• Kayıp Zamanın İzinde (Özel Kutulu, 2 Cilt Takım) (Ciltli)
    Yazar : Marcel Proust
    Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları Çevirmen: Roza Hakmen
    Yayın Tarihi 2016
    ISBN 9789750818127
    Baskı Sayısı 4. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı : 3150

    Sadece anlık oluşan bir dizi halinde var olmak, bir insan için müthiş bir zaaftır şüphesiz; ama aynı zamanda müthiş bir güçtür de; bu kişi hafızanın ürünüdür ve belirli bir anın hatırası daha sonra olup biten her şeyden haberdar değildir; hafızanın kaydettiği an ve onunla birlikte o hatırada şekillenen kişi varlığını sürdürür, yaşamaya devam eder. Bizim gözümüzde var olan tek şey, hissettiğimiz şeydir, onu geçmişe, geleceğe yansıtır, ölümün kurmaca emellerini tanımayız. Zihnimiz önceden, bilinçsizce ürettiği şeyi açıkça çözümlemedikçe ya da önceden sabırla çözümlediği şeyi canlı şekilde yaratmadıkça asla tatmin olmaz. İnsan ancak hatırladığı şeye sadık kalabilir ve ancak bildiği şeyi hatırlar. Bildiğimiz gibi bir düzlem geometri vardır, bir de uzay geometrisi. Marcel Proust’un anlayışına göre de roman sadece düzlem psikolojisi değil, aynı zamanda zaman psikolojisidir. Kendi ifadesi ile ‘’ Uzayda bir geometri olduğu gibi, zamanda da bir psikoloji vardır ve düzlem psikolojisi hesapları bu psikolojide geçerli olmaz, çünkü düzlem psikolojide zaman ve büründüğü şekillerden biri, yani unutuş göz önüne alınmamıştır; gücünü hissetmeye başladığım unutuş gerçeğe adaptasyonda çok güçlü bir etkendir, çünkü içimizde sürekli gerçekle çatışarak yaşayan geçmişi yavaş yavaş yok eder. Sf:2637’’ Marcel Proust ‘’ zamanın bu görünmez özünü ayıklamaya, soyutlamaya çalıştım, ama bunu yapabilmek için deneyin devam edebilmesi gerekiyordu. ‘’ demektedir.
    Kitabımın sadece zamanın dışındaki, gerçekten yoğun izlenimlerden oluşamayacağına kadar verdiğime göre, bu izlenimleri aralarına serpeceğim gerçeklerin arasında zamana, insanları, toplumları, ulusları sarmalayan ve değiştiren zamana ilişkin gerçekler önemli bir yer tutacaktı. İnsanların dış görünüşündeki değişimlere yer vermeye özen gösterecektim; zaten bunun yeni örnekleri her an karşıma çıkmaktaydı, çünkü bir yandan geçici dalgınlıklar yüzünden durdurulamayacak kadar kesinlikle şekillenmeye başlayan eserimi düşünüyorum der (sf:3016) Marcel Proust kayıp zamanın izinde. Marcel Proust hırslı bir arkeolog gibi hafızanın her karışını eşeleyerek kendinden çok başarılı bir şekilde beslenmiştir. Kayıp Zamanın İzinde sadece kendi yaşamındaki ani değişimleri, ailesini, mekanları, dostluklarını, ilişkilerini, itiraf edebildiği ve edemediği hazları, hoşlandığı ve tiksindiği şeyleri değil, insan ruhunun gizemli ve incelikli arayışlara girişerek değer verdiği, hakir gördüğü gömdüğü ve kazıp çıkardığı, bağdaştığı ve bağdaşmadığı, geçen zamana rağmen hafızada baki kalan görüntüleri bile sanat yoluyla görkemli bir biçimde yeniden yaratmıştır. Bu uzun romanı okurken tam işte yaklaştım dediğiniz noktada bir adım atıp zamanın içinde yol alırken bir bakarsınız ki zaman hemen arkanızdan sizi takibe başlamıştır. Gerçek bir zamanın sanatsal yaklaşımının nefesini ensenizde hissedersiniz. Romanın zamanı biçimsel bir yaratıcıdır.
    Yazarın eseri, okura sunduğu bir görme aygıtına benzer; okurun o kitap olmasa kendinde belki fark edemeyeceği şeyleri görmesini sağlar. Kitapta söylenenleri okurun kendinde tanıması, kitabın gerçekçiliğinin kanıtıdır; bunun tersi de bir ölçüde doğrudur, iki metin arasında ki fark, çoğu kez yazara değil, okura atfedilebilir. Görünmezliğe ulaşmak, romanın varlığını unutturmak, kendini kitap okuyormuş gibi değil de, bir anlığına da olsa, yaşamın yerine geçmeyi başaran bir kurmacada yaşıyormuş gibi hissetmek Proust’un Kayıp Zamanın izinde romanın da doruk noktasındadır.
    Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının sadece iki defa isminin geçtiği yaklaşık yüzatmış karakterden oluşan hayali bir Balbec seyahatlerinde ya da baloda ki herhangi bir olayın gelişim süresinde romanını okurken anlatıcının önümüze kesin bir yer ve olayın ya da gelişimi size anlatmadıkça gelecekteki olayların kavranması hemen hemen imkansızdır. Anlatıcı geriye dönük olarak kurduğu geçmiş ve şimdiki zaman ile birlikte geleceğe baktığı ve anlattığı birey olarak kendi iç hafızası beklide romanın boşaltım sürecindeki mekanıdır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısı kendi bilincinde ağrılı bir doğum sancısı gibi gerçeklikleri sindirmek ister. Roman boyunca duyacağınız sesi kırılgan ve üzüntülü bir yapıya sahiptir.Bu tuhaf ses sahibinin çektiği acıları beklide bir ölçüsüdür. Mme de Guermentes Bloch’u ilk gördüğü günün üzerinden en az yirmi yıl geçmiş olan bir baloda ( ki bu balo üç yıl öncesine ait olarak anlatılıyor sf:3056 ) zaman ve roman akışında yazılma süresine dair benim görebildiğim tek ipucu olmuştur. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının geçmişinin görüntülerini sunarken seçtiği imgeler ve malzeme ile keyfi beklide hafızam zayıf diyerek gerçeklikten uzak tutmaya çalışmıştır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust şunu ifade etmesini bu düşünceme uygun bulduğumu belirtmek isterim ‘’ Ülkem adına gurur duyarak şunu belirtmem gerekir ki, tek bir gerçek olayın, tek bir gerçek kişinin yer almadığı, her şeyin anlatımım gereği tarafımdan uydurulduğu bu kitapta… sf: 2931’’ Evlilikler ölümler ve psikolojik gelişimler ile ilerler. Zamanın herhangi bir noktasına yönelen bilinç ruhumuzla birleşip kurgusal zenginliğini sunar bize. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının geçmişe dönük hafızasını ince bir ipe sermiştir. Albertine ile yaşadığı dönem kendi hafızasının zalimce itirafları ile doludur. Üç boyutlu bu perspektif açımasızca sorgular anlatıcıyı. Sonuç her ne olursa olsun gerçeklik sımsıkı kalmış bir yüzey oluşturur. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust ifadesi muhteşemdir ‘’İşte bu yüzden, eserimim tamamlayacak vakti bulabilirsem, her şeyden önce insanları birer hilkat garibesine benzetme pahasına da olsa, mekanda kapladıkları kısıtlı yere karşılık, zaman içinde çok büyük, ölçüsüzce uzatılmış bir yer kaplayan varlıklar olarak tasvir edecektim kesinlikle, çünkü insanlar, yıllara dağılmış devler misali, yaşamış oldukları, sayısız günden oluşan, birbirlerinden uzak dönemlerin hepsine aynı anda değerler.’’Duyguları ve zekası, geçmiş ve gelecek ile sürekli yer değiştirir. Zeka ya da duyguların dönüşümleri roman boyunca önce yada sonra olması arasında gidip gelirsiniz. Bilinç akışındaki duygularının ifadesi ve selzenişleri zaman zaman merhamet duygusu ile kaplıdır.
    Uzun zaman, geceleri erkenden yattım. Bazen daha mumu söndürür söndürmez, gözlerim o kadar çabuk kapanıverirdi ki ‘’ uykuya dalıyorum ‘’ diye düşünmeye zaman bulamazdım. Aradan yarım saat geçtikten sonra da, artık uykuya geçme vakti geldiği düşüncesiyle uyanırdım… Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust giriş cümlesi hatta sayfaları demek gerek ki beni çok etkiledi. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısına daha en başından zamanın farklı dizilerini hissettirmeye başlar. Dış dünya ya da nesneler dediğimiz şey onların yansıması ile oluşan bilinç ifadesidir beklide. Kayıp Zamanın İzinde geçmişe dönük zamanların şimdiki zamana ya da geleceğe olan aktarımlarının ipuçları verilmeye başlamıştır. Bir olguyu şimdi olarak yaşadığımız anda geçmiş olarak kavramakta çok zorlanırız. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust’un uyuyan kahramanı ya da uyumak için uyanan kahramanı ancak uyanınca tekrar açılmış zamanın düzenine girer özgürlüğü sona erer. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısı hiçbir şey bilmeden aşama aşama öğrenir ve aktarır. Kendiniz ile ilgili geçmişe bakarak güçlü hafızanız ile olaylar hakkında bir şeyler öğrenmek mümkün müdür? Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust bunu hafızam çok zayıftır aslında diyerek geçmiş zamanına başka bir kişi gibi bakmaktadır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısının; Gilbert Swann’a olan aşkı ( Daha sonra öğrendiğinde ise Gilbert Swann kendisine aşıktır.) Albertine’i olan tutkusu ( Albertine’i sonrasında ona olan bakış acısındaki farklılıklar ) Guermantes düşesine olan aşkı ( Kendisine ulaşılmaz olmak tutkusunu ulaştığında yenmesi ) Stermaria olan aşkı ( evlenmesi ile yok olması sanki aynı anda gerçekleşir) hiçbir şey bilmeden öğrenip aktarma sürecine örnektir.

