Elif, Artık Özgürsün'ü inceledi.
Dün 10:06 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

"Geçmişten kaçabileceğimi sanmak büyük bir aptallıktı. Ne kadar hızlı koşsam da, ne kadar uzağa kaçsam da, geçmişten kurtuluş yoktu..."
Jacob Jordan, sadece beş yaşındaydı... Okuldan dönerken yol boyunca annesinin elini tutmuş, o gün okulda yaşadıklarını anlatıyordu. Artık kendi sokaklarına geldiklerinde annesine 'hadi yarışalım' diyerek elini bırakıp koşmaya başladı. Evleri artık çok yakındı, tam karşılarındaydı! Ama Jacob'ın o eve bir daha giremeyeceğini kimse bilmiyordu.. Aniden ortaya çıkan, ara sokakta olmasına rağmen aşırı hızlı bir araç, çarpmanın etkisiyle havada takla atan küçücük bir beden ve bir annenin acı çığlığı... Anne oğulun keyifli anları saniyeler içinde trajediye dönüştü. Üstüne üstlük bunun sorumlusu olan sürücü arabadan inme zahmetini bile göstermeden geri vitese takıp kaçtı. ...
Bir yıl sonra, Jacob'a çarpan aracın sahibi bulunup tutuklandı. Mahkeme önünde toplanan öfkeli kalabalık "Jacob için adalet" sloganları atıyordu. Sanık, herkesin gözünde, kontrolsüz araç kullanan küçücük bir çocuğa çarpıp yardım çağırmadan olay yerini terk eden bir KATİLdi.
Peki ya herkesin SUÇLU bildiği kişi de aslında sadece bir KURBANsa... İşte Bristol kriminal şubeden komiser Ray Stevens ve yardımcısı Kate burada devreye giriyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarmak onların işi değil mi? Ve bunu çok iyi yapıyorlar...
Sürükleyici bir hikayeydi. Dizi tadında bir kitap. İlk bölüm daha sakinken olayların çözümlendiği ikinci bölüm daha heyecanlıydı. Kitabın sağlam bir kurgusu var ve sanırım bunda yazarın da önceden polis olmasının etkisi var. 12 sene polislik yapmış ve hikayeyi de gerçek bir davadan esinlenmiş. Tabi bu özellikler anlatım yeteneğiyle birleşince güzel bir eser çıkmış ortaya.

Albert Caraco’nun Kaos’un Kutsal Kitabı’nı incelemeye nasıl başlayacağımı inanınız bilmiyorum. O kadar bilmiyorum ki bu sebepten ötürü hiçbir alıntı da paylaşmadım -paylaşamadım. Çünkü paylaşsaydım sanırım tüm kitabı paylaşmam gerekirdi!? Bu sebepten ötürü biraz doğaçlama bir şekilde yazacağım. Olası hatalarımdan veya yanlış yorumlarımdan -Acaba yanlış yorum olur mu?- dolayı okuyan tüm arkadaşlardan özür diliyorum.

Üniversitemdeki felsefe hocam Levent Kavas’a göre tüm felsefe tarihi Platon’un mağarasından özetlenebilir. Keza Mantıksal Pozitivizm akımının önemli bir temsilcisi olan Alfred North Whitehead’e göre de: “Batı felsefeleri, Platon'un görüşlerine düşülen dipnotlardan ibarettir.” Levent Kavas’a dönersek ona göre mağarada Platon, Nietzsche ve Marx zincirlere bağlı olarak otururken Platon zincirleri fark etmiştir. Marx “Zincirlerden başka kaybedecek bir şeyimizin olmadığını” söylemiştir. Nietzsche ise ‘O zaman ne duruyoruz? Çekici getirin!’ diyerek felsefe tarihinin en etkili isimlerinden biri, belki de en etkilisi olmuştur. Benim yorumuma göre Albert Caraco ise bu eserinde sadece zincirler ile uğraşmamış, direkt olarak mağarayı ateşe vermiştir. Hemde içindeki tüm insanlarla birlikte...

Kaos’un Kutsal Kitabı’nı okurken güncel felsefe bilgimle Caraco’nun beslendiği birkaç kaynağı tespit ettiğimi düşünüyorum. Mesela bunlardan en baskın hissedilenleri: F. Nietzsche, Arthur Schopenhauer, Albert Camus ve Emil Mihai Cioran. Fakat Nietzsche etkisinin boyutları biraz daha fazla. Üslup bakımından bakıldıkta, örneğin Albert Camus’un üslubunu kibar ve efendi buluyorum. Schopenhauer’ın üslubu ise bilge bir yol göstericinin veya büyük bir aydınlanmışın (Buddha) konuşmasını dinlerr gibi hissettiriyor. Cioran’ın aforizmaları ise kısa, özlü ve vurucular. F. Nietzsche sistemli, yıkıcı, saldırgan ve belki de öfkeli bir ruh hâli içerisinde.

