• Resim yapmaya başlasam diyorum. Yaşlılık alameti diyorlar, sen andropoza mı girdin diyorlar, orta yaşı geçkin kadınların en büyük tutkusu diyorlar, aldırmıyorum. Alıyorum boyalarımı , tuvalimi, paletimi. Döküyorum renkleri üstüne paletin . Bir bilene soruyorum yeterli mi diye. Yeterli diyor bilen. Ayrı mı kullanmak lazım diyorum renkleri. Sen bilirsin diyor bilen. O zaman sen niye biliyorsun diyorum, cevap veremiyor. Ben bilirsem maviyle başlamam gerekiyor. İlk maviyle başlarım çünkü her şeye. Sabah uyanınca maviyle başlamak için güne, "I Guess That's Why They Call It the Blues" dinliyorum hep. Maviyle başlamak için her yemeğe, bir şey yemiyorum kahvaltıda. Yaban Mersini yok bizim oralarda çünkü. Rokfor da sevmiyorum. Mavi ile başlamak için her aşka, gökyüzüne bakıyorum öperken hep onu. Gece de öpmüyorum o ilk defa olandan. Mavi ile başlamak için her ölüme, denize atıyorum kendimi. Ama Akdeniz'e, mavinin mavi olduğu yere. Mavi ile başlıyorum resme haliyle. Maviyle ve denizle. Deniz mavi olur çünkü resimde. Akdeniz'i çizeyim diyorum kendime. Boş, temiz , mavi Akdeniz'i. Gaza geliyorum, atıyorum kendimi oraya sonra. Batıyorum, çok mavi bu deniz çünkü. Bir şeyler eksik bu denizde diyorum. Her masalda olan denize düşenleri kurtaran bir şeyler. Anlıyorum hemen, zekiyim çünkü. Deniz kızı çiziyorum hemen yanıma üç tane. Allahın hakkı üçtür çünkü. Burada Triton var diyor çirkin olan. Aslında hepsi çirkin, güzel resim yapamıyorum ben. Onun hakkı yedi diyor ortadaki, bir de ben bu kadar çirkin olmayı hak edecek ne yaptım diyor. Önemli değil diyorum, photoshop var nasılsa. Üçüncüsü bakıyor ama konuşmuyor. En çok onu seviyorum aralarında. Öpüyorum yanağından. Teşekkürler beni kurtarmaya geldiğiniz için diyorum. Tritona saygısızlık olmasın diye dört tane daha çiziyorum. Bu son çizdiklerim daha güzel, deneyim her şeydir diyor son çizdiğim en deneyimlisi. Bir deneyeyim diyorum, olmaz sen hakem olacaksın diyor takım kaptanı ve su topunu kafama atıyor. Ben kaç kişi olması lazım diye düşünürken oyuncu sayısı, Erzurumspor su topu takımı geliyor yedi kişiyle. Tamam diyorum, deniz şartları uygun, düdük çalıyorum ama kimse duymuyor. Maç da başlayamıyor. Ben de ukulele çalıyorum, başlıyor maç. Kıran kırana geçiyor ve ben son dakika penaltısı veriyorum. Erzurumlular üzülüp gidiyor. Maçı 1-0 kurtarıcılarım kazanıyor. Seviniyorlar haliyle. Ben de seviniyorum ama belli etmemeye çalışıyorum, daha diğer renkler duruyor çünkü orada. Kırmızıyı koyuyorum, hepsi kırmızı ne olacak diye merakla bekliyorlar. Belki de bazıları kendine istiyorlar o rengi. Kadınlar kırmızıyı hep kendilerine isterler çünkü. Ama ben bağırıyorum Erzurumspor su topu takımının arkasından. Onlara kırmızı burunlar çiziyorum. Soğuk olur diye Erzurum. Seviniyorlar , gidiyorlar sonra. Ben de üşüdüm diyorum, ne vereceksiniz bana. Deniz kızlarından en sarışın olanı sarı bir dondurma veriyor bana. Kavunlu mu diyorum, limonlu diyor. Yiyorum, hayır yeme diyor , yala sadece. Görgüsüzlüğümden ötürü çok utanıyorum. Yağmur başlıyor, burada kar olmaz mı diyorum. Daha beyaz gelmedi diyor ilk çizdiğim, servisteymiş. Biraz