    Bizi sıkan, önümüzde olanlardır çoğunlukla, bize acı çektirdiğinden dolayı gözümüzden bile sakınırız onu, bize güzel görünüyorsa yanılmışız demektir, geçip gidenleri görmede. Biz gelecekle katlanır duruma getirmek isteriz şimdiyi, bu yüzden onu düzene koymaya gücümüzün yetmediğini düşünürüz, evet, bir kez bile ona ulaşamayacağımızı düşünürüz boyuna. Her kişi kendi düşüncelerine bakar: Bütün geçmişle ya da gelecekle uğraşır, onu yakalamak için sürdürür düşünme eylemini durmadan. Çağımızı düşünmeyiz, ondan bir nesne alıp öğrenerek, geleceğe eklesek bile. Şimdiki çağ eriğimiz değildir: Geçmişle şimdiki çağ araçlarımızdır, yalnız gelecektir ereğimiz. Böyle yaşamıyoruz, yaşamayı umuyoruz, biz mutlu olmaya çalışan kimseleriz, oysa bu durumumuzu korudukça mutsuz olacağımız besbelli kaçınamayız ondan.

    VEDA: YAS TUTMAK YASAK
    Erdemli insanlar nasıl sessizce göçüp gider,
    Ve ruhlarına, hadi bakalım, diye fısıldarsa;
    Kederli dostlarından bir kısmı ‘’ İşte nefes durdu, ‘’ der,
    ‘’ Hayır, daha değil, ‘’ derken bir kısmı da;

    Tıpkı öyle eriyelim biz de, sessizce;
    Sel gibi gözyaşları, fırtınalı iç çekişler olmasın.
    Mutluluğumuza saygısızlık etmeyelim bence,
    İnancı tam olmayanlara aşkımızı açmayalım sakın.

    Zarar ve korku getirir yerküre sarsıntısı;
    Nedir, ne oldu diye herkes sorar durur;
    Oysa gökkürenin sarsılması
    Çok daha büyük ama zararsız olur.

    Ayın altındaki aşıkların basit aşkı da işte
    (Ki özü bedendir), ayrılığa dayanamaz;
    Çünkü uzak düşer aşkı oluşturan öğeler de
    Bedenler birbirinden ayrılır ayrılmaz.

    Oysa, öyle arıtılmış bit aşkımız var ki bizim,
    Nasıl bir şey, biz bile bilemiyoruz;
    Öyle bir güvenimiz var ki aklına birbirimizin,
    Gözler, dudaklar, eller uzaktaymış aldırmıyoruz

    Ruhlarımız da aslında tek olduğundan,
    Ayrılmaz asla, ben gidince şimdi;
    Uzar gider yalnızca, hiç kopmadan,
    Hava inceliğinde dövülmüş altın gibi.

    Bir değil iki olsalar da, aynı,
    Sağlam bir PERGELİN iki ayağı gibidirler:
    Senin ruhun, sabit ayak yani,
    Hiç oynamaz, öteki kımıldamazsa eğer.

    Sanki merkezde durur ama her zaman
    Öteki uzaklara giderse de,
    Eğilip kulak kabartır ardından,
    Ve döndüğünde doğrulur yine.

    İşte böyle olacaksın benim için de sen:
    Öteki ayak gibi, ben ayrılıp gitsem de,
    Sen sağlam durdukça, şaşmayacak dairem;
    Başladığı yerde bitecek her seferinde.