Tüm saydığım bu yazarların ardından Caraco’nun eserine baktığımda bambaşka bir şey gördüm. Kesinlikle sistemli bir yazı olduğunu düşünmüyorum. Olabildiğince saldırgan fakat edebiliği koruyan bir eser ancak edebi yönü Camus’un efendi üslubu ile yakından uzaktan benzer değil. Camus gibi naif değil, bir beyefendi ile konuşuyor havasını hiç ama hiç vermiyor. Ayrıca dünyanın gördüğü en korkunç iki totaliter rejimi olan Sovyetler Birliği ve III. Reich’ın varlığını da deneyim ettiği için insanlığa büyük bir öfke duyan bir kalem Caraco. Caraco sanki cehennem kapılarının açılmasından sonra dünyaya gelmiş İblis’in öfkesi ile yazmış eserini.

Caraco Kaos’un Kutsal Kitabı’nda dünyanın artan nüfusunu, insanların kölelikten hiç vazgeçmediğini, insanların karşılarındaki insanları ezdiğini, doğal kaynakları hızlı bir şekilde tükettiklerini, milliyetçiliklerini, ırkçılıklarını, geleyen olan açlığı, savaşı, insanların kendilerinin uydurdukları ve kurumsallaştırdıkları inanışları, yitik kitleleri, tarihi, umut simsarlarını, din tüccarlarını, özgürlüğü ve daha pek çok durumu/kavramı her bir satırında kılıç seslerini işittirerek, kan kokan diliyle anlatıyor. Nihai sonun geldiğini, artık kurtuluş için geç kaldığımızı, umut etmemiz gerektiğini dile getiriyor. Ben kendisinin kalemini gerçekten çok beğendim. Nietzsche’den daha keskin bir yazar ile tanışmak beni çok mutlu etti. Sanırım ekşisözlük’te bir yazarın “Caraco’yu okuduktan sonra hayata bakış açım değişti.” sözünü gördüğümde bu kadarını beklememiştim ancak gerçekten yeni bir ufuk açabilecek kalitede bir yazar Caraco. Felsefeye ilgisi olan tüm okurlara muhakkak tavsiye ediyorum. İyi geceler dilerim.

İçimde ''Aşk Her Yerde'' ile ''Hızlı ve Öfkeli'' birleşiyor sanki.

Umutlar Ve Pişmanlıklar
İnsan, kendini engin denizlere bırakan savunmasız bir gemi... Ve fırtınalar, o engin denizlerin kaçınılmaz kaderi.

“Birikmiş bütün bu hayal kırıklıklarıyla ne yapacağım” diye sordu mahzun olan. “Bozdurup birkaç hakiki tecrübe alacaksın!” dedi hüznünün başını okşayan.
İnsan dünyadaki hikayesi boyunca, önce elindeki sepeti umutlar ve hayallerle dolduruyor. Sonra, zaman ilerledikçe onların yerini pişmanlıklar ve hayal kırıklıkları alıyor. Umutlar ve hayallerin bir ağırlığı yok, onları taşımak bir zevk... Yük olmadıkları gibi hafifletiyorlar insanın kendisini de. Oysa yaşadıkça değişiyor yavaş yavaş her şey; umutların yerini pişmanlıklar, hayallerin yerini hayal kırıklıkları almaya başlıyor zamanla. Hafifliklerimiz ağırlıklara, heyecanlarımız kahırlara, sevinçlerimiz hüzünlere bırakıyor çünkü yerini. Dolayısıyla ağırlaşıyor, taşınması güç bir yük haline geliyor elimizdeki sepet. Çoğu zaman, çoğumuz için böyle bu... Eğer hayatın iç hikayesiyle bir aşinalık kuramamış, insan olmanın kaderiyle barışık hale gelememişsek; yolun yarısından sonra yaşıyor olmanın ağırlığını taşımakta zorlanıyor adımlarımız. Hüzünler kederlere ve acılara dönüşerek tortulaşıyor ve çürütüyor içimizi. Hayatından zevk alamayan, alamadığı için her geçen gün daha da öfkeli, daha da nefret dolu, inceliklerinden daha da yoksun kaba figürlere dönüşüyoruz. Sadece azaltmıyor bu insanlığımızı, önemsiz de kılıyor bizi. İnsan bu değil çünkü! İnsan, yaşadığı her anın içini, neyi yaşıyor olursa olsun insanlıkla doldurmaya memur ve mecbur... Umutlarının ve hayallerinin kölesi olmak da, pişmanlıklarının ve hayal kırıklıklarının esiri olmak da yakışmıyor insana. Hayat bilmecesi böyle hesapçı pazarlıklarla çözülebilecek bir şey değil! Anlamaya, tefekkür etmeye, tevekkül göstermeye değecek şeyler yaşadıklarımız... Zaman her şeyi olduğu gibi bizi de eskitiyor. Ama öyle şeyler var ki insanın içinde biriktirebileceği, asırlar boyu yaşamaya ömrümüz olsa yine de eskimez onlar.

“Hiçbirimiz, şu an olduğumuz insan değiliz sadece Bay Paf. Olma ihtimalimiz olan insanı da içimizde taşıyoruz her birimiz. İşte bize çocuklar ve çocukluklar suretiyle görünen bu ikinci insanı kendimizden doğurmamız, bizi sis gibi çevreleyen o sonsuz ruhla kurabildiğimiz irtibata bağlı” diye yazmış Nihan Kaya, Kırgınlık’ta.

Sırça bir köşkte yaşamakta ısrar ediyorsan, elbette kırılacak çok şeyin olacak, hayat böyle!

