• Yaşar Tunagür'ün "tam yetkili Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı" olarak ilk resmi icraatı ne oluyor dersiniz?

    Fethullah Gülen'i İzmir Merkez Vaizliği'ne ve Kestanepazarı Derneği'ne müdür tayin etmek.

    Meşhur "Hizmet hareketi"nin temeli orada atıldı.
  • İKİNCİ BASIMA ÖNSÖZ
    Türk Ülküsü'nün bu ikinci basımı, birincisine göre oldukça değisiktir. İlk basımdaki tarihe ve kalem
    mücadelesine ait yazılar bırakılmış, doğrudan doğruya ülkünün türlü konularını ilgilendiren yazılar alınmış
    ve bunlara yine ülkü ile ilgili yeni yazılar eklenmiştir. İlk basımda bulunup da ikinci basımda bulunmayan
    Türkolojiye ve kalem mücadelesine ait yazılar, yine yenilerinin de eklenmesiyle ayrı kitaplar olarak
    basılacaktır.
    Burada toplanan 21 yazının da üzerinde düzeltmeler yapılmıştır. Düzeltmelerin bir kısmı dile aittir. Bir kısmı
    da yazıların ilk yayınlandığı zamana ait olup, simdi lüzumu, hatta anlamı kalmayan parçaların çıkarılması
    veya değiştirilmesi seklinde olmuştur.
    Böylelikle kitap kısa bir zamana değil, uzun bir zamana seslenebilecek bir ülkü dergisi durumuna
    gelmektedir.
    Maltepe, 1 Ocak 1966
    Atsız


    1. ALINTI
    TÜRK ÜLKÜSÜ
    Dünya bir çarpışma alanıdır. Yaratıcı kuvvet, dünyayı bir çarpışma düzeni içinde yaratmış, yaratılanlar

    çarpışma düzeni içinde yaşayıp bugüne erişmişlerdir. Bunun, neden, niçin böyle olduğu hakkındaki yüksek felsefi düşünceleri bir yana bırakıp gerçeği olduğu gibi kabul edersek, çarpışmaya hazır bulunmanın en hayati prensip olduğu sonucuna kendiliğinden varırız. İnsanlar arasındaki çarpışma, birleşip düzene girmiş topluluklar arasında oluyor. Bu topluluklara millet diyoruz. Milletler, binlerce yıldan beri var. Amansız boğuşmalarda bazıları ortadan kalkmış, bazıları sonradan kurulmuş, fakat milletler her zaman var olmuş, her zaman birbiriyle savasmıştır.

    Savaşmak, yasamak için gereklidir. Çünkü, milli çıkarların çatıstığı davaları bitirmek için, savastan baska

    çare bulunamamıstır. Milletleri savasa hazır bulunduran iki vasıta vardır. Biri maddidir, buna "teknik"

    diyoruz. Biri ruhidir, "ülkü" adını veriyoruz.

    Uzun tarih göstermistir ki, esit maddi kuvvetler arasındaki çarpısmayı ruhi yönden üstün olan kazanır. Ruhi

    kuvvet, teknik kuvveti yaratabilir. Ruhi kuvvetten yoksunluk ise, maddi güç ne kadar büyük olursa olsun

    bozgun demektir.

    Ruhi kuvvet nedir?

    Milli üstünlük inancı, büyümek isteği, yani milli ülküdür. Milli ülküler, toplulukların yaratıcı kuvvetidir. Bütün

    yaratıcı güçler gibi de, aykırılıkları yok etmek özelliğine maliktir. Türk yaratıcı gücü, yani Türk ülküsü,

    yüzyıllardan beri prensip haline gelmis, uğrunda çarpısılmıs, birkaç kere gerçeklesmis bir düsüncedir. Ona

    hayal diyenler, hayal içinde gevseyip tembellesmis olanlardır. Dedikleri gibi hayal olsaydı, hiç gerçeklesir

    miydi?

    Bununla beraber yirminci yüzyıl bir mucizeler zamanı olmus, olmaz sanılanlar mümkün kılınmıstır. Bu

    bakımdan da Türk ülküsünün gerçeklesmesini ummak, insanlar için, haktır.Türk ülküsü, Türk büyüklüğü ve

    Türk kudreti isteği ve inancıdır. İnancın ne büyük ruhi amil olduğunu anlatmaya lüzum yok. İmanla ümitsiz hastalar bile iyilesiyor Bir ülkünün çerçevesinde toplanmak ve onun için ölümü bile göze alarak savasmak ne güzel seydir! İnsanlar ancak ülkü ile hayvanlardan ayrılabiliyorlar. Milli bir ülkü olmadıktan sonra, insanın hayvandan ne farkı kalır? Hayvan, ölümden ve ızdıraptan kaçar, kuvvetliden korkar.

    Ölümden korkmayan, ızdıraptan kaçmayan, kuvvetli ile savası göze alan yaratık, ancak ülkücü insandır.

    Bir zamanlar, dinler, insanları hayvan olmaktan kurtarmak için çalıstı, onlara Tanrı'dan öğütler verdi.

    Bugünkü ülküler tamamıyla millidir. Dini inancı da içine almıs olan milli ülkü, insanları sürükleyen,

    güçlendiren ve asillestiren bu duygu ve düsüncedir.

    Bugünkü kaba maddecilik arasında, Türk ülküsü sararmıs, biraz küllenmis gibi görünüyor. Maddecilik

    hastalığı geçtiği zaman, o, yine parlayacaktır. Onun için Türk ülküsüne sarılmaya mecburuz. Bütün Doğu

    milletlerini yendiği halde, yalnız Türklerle basa çakamayan Batı'nın içine sinmis düsmanlığı ve hıncı

    karsısında, bizim silahımız, Türk ülküsüdür

    Arab'ı, Acem'i, Hind'i, Çin'i yenilirken, tek basına Avrupa'ya dalan ve yüzyıllarca tek basına bütün Avrupa

    milletlerine karsı Tanrının adının savunan Asya arslanları, zaman zaman gaflet uykusuna dalmıslar, fakat

    sonra sıçrayıp sahlanmıslardır.

    Bu seferki dalgınlık biraz tehlikeli gibi görünüyor. Çünkü, içinde yabancıya hayranlık unsuru var. Tehlikeler

    nereden gelirse gelsin, ne kadar büyük olursa olsun, tek çare ve tek ilacı "Türk ülküsüdür".

    Bir sair:

    Bu toprak için,

    Bu bayrak için,

    Ölelim..

    Fakat bilelim.

    Diyor. Güzel bir düsünce. Türk ülküsünün yoluna girdiğimiz gün, bu siiri biraz değistirerek söyleyeceğiz:

    Bu toprak için,

    Bu bayrak için,

    Ölelim.

    Ne düsünelim, ne de bilelim!

    10 Kasım 1955



    2. ALINTI

    KIZILELMA

    Bir milletin yürütücü kuvvetine “ülkü” denir. Toplumlardaki kisileri birbirine bağlayan nesne, sadece kök

    birliği, çıkar ve ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür. Ülküsüz topluluk yerinde sayan, ülkülü topluluk yürüyen bir yığındır. Sözlük anlamı “and” ve “uzak hedef” demek olan “ülkü”, topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karsı içten sözlesmis gibidirler.

    Ülkü, ilk önce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, suuraltında, hayallerinde doğar ve kendini

    önce destanlarda gösterir. Sonra suura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük

    kahramanlar, onu gerçeklestirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet,

    kahramanlar ardından gönül isteği ile kosar. Bütün bu uğrasmalar arasında da millet yürür; önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlasır, erginlesir. Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavusmaktır. Asağı yukarı, her millet, aynı sekildeki milli gayelerin ardındadır. Milletlerin çapına, kaabiliyetine göre milli ülkülerin ayrıntılarında farklar olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer: Büyümek ve rahatlığa kavusmak!