    Bu şiir, John Donne’ın ve dönemin en ünlü şiirlerinden biri. Ayrıca, eleştirmenlerce de, metafizik şiirin en iyi örneklerinden biri olarak göşterilir. John Donne bu şiiri karısı Anne More için yazdığı öne sürülmektedir.

    Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust şu cümlesi ‘’ Şüphesiz sevdalı, arzularının, özlemlerinin, hayal kırıklıklarının ve tasarılarının birbirini izleyen icatlarıyla tanımadığı bir kadın hakkında koca bir roman yazdığında, normal bir erkeğin aşkı da, PERGELİN epey açılmasına sebep olur.’’ Bu şiiri hatırlattı bana…


    Proust insanları iyileştirme sanatının çok ciddiye alındığı bir ailede dünyaya geldi. Babası doktordu ve tipik ondokuzuncu yüzyıl fizyonomisine sahip yapılı, sakallı bir adamdı. Otoriter bir görünüşü, karşısındaki insanın kendini ödlek gibi hissetmesine yol açan delice bakışları vardı. Ahlaki üstünlüğü bedeninden taşıyor gibiydi; bu yalnızca tıbbı meslek edinmiş kişilere özgü bir şeydi; hafif öksürükten ya da apandisitten şikayetçi olan her insan onların toplumdaki değerlerini tartışmasız kabul ediyor, bu da daha az değer verilen meslek edinmiş kişilerde nahoş bir gereksizlik hissi yol açıyordu.
    Şüphesiz, Marcel babasının yanında kendinin değersiz hissetmiş, onun başarılarla dolu yaşamındaki tek bela olarak değerlendirmiştir. Proust, ondokuzuncu yüzyılın sonlarında yaşayan bir buruva ailesinin üyelerince normal diye nitelenebilecek bir meslek edinmek için en ufak bir istek duymadı. İlgi duyduğu tek şey edebiyattı ama belki de çok genç olduğundan, yazmaya pek istekli görünmüyor ya da bunu beceremiyordu. İyi bir oğuldu; bu nedenle ailesinin onayladığı bir meslek edinmeye çalıştı. Dışişleri Bakanlığına girebilir, avukat ya da banker olabilirdi. Louvre müzesinde çalışabilirdi. Sonunda kariyer yapmanın zor bir iş olduğunu anladı. Bir hukuk müşavirinin yanında iki hafta çalışmak ona ölüm gibi gelmişti. ( En umutsuz anlarımda bile, bir hukuk bürosunda olduğu kadar büyük bir dehşete kapılmadım ), Paris’ten ve sevgili annesinden ayrılması gerektiğini anlayınca da diplomat olma fikrini bir kenara bıraktı. Giderek umutsuzluğa kapılan yirmi iki yaşındaki Proust şöyle soruyordu: Ne avukat, ne doktor ne de rahip olmaya karar verebiliyorum; peki geriye ne kalıyor?
    Belki de Kütüphaneci olmalıydı. Mazarine kütüphanesinde ücretsiz olarak çalışmak için başvurdu ve işe kabul edildi. Aradığını orada bulması mümkündü ama kütüphane Proust’un ciğerleri için biraz fazla tozluydu. Hastalık bahanesiyle ard arda uzun izinler almaya başladı; izin günlerini bazen yatakta, bazen tatilde, nadiren de yazı masasının başındaydı. Sıkıntıdan uzak yaşıyor, akşam yemekleri veriyor, çay içmek için dışarı çıkıyor, su gibi para harcıyordu. Babasının bu durumdan ne kadar rahatsızlık duyduğunu tahmin edebiliyoruz; o, sanata, hiçbir zaman ilgi duymamış, pratik bir adamdı. Marcel uzun süre haber vermeden işe gitmedi; kütüphaneye bir kez ya uğruyor ya uğramıyordu. Sonunda zaten gereğinden fazla hoşgörü göstermiş olan kütüphane yöneticileri onu, işe girdikten beş yıl sonra işten çıkardılar. Böylece Marcel’in hiçbir zaman doğru düzgün bir meslek sahibi olamayacağı, yalnızca düşkırıklığına uğramış babası için değil, herkes için açıklık açıklık kazanmıştı; o edebiyatla zevk için uğraşıyor, bundan herhangi bir kazanç elde etmeyi beklemiyordu; bu nedenle de yaşamının sonuna kadar ailesinin parası ile geçinecekti.
    Bu gerçek dikkate alındığında, Proust’un edebiyat konusunda hırslı olduğunu görmek şaşırtıcı. Annesi ve babası öldükten, kendisi de nihayet romanı üzerinde çalışmaya başladıktan sonra proust hizmetçisine şöyle içini döküyordu:
    ‘’ Ah, Celeste, keşke babamın hastalarıyla uğraşırken duyduğu güveni duyabilsem kitap yazarken. ‘’