bekliyoruz. Bu arada en sarı olan yağmurun altından geçiyor. Biraz gürültü oluyor. Gökkuşağı oluyor gök gürültüsünün altında. Herkes alkışlıyor. Ben de servisten inen beyazla kar taneleri çiziyorum mercanların yanına. Üşüyor mercanlar, ben üşümüyorum artık. Limonlu dondurmamı yalamaya devam ederek pamuk tarlaları çiziyorum. Hepimiz uykuya dalıyoruz tarlada. Pamuk prenses gelip bizi uyandırıyor sonra. Üstü sırılsıklam olmuş, mayo istiyor. Herkesi denemiş bir ben uyanmışım. Ben sarı mavi kırmızı bir mayo çiziyorum. Siyah da olması lazım diyor , bakıyorum , siyah rengi almamışım. Özür diliyorum ve en son çizdiğim kızı uyandırıyorum, siyah lazım bana diyorum. Sokuyor elini içime , siyah bir şeyler çıkarıyor göğsümden, bunla çiz diyor. Tamamlıyorum pamuk prensesin mayosunu. Veriyorum , bakma ama diyor, elimle yüzümü kapatıyorum, mayosunu giyiyor o da. Bir ara ellerimi aralıyorum ve pamukta çok fazla beyaz kullandığımı anlıyorum. Pamuk prenses giyinince Erzurumspor su topu takımı alıp götürüyor onu. Nereye gidiyorlar bilmiyorum. Ama aklım onda kalıyor. Keşke biraz daha uzun olsalardı diyorum, biraz daha az öfkeli bir de. Sonra bu dediklerimi şarkıya dökmek istiyorum. Beyaz bir piyano yapıyorum, beyaz duruyor hala . Siyah tuşları için renk kalmamış ama. Takım kaptanına dönüyorum tekrar, olmaz diyor. Siyah sadece mayolar içindir. Ben de siyahsız çalıyorum şarkımı, "Goodnight Moon" çalıyorum deniz kızlarına. Alkışlıyorlar beni de. Bir de ayışığı sonatı istiyorlar. Yok siyahsız olmuyor diyorum o dediğiniz. Triton lazım diyorlar o zaman. Çiziyorum hemen maviyle, bir de yeşil dünya çiziyorum yanına. Elimi korkak alıştırmıyorum çünkü. Triton bana kızıyor siyah istediğim için, beni gönderiyor o yeşil dünyaya. Gidiyorum ben de , bir dediğini iki etmiyorum. Yeşil dünya acaba ay mı bana, yoksa herkese mi aynı diye saçmalarken pamuk prenses koşa koşa mayosu yırtılmış bir halde yanıma geliyor. Soramıyorum ne olduğunu, üzgün çünkü. Keşke biraz daha az sinirli olsaydılar diye düşünüyorum. Elma ister misin diyorum. Evet diyor. Uğraşıyorum ona dünyanın en güzel elmasını yapmak için, kırmızı sarı yeşil beyaz , bir çok renkte deniyorum, en güzeli kırmızı oluyor haliyle. Sonra veriyorum pamuk prensese, ısırıyor ve ölüyor hemen. Öpüyorum, uyanıp bir tokat atıyor bana, pembeyle yüzüme dört parmak çiziyorum. Bir daha öpüyorum. Kucağıma alıp götürüyorum evine. Eşikten geçiriyorum. Senin işin tamam diyor pamuk. Niye diyorum. Resim bitmiş diyor. Gerçekten mi diyorum. Evet diyor. Bakıyorum ben de , resim bitmiş. Tamam diyorum, imzamı atıyorum resmin altına. Koyuyorum bir çantanın içine. Çıkıyorum dışarı. Postaneye kadar yürüyorum hızlı adımlarla, uyuşmuş ayağım. Paket yapıp resmimi, üstüne pul yapıştırıyorum. Limonlu dondurma gibi pulun tadı. Sonra gönderiyorum o yeşil dünyaya resmimi. Pamuk kapı çalınınca bakıyor hemen. Resmin geldiğini anlıyor. Yırtıp açıyor paketi. Duvara çakmış çiviyi , hazır yeri resmimin. Asıyor resmi, çıkıyoruz beraber dışarı ve ben öpüyorum onu mavi gökyüzüne bakarken, henüz gece olmadan.
  • Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ

    Kasabadan davet almıştı. Titizlikle hazırlandı. En güzel elbiselerini giydi, heybetli kıratına bindi ve kasabanın yolunu tuttu. Mevsim bahar her taraf yemyeşildi. Uzaktan koyunları otlatan çobanları gördü. Yeşil meranın içine dağılmış bembeyaz koyun sürüsü… Sadece tepesinde beyazlık kalmış olan o koca dağın ovadaki yansımasıydı adeta görüntü... Kuş sürüleri geçiyordu gökyüzünde öbek öbek. Belli ki onlar da yeni konak yerlerine gidiyorlardı. Bu sene kar az olmuştu ama baharın yağan bol yağmur, onun eksikliğini telafi etmişti. Hatta zaman zaman tehlikeli sellere de yol açmıştı.


    O bütün bunları kafasından bir anda sildi esas gidiş amacına odaklandı. Kasabadan bir ziyafete çağırmışlardı. Gitmemek olmazdı. Zaten köyden sadece kendisine davet gelmişti. Öyleyse bu bir onurdu. Gitmeliydi ve orada bulunmalıydı. Ziyafeti de merak etmiyor değildi. Şöyle mükellef bir sofranın başına oturup türlü yiyeceklerden doyasıya yiyecekti. Kafasındaki ziyafet hayali gözünün önüne geldikçe ağzı sulanıyor, ayakları harekete geliyor, altındaki at daha bir hızlı koşuyordu. 

    Neyse ki ulaştı kasabaya, gideceği konağın önünde atını durdurdu. Hemen hizmetçiler atı aldılar ve ahıra götürdüler. Ağır konağın ağır misafiri olarak ağır adımlarla merdivenleri tırmandı yukarı doğru. Konuşma seslerinin geldiği tarafa yöneldi. Dışarıdaki ayakkabılara bakılırsa içerisi epeyce kalabalıktı. Şöyle kulak kabarttı içeriden gelen seslere. Bir tanıdık ses duymaya çalıştı ama nafile… O an tanımadığı insanların içinde rahatsız olacağını düşündü. Dönüp gitsem mi diye geçirdi içinden. Ama gelmişti bir kez, girmeliydi. 

    İçeri girdi, evin sahibi büyük bir nezaket ve içtenlikle karşıladı konuğu. Münasip bir yere buyur etti. İçi biraz rahatlamıştı. Merhaba dedi her biri oturanların… Hepsine tek tek karşılık verdi. Düşündüğünün aksine samimi bir ortam kendiliğinden oluşmuştu. 

    Sofra geldi ortaya… Neler yoktu ki? Beyaz örtüler üstündeki sofrada bir kuş sütü eksik dense yeriydi. Türlü türlü yemekler, salatalar, tatlılar… Velhasıl hayalinden geçirdiğinin çok çok fevkinde bir sofra vardı ortada… Helalinden her şey vardı anlayacağınız… Köyde ziyafet vermeye kalkışsa bunların ancak onda birini tedarik edebilirdi. Yemeği yiyip buradan hemen uzaklaşmalı dedi kendi kendine. Birisi bir laf eder. Sonra bir de başımıza ziyafet çıkmasın vallahi hepten rezil oluruz köyde.