    Türkler, kendi ülkülerine niçin “kızılelma” demistir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık ve

    tabiilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı, ülkünün

    aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir. Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip sekillenmis ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmistir. Bu büyük düsünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu’ya gelen, en çok bir milyon Türk, Bizans’ın Asya ve Avrupa’daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlasmıs döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta “dördüncüsü Okyanusya’dır” üzerindeki teskilat ve medeniyet saheserini yaratamazdı.

    Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü

    olaylara bakmak yeter:

    60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teskilatsız ve geri olan Araplar, milli ülküleri olan Arap

    Birliği düsüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. Ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin isinde

    İngiltere ve Amerika’ya kafa tutmaktadırlar. Ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada itibarları ve

    değerleri artmıstır. Bizim için çok büyük isret ve ders olan su olay, Arapların itibarını göstermesi

    bakımından manalıdır: Birlesmis Milletler teskilatının 11 üyeli Güvenlik Konseyi’nin besi “Amerika, İngiltere,

    Fransa, Rusya ve Çin” daimi, altısı geçicidir. 1945 yılında, bu altı üyelik için seçim yapıldı. 900 yıllık büyük

    bir geçmisi ve tarihi olan, askeri devlet olarak nam kazanmıs bulunan Türkiye bu seçimde ancak bir tek oy

    alarak Konsey’e giremediği halde, İngiliz isgalinden henüz kurtulamamıs olan ordusuz, donanmasız Mısır,

    45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birlesmis Milletler teskilatına dahil bulunan 50

    devletten 45’i, Mısır’ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüstü. 1946’da geçici üyelik için yapılan seçimde de, Türkiye’ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye’nin Türkiye`ye tercih edilmesinin sebebi açıktır: Suriye, bir ülkünün ardındadır. Yani prensip sahibidir. Bundan dolayı da, düsmanlarının bile saygısını kazanmıstır. Yahudiler de, ülkü sahibi olmanın ikinci bir ibret verici örneğidir. Korkaklığı atasözü haline gelen bu millet, bugün, bir milli ülkünün ardında, herhangi bir millet kadar cesaretle çarpısıyor. Milli kahramanlar ve bu milli kahramanlar, idama mahkum edildikleri ve bağıslanma dileğinde bulunurlarsa ölümden kurtulacakları halde, İngiltere’den af dilemeyerek milletlerine seref vermek suretiyle ölüyorlar. Bu milli ülkü sayesinde, Filistin’deki yarım milyon yahudi (O zaman Filistin’de yarım milyon Yahudi vardı), yalnız Araplarla değil, koca İngiltere ile savası göze alıyor, Amerika’ya meydan okuyor. Milli ülküye yapısmak sayesinde Yahudiler o kadar kuvvetlenmisledir ki, bugün İngiltere imparatorluğu onlara karsı bir sey yapamıyor. Tabaasında bir tek kisinin hapse atılmasını savas sebebi saban İngiltere, bugün, İngiliz askerlerinin öldürülmesine, İngiliz subaylarının kaçırılıp dayak atılarak horlanmasına, masum İngiliz çavuslarının Yahudiler tarafından canice asılmasına ses çıkaramıyor.

    Bütün bunların en önemli sebebi Arapların ve Yahudilerin olağanüstü kuvvetli olmasıdır. Bu kuvvet maddi

    değil, manevidir, Yani ülkü kuvvetidir.

    Kızılelma ülküsüne “tehlikeli maceracılık” diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp düsünmelidirler.

    Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmıs olan

    İbrani dilini diriltip bir konusma dili haline getirmek uğrundaki çalısmaları ile dünyaya örnek olmuşlardır.

    Biz ise bir yandan “bir Türk dünyaya bedeldir” vecizesine inanmıs görünürken, bir yandan da kendimizi

    baltalayıp inkar ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve milli ülkü ile delilik diye alay ettik.

    Güvenlik Konseyindeki seçimler göstermistir ki, kimseden bir sey istememek, herkesle hos geçinmek,

    ittifaklar yapmak bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil,

    yasamaktan da vazgeçmeliyiz. “Tarihi görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmus bir topluluk” olmayı

    kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hititler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değilsek

    milli ülkünün pesine düsmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek

    gafletinden çekinmeliyiz.

    Ülküler için “maddi faydası nedir?”, “uygulanabilir mi?” diye düsünmek doğru değildir. Hiçbir inanç riyazi

    mantığa vurulmaz. Tanrı’nın varlığı da riyazi metod ile isbat edilememistir. Fakat yüz milyonlarca insan ona

    inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır. Ülküler de böyledir.

    Kızılelma ülküsünün gerisinde savaslar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi rahatı ve

    keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü inkar edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat

    bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister istemez bu milli

    akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların milli ülküyü güya milli çıkar

    adına baltalamasının önüne geçmektir.

    Bir topluluktan ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlastığını görürsünüz. Ortak düsüncesi olmayan

    toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düsünür. Böyle bir toplulukta fedakarlık, saygı, nezaket

    kalmaz. Bencillik, kabalık, rüsvet, iltimas ve namussuzluğun türküsü alır yürür. Maddilesmis bir insan vatan

    için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi? Milletine inanmayan bir adam yabancı ile isbirliği

    yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı? Kızılelma, Türk milletinin manevi besinidir. Açlar

    yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de

    “Kızılelma” kendisine yasak edildiği için marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı ve zehirli fikirlere el

    uzatıyor.

    Fakat artık bu devir kapanmıstır. Gittikçe uyanan milli suur karsısında gaafiller ve hainler, Türk milletini

    daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.

    Ziya Gökalp’ın mısraları düsturumuz olacaktır:

    Demez tas, kaya

    Yürürüz yaya...

    Türküz, gideriz

    Kızılelmaya.

    ( Kızılelma, 1. Sayı, 31 Ekim 1947 )



    3.ALINTI

    BÜYÜKLÜK ÜLKÜSÜ

    Sahsi çıkara önem vermeyen, toplumun iyiliğini isteyen her düsünce insanidir. Bu insani düsünce,

    toplumun maddi kazançları ile yetinmeyip manevi kazanç davası da güderse, o zaman "ülkü" olur. Ülküler

    birer büyüklük davasıdır. Bundan dolayıdır ki, büyümek isteyen, büyüklük ardından kosan milletlerin ülküsü

    vardır. Bir Nepal'in, bir Panama'nın veya İsviçre'nin ülküsü olamaz. Bunların milli davalarının son basamağı,

    nihayet, huzur ve bolluktur. Huzur ve bolluk ise ülkü olmak özelliğini tasımaz. Çünkü huzur ve bolluk isteği,

    milletleri heyecanlandırmaz. Vecd haline getiremez. Onları ölüme kadar varan fedakarlığa sürükleyemez.

    Büyüklük davası, yani ülkü, savasla elde edildiği içindir ki, insanlık tarihinde büyük savasçıların,

    kumandanların ve kahramanların daima seçkin bir yeri olmustur. Savaslar, kahramanlık ruhunu beslemis,

    erdemli insanların yetismesine sebep olmus, destani edebiyatı yaratmıstır. Yirminci Yüzyıla doğru

    yaklastıkça savaslar daha ıztıraplı bir hal almakla beraber, hiçbir sey onun ahlaki karsılığı olmamıstır ve

    uzun zamandır savasmayan milletlerde ahlaki bir bozulmanın basladığı gözden kaçmamaktadır. Mesela

    İsveç'te kültür ve refah son dereceye vardığı, bu alanda Amerika ve Almanya'dan bile üstün bulunduğu

    halde, İsveç halkının ahlakındaki, günden güne çoğalan yozlasma, düsündürücü bir durum almaktadır.