    Bunları okuduktan sonra bende oluşan düşüncem ‘’Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust; kayıp zamanın izinde diyerek, boşa geçen zamanımı kastetmektedir? Veya aslında hiçbir zaman, boşa geçmiş zaman değildir aslında; bilmediklerimiz, öğrenemediklerimiz, gözlemleyemediklerimiz mi bize bu hissi verir? Her okuyucu kendi payına çıkarması gerekeni kendinde bulması gerekir diye bize bir paradoks mu bırakmıştır? Beklenmedik ve kaçınılmazı görebilmek?’’

    KAYNAKLAR:
    Marcel Proust - Kayıp Zamanın İzinde (Özel Kutulu, 2 Cilt Takım) (Ciltli) Yapı Kredi Yayınları 4. Baskı
    Samuel Becket – Proust Metis Yayınlar 4. Baskı
    Mario Vargas Llosa – Genç Bir Romancıya Mektuplar Can yayınları 2. Baskı
    Marcel Proust – Edebiyat Ve Sanat Yazıları Kredi Yayınları 1. Baskı
    Alain De Botton – Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir Sel Yayınları 5. Baskı
    GILLES DELEUZE – Proust ve Göstergeler Alfa Yayınları 1. Baskı
    Blaise Pascal – Düşünceler Say Yayınları 5. Baskı
    John Donne – Yapı Kredi Yayınları (Kazım Taşkent Klasik Yapıtları Dizisi ) 1. Baskı
  • Kitabı bitirmem sandığımdan da uzun sürdü. Bu kitap kesinlikle sadece kendinizin olduğu bir ortamda ve kelimesi kelimesine dikkatle irdelenerek okunmalı...
    Fahrenheit 451'in arka kapağında, 'Yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday' yazısı var. İlk okunduğunda fazlaca iddaalı geliyor bu söz kulağa. Fakat ne kadar haklılık payı var okuyunca kendiniz öğreneceksiniz.
    'Bu bir uyarı kitabıdır. Sahip olduğumuz şeylerin değerli olduğunu ve değer verdiğimiz şeylerin bazen kıymetini bilmediğimizi hatırlatır.' yazıyor sunuş kısmında. Bu cümle kitabın ana fikri gibi gözükse de çıkarılacak tek ders bu değil. Daha da fazlasını barındırıyor her satırında.
    Kitabın size sadece şununla ilgili olduğunu söylersem, kesinlikle yanılıyorumdur.
    Kitaptaki şimdi, bizim geleceğimiz. Yazar gelecek hakkında öngörülerini yazmış, tüm karakterleri kendi içinden seçmiş, korkan da cesaretli de öfkeli olanın duygusu da kitapta ayrı ayrı karakterlerin özelliği ve bu karakterlerin tümü yazarın içinde yetişen, gelişen kişilikler.
    Konusuna gelirsek; Guy Montag işini seven bir itfaiyeci, mesleğinin işlevi şimdiden ne kadar çok farklı olsa da. Yangına dayanıklı evlerin artmasıyla hatta yangına dayanıksız evin kalmamasıyla birlikte itfaiyeciler yangın söndüren değil, yangın çıkaran kişiler.
    Neyi mi yakıyorlar?
    -Kitapları.
    Çünkü kitap o zamanda insanların aklını karıştıran, onları düşünmeye ve hayatı anlamlı yaşamaya iten gereksiz unsurlar. Teknoloji ilerledikçe, yaşamlar basitleşiyor fakat zihinler yok oluyor. Düşünmek, hissetmek bunların ne olduğundan bihaber olan insanlar hayatı sorgulamadan anlamsız yaşamaya alışıyorlar.
    Ne kadar da şimdiki zamanımıza uyan bir öngörü değil mi?
    Kitap toplamanın, saklamanın, okumanın yasak olduğu bir gelecekten bahsediyoruz. Bu korkunç.
    İlerleyen zamanda Guy Montag'in yolu bir şekilde bir kitapla kesişiyor. Nedir bu yasaklanan şey? diyor merak ediyor. Bu işte bir terslik yaşadığı hayatın sahteliğini farkediyor ve bu sahteliğin hayatındaki eksik olan şeyden süregeldiğini biliyor. Böylelikle kitapların değerini yavaş yavaş kavramaya başlıyor.
    Kitap asıl bu andan sonra bambaşka bir şeye dönüşüveriyor.