    Yediler, içtiler, şöyle bir geriye çekilip halıdan yapılmış yastıklara yaslandılar… Biraz sonra kahveler göründü. En sadesinden ve en okkalısından… Biraz zorlanarak içti. Kahve alışkanlığı pek yoktu. Şöyle bir çay olacak ki, dedi kendi kendine. İçinde otlarının yüzdüğü, açık kırmızı renkte… Tavşan kanı diyorlardı. Gerçi hiç tavşan kanı görmemişti ama, herhalde iyi bir şey demek istiyorlardı. Ancak biraz açık olanı hoşuna giderdi. Çayın damağına sert gelmesinden ürperirdi. Ya ağzına kuru üzüm ya da sert kesme şeker kırıntısı alıp içmek daha keyifliydi onun için. Ama olmadı. Yanındakilere de alçak tarafını göstermek istemedi. Bozuntuya vermedi ama, biraz zor içmişti beyaz tabaklar içinde beyaz fincanlarla getirilmiş kahveleri… Şimdi bir kahve mırra olacak ki dedi yanındaki. O nasıl bir şey? dedi merakla. Çok sert bir kahvedir, içimi bir hayli zordur ama içtikten sonra insanın ağzında uzun süre geçmeyen hoş bir tat bırakır. Anlayacağın tam bir keyif işi. Yok ben almayım dedi. Zaten elindeki sade kahveyi çok zor içmişti. Şimdi bir çay olacak ki, diye geçirdi içinden tekrar...

    *

    Sabahleyin köy odasında toplaştılar… Herkeste bir merak vardı. Nasıl geçti Ağa dediler? Ne yedirdiler, ne içirdiler? Yüzünü ekşitti. Belli ki çok memnun kalmamıştı. Yoksa konağı mı bulamadın Ağa? Yüzünden düşen bin parça. Yoksa seni içeri mi almadılar? 

    Şöyle bir kasıldı, başını yukarı doğru kaldırdı, söyleyeceği şeye uygun bir havaya girerek: “Yahu bir çay bile vermediler” dedi sitem yüklü öfkeli bir sesle…  

    Herkes şaşkındı. Küçük dillerini yutmuşlardı sanki. Kimse bir şey söyleyemedi. Nasıl olurdu? O konağı bilirlerdi. Öyle yedirmeyecek, içirmeyecek insanlar değildi. Birisi zorla toparlandı ve kısık bir sesle, hiçbir şey yedirmeden mi gönderdiler seni Ağa? diyebildi. 

    Biraz daha kabararak kendinden emin ve bir o kadar da kendini haklı göstererek: Yok yok… Çok güzel ağırladılar. İçeri buyur ettiler. Her şeyler vardı sofrada. Gece düşünüze gündüz hayalinize sığmayacak şeyler vardı. Yedim her bir şeyden, patlayacak gibi oldum hatta. En sonunda kahve ikram ettiler, çok acıydı ama onu da içtim…

    Oradan birisi atıldı, şaşkın bir şekilde, ama bir çay bile vermediklerini söylemiştin az önce Ağa, bu nasıl iş? diye sordu. Evet, bir çay bile vermediler, dedi. Bir çayın sözü mü olurdu. İnsan bir çay verirdi. Koca konakta, koca bir ziyafet ver, ama bir çay bile verme! Olacak şey mi?

    Oradan homurtuyla karışık bir ses duyuldu: “Baksanıza bir çay bile vermemişler adamcağıza. Bunlara güvenip yola çıkılmaz…”

    Köyün hocası şöyle bir kıpırdandı. Yeni gelmişti. Köylünün huyunu suyunu çok bilmediği için her lafa girmek istemiyordu. Biraz toydu da doğrusu. Ama ortada büyük bir yanlışlık olduğunun da farkındaydı. Bir şekilde düzeltmeliydi. Kasabayı ve adetlerini çok iyi bilirdi. Orada yetişmişti. İmam-Hatip Lisesini bitirdikten sonra yükseğine gidememiş, geçim derdiyle bu köye imam olarak gelmeye razı olmuştu. 