Artık hiç kimsenin yanında merak taşımadığı bir yerde bilinmeyi bekleyen kederli bir bulmacaydı.

“ey kanımın bataklığının altın balığı/ hoş olsun sarhoşluğun beni içiyorsun/ sen gün batımının mor derelerisin ve gündüzü/ göğsüne bastırıyor söndürüyorsun” diyor Gazel’de Füruğ Ferruhzad.

Yaşadığı anı istese de düşünemez insan; çünkü zaman düşüncelerimizden daha hızlı... Hayatı bir uçtan bir uca düşünebilir oysa; aslı bir andan ibaret bile olsa!

Bir güzel ifadenin ucunu tuttuğunda anlamlı olan her şeyi kendine doğru çekebilen insanlar da var.

“Madem ki neye meyletsen senden kaçıyor” dedi meczup, “o zaman sen de her yeri kaplayanı sev!”
GÖKHAN ÖZCAN

ASRIN BELASI:ÇOCUK CİNSEL İSTİSMARI
Çocuğun aile dışından bir yetişkin ya da yaş ve gelişim bakımından kendisinden en az 6 yaş büyük bir çocuk tarafından cinsel haz amacıyla kullanılmasıdır. Bu kullanma cinsel ilişkiye zorlama şeklinde olabileceği gibi cinsel organını teşhir etme, çocuğu cinsel organlarını göstermeye zorlama, dokunma, cinsel içerikte görüntüler izletme şeklinde olabilmektedir. Cinsel istismarın her şekli çocuğa birçok açıdan zarar verir. Ancak güvenilen ve bilinen biri tarafından istismara uğramak çocuk için daha ağır sonuçlara yol açabilmektedir.

 
İstismarın kanunen evlenilmesi mümkün olmayan kişiler arasında gerçekleşmesi durumu ise Ensest olarak tanımlanır. Ensest olgusunun yaşandığı ailelerin genelde sahip oldukları bazı özellikler mevcuttur. Bunlar arasında fakirlik, alkol ve madde kullanımı, boşanma durumu,cinselliğin tabu olması, evde hasta bir ebeveynin varlığı, ebeveyn kontrolünün yetersizliği, enseste uğrayan çocuğun zeka veya fiziksel geriliğe sahip olması gibi etmenler sayılabilir. Ensest vakalarının ortaya çıkarılması toplumsal baskı ve aile bütünlüğünün bozulma endişesi gibi faktörler nedeniyle diğer istismar vakalarına göre daha yüksek oranda gizli tutulmaktadır. Ülkemizdeki ensest vakalarının büyük bir çoğunluğu da gizleme eğilimi nedeniyle ortaya çıkarılamamaktadır.

 
İstismara uğrayan çocukların yaklaşık %70’nin yaşları 2-10 arasındadır. İstismarcıların %96’sı erkek; %80’i de çocuğun tanıdığı birisidir. İstismara uğrayan çocukların cinsiyet farkları ise yok denecek kadar azdır. Yani hem kız hem erkek çocuklar hemen hemen aynı oranda cinsel istismara uğramaktadır.


Bilindiği üzere çocukları özellikle okul çağından sonra sürekli kontrol altında tutmak mümkün olmamaktadır. Cinsel istismar gizli bir eylem olduğundan çevre tarafından da kolaylıkla fark edilmez. Ailenin çocukla sağlıklı bir ilişki içinde olması çocuktan haberdar olmak adına önemlidir. Cinsel istismara uğrayan çocuklar ebeveynlerine (genelde annelerine sözel olan ve sözel olmayan birtakım mesajlar) verebilirler. Örneğin; “…. Abi değişik çamaşırlar giyiyor”, “beni bakıcımla yalnız bırakmayın”, “okuldaki tuvalete gitmekten korkuyorum”, kendimi kirli hissediyorum”, “nasıl hamile olunur”, “arkadaşım tacize uğradığını söylemiş ama ailesi ona inanmamış”… gibi ifadeler kullanıyorsa çocuğunuzu mutlaka dinleyin ve konuyu kapatmasını istemeyin, kesinlikle geçiştirmeyin.

 
Çocuğun bunu açıklaması durumunda bunu öğrenen ebeveynin/kişinin öfke, korku, panik duygularına kapılması çok olağan, fakat çocuğun özellikle öfke duygusunun kendine yönelik olduğunu düşünmemesi adına mümkün mertebe soğukkanlılıkla konuşmasını bitirmesini çok önemlidir. Aksi takdirde istismarın varlığının veya boyutunun ortaya çıkması engellenmiş olabilir. Özellikle çocuğa “neden” sorusuyla başlayan “neden dikkat etmedin”, “neden sakladın”, “neden engellemedin”, “neden oraya gittin” gibi sorular yöneltmeyin.

 
Size bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark ederseniz kimsenin sizi duymayacağı ve konuşmanın bölünmeyeceği bir ortama geçin ve çocuğun göz seviyesinde oturarak onunla aktif iletişime geçin. Ona kızmayacağınız ve inanacağınız konusunda güven verin. İfade etmesini engelleyen duygusunu anlamaya çalışarak önce bu konuda onu rahatlatın. Soğukkanlı davranmanız çocuğun daha ayrıntılı konuşmasına olanak sağlar. Herhangi bir istismar sezmeniz durumunda konuşması için onu cesaretlendirecek ve rahat ifade etmesine olanak sağlayabilecek; “sana inanıyorum”, bu senin hatan değil”, “utanılacak bir şey yapmadın”, gibi ifadeler kullanın.