    Bazı bayramlarda İsveçli gençlerin topyekün yaptığı rezaletler, memleketteki homoseksüel derneklerinin

    yasa ile tanınması, çocuk yetistirebilecek kaabiliyetteki aileler arasında bile sun'i nikahla çocuk sahibi olmak

    gibi gariplikler, bu milletin bir iç sıkıntısı, bir manevi bocalama içinde olduğunu gösteriyor. İsveç, iki

    yüzyıldan beri savasmamıstır. Bir zamanlar "büyük devlet" olan İsveç'in artık hiçbir büyüklük emelinin

    kalmayısı, uzun bir süredir devam eden tarafsızlık, atom savasına tam manasıyla hazırlanacak kadar maddi

    güç göstermesine rağmen, manevi kuvvetlerden yoksunluğu, bu sonuçları hazırlamıstır. Soysuzlasma

    durdurulmazsa, İsveç, günün birinde tıpkı Estonya, Letonya ve Litvanya gibi bolsevikliğin ağına

    düsüverecektir. Çünkü İsveç milletinin heyecan verici bir ülküsü, bir büyüklük ülküsü yoktur.

    Bu örnekler epeyce çoğaltılabilir. Su kadarını söyliyeyim ki, hükümet darbelerinin sanat haline geldiği belirli

    ülkelerde, bunun bas sebebi, bu ülkelerin bir büyüklük ülküsünden yoksun bulunuslarıdır. İktisadi

    yoksulluk, siyasi buhran isin dıs tarafıdır. Asıl ve gerçek sebep, milli ülküsüzlüktür. Milli ülküler, milletleri yüzyıllar boyunca ayakta tutacak enerji kaynağıdır. Ülkücü milletler, fedakar insanlarla doludur. Fedakar insanların çokluğu, her türlü insani meziyetlerle yasar. Hayvanlasmıs toplumlar refah ve dıstan büyüklük içinde de olsa, yıkılmaya mahkumdur. Eski Roma gibi...

    Türk milleti, ülküsü olan mutlu toplumlardan biridir. Bütün tarihi boyunca büyüklük ülküsü ardından

    kosmus, birlik ve fetih savasları yapmış ve Birinci Dünya Savası'nın sonuna kadar da daima bir büyük

    devletin sahibi olmustur. Bugün, Türkler arasındaki mayalanmanın Kızılelma, Turancılık, Uluğ Türkistan veya Büyük Türkili adlarıyla adlandığını görüyoruz. Bunun manası "büyüyüp birlesme" veya "birlesip büyümek istiyorum" demektir. Ancak kaabiliyetli ve enerjik olanlar büyüklük ülküsü ardından kosar. Çünkü büyüklük ülküsü, büyük fedakarlıklar ülküsü demektir. Bundan dolayıdır ki, korkaklarla asağılıklar büyüklükten korkar, daima küçük kalmak ister.

    ( Büyük Türkeli, 2. Sayı, 25 Nisan 1962 )



    3.alıntı

    ÜLKÜLER SALDIRICIDIR

    Biyoloji bakımından canlıların, yani hayvanlarla bitkilerin gayesi kendi soyunun bütün dünyayı bürümesidir.

    Hiçbir hayvan veya bitki cinsi dünyayı kaplayamıyorsa bunun sebebi aynı gayeyi güden baska cinslerin

    mukavemetine maruz kalmasıdır. Cinslerin aynı gaye için yaptıkları bu tesir ve maruz kaldıkları tepkiden

    "hayat kavgası" doğuyor. Bu arada zayıflar eziliyor, azalıyor; güçlüler yapılıp çoğalıyor; bazı soylar ise

    yeryüzünden büsbütün kalkıyor. Milletler arasında da aynı yasa hüküm sürer. Millet, âdeta gayri suurî olarak dünyaya yayılıp hâkim olmak ister. Fakat yayılırken baska milletlerin mukavemetine çarpar. Böylelikle aralarında savas baslar. Sonunda güçlüler kazanır. İnsan toplulukları yani milletler, yüksek bir suur mertebesine eristikleri için bunlar arasındaki hayat kavgası yalnız tabiatın kanunları içinde sürüp gitmekle kalmaz. Buna insan suurunun sistemi ve metodu da eklenir. Bundan da millî ülküler doğar. Demek ki millî ülkü, milletin tahtessuurunda bulunan "yayılıp hâkim olma" sevkitabiisinin baskanlar ve kılavuzlar tarafından suurlandırılıp sistemlendirilmis seklidir. Ülküye kılavuzluk veya baskanlık eden sahsiyetlerin irade ve kuvvet derecesi ülkülerin basarısında birinci derecede âmildir. Millî ülkülerde azdan çoğa doğru üç dönem vardır: İstiklâl, birlik, fütuhat.

    Millî ülkünün ilk dönemi istiklâl kazanmaktır. Müstakil olmayanlar istiklâllerini kazanmak, kazanmıs olanlar

    da bunu muhafaza edip sağlamlastırmak düsüncesi ardında kosarlar. İrlandalılar sekiz yüzyıldan beri istiklâl için uğrasıyorlardı. Küçük bir millet oldukları halde fedakârlıkları sayesinde koca İngiltere'nin elinden istiklâllerini zorla söküp attılar. Estonlar, Letonlar, Litvanlar asırlardan beri istiklâl rüyası görüyorlardı. İlk cihan savasından sonra

    ülkelerine kavusmuşlardı. 1940'ta kaybettikleri istiklâli yeniden elde etmek için simdi içerde ve dısarda

    azimle çalısıyorlar. Eskiden müstakil olup 150 yıl önce istiklâllerini kaybetmis olan Lehliler büyük fedakârlıklardan, kanlı ihtilâllerden sonra ilk cihan savası sonunda istiklâllerini kazanmıslardı. 1939'da istiklâli yeniden kaybettiler.

    Fakat sanki hiçbir sey olmamıs, o kadar felâketi onlar yasamamıs gibi yeniden istiklâl davası arkasındadırlar. Bir yandan çete savaslarıyla millî ruhu ayakta tutmaya çalısırken bir yandan da dısardaki

    teskilatları vasıtasıyla her fırsattan faydalanarak istiklâllerini kurtarmaya çabalıyorlar. Hindistan, Pakistan, Birmanya, İndonezya da aynı yolun yolcusu olarak, aynı gayeler için kan dökerek nihayet emellerine kavustular.

    İstiklâl uğrundaki savasın en tipik örneğini Yahudiler vermistir: Esâretleri yirmi asrı geçen, dünyanın her

    tarafına dağılarak bir anayurtları kalmayan ve dillerini de kaybeden Yahudiler, istiklâl sevkitabiisinin

    tesirinde olarak yaptıkları uzun ve yıpratıcı mücadeleden sonra millî ülkünün ilk merhalesine erdiler.

    Bugün, milletlerin çoğu müstakil olduğu için millî ülkünün bu ilk merhalesi ardında kosan milletler azdır.

    Millî ülkünün ikinci merhalesi birliktir. Yani bir milletin bütün fertlerinin tek bayrak altında tek devlet hâline

    gelmesidir. İstiklâlini kazanmıs olan her milletin ilk isi yabancı hâkimiyet altında kalmıs olan uruktaslarını

    kurtarma yollarını aramaktır. Yahut bir millet birkaç ayrı devlet hâlinde siyaseten müstakilse bunların

    birlesmesi için siyâsî ve askerî faaliyette bulunmaktır. On dördüncü asırda Türkiye Türkleri yirmi, otuz ayrı hükûmetle idare olunuyordu. Birlesme kanunu dolayısıyla bunlar bir buçuk asır birbirleriyle çarpıstılar. 1051'te birliği tamamladılar.



    İtalya da aynı sekilde hareket ettikten sonra gözünü yabancı hakimiyeti altında kalmıs olan İtalyanlara çevirdi. İlk cihan savasında İtalya'nın müttefiklerine ihaneti, Avusturya idaresinde yasayan birkaç yüz bir İtalyan'ı kurtarmak içindi. İkinci cihan savasında Fransa ve Yugoslavya ile yaptığı savaslarda o iki ülkedeki birkaç yüz bin İtalyan için yapıldı. Ayrı müstakil evletler hâlinde yasayan Almanlar 1870'te yaptıkları büyük bir atısla siyasî birliklerini

    anaçizgileriyle kurduktan sonra bunu tamamlamak için 1938'de baslayan bir seri hamleler daha yaptılar.