    Efendiler dedi, bir yanlışlık var. Belli ki, Ağa biraz acele etmiş her nedense. Aslında nezaket icabı beklemesi gerekirdi. Telaş etmiş demek ki, aceleyle çıkmış konaktan. Biraz daha bekleseydi, çay servisi başlardı. Orada adettir, çay servisi biraz geç başlar. Çayla birlikte sohbet olur. Hatta ilave tatlı ikramı da yapılır…

    O sırada bir gürültü duyuldu. Herkes o tarafa baktı. Ağa yan üstü yere düşmüş, yüzü morarmış, çenesi kilitlenmişti…
  • neden kızkardeşlerim
    niçin saklanıyorsunuz
    niçin peçelerin peştemalların arkasına gizliyorsunuz nur yüzünüzü
    sık ve sert sıhhatli siyah saçlarınızı
    cömert ağzınızı

    neden kızkardeşlerim
    hep böyle bir şeyden korkmuş gibi huzursuz
    hep böyle bir şeye kızmış gibi öfkeli
    acı ve alaca gözleriniz
    daima gölgeli

    niçin kızkardeşlerim
    kim geçerse geçsin yanınızdan
    ışığı kendinize haram ediyorsunuz
    bir vücut noksanını saklar gibisiniz
    utanıyorum utancınızdan

    neden kızkardeşlerim
    niçin saklanıyorsunuz
    görmek istemez miyim hünerli ellerinizi
    yastık örtülerine çitlembik gözlü kuşlar işleyen
    çay takımlarına mor menekşeler
    hercai menekşeler dizi dizi
    kızkardeşlerim
    görmek istemez miyim ellerinizi
    buğday sularına batmış ölesiye ırgat
    hızlı ve çabuk teknede hamur yuğururken
    çamaşır günleri bambaşka hamarat
    bir erkek eli kadar yiğit ve kararlı
    dağ kuşlarının pençesi gibi çevik
    yırtıcı üstelik
    çocuk doğururken

    neden kızkardeşlerim
    ne zararı var
    bütün kirpikleriyle üzerime açılsınlar
    hem tüyleri yaldızlı boyunlarınızı
    herhangi bir sokağı ilkbahar gibi bir anda şenlendiren
    tepeden tırnağa çiçekli giyimlerinizi
    alnınızdaki mavi damarcıkları da görmek isterim
    her şeyinizi
  • Zamanda yolculuk insanoğlunun her daim bir hayali olmuştur ve bunu başarabilmek için geçmişten bugüne hep bir arayış içerisindedir. Bu güzel kitabımız da 19. Yüzyılın sonlarına doğru bir mucidin, insanların yeryüzünde cenneti yarattıklarını sandığı uzak geleceğe zaman yolculuk yapmasını ve tam anlamıyla da bu yolculuğun gerçeklerinin altında yatan sinsi bir tehlikeyi konuyu ele alan bir hikâyedir. Bilim kurgu edebiyatının klasiklerinden birisi olan ve bununla birlikte, heyecan verici bir şekilde zamana meydan okuyan ve hala okumaya değer eserler arasında yer alan bir kitaptır “Zaman Makinesi”.

    ROMANDA YAŞANANLAR:
    Richmond, 1891'de bir Londra banliyösü: Henüz tanınmamış olan, parlak fikirli bir araştırmacı ve mucit “zaman” olgusunu anlamayı başarmıştır. Engin bilgisini pratiğe döker ve bir zaman makinesi inşa etmeyi başarır. İngiltere'deki ikamet ettiği evinde, ağırladığı konukları için yeni icadı ile ilgili bir gösteri planlar. Bu buluşmada, kendi icat ettiği cihazı herkesin gözü önünde yok etmeyi başarır. Şaşırmış bir şekilde kendisini sorgulayan gözlere verdiği cevap, kafese benzeyen bu zamazingoyu zamanda bir yolculuğa gönderdiğidir. O anda odada bulunan tüm misafirler, mucide olan saygılarından dolayı kendisinin yaptığı açıklamayı duyduktan sonra, kendisi hakkındaki düşüncelerini dışa vurmazlar. Misafirleri farkında değilken bilim adamı, heyecan içerisinde başka bir odaya geçer ve misafirleri yemeklerini yerken kendisi onlardan habersiz insanı taşıyabilecek kapasitedeki ikinci bir zaman makinesi ile geleceğe yolculuğa çıkar. Tekrar bulunduğu zamana geri döndüğünde aradan sadece bir kaç dakika geçmiştir. Oysa şimdi misafirlerinin karşısında duran bu bilim adamı, sanki günlerdir hiç banyo yapmamış derbeder bir insan görünümdedir! Üstünde olan her şey kir içerisindedir, kendisi ise çok yorgun ve bitkin görünmektedir. O anda orada neler olduğunu anlamakta güçlük çeken misafirlerine yolculuk esnasında yaşadığı tüm hikâyeyi anlatır.