    Tavsiyemdir, soluksuz okuyacağınıza eminim.
    Yazarın emeğine sağlık...
  • İstikrar yılı diye anılan F.S (Ford'dan sonra) 632'ye gidiyoruz. Ford; dünyanın lideri ve insanların gözünde ilahlaştırılmış. Ford seni korusun, Ford aşkına gibi söylemler oldukça yaygın. Tüm düzen Londra Merkez Kuluçka ve  Şartlandırma Merkezinden sağlanıyor diyebiliriz. Burada 'toplumun iyiliği için' gönüllü olarak yapılan ameliyatlarla (altı maaş ikramiye) yumurtalar toplanıp döllendirilerek kuluçka makinalarına gönderiliyor. Bu aşamada onların yazgıları belirleniyor; toplumun alt tabakasını oluşturan delta, gama ve epsilon mu yoksa üst tabakadan alfa ve beta mı olacaklar ona karar veriliyor. Alt tabakalar bokanovski denilen işlem ile x ışınlarıyla ve çeşitli müdahalelerle çoğaltılıyor. Böylece tek yumurta birbirinin aynı 8 ile 96 arası embriyoya bölünmüş oluyor. Hatta istisnai durumlarda on beş binin üzerinde tek tip insan yapılabiliyor. Şişelerde oluşturulan bu emriyoların mesleklerine de o sırada karar veriliyor. Kişi kimya işçisi olacaksa kurşun ve klora dayanıklı üretiliyor.Ya da füze mühendisi ise denge hissi geliştiriliyor. Sürekli baş aşağı duracak şekilde çalışacak bir işi varsa, o pozisyondayken mutluluk hormanı salgılamaları sağlanıyor. Yani çalışmak= mutluluk. Bu kadarla sınırlı kalmıyor tabi, dünyaya geldikten sonra da istenilen niteliğe gelene kadar işlemler devam ediyor. Örneğin pavlovcu şartlandırma odalarına alınan 8 aylık bebekler; kitap ve çiçeğe yaklaştıklarında önce şiddetli bir sese ardından da elektro şoka maruz bırakılıyor. Böylece hem botanikten hem kitaptan nefret etmeleri sağlanıyor. Değerli vakitlerini kitaba ayırmaları istenmiyor ya da doğa sevgisinin tüketime katkısı yok. Ulaşımla doğaya gitmek maddi bir gelir sağlıyor. Bu yüzden gelişmiş teknolojik aletler kullanılarak yapılan doğa sporları teşvik ediliyor; elektromanyetik golf gibi.

       *Oturup kitap okursanız fazla bir şey tüketmezsiniz.
       *İnsanların tüketimi arttırmaya hiçbir katkısı olmayan karmaşık oyunları oynamasına izin vermenin ne kadar ahmakça olduğunu bir düşünsenize.

    Çocuklar hipnopedya (uykuda öğrenme) yöntemiyle şartlandırılıyor. Her çocuğa alfa, epsilon ya da hangi gruba aitse ona uygun sesler dinletiliyor. Hijyen, aşk hayatı, sınıf bilinci, sosyallik gruplara dinletilen konulardan bazıları. Belirli periyodlarla yüzlerce kez dinletilen seslerle bulunduğu gruba ait olmaktan mutluluk duyduğuna inandırılıyor.
    Çocukluktan itibaren ölümün olağan bir olgu olduğuna alıştırılıyor. Hiç kimse ölümden korkmuyor. Erotik oyunlar oynatılıyor. Herkes herkes içindir anlayışı hakim. Birine bağlanmak, duygusal yakınlık hissetmek, sevmek ayıp. Bir annenin bebeğini emzirmesi edepsizlik olarak görülüyor. Anne baba kavramları, aile olma, doğum müstehcen kelimeler. Tüm bunlar modernlik öncesi olarak anlatılıyor. 

       *Ev; boğucu bir yaşam; bir erkek, düzenli olarak doğuran bir kadın, her yaştaki erkek ve kız çocuklarından oluşan bir güruhun balık istifi yaşadığı birkaç küçük oda, hava alamazsın, boş yer bulamazsın, mikroptan arındırılmamış bir hapishane..
      *Ev; ruhsal açıdan bir tavşan deliğiydi, balık istifi bir yaşantının getirdiği sürtüşmeler yüzünden kavrulmuş, duygusallıktan kokuşmuş bir mezbelelik. Aile üyeleri arasındaki boğucu samimiyetler..