    Gerçi bu büyük isi basaramadılar. Fakat basarmalarına ramak kalmıstı. Bugün Avusturya ayrılmıs ve

    Almanya da iki ayrı parçaya bölünmüs olduğu halde Alman önderlerinin bir birlik ardında kostukları

    görülmektedir. Hatta, Batı Almanya Meclisinde Doğu ile birlesmek konusu üzerine sözler söylenirken bazı

    milletvekilleri Avusturya ile de birlesmek istediklerini haykırarak açığa vurmuşlardır. Romen Birliği, Eflak ve Boğdan Beyliklerinin birlesmesiyle baslamıs ve Romanya bundan uruktaslarını kurtarmak için 1913, 1914-1918 ve 1941 savaslarına girmistir. Finler, Rusya idaresinde bulunan Karalya Finlerini kurtarmak için Almanya'nın yanında savasa girmişlerse de kaybetmişlerdir. Fakat ilerde mutlaka kazanacaklar ve büyük Finlandiyayı kuracaklardır.

    Macarların, Bulgarların, Sırpların, Yunanlıların da son asırdaki tarihlerinde aynı kanunla hareket ettiklerini

    vukuat pek açık olarak göstermistir. Bazı çok yeni ve zayıf, askerî kudreti sıfır derecesinde veya kültür seviyesi çok asağı olan milletlerde de aynı kanunla hareket edildiğini görüyoruz. Meselâ Afganistan asağı yukarı 10-12 milyonluk geri bir memleket olduğu halde 100 milyonluk Pakistan'la davâlıdır. Pakistan sınırları içinde yasayan ve Pesto yani Afgan dili konusan uruktaslarını istiyor. Yanında müttefikleri olduğu hâlde Yahudilere yenilen Mısır ise İngiltere'den Sudan'ı ve Trablus'la Bingazi'yi istiyor. Bütün nüfusu 400 bin kisi bile olmayan Ürdün Beyliği, Suriye ve Filistin'in hepsini istiyordu. Bu kadarını elde edemedi ama Yahudilerden arta kalan Filistin parçasını eklemesini becerebildi. Habesistan, Eritreyi istemektedir. Yahudiler ise millî birlik için Irak ve Yemen'deki yüz bine yakın Yahudiyi uçaklarla İsrail'e tasıdılar.

    Millî ülkünün üçüncü merhalesi ise fütuhattır. Çünkü millî birliğini tamamlamıs olan milletler kendi soylarını

    yeryüzüne yayıp hâkim kılmak için istilâ ve fütuhat yapmak mecburiyetindedirler. Hattâ bir millet bazen

    kendi millî birliğini tamamlamadan önce de fütuhata baslayabilir. Meselâ Osmanlılar Türkiye'deki Türk

    birliğini tamamlamadan önce Avrupa'da genis fütuhat yapmışlardı. İtalyanlar ve Almanlar da millî birlik isi

    bitmeden önce sömürge fetihlerine kalkısmıslardır. Fakat böyle tek istisnâlar umumî kaideyi bozmaz.

    Üçüncü Cihan Savası, millî birliklerini tamamlamıs olan Alman, İtalyan, Japon ve Rusların üçüncü

    merhaleye varmak gayretlerinden baska bir sey değildir. Simdi yalnız Rusya bu yolda yürümek istiyor ve

    tabiî bir sonuç olarak baskalarının mukavemeti ile karsılasıyor. Baska millî ülkülerin muzaffer olusu da

    yakında Rusya'yı çökertecektir... Görülüyor ki ülküler taarruzîdir. Müstakil olmayan millet istiklâlini kazanmak için kendisine hâkim olan milleti yenmeye mecburdur. Yani taarruzî bir maksatla hareket edecektir. Birliğini tamamlamamıs olan millet bu birliği elde etmek için uruktaslarını esaret altında tutan millet veya milletlerle çarpısacak, onlardan toprak alacaktır. Millî birliğini kurmus olanlar ise fütuhat yapmak için baskalarını yeneceklerdir. Demek ki millî ülkülerin her üç dönemi de taarruzîdir. Acaba tedafüî [savunmacı] ülkü olamaz mı? Bir millet malik olduğu sınırlar içinde yasayıp refaha kavusmak ülküsünü güdemez mi? Hayır! Çünkü mevcut sınırları muhafaza etmek ve zengin olmak düsüncesi hiçbir zaman bir ülkü olamaz. Bunlar bir millet için en küçük ve alelade bir istek değildir. Ülkü biraz hayal ile karısık, uzak, güç bir hedeftir. Ülkü, o ülkü ile tutusmus millet fertlerini heyecan içinde yasatan kutlu ve tatlı düsüncedir. Ülküler kanla, fedakârlıkla, kahramanlıkla beslenir. Bir millet, ülküsüne varmak için ırmaklar gibi kan akıtır, yığınlarla can harcar. Ülkülere kanla, kılıçla, dövüsle, millî kinle varılır. Ülkü çelik yürekler, demir bilekler, sarsılmaz irâdeler, yüksek ahlâklar ister. Ülkü bir dindir. Kahramanlar ve sehitler ister. Geçmiste birlik kurmus, fütuhat yapmış olan milletler eski ululuğu yeniden diriltmek için uğrasırlar. Çünkü (mazide tarihî hakikat olan seyler, âtide de tarihî hakikat olabilirler). Ülküler hiçbir kayıtla, hiçbir siyâsî ve insanî düsünce ile sınırlandırılamaz. Bir ülküye bel bağlamıs, gönül vermis milletlerin tarihî düsmanları vardır. O düsmanlar mutlaka tepelenecektir. O düsman milletlerle dostluk andlasmaları yapılmıs olabilir. Bu geçici dostlukların hiçbir değeri yoktur. Tarihî düsmanlar ancak dısişleri bakanlarının dostudur. Milletin

    asla!... Bir millet için en büyük tehlikelerden biri barıs ve dostluk afyonu yutarak uyumaktır. Büyümek istemiyen

    millet küçülmeye mahkumdur. Saldırmayan millete saldırırlar. (Yurtta barıs, cihanda barıs) yahut (kimsenin bir karıs toprağında gözümüz yok) gibi s filane bir siyasî umde ile bu milletin manevî enerjisini bilerek veya bilmeyerek söndürenler, zaten mahvolmus Almanya'ya savas açarak Türk tarihinde asla görülmemis bir kancıklığın zilletini tarihimize sokanlar, fakat Bulgaristan ve adalardaki Türkleri topraklarıyla birlikte kurtarmak fırsatını tarih yaratmısken en denî ve cebîn bir hareketle bundan kaçanlar hiç süphesiz Türk birliğini tamamlamak yolunda bir adım atamazlardı. Çünkü onlar bu memlekette Moskofçuluğu için için yasatmak, Türkçülüğü açıkça yok etmek istiyen devsirmelerdi. Hayat bir savasken ve onu kazanmak için mutlaka taarruz etmek gerekirken millî ülkü yolunda yapılacak taarruzun çirkinliğini haykırmak ya gaflet, ya ihanettir. Devletlerin sorumlu yerlerinde bulunanlar siyasî nezaket veya menfaat dolayısıyla böyle sözler söyleyebilirler. Fakat milletin gençliğine hitab edenler; yani öğretmenler, sairler, gazeteciler, yazıcılar bize barıs afyonu yutturmak isterlerse onların secerelerini ve evlerindeki gizli evrâkı arastırmak tarihin, bilhassa Türk tarihinin değismez hakikatını bir defa daha teyid

    edecektir. ( Orhun, 14. Sayı, 1 Subat 1944 )