    Aralarında bir gazete için editörlük ve yazarlık yapanlardan birisi, bu anlatılanlardan çok güzel bir hikâye çıkacağını sezdiği için onu can kulağı ile dinlemeye koyulur. Zaman yolcumuz, bu inanılması güç hikâyesini anlatırken, ilk başta güneşin ve sonra ayın çok daha hızlı hareket ettiğini anlatır. İcat etmiş olduğu makinesinde bulunan manivelaları daha çok çevirdiğini ve hızını gittikçe artırdığından bahseder. Etrafında bulunan her şeyin inanılmaz bir hızla hareket ettiğini ve bir süre sonra duvarların kaybolduğunu ve zaman göstergesinin sıfırlarının gelece doğru arttığını anlatır. Bu zaman zarfında insanlığın yaşamış olduğu bir savaş sonrasında evlerin yıkıldığını fark etmiştir. Bu inanılmaz yıkımın gözlerinin önünden geçmesi sadece saliseler almıştır. Ama bu sürecin aslında çok daha uzun olduğunu, zaman göstergelerine baktığında anlar. Anlık, sabit bir karanlık sonrasında, etrafındaki ağaçların ve bitkilerin yeşermeye başladığını gördüğünü anlatır. Güneşin eskisi gibi gökyüzünde tekrar dairesel harekete başladığını gördüğünü anlatır. Ayı ve hatta yıldızları tekrar görebilmektedir. Bu kısa zaman zarfında yıldızların yer değiştirmelerini akan bir film gibi izlediğini anlatır. Hikayenin devamını onun bakış açısından okuyalım.

    İngiltere’de, insanların savaş olmayan bir ortamda, açlık çekmeyen, çalışma ihtiyacı duymayan ve veba benzeri hastalıklardan arınmış Ütopik bir yaşam sürdüklerine şahit olmuştur. Ancak, hayatta kalmak için günlük mücadele gereksiz bir hal aldıkça, insanlığında da git gide dejenere olmaya başladığına şahit olur. Eskiden kalma ama güvenilir makineler tarafından desteklenen, yiyecek ve giyecek sorunu olmaksızın, genellikle sonsuz yaz yaşayan bir dünyada yaşamak, insanlar arasında tüm inisiyatifin kaybolmasına ve kaygısızca sürdürülen tembelliğin baş göstermesine sebep olmuştur.

    Tabii ki, insanlar içgüdüsel olarak korkunun hala ne demek olduğunu bilmektedirler: Geceleri, maymuna benzer yaratıklar, gizlendikleri yer altı mağaralarından yeryüzüne çıkmakta ve onları yemek için peşlerindedirler. Morlocklar, muazzam bir mutasyona uğramış ikinci nesil insan ırkıdır. Vakti zamanında büyük makinelerin tedarik ve bakımından sorumluydular. Her ne kadar akılları/zihinleri körelmiş olsa da, bugün hala bu işi içgüdüsel olarak sürdürmektedirler.

    Ancak, geriye kalan üst zekâ yolcumuzun zaman makinesini kaçırmak için bu konuda fazlasıyla yeterlidir. Yolcumuz umutsuzca, kendisini Morlock'lara karşı savunacak araçlar ya da silahlar için batık uygarlığın kalıntılarını karıştırır. Genç Weena'ya bir arkadaş bile bulmasına rağmen, Eloi'ye güvenemez. Morlock’lar çiftimizi kollamaktadır. Gezgin onlardan kaçıp kurtulmayı başardıktan sonra, sonunda zaman makinesini tekrar bulur. Öfkeli Morlock’ların baskısının vermiş olduğu stres altındaki kaçış planları alt üst olur ve gezginleri yeryüzündeki tüm hayatın sona ermiş olduğu bir zamana, 30 milyon yıl sonrasına götürür... Ve maceramız böylece devam eder…