Siz de gizli tutacağına teminat verin fakat gerekirse yetkililere bildireceğinizi söyleyin.

ÇOCUKTA CİNSEL İSTİSMARI DÜŞÜNDÜRECEK DURUMLAR

Sosyal geri çekilme

Kendisine dokunulduğunda aşırı tepki verme

Gece kâbuslarının başlaması veya artması

Okul başarısızlığı

Yaşına uygun olamayan cinsel davranışlar sergilemesi

Enürezi (alt ıslatma)

Parmak emme davranışı

Aşırı suçluluk duygusunun dışavurumu

vensizlik duygusunun başlaması veya artması

Korkular

Yemeye karşı isteksizlik gelişmesi

Sık sık banyo yapma isteği

Uyku bozuklukları

Cinsel içerikli oyun oynamada artış gözlenmesi

Cinsel söylemlerin başlaması veya artması

 
CİNSEL İSTİSMARA UĞRAMIŞ ÇOCUKLARDA İLERİ YAŞALARDA GÖRÜLEBİLECEK SORUNLAR

Psikolojik: Depresyon. Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Borderline Kişilik Bozukluğu, Çoklu Kişilik Bozukluğu, Sosyal Fobi, Madde Kötüye Kullanımı, Cinsel İşlev Bozuklukları, İntihar düşüncesi veya girişimi.

Sosyal: Güvensizlik, arkadaş edinememe, evlilik ve cinsellikle ilgili olumsuz düşünceler, kendi çocuğunu istismar etme eğilimi, uyum problemleri.

 

Cinsel istismar sadece fiziksel teması içermediğinden yukarıda bahsedilen belirtilerden bir veya birkaçı her türlü istismarda görülebilecek sorunlardır. Bu sorunların şiddeti ise; istismarın sıklığı, istismarcının tanıdık olması, fiziksel zorlamanın varlığı, istismarın uzun süreli olması, engelleyemediğine yönelik suçluluk duygusu gibi etmenler ile artabilmektedir.

Tüm bu sorunların tedavisinin mümkün olmasına karşın her şeyden önce yapılması gereken şey çocuğu istismardan korumak ile çocuğa yaşına ve gelişim düzeyine göre korunma yollarını öğretmektir. Bunun için çocuğa aile içinde verilen “mahremiyet eğitimi” büyük önem taşır.

Mahremiyet Eğitimi’nin altın kuralı; Bedenim Bana Aittir

*) Dört yaş itibariyle çocuğa bedenin kendine ait olduğu, özel bölgelerine kimsenin izinsiz dokunmaması gerektiği bilinci verilmelidir. Aile bireylerinin çocuğu öperken dahi -her defasında olmasa da- izin istemesi çocuktaki bu bilinci geliştirir. Örneğin çocuğun üzerini değiştirirken ne yapacağınızı ona ifade edip hızlı veya öfkeli biçimde bu eylemleri gerçekleştirmeyin. Sizin çocuğa böyle davranmanız durumu normal karşılamasına ve dışarıdan gelecek böyle bir davranışa da tepkisiz kalmasına neden olur.

*) Tuvalet temizliğini çocuk kendi yapacak yaşa gelene kadar anne yapmalı okulda ise bakıcı abla veya öğretmeni dışında kimsenin yapmamasına özen gösterilmelidir. Herkesin özel bölgesini görme ve buralara dokunma izni olmadığını bilmelidir.

*) Çocuk giyinirken kapı tıklanmalı; evde bu sınırların net olması gereklidir.

*) Uygunsuz kıyafetle çocuğun yanında durulmamalıdır.

*) Banyo yapılırken kapının kapalı tutulması, çocuğu siz yıkıyorsanız bile “nasılsa çocuk” demeyip diğer aile bireylerine açık şekilde olmaması çocuğun mahremiyet duygusunun gelişmesine neden olacak diğer bir etmendir.

*) Çocukların özellikle dört yaşından itibaren evde çırılçıplak gezmesine müsaade edilmemelidir. Bu davranış çocuğun başka yerlerde kıyafetinin olmamasından rahatsız olmasına neden olacaktır. Aynı şeklide bedenin kendine ait ve özel olduğu bilinci yerleşecektir.

*) Çocuklar dudaklarından öpülmemeli, çocuk istediğinde ise bunun çocuklarla yapılmaması gereken bir davranış olduğu ifade edilmelidir.

*) Çocuklar başkalarının yanında giydirilip soydurulmamalı, başka bir odada kapı kapatılarak yapılmalıdır.

*)Çocuklara asla özel bölgelerine dokunmak veya sözel olarak ifade edecek şekilde şakalar yapılmamalıdır.

*)Evde çocukla beraber otururken izlenen televizyon programlarına azami dikkat gösterilmelidir.

*)Eve girebilecek kişiler ailecek bilinmeli,anne-baba kontrolü yetersiz kalmamalıdır.

*)İnternet kullanımı ailenin denetimi dışında olmamasına dikkat edilmelidir.