    TÜRKÇÜLÜK

    Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin adıdır. Kelimenin sonundaki ek, yerine göre, mensupluk, sevgi, taraftarlık

    gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk sevgisi ve taraftarlığı demek olduğuna göre, kelime, yerinde

    kullanılmıstır. Baska milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi bu kelime ile ifade olunamaz. Zaten baska

    milletlerin Türk'ü sevmesi de gerçekten bir sevgiye değil, geçici bir nezakete, çıkara, siyasi zaruretlere

    isarettir. Türk'ü, gerçek olarak, Türk'ten baskası sevmez. Türkçülük bir ülküdür. Ülküler, milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en talihlisi dahi silik ve sönük kalmaya mahkumdur. Eğer bu millet talihli de değilse, onun sonucu yenilmek, ezilmek, hatta yok olmaktır. Ülküler, gerçekle hayalin karısmasından doğmus olan, düne bakarak yarını arayan, milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Milletler, ölebildikleri kadar yasama hakkına sahiptirler. Türkçülük, büyük Türkeli'nde, Türk uruğunun kayıtsız sartsız hakimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bu ülkü, geçmiste, birkaç kere gerçeklesmisti. Büyük Türkçülük ülküsü ve inancı ile yetisen gençlik sayesinde yarın yeniden gerçek olacaktır. Türkçülük, dün bir kaynaktı; bugün çaydır. Yarın coskun bir ırmak olacak ve önünde yabancı duygu ve

    düsüncelerden gelen bütün engeller yıkılacaktır. Türkçülük, dört kaynaktan geliyor:

    1. Kökü çok eski olan ve Türk uruğunun suuraltında yüzyıllardan beri yasayan milliyetçilik;

    2. Tanzimat'tan sonra, Avrupa'daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de tatbik olunmasını

    isteyen milliyetçilik hareketi;

    3.Devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyle doğan tepki;

    4.Türklerin 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar.

    Bu dört kaynaktan gelen düsünceler birbiriyle kaynasıp yoğrularak bugünkü Türkçülük ortaya çıkmıstır.

    Türkler, Türkçülük ile güçlenecek, kurtulacak, ilerleyecek, yükselecektir. Bir millet yükselme iradesini tasımazsa, kendine güveni olmazsa, baskalarını taklitten baska bir sey yapamazsa, geçmisiyle övünmezse, baskalarından üstün olmak istemezse, ülkü için ölümü göze alamazsa, savastan korkarsa, o millet içinden çürümüs demektir.

    Bugün ülküler ve kahramanlar çağında yasıyoruz. Geçmis haklara dayanılarak davaların öne atıldığı hesapların görüldüğü günlerdeyiz. Kan çağlayanları, kılıç sakırtıları ve gülle sesleri içinde yarının neler hazırladığını bilemiyoruz. Bu kasırga arasında, milletlerin yalnız geçmişlerini hatırlayarak milli ülkülerine yapıstıklarını görebiliyoruz. Geçmisi olmayan, yahut olup da unutan, milli ülküsü bulunmayanlar devriliyor.

    İnsanlığın tarihinde büyük kasırgalar eskiden zaman zaman gelip geçerdi. Gitgide bu kasırgalar sıklasıyor.

    Bu gidisle tarih, ebedi bir kasırgadan ibaret kalacak gibi gözüküyor. Bugün ayakta kalabilmek için eskisi

    kadar sağlam olmak yetismiyor. Çok güçlü, çok sağlam, çok sert, çok yürekli olmak gerekiyor. Bunun da

    bizim için birinci sartı, Türkçülük ülküsüne sıkısıkıya yapısmaktır. Sasıran, ürken, sapıtan milletleri, tarih

    bağıslamıyor.

    Türkçülük ülküsü bizden amansız bir görev ahlakı istiyor. Subay hiç yorulmadan altı saatlık talimini

    yaptırırsa, öğretmen bıkmadan öğreticilik isini yaparsa, memur sinirlenmeden halka kolaylık göstermeye

    devam ederse, doktor her seyden önce yurttaslarının sağlığı ile ilgili olursa, öğrenci her seyden önce

    dersini bellemeye çalısırsa ve bütün görevlerle rütbeler arasında ne caka, ne gösteris, ne dalkavukluk, ne

    de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa, asağıdakiler yukarının buyruğunu ukalalık saymaz, yukardakiler

    de asağının doğru ihtarlarına kızmazlarsa, bütün karsılıklı işlerde, görüsme ve konusmalarda ne

    ikiyüzlülüğe kaçan nezaket, ne de kabalığa kaçan sertlik bulunmazsa, görevin bizden istediği sey yapılmıs

    olur.

    Gerçekten Türkçü olmak kolay değildir. Her önüne gelen Türkçü olamayacağı gibi, her Türkçüyüm diyen

    de Türkçü olamaz.

    Her Türkçü, bulunduğu yerin görevini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü sağlamlasır. Türklük güçlenir.

    Türkçülerin ilk isi, görevlerini, arınmıs gönül ve inanmıs yürek ile yapmaktır.

    ( Orhun, 10. Sayı, 1 Ekim 1943 )



    DISARIDAN GELMEMİS OLAN TEK DÜSÜNCE

    Türkçülük düsüncesi, bu fikrin düsmanları veya her seyle alay etmek alıskanlığında olan prensipsizler

    tarafından saldırıya uğrarken, yapılan satasmaların baslıcaları sunlar olmustur:

    1-Bunlardan biri “Türkçülük” kelimesine olan itirazdır. İtirazcılar söyle demektedirler: “Türkçülük de ne

    demek oluyor? Bunlar Türk mü satıyorlar? Sütçü, süt satan demek olduğu gibi bunun manası da Türk satan

    demektir. Böyle saçma bir düsünce olur mu?” Bu itirazın hiçbir ciddi tarafı olmadığı meydandadır. Çünkü

    kelimelerin sonuna gelen “ci, cı, cü, cu, çi, çı, çü, çu” ekleri, yalnız o nesnenin satıcılığını göstermez; türlü

    türlü manalara da gelir. En yaygın ve genis anlamı ise sevgi, taraftarlık, mensupluk belirtmesidir. Nitekim

    “cumhuriyetçi” ve “kralcı” kelimeleri cumhuriyeti ve kralı satan değil, tamamen aksine seven, taraftarlık

    eden demektir. Bunun gibi “Türkçü” kelimesi de “Türkü seven”, “Türke taraftar olan” anlamına gelir.

    2-İkinci ve pek olumsuz bir itiraz, Türkçülüğün, memleketteki baska unsurları gücendireceği fikridir. Bunun

    da hiçbir tutar yeri olmadığı ortadadır. Dünyanın hiçbir yerinde, yüzde on gücenecek diye yüzde doksanın

    kendi düsüncelerini ve çıkarlarını açıkça ileri sürmekten alıkonmak istemesi görülmüs değildir. Bundan

    baska bir memleket, yalnız bir milletindin ve o milletin istek ve çıkarlarına göre idare olunur. Azınlıklar o

    ülkede, ancak, asıl sahiplerin milli haklarına saygı göstermek sartıyla adalet içinde yasamak hakkına

    maliktirler ve hiçbir suretle, kendi özel ve milli sartlarını, çıkarlarını ileri süremezler. Hele memleketin asıl

    sahiplerinin hak ve çıkarları aleyhinde hiçbir dilekte bulunamazlar. Bu takdirde vatana ihanet etmis olurlar.

    Türkiye’de, yüzde on gücenecek diye yüzde doksanı Türkçülük yapmakta alıkoymaya çalısmak, adeta,

    yüzde onun manevi diktatörlüğünü kurmak demektir. Böyle bir düsüncenin ahlakla ve kanunla ilgisi yoktur.

    Hiçbir türlü mantıkta da makbul bir prensip değildir.