    Bilim kurgunun genetik kökeni:
    Bu konu hakkında hâlâ cevap bekleyen birçok soru, bilim kurgunun ilk edebiyat tarihçisinin kafasını karıştırmaktadır. Bununla birlikte bazı şeyler kaya gibi sapasağlam durmaktadır ve 1895 yılı bilim kurgu türünün kronolojisinde bir kilometre olmuştur. 1895’te genç yazar H.G. Wells ilk çalışmasını "Zaman Makinesi" başlıklı kısa bir romanı olarak kaleme aldı ve sattı. O zaman diliminde "bilim kurgu" diye bir şey henüz yoktu; Bu terim otuz yıl sonra ve başka bir kıtada dillendirildi.

    Günümüzde böylesi bir çalışma hakkında uygun bir yargıya varmak istiyorsak, 19. Yüzyılın sonunda bilim kurgu sahnesine ilk defa Wells'in "zaman makinesi" ile giriş yaptığını bilmek çok önemlidir. 21. Yüzyılın okuru olarak, büyük bir hevesle ele alacağımız bu klasik şaheserin daha ilk sayfalarını çevirdikten sonra şaşkınlığa kapılmamalı ve kitaptan sıkılmamalıyız. "Zaman Makinesi", 1895 yılında ele alınmış bir kitap olduğu için belki bugünkü ihtiyaç ya da beklentilerimizi karşılamayabilir, ama eğer okurken kendimizi tamamen bu güzelliğe bırakacak olursak, o zaman gerçek değerini anlayacak ve o zaman bu güzel eserin tadına varacağız diye düşünüyorum.

    Yavaş ama ısrarcı
    Aslında, bugünün standartlarına göre bakıldığında kitapta çok az şeyler yaşanıyor ve 1895 yılında, genç H.G. Wells kaleme aldığı bu hikâye yeteneği üzerinde fazlasıyla gayret göstermek zorunda kaldı. “Zaman Makinesi” kendisinin ilk çalışmasıydı ve şimdi ölümsüzleştirilen fikirleri için bir kilometre taşı niteliğindeydi.

    Günümüz yazarları okurlarına artık çok daha farklı bir şekilde yaklaşıyorlar. Wells, 1895'te ki okuyucusuna gerçek hikâyesine giriş yapmadan önce, zamanın doğası ile ilgili ayrıntılı bir giriş yapmayı çok iyi başarabildi. Bu genellikle olaylara bir kural ve akıllıca bir eylem unsuru olarak entegre edilir. Bununla birlikte, her ne kadar "Uzay Yolu - Star Trek" dizisininin fikir babasının Gene Roddenberry olduğu bilinse de, benim zannımca; Roddenberry’nin bu kült dizi için H.G. Wells’den ilham aldığı da aşikârdır.