*)Çocuga anne-babasının odası kapalıysa kapıyı çalarak girmesi gerektiği bilinci yerleştirilmelidir,bu ise ailedeki tüm fertlerin birbirlerinin özel alanına saygı duyması ile gelişir.Çünkü çocuklar söylenenlerden çok davranışlardan etkilenir.

( Makale-Psikolog Ayşe Manap )

http://www.sadecepsikoloji.com/...uk-cinsel-istismari/

Aslıı, bir alıntı ekledi.
18 Şub 15:29 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Ne kadar az önemi var herhangi birinin; nasıl da hızlı öfkeli ustalıklı hayat; ve nasıl da bütün bu binlerce kişi sevgili hayata ulaşmak için yüzüyor.Kendimi yaşlı,olgun hissediyorum.Ve hiç kimse bana saygı duymadı.Onlar çok hevesli,bencildiler ya da daha çok yaşlılıktan ünden fazla etkilenmiyorlardı.Ortalikta çok az saygı ya da o tür şey vardı.

Bir Yazarın Günlüğü, Virginia Woolf (Sayfa 169 - Türkiye is bankası yayınları)Bir Yazarın Günlüğü, Virginia Woolf (Sayfa 169 - Türkiye is bankası yayınları)

"Atatürk, Dinlenmek İçin Gittiği İstanbul’daki Florya Köşkünden, Yanında Yalnızca Şoförü ile Küçükçekmece’ye doğru giderken Tarlasında Sabanla Çift Süren Bir Çiftçi Görür. Çiftçinin Sabanında Koşulu Olan Öküzün Yanında, Koşulu Bir de Merkep Vardır. Şoförüne;
— Arabayı Durdur, Der.
Arabadan İner. Tarlaya Doğru yürür. Çiftçi Kendisine Doğru Geleni Görmüştür. Sabanında Koşulu Olan Öküzü ve Merkebi Durdurur. Atatürk, Yanına Gelince,
— Kolay Gelsin Ağa, der.
— Sağolasın Bey! Hoşgeldin.
— Hoşbulduk Ağa. Yoldan Geçerken Dikkatimi Çekti. Öküzün Yanına Merkep Koşmuşsun. Hiç Öküzün Yanına Merkep Koşulur mu? Bunlar Denk Değil.
Köylünün Canı Sıkkındır. Biraz da Alınmıştır. Bezgin Bir Ses Tonuyla,
— Merkeple Öküzün Yan Yana Koşulmayacağını Bilmiyom mu Sanıyon Bey. Sen Bunu Bana mı Söylüyon?
— Kime Söylemeliyim Ağa?
— Sen Bunu Git Vergi Memuruna Söyle.
Vergi Memuruna mı?
— He ya! Bu Sene Ürünüm Kıt Oldu. Vergi Borcumu Ödeyemedim. Dört Gün Önce Vergi Memurları Öküzün Eşini “Vergi Borcunu Karşılar” Diyerek Alıp götürdüler. Sattılar. Benim Öküzün Eşi Sizin Gibi Beylerin Sofrasına Et, Sucuk Oldu Bey.
Atatürk, Çok Sinirlenmiştir. Alışkanlığı Gereği Kızdığı Zaman Kaşlarını Çatmaktadır. Onun Bu Halini Gören Köylü,
— Bana Niye Kaş Çatıyon Bey. Yalan Söylediğimi mi Sanıyon? Sana Ne Söylediysem Hepsi Doğru. Ben Küçükçekmece Köyündenim.Muhtara Sor İstersen.
Atatürk,
— Neden Kaymakam Bey’e Gidip Durumu Anlatmadın Ağa?
— Gittim Bey.
Köylü Duraksamıştır. Bunu Anlayan Atatürk, Devam Eder.
— Kaymakam ne dedi?
— Git borcunu öde, dedi.
— Sen de Vali Bey’in yanına gitseydin.
Köylü Atatürk’ü bir müddet süzer. Atatürk, konuşmadan dinlemektedir. Köylü konuşmaya devam eder.
— Sen hiç Vali’nin yanına gitmemişsin bey. Halından belli oluyor.
— Halimden belli mi oluyor?
— He ya! Hem gitseydin bilirdin.
— Neyi bilirdim?
— Kapıdaki Jandırmaların adamı içeri koymadığını, bey.
Atatürk,
— Başvekil İsmet Paşa’ya telgraf çekip, durumunu niye izah etmedin?, diye sorar.
Köylü gülümseyerek,
— İnsanı güldürme bey. Başvekilin kulağı sağır, duymaz diyola, der.
Atatürk, kızmıştır.
— Peki! Gazi Paşa’ya niye telgraf çekmedin?,diye sorar.
— O’nunda bir gözü kör, görmez diyola. Hem, sen zenginsin. Tomofilin bile var. Bunları heç duymadın mı?
Atatürk, cüzdanından elli lira çıkarır.
— Bunu kabul et ağa. ĎÖküzün yanına bir eş alırsın, der.
Elleri titreyen köylünün, elini sıkar. Yanından ayrılır. Hızlı adımlarla arabasına doğru yürür. Florya köşküne döner. Başbakan İsmet Paşa’ya şu telgrafı çeker.
—“ Derhal Heyeti Vekileyi (Bakanlar Kurulu’nu) topla, İstanbul’a gel.”
Başbakan başkanlığında Bakanlar Kurulu Florya köşküne gelirler. Atatürk, şoförünü köylüyü alıp gelmesi için yollamıştır. Arabanın içinde sıra sıra dizilmiş Jandarmaların arasından Florya Köşküne gelen köylü “Eyvah ben ne yaptım” diye için için dövünmektedir. Kendisini kapıda karşılayan şık giyimli bir beyefendi nazik bir sesle “ beni takip edin efendim” deyince içi biraz ferahlasa da çok korkmuştur. Adamı takip ederek büyük bir toplantı salonuna girerler. Salon kalabalıktır. Ortada büyük bir masa, etrafında sandalyelere oturmuş şık giyimli insanlar ile ayakta duran iki kişi daha vardır. Gözleri karamış, ayakları bedenini taşımakta zorlanmaktadır. Heyecandan kalbi fırlayacak gibidir. Tanıdık bir ses duyar.
— Hoşgeldin ağa. Gel yerin burada.
Diyen Atatürk, sağ tarafında, yanında ayırdığı boş sandalyeyi eliyle işaret etmektedir. Köylü, zorlanarak yürür ve yığılırcasına sandalyeye oturur. Durumunu anlayan Atatürk,
— Sakin ol ağa. Korkacak hiç bir şey yok.
— Sağol bey! Sağol.
Köylünün soluklanmasını ve rahatlamasını bekleyen Atatürk, bir müddet sonra,
— Seni buraya niye çağırdım biliyor musun ağa?
— Hayır bey, bilmiyom.
— Dün bana anlattıklarını, bu gün burada anlatmanı istiyorum. Ama; bir tek kelimesini dahi atlamadan, eksiksiz olarak anlatmanı istiyorum. Haydi başla, seni dinliyoruz.
Köylü başından geçenleri bir bir anlatır. Daha önce söylediklerinin eksik olanlarını Atatürk, tamamlar. Köylünün konuşması bitince Atatürk, masada oturanları tek tek tanıtır. Kendisinin de Gazi olduğunu söyler. Sonra ayağa kalkar. Elini masaya sertçe vurarak, öfkeli bir sesle;
— Beyler, ben çiftçinin koşumluk hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tohumluk buğdayını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tarım aletini, sağımlık hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ankara’ya dönecek ve bu işi hemen halledeceksiniz.
Bu olaydan sonra aşağıdaki kanun bir gecede hazırlanıp yasalaştırılmıştır.
İcra İflas Kanunu Madde 82/4.: Borçlu çiftçi ise, kendisinin ve ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil vasıtaları ve diğer teferruatı ve tarım aletleri haczedilemez..."