    3-Üçüncü ve makul gibi gözüken bir itiraz; Türkçülüğün, bütün dünya Türklerini ülkü edinmesi bakımından

    hayli, bos, hatta maceracı ve tehlikeli olması düsüncesidir. Bu da yanlıstır. “Hayali” demek, asla gerçeklesmeyecek ve gerçeklesmemis demekse, Türkçülük hayali değildir. Türkçülük, Türklüğün geçmisteki haklarının mirasını istemek bakımından haklı, mesru ve tarihi bir davadır. Türkçülüğün istekleri, geçmiste birkaç kere gerçek olduğu için, “hayal olmamak” gibi bir dayanağı var demektir. Büyük milli ülkülerin hiçbirisi, gerçeklesmesi kolay işlerden değildir. Fakat hepsi birer birer gerçek olmaktadır. Hindistan ve İndonezya kaç yüzyıl sonra milli dileklerine kavustular? Otuz yıl önce yalnız birkaç aydının kafasındaki hayal olan İndonezya bağımsızlığı nasıl gerçeklesti? Sekiz yüzyıllık bir tutsaklıktan, hatta dilini kaybettikten sonra, İrlandalılar, nasıl kurtulup, kitaplarda kalan milli dillerini diriltmeye koyuldular? Ya hele, dilleriyle anavatanlarını da kaybedip dünyanın her tarafına dağılan Yahudiler, 2000 yıl sonra Filistin’de milli devletlerini kurup milli dillerini milli yazıları ile yazmaya baslamadılar mı? Bütün bunların yanında Türkçülük ülküsü ne kadar yumusaktır? Türkçülüğün, maceracı olduğu hakkındaki iddia da hiçbir tarihi olaya dayanmamaktadır. Türkçülük, simdiye kadar is basına gelmis değildir ki, maceracı olduğu denenmis olsun. Sınırdısı ırkdaslarını düsünmek, onların bizimle birlesmesini veya hiç olmazsa bağımsız olmasını istemek ise hiçbir zaman maceracılık değildir. Dünyanın bütün milletleri, hatta pek yeni devlet kuranları bile ilki is olarak sınırdısı ırkdaslarımızı düsünmek ve hele insan hakları beyannamesinden sonra, onların da insan haklarından faydalanması için tesebbüslere girismekle yükümlüyüz. Soydaslarımızı, sistemli bir sekilde yok edenlere savasa hazırlanmak maceracılık değildir. Milletimizin ve insanlığın en kutlu hakları uğrunda Kore savasına katılmak nasıl maceracılık değilse; Türklüğün, insanlığın, medeniyetin, mukaddesatın düsmanı olan Moskoflarla hesaplasmayı düsünmek de öylece maceracılık değildir. Kore’de nasıl Türkiye savunulduysa, kendi sınırlarımızda da Türkiye, Türklük ve bütün insanlık korunacaktır.

    4-Solcular tarafından yapılan bir itiraz da, Türkçülüğün dısardan gelme bir fikir olduğudur. Güya bunu

    Almanlar icad ederek Türkiye’ye sokmuşlar” Türkçülüğün ırkçılık ilkesi de, Hitler Almanyasının ırkçılığından

    alınma imis!

    Yalnız Yahudilere karsı güdülen Alman ırkçılığı ile, her millete karsı bir korunma ilkesi olarak ileri sürülen

    Türk ırkçılığı arasında bir bağlantı bulunmadığı ve Türk ırkçılığının Alman ırkçılığından çok eski olduğu

    belgelerle meydandadır. Bir milli ülkünün, yabancı bir millet tarafından Türklere asılandığı yolundaki bu

    itiraz, üzerinde durmaya değmeyecek kadar çürüktür.

    *********

    Gerçekte ise, bugün, Türkiye’de fikir akımları arasında yerli ve mili olan tek fikir Türkçülüktür. Faydalı veya

    zararlı olsun, ötekilerin hepsi dısardan gelmistir: Komünizm, bize, Rusya’dan aktarılmıs ve bir vatan ihaneti

    halini almıstır. Milletlerarası Yahudi aleti olan Masonluk, Balkanlar yolu ile Türkiye’ye girmistir. Bugün

    itibarda olan demokrasinin vatanı İngiltere, sonra Fransa’dır. Epey taraftarı bulunan iktisadi liberalizm ve

    devletçilik de yabancı köklüdür. Bir zamanlar gazetelerde ve Meclis içinde taraftarları görülen Fasizm,

    İtalya ve Almanya’da doğmustur. Hatta bugün Türklerce benimsenip milli bir hale gelmis bulunan

    müslümanlık bile aslında Türk köklü değildir.

    Türk köklü tek fikir, tek ülkü yalnız Türkçülüktür. Bu bakımdan da milli suurumuzun gelismesi nisbetinde

    büyüyecek, güçlenecek ve atılıslar yapacaktır.

    ( Orkun, 2. Sayı, 13 Ekim 1950 )



    TÜRKÇÜ KİMDİR?

    Türkçü, Türk soyunun üstünlüğüne inanmıs olan kimsedir. Bilir ki bugün görülen geri ve kötü ne varsa,

    hepsi, geçici bir hastalığın belirtisidir ve geçmis zamanlarda bizi ileri götüren, zaferden zafere yürüten

    erdemlerin hepsi kanımızda, ruhumuzda, içimizde gizli bir halde yasamakta, belirecek imkan ve fırsat

    aramaktadır Türkçü, milli çıkarları sahısların üstünde tutan, milli mukaddesata ve geçmise saygı gösteren, görev ahlakı yüksek olan, haksızlıklarla savasta korkusuz bir insandır. Türkçü, gününü gün eden veya dalkavuk bir insan olamaz. Sert yasamaktan hoslanır ve en büyük sertliği de nefsine karsı gösterir. Tarihimizde kahramanlık ve büyüklük bol bol bulunduğu için, bazı küçük milletlerin yaptığı gibi kahraman ve kahramanlık icadına lüzum görmeden, esasen var olanların hakkını vermekle yetinir. Böylelikle, milli kahramanlarına saygı gösterir, fakat milli kahramanların kusuru da varsa, söylemekten çekinmez ve hiçbir sebeple, kahraman olmayana kahramanlık payesi vermez. Hele Türklüğün mukaddesatını yıkanı asla bağıslamaz ve bunları bağıslayanları düsman sayar

    Türkçü, alçak gönüllü olmaya mecburdur. Çünkü, kendini ileri sürmek, yaptığının karsılığını beklemek veya

    takdir olunmak içindir. Halbuki takdir beklemek bir bencilliktir. Türkçü, milletine bir hizmet yaparken,

    bunu, beğenilmek için değil, görev bildiği için yapar ve yapacağı en büyük hizmetin bile, adı sanki bilinmeden ölüp mezarsız yatan sehitlerin hizmeti yanında pek küçük kalacağını bilir. Türkçülük, yükselmek için değil, yükseltmek içindir. Topluluklar, fedakar fertlerinin çokluğu nispetinde yükselir. Türkçülük, bir fikir olduğu kadar da inançtır. İnanç olduğu için de tartısmasız, tenkitsiz kabul olunur. Onun tartısılacak ve tenkit olunacak tarafı temeli, esası değil, ayrıntılarıdır Türkçüler, dayanısmalı yasamaya mecburdur. Dayanısma, az kuvvetle çok is görmenin tek ve değismez çaresidir. Dayanısma olmayan yerde, için için bir çekisme var demektir. Türkçü, ülküdasları ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir. Türkçü hiç süphesiz, Türkten olur. Fakat her "Türkçüyüm" diyen Türkçü değildir. Samimi olması ve Türkçülüğün sartlarına uyması lazımdır. Türkçülüğün en büyük görevi Türklüğe hizmettir. Bunun da bas sartlarından biri, çevresinde bulunanlara Türklük sevgisini asılamaktır. O, yorulmadan, bıkmadan, Türk soyunun üstünlüğünü anlatacak yabancıların tehlikesini söyleyecek, Türk ahlakının gereklerini bildirecek, barısmaz düsmanımızın Moskof olduğunu telkin edecektir Moskofçu komünistin vatan haini olduğunu en iyi ve herkesten önce anlayan Türkçülerdir. Onun için komünistlerle her yerde, her vasıta ile, her sekilde savasacaklardır. Kısacası, Türkçüler, XX. yüzyılda Türk milletinin fedakarlarıdır.