    Yaşlanma ya da hastalanma yok. İç salgı bezleri yapay olarak dengelenip gençlik seviyesinde tutuluyor. Genç kan nakli yapılıyor. Metabolizmaları canlı tutuluyor. Gençlik altmışlı yaşlara kadar sürüyor sonrası ölüm. Ölünce bitiyor mu tabi ki hayır. Burada ölsen de rahat yok. Beden yakılarak vücüttaki fosfor alınıyor.
    Doğumdan itibaren şartlandırma başladığı için bir kaç istisna dışında herkes çok mutlu. Kendilerini kötü hissettikleri anda kurum tarafından her gün düzenli olarak dağıtılan soma imdatlarına yetişiyor. Bu uyuşturucu ilaçla adeta uçuşa geçiyorlar. Uçuş demişken helikopterlerle sağlanıyor ulaşım. Refah düzeyleri oldukça yüksek.

    Devletin devamlılığı istikrarlı olmasına bağlı ve değişim istikrarı zedeler. Herkes toplumun yararına hizmet etmeli, bireysel düşünme, kendi başına hareket etme, yalnız kalma yasak. Düzene itaat etmeyen, aykırı davranan sürgün edilir.

     Tüm bunların dışında bu uygarlıktan elektrikli tellerle ayrılmış 'Ayrık Bölge' var. Bir dine inanan, gelenekleri olan, doğumla çoğalan, aile kavramının olduğu bir kızılderili köyü. Burada yaşayan John namı diğer Vahşi ve annesi Linda uygar bölgeye getirilir. Burada iki zıt kutup arasındaki çatışmaya tanıklık ediyoruz. (uzun uzun anlatasım var ama yeterince uzattım zaten :))

    Vahşi ile beraber düşünmeye başlıyorsunuz. Dilediğim gibi yaşadığımı düşündüğüm, çok mutlu hissettiğim, hastalıkların, maddi sıkıntıların olmadığı ancak özgür de olmadığım ama bunu da bilmediğim bir dünyada mı olmak isterim. Yoksa ölümün üzdüğü, hastalıklarla dolu, dilediğimi yapabildiğim, sıkıntıların da olduğu, ancak dostluk, aile, bağ kavramlarının olduğu bir dünyada mı yaşamak isterim.
  • Üzerimde yoğun bir eleştirel baskı hissediyorum. Evet sıkılanlar var. "Tekrar Ahmet Erhan incelersen sessize alacağım." diye tehdit edildim. "Taktın sen de Ahmet Erhan'a" dedi bir başka arkadaş. Son dört beş inceleme kaldı kurtuluyorsunuz. Şimdi şunu söyleyeyim bu farklı bir Ahmet Erhan çünkü bu bir öykü kitabı.

    Öykü kitabı ama öyle böyle bir öykü kitabı değil. Kitaba ilk başladığımda yani klasik öykü kitabı gibi okuduğumda açıkçası ne okuduğumu pek çözememiştim. Kitabın var olan tek incelemesinin beni biraz olumsuz etkilemiş olması bir gerçek. Zorunlu bir yolculuğa çıkarken yanıma aldım bu kitabı. Düşüncelerimi meşgul etsin beni uğraştırsın istedim. Sonunda okumayı başarıp amacıma ulaştım.

    Şuan yerden binlerce veya on binlerce metre yükseklikten yazıyorum. Mesafeyi ölçemediğim için net rakam veremiyorum. İnternet yasak olduğu için google amcadan bilgi alamadım. Ee net yoksa ben bu incelemeyi paylaşamayacağım. Neyse ki ben kafa itibariyle uçuş modunda olsam da hayat hep uçuş modunda geçmiyor. Elbet yere ineceğim.

    Gidiş yolculuğunda yarısını okuduğum kitabın dönüş yolculuğu bitmeden son sayfalarına ulaştım. Vakit varken taze taze incelemesini yazayım. Uçakta 1k için inceleme yazan ilk insan olarak tarihe geçmek haricinde başka bir amacım yok. Zaten iyice dibe vurduğum bir dönem. Yükseğe çıkmak beni biraz kendime getirdi. Zirve insanın aklını başından alır derler ama benim için tam tersi bir etki yaptı. Ahmet Erhan'la hem duygusal hem fiziksel bir yolculuk yapmak iyi geldi. Zihnime oksijen girdi. Beyin hücrelerim açıldı.