Kendi kendine konuşmak - Bryan Borzykowski
Kendi kendine konuşmak neden başarı getiriyor?
Araştırmalar kendi kendine konuşmanın hafızayı güçlendirdiğini, güveni artırdığını ve konsantrasyonu sağladığını gösteriyor.
Londra’da başkalarının ağzına bakan bir diş hekimi, kendi ağzını açtığında başarıdan başarıya koşmaya başladı.
Eugene Gamble üç yıl öncesine kadar Londra’da diş hekimi olarak çalışıyordu. Sonra girişimci olmaya karar verdi. Ama iş dünyasında yeniydi ve fikirleri birer birer başarısızlığa uğrayınca kendisine olan güvenini kaybetti.
Eğitim almak üzere özel bir koç tuttu. Kendisine verilen tavsiye şuydu: Kendi kendine konuş.
“Çok tuhaftı, benim için yeni bir durumdu bu. İşe yarayacağına inanmadım önce, ama deneyince nedenini anladım.”
Kendi kendimize konuşmak garip gelebilir; zira kimse olmadan konuşmak akıl sağlığı bakımından sorunmuş gibi algılanır. Oysa araştırmalar kendi kendine konuşmanın hafızayı güçlendirdiğini, güveni artırdığını ve konsantre olmayı sağladığını gösteriyor.
Wisconsin Üniversitesi’nden psikoloji doçenti Gary Lupyan kendi sesimizi duymanın hafızamız üzerindeki etkilerini araştırıyor. “Mantıksız bir şey olmuyor yaptığınız. Söyleyeceğiniz her şeyi bilmediğiniz için kendi kendinizi bile şaşırtabilirsiniz” diyor.
Çalışmaları bu alanda referans olarak gösterilen Lupyan deneklerine bilgisayar ekranında bazı nesneler gösteriyor. Bazıları bunların adını sesli söylerken bazılarından da sessiz kalıp bu isimleri hatırlamaları isteniyor. Sesli söyleyenlerin bu nesneleri daha sonra ekranda çok daha hızlı tespit ettikleri görülüyor.
Hepimiz bir muzun neye benzediğini biliriz, ama bu meyvenin adını sesli söylemek beyinde ek bir bilgiyi aktive ediyor ve daha sonra hızlı tespit olanağı sağlıyor.
“Bir şeyin adını sesli söylemek güçlü bir hatırlama etkenidir. Dil hatırlama sürecini hızlandırır” diyor Lupyan.
Psikolog yazar Anne Wilson Schaef da kendi kendine konuşmayı teşvik edenlerden. Bu sayede insanların hafızasının güçlendiğine ve kendileriyle ilgili düşüncelerinin değiştiğine inanıyor. Örneğin bir hastası öfkeli ise bunu sesli dile getirdikten sonra öfkesinin geçtiğini söylüyor.
Bunun konuşulanları dinleyen kişiyle alakalı olduğuna inanıyor. “Hepimizin ilginç, zeki, bizi iyi tanıyan ve bizim tarafımızı tutan biriyle konuşmaya ihtiyacı vardır ve kendimizden başkası değildir” diyor.
Araştırmalar bunun doğru olduğunu gösteriyor. 2014’te Michigan Üniversitesi’nden Ethan Kross’un yaptığı bir araştırma, kendi kendine konuşmanın kişiyi iyi hissettirdiğini, zorlukları aşmasına yardımcı olacak bir güven verdiğini gösteriyor. Fakat bunun işe yaraması için doğru sözleri sarf etmek gerekiyor.
Kross ayrıca konuşurken kişinin kendisinden ‘ben’ diye söz etmesi yerine, ikinci veya üçüncü tekil şahısla konuşmasının daha etkili olduğunu gördü.
Kross, bu şekilde konuşmanın, stresli durumlarda daha iyi performans sergilemenin yanı sıra duyguları daha iyi kontrol etme ve daha mantıklı kararlar almaya yaradığını söylüyor.