    ( Orkun, 3. Sayı, 20 Ekim 1950 )



    TÜRK BİRLİĞİ

    Dünya Türklüğü yalnız Türkiye’dekilerden ibâret değildir. Rusya, İran, Çin, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Rodos, Kıbrıs, Suriye, Irak ve Afganistan’daki Türklerin sayısı Türkiye’dekilerden daha çoktur. Mısır’da, Libya’da, Avrupa’da, Kuzey ve Güney Afrika’da, Uzakdoğu’da yasayan ve herhalde birkaç on bin tutarında olan Türkleri de, kadroyu tamamlamak için, bu listeye sokabiliriz. Genel istatistikler olmadığı için dünyadaki Türklerin sayısını doğru olarak bilmiyoruz. Düsmanlar, kasdi olarak bu sayıyı azaltmaya çalıstıkları gibi, dostlar da körükörüne çoğaltmaktadırlar. Türkleri, eskiden beri kalabalık bir millet oldukları hakkındaki düsünceler, tarihi incelemelerin

    ilerlemesinden sonra, çürümüstür. Türkleri pek kalabalık gösteren sey, onların büyük siyasî rol oynamaları

    ve hareketli oluslarıdır. Gerçekte ise Türkler, bütün kırgınlara rağmen, hiçbir zaman XX. Yüzyılda oldukları

    kadar çok olmamıslardır. Bugün, Türklerin sayısı hakkında en müsbet bilgiye, yalnız Türkiye ve Rusya Türkleri hakkında sâhibiz. 1926 ve daha sonra Rusya’da 1927’den beri de Türkiye’de yapılan genel nüfus sayımlarından sonra yayınlanan istatistiklere göre, bugün, toparlak hesapla Türkiye’de 30, Rusya’da ise 35 milyon Türk vardır.

    Baska ülkelerde yasayan Türkler hakkında ise birbirinden uzak, türlü rakamlar ileri sürülüyor. Meselâ, Çin Türkistanında yasayan Türkleri , bazıları 3 milyon olarak gösterdiği halde, bu rakamı 13, 15 hattâ 18

    milyona çıkaranlar bile vardır. Türklerin sayısını çok göstermek eğiliminde olanlar, mesela Rusya’da 40 –

    50 milyon Türk yasadığını, Rusların siyasî düsüncelerle Türklerin az gösterdiklerini ileri sürüyorlar. Rusların, siyasî endiselerle Türkleri az göstermek istemeleri hakkındaki iddia doğrudur. Ancak bunda da mübalağaya kaçmak yersiz bir düsünce olur. Ruslar ne kadar çalıssalar, oradaki Türkleri yarı yarıya indirip gösteremezler. Biz de kendi millî ve ırkî gücümüzü hesaplarken, asırılığa kaçmamak zorundayız. Bazılarının iddia ettikleri gibi, gerçekten 120 milyonluk bir milletsek ve buna rağmen büyük bir kısmımız tutsaksa, bu geleceğimiz için ümit kırıcı bir durumdur. Bunu düsünerek, gerçekleri olduğu gibi göstermekten çekinmemeliyiz. Hele çocukça düsünceler uğruna, lehimizdeki gerçekleri değistiremeyiz. Bu gerçek sudur: Biz, azlık bir millet olduğumuz ve bazı sebeplerle teknikçe geri kaldığımız için, kalabalık milletlerin tutsaklığına düstük. Fakat, bu azlığımıza rağmen, kendi aramızda toplanabilirsek, dünyada yenemeyeceğimiz kuvvet yoktur.

    Acaba, dünyadaki Türklerin sayısı hakkında, asağı yukarı bir rakam söyleyemez miyiz? Bunun için, her

    ülkedeki Türklerin sayısı hakkında en az ve en çok olarak söylenen rakamları toplamak ve bunun üzerinde

    biraz durup düsünmekten baska çıkar yol yoktur.

    Rusya’da 80, Çin’de 18 milyon Türk olduğu hakkındaki hayâli sayıları bir yana bırakırsak, bu rakamlar

    sunlardır:

    En az En çok

    Türkiye’de 30.000.000 - 32.000.000

    Rusya’da 35.000.000 - 40.000.000

    İran’da 10.000.000 - 13.000.000

    Çin’de 5.000.000 - 8.000.000

    Afganistan’da 1.000.000 - 3.000.000

    Balkanlarda 1.000.000 - 2.000.000

    Irak-Suriye’de 700.000 - 1.000.000

    Kıbrıs’ta 90.000 - 100.000

    Baska ülkelerde 50.000 - 100.000

    Bütün Türkler 82.840.000 - 99.200.000



    Demek ki, Türkler en asağı bir hesapla 82.840.000 kisi tutuyorlar. Su halde yabancı milletlerin, Türkleri az

    göstermek gayretlerini de hesaba katarsak, milletimizin 100 milyonluk bir topluluk olduğunu söyleyebiliriz.

    ***********

    Dünya bir devler memleketi olmaya doğru gidiyor. Yüz milyonluk milletlerin kurulduğunu görüyoruz. İkinci,

    üçüncü derecedeki milletlerden bazıları da yaman bir hızla çoğalıyorlar. Böyle bir yüzyılda 85 – 100

    milyonun önemi bir kat daha artar. Yeryüzünde, ne kalabalık topluluklar bulunduğunu kavramak için, su ülkelere bir göz atalım:

    Çin 800 milyon

    Hindistan 540 “

    Rusya 250 “

    İngiltere (İmparatorluk olarak) 200 “

    Amerika 220 “

    İndonezya 130 “

    Pakistan 120 “

    Japonya 110 “

    Brezilya 95 “

    Almanya 70 “

    İtalya 53 “

    Fransa 52 “

    Bu kalabalık milletlerden Rusya sınırdasımız, İngiltere, İtalya ve Fransa komsumuzdur. Acaba, dünyada

    dev devletler kurulurken, siyâseten dağınık olan 85 – 100 milyonluk Türk milletinin geleceği ne olacaktır?

    Bize göre, millî programın hareket noktası bu soru olmalıdır. Bu sorunun cevabı, millî ülkümüzün adı

    demektir. Bu ad, “Türk birliği” sözleriyle özetlenebilir.

    ***********

    Her milletin, yasamak için, bir ülküye ihtiyacı vardır. Bu ülkü, milletlere göre ayrıntılarda değisse bile, ana çizgilerinde hemen hemen bir gibidir. Çünkü su tarihi gerçeği kimse inkar edemez ki, her tutsak milletin ilk ülküsü bağımsızlığını kazanmak, her bağımsız milletin ilk ülküsü de, henüz tutsak yasayan ülküde üçüncü dönemdir.

    Bu, kabataslak bir sınıflandırmadır. Hayata, olaylara, milletlerin özel durumlarına göre bu dönemler biraz

    değisebilir. Meselâ, bir milletin fetihlere baslaması için, mutlaka bütün urukdaslarını kendi sınırları içine

    almıs olması gerekmez. İtalya, Birinci Dünya Savası’ndan önce millî birliğini asağı yukarı elde etmis ama

    Avusturya’da, Fransa’da, Malta’da, Tunus’ta epey İtalyan, baska milletlerin tutsağı olarak yasıyordu. Buna

    rağmen İtalya, millî ülkünün üçüncü dönemi olan fetihlere baslamıstı. Habesistan ve Türkiye ile yaptığı savaslar bunu gösterir. Demek ki, millî ülkünün üç dönemi bağımsızlık, millî birlik ve fetihler olmakla beraber, bunlar, birbirleri içine girmişlerdir. Biri tamamlanmadan öteki baslayabilir. Millî ülkülerde dâima bu üç dönemin varlığına tarihten, istediğimiz kadar örnek bulabiliriz: İrlanda, yüzyıllarca uğrasıp İngiliz tutsaklığından kurtulduktan sonra, simdi İngiltere elinde bulunan Kuzey İrlanda’yı almak, yâni milli birliği kurmak için uğrasıyor. Yine İngiliz tutsaklığından kurtulan Mısır, ilk is olarak Sudan’ı almak, sonra da bütün Arap ülkelerini kendi çevresinde toplamak dâvası ardındadır. Almanların simdiki dâvası, Rus tutsaklığındaki Doğu Almanya’yı kurtarmaktır. Arkasından da sıra yine Avusturya ile birlesmeye gelecektir. Finlerin, Karelya için çalısan dernekleri vardır.