    Kitapta toplam 6 öykü vardı. En beğendiklerim; Yalnızlık, Öykünün öyküsü, ve Köpek yılları. Hele o yalnızlık, plastik yalnızlık. Yani nasıl bir aşktır o öyle, nasıl bir ifade ediş biçimi, nasıl bir sevmek, en derinden hissetmek ve bunu yazabilmek. Ve de aşık olunan ..... neyse spoiler vermek istemem.

    Ayrıca neden ilk okuyuşumda anlayamadığımı bile anladım. Tam olarak yoğunlaşamıştım sanırım. Bu kitaptaki öyküler, öyküden öte bir şeylerdi. Okumak için ekstra özen göstermek gerekiyor. Sıradan öyküler yok içinde. Sanki şiire batırılmış derecede hüzünlü, şiirle pişirilmiş gibi lezzetli, şiirle süslenmiş gibi görkemli.

    Yazar yani şair yani Ahmet Erhan tüm öykülerdeki anlatıcı ana karakter(-in-)lerin duygu ve düşüncelerini öyle güzel, öyle gerçekçi betimlemiş ki sanki o karakterin ruhuna girip onu yaşıyormuş gibi hissettim. Bakın duygu ve düşünce betimlemek diyorum. Dağ taş anlatmaya benzemez bu özel bir beceri istiyor ve kitap bitince etkisinden çıkılmıyor.

    Ahmet Erhan'ı özel bir düşünce boyutuna girip öyle okumak gerekiyor. Sanki bir kitap sayfası değil, beyninizin içine girmiş bir robot gibi, duygularınıza yön verir gibi, insanın iç dünyasına hükmeder gibi bir anlatımı var. Onun o derin ve karmaşık hayatının yansıdığı kişiliğini şiirlerinden çözmüştüm aslında. Ben ilk başlangıçta klasik öykü okur gibi okuduğum için anlayamamıştım. Ama öykülerinde yine kendisini anlattığını fark ettiğim an sorun çözüldü.

    Biraz da İtalyanca öğrendim.
    La donne dalle quali abbiamo aperatif moeto la felicita.
    ( "Kadınlar, ki onlardan mutluluk gelmesini çok bekledik.")

    Eminim bu ve diğer öğrendiğim cümleleri daha sonra hiç hatırlamayacağım ama geçici bir süre olsa bile kültür seviyemin artması beni mutlu etti.
    Ahmet Erhan bir öğretmen. Bana bile İtalyanca öğretebilecek bir meziyete sahip.
    La morte! La morte!

    Son söz olarak yine şairin kendi sözünü kendime uyarlayıp paylaşayım. "Yaşamımı garip bir şekilde karmaşıklaştırdı bu şair."

    "Buono sera."
  • Avam sayılmak, günlük hayatını olduğu kadar bütün insan ilişkilerini yerinde ve uygun kabul etmek, kendini bu akış içinde rahat hissetmek ve rahat hissetmeye çabalamaktır.
    Düşünce adamları ve sanatçılar kendilerini akıntıya gönül rahatlığı içinde bırakmadıkları için ahaliden avamdan ayrılırlar.
    Onlar olup bitenlerin mahiyeti hakkında bir kesinliğe varmaya çabalamaktadırlar.
    Bu çabalarını da eserleri olarak diğer insanlara yansıtırlar.
  • Bingenli Hildegard,insani kirletenin regl kanı değil savaş kani olduğuna inanıyor ve açık bir biçimde dünyaya kadin olarak gelmiş olmanın mutluluğunu yaşamaya davet ediyordu.
  • Margaret Atwood'in distopik tarzında yazdığı ve umarım distopik olarak kalır dediğim kitap.
    ben böyle hem korkutan hem de bu korkunun içinde hoşuma giden bir şeylerin olmasını seviyorum. 
    kitabın çok kısa bir özetini anlatacak olursam. sözde abd de darbe oluyor çoğu olumsuz durumlarda olduğu gibi bu durumda da kadınlar çok etkileniyor. doğurganlık azaldığı için doğurgan kadınlar komutanların çocuklarını doğurmak için görevlendiriliyorlar. evet bu onların görevi, başka vasıfları yok. kadınların tüm mal varlıklarına el konuyor, o kadar kötü ki durum size ait olan bir kibrit çöpü bile size ait olması haz veriyor, çünkü elinde olan tek şey o.
    aşık olmak hissetmek, gökyüzüne bakmak bile yasak. eğer şuan olan bizim olan şeyler olmasaydı elimizde nasıl olurduk bunu gördüm, umarım burda kalır.