.
    Kitaptaki vahşetin gözler önüne her serilişinde ve insanlığın yaptıklarından yazar her gem vurduğunda acaba; hadi biz bunların farkında değiliz cahil insanlarız, bu kitabı da okumadık varsayıyoruz. Yazar ne gibi güzellikler yapmışta dünyanın güzelleşmesi için, insan hayatının gelişimi için nasıl bir rol oynadığını çok merak ettim.

    ''Kişisel görüşüm..''

    Evrimi anlatıyor ama bence hala en yabani ve evrilmemiş tür biziz. Bunun farkındayız zaten. Fiziksel olarak evrilmiş olabiliriz, eskiden kamburmuşuz,daha fazla kıllıymışız falan ama ya duygularımız?
    Hala kin besliyor, hasetlikten çatlıyoruz. Fesatlık içimizi yiyip bitiriyor ve doymak bilmeyen ego dürtüleriyle süslü hayatımızda en üstün ırk olduğumuzu sanıyoruz. Bitmek bilmeyen yarışların içinde seyrediyor hayatımız. Görsel Show çağındayız şu an. Herkesin birbirine caka sattığı ve evrilmemiş insandan bile daha açgözlü olduğumuz çağda.

    ''Kıssadan hisse..''
    -Adım attığımız her kara parçasında doğanın kalbine resmen on bin yıllar, bin yıllar, yüzyıllar boyu atom bombası atıp doğayı katledip durmuşuz. Ekolojinin içine etmişiz ve biz bunları yaparken evriliyor-muşuz. Vay halimize. Hayvan neslini değil, kendimize benzeyen diğer insan türlerinin bile kökünü kurutmaktan aşağı kalmamışız. Diyeceksiniz ki onlarca sanat eseri var, binlerce resim, doğa harikası yapılar. O yapıların altında yatan gerçekler de var. Hepsini detaylı incelersek yine elimizdeki vahşet tablosu hepsinin üstünü örtmeye yeter de artar.

    ''İnsanoğlu doğanın başına gelen en büyük felakettir.''

    Kesinlikle..

    Sabırla incelememi okuyan herkese teşekkür ederim..
    Yorumlar ve eleştiriler (olacaksa) saygı çerçevesi içinde olsun lütfen..