Gamble kendi kendine konuşmanın sunumlarda işe yaradığına inanıyor. Bir yatırımcıya sunum yapmadan önce konuşmasını yazıyor ve kendi kendine defalarca tekrarlıyor. Kendi sesini duyarak düşüncelerini daha iyi sistematize ettiğini ve daha iyi hatırladığını söylüyor.
Başkalarının yanında kendi kendimize konuşmak hoş karşılanmayabilir. Bu nedenle bu yönteme pek başvurmayız. Ama çocuklarda bu kaygı olmadığından kendi kendilerine çok konuşurlar. Araştırmalar bunun onların gelişiminde önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor.
2008’de 5 yaş grubu çocuklarla yapılan bir araştırmada, kendi kendine konuşan çocukların motor becerilerinin sessiz duranlara göre daha gelişkin olduğu görüldü.
Bryan Borzykowski
BBC Capital

Pol Gara, Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır'ı inceledi.
 02 Kas 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kitabın içindeki hikâyelerden birisiyle ilgili fikrim, önce bir parçasını okuyalım size de fikir vermesi açısından...

/ İki araç birlikte konaklama tesisinin önünde durdu. Hasta kadının kocası ve doktoru baroştan inip faytona doğru geldiler.
"-Kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordu doktor kadının nabzını tutarak.
"-Sevgilim yorulmadın mı?" diye kocası Fransızca sordu, "-Arabadan inmek istemez misin?"
"-Fark etmez, hep aynı şey" dedi hasta kadın. "-Ben inmeyeceğim."
Kadının kocası bir müddet orada dikildikten sonra tesisten içeri girdi.
"-Ben kendimi kötü hissediyorum diye sizin de kahvaltı yapmamanız için bir sebep yok" dedi hasta kadın, penceresinin önünde duran doktora belli belirsiz gülümseyerek.
"-Nasıl olduğum umurlarında değil" dedi kendi kendine, bu arada doktor kadından ağır adımlarla uzaklaşarak binanın merdivenlerini hızlı adımlarla çıkmaya başlamıştı. "-Onlar iyiler, bir şey fark etmez onlar için, ey yüce Tanrım!.."
"-Nasıl şimdi, Edouard İvanovitch" dedi kadının kocası doktorla karşılaştığında. Neşeyle gülümsüyor, ellerini ovuşturuyordu. "-Seyahat sandığımı getirmelerini söyledim buna ne diyorsun?"
"Bu dikkate değer bir davranış" diye karşılık verdi doktor.
Adam iç çekerek, sesini alçaltarak ve kaşlarını kaldırarak,
"-Peki, ya karım?" diye sordu.
"-Size söylediğim gibi, İtalya'ya varmak şöyle dursun Moskova'ya bile varamaz. Özellikle de bu havada."
"-O halde ne yapılması gerekiyor? Ah Tanrım! Tanrım!.."
Adam elleriyle gözlerini kapadı. "-Buraya getir" dedi seyahat sandığını getiren uşağına.
"-Güzergah üzerinde bir yerde durmak zorunda kalacaksınız" diye cevap verdi doktor omuzlarını silkerek.
"-Ama söyle bana, ne yapabilirim?" diye tekrar sordu kadının kocası, "-Onu yolculuktan vazgeçirmek için her türlü çâreye başvurdum, Ona maddi durumumuzdan, arkamızda bırakmak zorunda kalacağımız çocuklarımızdan ve benim işimden bahsettim. Ağzımdan çıkan tek bir sözü bile dinlemedi. Sanki iyiymiş gibi yutdışında yaşamaya karar verdi. Ona gerçekte sağlığının nasıl olduğunu söyleyecek olsam bu Onu öldürür."
"-O şu an zaten ölü bir kadın, bunu sen de biliyorsun, Vasili Dimitritch. Hiç kimse akciğerleri olmadan yaşayamaz ve ne yaparsanız yapın, akciğerlerin tekrar büyümesini sağlayamazsınız. Üzücü ve zor bir durum ama, elden ne gelir ki? Bana da size de düşen görev, Onun, son günlerini mümkün olduğunca rahat geçirmesini sağlamaktır. İhtiyacımız olan şey, Ona günah çıkartacak bir papaz."