    Kısacası, bir bilimkurgu hayranıysanız, bu güzel eseri muhakkak değerlendirin derim.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Anneciğim, işte senin dininden kaçışım o an oldu. Beni meclise
    götürüp vaizin şefaat konusunu öğrettiği, o kötü kadının kaderini ve
    macerasını anlattığı o gece irkildim, titredim! Anacığım, içimdeki herşeyin
    o anda yıkılıp döküldüğünü ve onların hepsinden kurtulduğumu
    hissettim. Orada senin dininden, senin vaizinden kaçtım. Yularından,
    ayak bağından ayrılmış ve dehlenmiş bir atın kaçışı gibi bir kaçış... Siz
    hâlâ peşimsıra aksayarak, beni yeniden avuçlarınıza alıp boyun eğdirmek
    düşüyle geliyorsunuz. Zaman zaman küfrediyorsunuz. Kızgın, öfkeli
    ve ürkütücü bağırtılarınız var... Adımlarım gevşeyip bana yaklaştığınızda
    hemen kementle beni tutmak ve yeniden eğerin yular ve ayakbağıyla
    bağlı bir hamal yapmak istiyorsunuz. İşte nefretim, ürküntüm
    ve daha hızlı kaçışım da bundandır. Yani bu sıkı, girift bağ/kayıt ve engellerle
    dolu dinden kaçışım..
  • Romancılar kendini haklı çıkarmanın inceliklerini elbette her zaman kavramışlardır. Savaş ve Barış'ta, tüm savaş sahnelerini unutmama rağmen onca yıldır hâlâ aklımda kalan dehşetli bir bölüm var. Borodino çarpışmasının ardından ağırbaşlı gururla çekilen Rus ordusu Moskova'yı Napolyon'a bırakmaktadır ve yol parası denkleştirebilen herkes kenti terk etmektedir. Kandırılıp terk edilmelerine öfkeli bir kalabalık, vali Kont Rostopçin'in konağı önünde toplanır. Uyanık vali halkın bir günah keçisi aradığını kavrar ve askerlerine, yetkilileri eleştiren broşürler dağıttığı için hapsedilmiş bir genci getirmelerini emreder. Rostopçin kalabalığa, "Bize Moskova'yı kaybettiren" diye haykırır, "işte bu alçak adamdır!" Ama delikanlı getirildiğinde acınacak durumda olduğu görülür. Perişan halde, bitkindir ve prangalarını sürükleyerek yürür. Daha beteri, adalet ve şefkat bekler görünmektedir. "Kont hazretleri" der utanarak, "hepimizi yargılayan bir Tanrı var." Ama Rostopçin merhamete geleceğine iyice köpürür. "Alın kellesini!" diye bağırır ve komuta subayının sessiz bir baş işareti üzerine muhafızlardan birisi delikanlının kafasına kılıcının tersini indiriverir. Gencin çığlığı ve ıstırabı kalabalığın işi bitirmesine yeter. Halk genci öldüresiye tekmelerken Rostopçin konağın arkasından çıkar ve "atları hızlı" arabasıyla kaçar.
  • "Geçmişten kaçabileceğimi sanmak büyük bir aptallıktı. Ne kadar hızlı koşsam da, ne kadar uzağa kaçsam da, geçmişten kurtuluş yoktu..."
    Jacob Jordan, sadece beş yaşındaydı... Okuldan dönerken yol boyunca annesinin elini tutmuş, o gün okulda yaşadıklarını anlatıyordu. Artık kendi sokaklarına geldiklerinde annesine 'hadi yarışalım' diyerek elini bırakıp koşmaya başladı. Evleri artık çok yakındı, tam karşılarındaydı! Ama Jacob'ın o eve bir daha giremeyeceğini kimse bilmiyordu.. Aniden ortaya çıkan, ara sokakta olmasına rağmen aşırı hızlı bir araç, çarpmanın etkisiyle havada takla atan küçücük bir beden ve bir annenin acı çığlığı... Anne oğulun keyifli anları saniyeler içinde trajediye dönüştü. Üstüne üstlük bunun sorumlusu olan sürücü arabadan inme zahmetini bile göstermeden geri vitese takıp kaçtı. ...
    Bir yıl sonra, Jacob'a çarpan aracın sahibi bulunup tutuklandı. Mahkeme önünde toplanan öfkeli kalabalık "Jacob için adalet" sloganları atıyordu. Sanık, herkesin gözünde, kontrolsüz araç kullanan küçücük bir çocuğa çarpıp yardım çağırmadan olay yerini terk eden bir KATİLdi.
    Peki ya herkesin SUÇLU bildiği kişi de aslında sadece bir KURBANsa... İşte Bristol kriminal şubeden komiser Ray Stevens ve yardımcısı Kate burada devreye giriyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarmak onların işi değil mi? Ve bunu çok iyi yapıyorlar...
    Sürükleyici bir hikayeydi. Dizi tadında bir kitap. İlk bölüm daha sakinken olayların çözümlendiği ikinci bölüm daha heyecanlıydı. Kitabın sağlam bir kurgusu var ve sanırım bunda yazarın da önceden polis olmasının etkisi var. 12 sene polislik yapmış ve hikayeyi de gerçek bir davadan esinlenmiş. Tabi bu özellikler anlatım yeteneğiyle birleşince güzel bir eser çıkmış ortaya.