"-Aman Tanrım! Ona son arzusunu sorarken ki halimi bir düşünsenize! Ne olursa olsun Onunla bu konuda konuşamam! Onun ne kadar iyi bir kadın olduğunu siz de bilirsiniz."
"-En azından yollar buz tutuncaya kadar beklemesi için onu iknâ etmeye çalışın" dedi doktor kafasını anlamlı bir şekilde sallayarak; "-yolculuk sırasında birşeyler olabilir" dedi.
"-Aksiuşa, hey Aksiuşa" diye bağırdı reisin kızı. Kız üstüne bir palto almış, çamurlu arka merdivenlerden aşağıya iniyordu.
"Gel haydi, Shirkinskaya Hanımefendiye bakalım. Dediklerine göre ciğerlerinden rahatsızmış, onu yurtdışına götürüyorlarmış. Daha önce hiç veremli hasta görmedim."
Aksiuşa kapının eşiğinden aşağıya atladı. İki kız elele bahçe kapısından dışarıya çıktılar. Yavaş adımlarla faytonun yanından yürüdüler ve alçak pencereden içeri baktılar. Hasta başını öne eğip onlara baktı ama onların meraklı bakışlarını görünce kaşlarını çatıp başını öteki tarafa çevirdi...
"-Aman Tanrım! Ne kadar hârikulâde, güzel bir kadındı, ne kadar değişmiş! Korkunç bir şey! Gördün mü, gördün mü Aksiuşa?"
"-Evet ve ne kadar zayıflamış" diye onay verdi Aksiuşa. Haydi gidip bir daha bakalım, kuyuya gittiğimizi söyleriz. Gördün mü bizden başını çevirdi, yine de ben gâyet iyi gördüm, ne feci değil mi Maşa?"
"-Evet, korkunç da çamur var ama" dedi Maşa ve iki kız bahçe kapısından içeri doğru koştular.
"-Besbelli çok çirkinleştim" diye geçirdi içinden hasta kadın, "ama acele, acele etmemiz lâzım, yurtdışında fazla sürmez düzelirim."
"-Nasıl oldun tatlım?" diye sordu kocası, ağzında hâlâ bir lokma, faytonun yanına gelerek.
"-Hep aynı soru!" diye düşündü kadın, "-üstelik ağzı da dolu!"
"-Ne önemi var?" diye mırıldandı öfkeyle dişlerini sıkarak.
"-Tatlım biliyor musun, korkarım bu yolculuk bu havada seni daha kötü yapacak. Edouard İvanovitch'de aynı şeyi söylüyor. Geri dönsek daha iyi etmez miyiz?.."
Kadın bir süre öfkeli bir şekilde sustu.
"-Belki hava düzelir, yollar iyileşir, böylesi senin için daha iyi olur, en azından hep beraber yola çıkarız"
"-Afedersin ama bunca zaman seni dinlemeseydim, şu an Berlin'de ve de tamâmen iyileşmiş olurdum!.."
"-Meleğim, elimden ne gelir? Mümkün olmadı, biliyorsun. Ama şimdi bir ay beklersen çok daha iyi olursun. Ben de işlerimi hallederim, çocukları da yanımıza alırız"...
"-Çocukların bir şeyi yok, iyi olmayan benim!"
"-Ama aşkım bak, ya bu havada yolda daha kötüleşirsen... Hiç olmazsa evde olsaydık"
"-Evde olmanın faydası ne?.. Evde mi öleyim yâni?" diye cevap verdi kadın sinirli bir şekilde.
Ölmek sözcüğü belli ki kadını irkiltmişti, kadın kocasına yalvaran ve sorgulayan bir bakış fırlattı. Adam gözlerini öne eğdi ve hiç bir şey demedi.
Hasta kadının ağzı ânîden çocuksu bir hareketle kasıldı ve gözlerinden yaş gelmeye başladı. Adam yüzünü mendiliyle kapatarak sessizce faytondan uzaklaştı.
"-Hayır, gideceğim!" diye haykırdı hasta, gözlerini gökyüzüne doğru kaldırdı, ellerini kavuşturdu ve anlamlı anlamsız sözcükler mırıldanmaya başladı.
"-Tanrım! Neden olmak zorunda?" dedi ve bu defa yaşlar gözlerinden daha bir hızlı boşanmaya başladı... /

İnceleme yapanın notu:
Bana göre, Tolstoy bu hikâyede, günlük hayatta yaşanırken yaşayanın çok da farketmediği ince bir ihâneti işlemiş! Ne hazin, sevdiklerini söyleye söyleye, tatlım-canım diyerek insanı önemsediği yanılsamasını oluşturup aslında hiçte umursamayan, hatta sevdiğini iddia ettiği kişinin sıfırı tüketmesi için elinden geleni yapan hâin, ruh hastası kimseler yok mu?.. Oldukça çok mâlesef!..