    Macarlar, Transilvanya’dan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Yugoslavlar, çok eski zamanlarda olduğu gibi, yine bütün Makedonya’yı ve Selanik’i almak sevdası pesindendirler. Bulgarlar, Sırp ve Yunan Makedonyaları ile Doğu ve Batı Trakya’da gözleri vardır. Yunanlılar, Kuzey Epir’i ve Doğu Trakya’yı istiyorlar. Yahudilerin ilk hedefi, bütün Ürdün Krallığıdır. Suriye, Hatay’ı ve hattâ Çukurova’yı kendi toprağı sayıyor. Afganistan, Patanlar ülkesini, yâni Pakistan’ın kuzey bölgelerini kendinde koparıkmıs sayıyor. Tunuslular ile Faslılar ilk döneme ulastılar. Simdi, Büyük Sahra’nın bir bölümü ile Moritanya’yı istiyorlar. Çok geri olan zenciler bile, artık bağımsızlık devletler haline girdiler. Acaba, Türkler, bu safhâlârın hangisinde bulunuyor? Bunun cevabını vermek için, haritaya bir bakmak yeter: Türkler, Anadolu’daki Kurtulus Savası ile ülkülerinin ilk döneminde pek parlak bir basarı gösterdikten sonra, tabi ve tarihi bir kayıtla, ülkülerinin ikinci basamağında bulunuyorlar. 1923’te gerçeklesen birinci dönemden sonra ikinci dönem yoluna yalnız Hayat kurtarılmıs, daha sonra da Kıbrıs üzerinde millî emellerimiz olduğu kayıtlı sartlı olmakla beraber, resmen açığa vurulmustur. Milli birlik ve millî birlikten sonra cihan hâkimiyeti, milletin suuraltında yasayan bir ülküdür. suuraltındaki bu istek, zaman zaman suura çıkar. Zaman iyi seçilmisse muzaffer olur. İyi seçilmisse milletin hız ve ahlâk kaynağıdır. Bir gâye için ıztırap çeken, fakat buna isteyerek katlanan insan gibi, milletler de millî ülküleri için hesapsız fedâkarlığa katlanırlar, katlamıslardır. Ülkü yolunda yürüyen milletleri baska milletleri hem korkutur, hem de hayran bırakır. Ülkü yolunda yürüyen millet, kendisinde baska milletlere karsı mevcut asağılık duygusunu atmıstır. Kendisine inandığı ve hiçbir seyden korkmadığı için, düsmanlarının çokluğundan, tekniğinden ürkmez. Ölümü seven milletlere, hayat kollarını açar. Böylelikle millî ülkü bir gün gerçeklesiverir.

    *********

    Türkler vaktiyle birkaç kere birlesmişler ve mutlu olmuşlardır. Yeniden birleseceklerdir. Millî ülkümüzün ilk

    maddesini : “Bütün Türkler birlesecektir” diye ifâde edebiliriz.

    ( Orhun, 8. Sayı, 23 Haziran 1934 )





    TÜRK HALKI DEĞİL TÜRK MİLLETİYİZ

    Uzmanlar yeryüzünde insanların 500.000 yıldan, belki daha eskiden beri var olduğunu söylüyor. Fakat

    insanların tarih sahnesine girmesi dört bes bin yıllık bir meseledir. İnsanlık durmaksızın ilerleyerek bugünkü durumuna gelmis, tarih öncesindeki ırkların türlü nisbetlerde birbiriyle karısmasından bugünkü ırklar doğmus, ırklar da yine türlü sebeplerle parçalanarak günümüzün milletlerini meydana getirmişlerdir. Bu söylediğim insanlık tarihinin ana çizgisidir. İnsan zekâsının gelismesi ölçüsünde de madde ve manâdaki her kavram için kelimeler bulunmus, zamanla kelimelerden baska kelimeler türemis, bazı kelimeler anlamını değistirmis, bazıları unutulmus veya bırakılmıs, yerine yenileri alınmıs veya bulunmustur. İnsan olgunlasmasının toplum hayatındaki son durağı "millet" ve "devlet"tir. "Millet" bağımsız yurdu olan teskilatlı bir topluluktur. Asırların fikir akımı olan milliyetçilik bu kelimelerden çıkar. Son zamanlarda solculardan baslayarak yavas yavas herkese, hattâ resmî sahsiyetlere de yayılan bir tabirle millet yerine halk kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. Komünistler milleti kabul etmedikleri için ve bu kelimeden ürkmeleri dolayısı ile daima "halk" kelimesini kullanırlar. Asırı sosyalistlerde de aynı eğilim vardır. Fakat bu iki kelime aynı anlamda değildir. Semseddin Sami "halk" kelimesini " Kaamus-i Türki" adlı mühim eserinde "insanlar", cem'iyyet-i beseriyye, umum, cemaat, güruh, "kalabalık" diye açıklar. Bugünün edebî dilinde ise bu kelime "milletin bir parçası" yahut "asağı tabakası" anlamında kullanılır. "İstanbul Halkı" veya "Orta Anadolu Halkı" dediğimiz zaman İstanbul veya Orta Anadolu'da doğan yahut oralarda yasayan insanlar anlasılacağı gibi "halktan yetisme" tabirleri de aynı mânâdadır. Halk=millet demek olsaydı "halktan yetisme", halk tabakası sözlerine lüzum kalmazdı. Herkes zaten milletten yetisme olduğu için bu türlü sözler lüzumsuz olurdu. Bundan baska "halk" yalnız o an için mevcut olan topluluktur. "Millet" ise üç zamanda da vardır ve "millet" bir " var olma suurunun" da ifadesidir. Kanunların ruhunda da bu iki kelimenin ayrılığı siddetle göze çarpar. Kanun koyucusu millete hakareti ceza tehdidi altına almıstır. Halk için böyle bir tutum yoktur. Türkiye'deki insanlar "Türkiye halkı" olarak anıldığı zaman yalnız çalısıp kazanan, suraya buraya giden, oturan ve eğlenen bir yığın akla gelir. Aynı insanlar "Türk milleti" olarak ele alınınca geçmis yüzyıllardan kopup gelen, zafer ve kültür yaratıcısı

    olan, gelecek için ülküsü bulunan, bunun için savasa varıncaya kadar her fedakârlığı göze alan güçlü bir topluluk söz konusudur. Komünistler milletlere "yığın" diyemedikleri için halk diyorlar. Onlar için insanlar hammadde yığınından baska bir sey değildir. İran'daki komünist partisinin adı olan "Tûde", Farsça'da "yığın" demektir. Bizdeki komünistler de bir zamanlar "Yığın" adında bir dergi çıkarmıslardı. Komünist Çin'de yüz milyonlarca insanın Mao'nun sözlerini gece gündüz ezberlemeye zorlanması milletleri yığın, hatta sürü gibi görmenin bir seklidir. Çünkü halk suursuzdur. Bastaki zorbalar neyi telkin ederse onu körü körüne yapar. Böylece iktisadî bir takım basarılar sağlanır; yollar yapılır; kanallar açılır; ağaçlar dikilir, ırmakların yatağı derinlestirilir ve

    bunları yaparken halk sürüsünden milyonlarca insanın ölmesine ehemmiyet verilmez. Millet ise suurludur. Neyi, ne için yaptığını bilir. Halk, arkasında makineli tüfekler islediği için savasta ileri yürür. Millet bir görev yaptığına inanarak atese atılır. Yaratılıstan cesur olmasa bile sırf haysiyet ve utanç duyguları yüzünden ölüme doğru gitmekten çekinmez. Resmî bildirilerde sık sık görülen "halklarımız arasındaki geleneksel dostluk" gibi tabirleri Türk dıs işleri bakanları kaldırmalı, bunun yerine "milletlerimiz" kelimesini koymalıdır. Milletin bir pasaport meselesi olmadığı iyice kafalara sokulmalıdır. Türk milleti nedir, kimler Türk'tür diye sorulacak. Türk milleti, Türk kökünden gelenlerle Türk kökünden gelmis olanlar kadar Türklesmis kimselerden meydana gelen topluluktur.

    Türkler, Polonya Türkleri gibi tektük istinaslarla evlerinde Türkçe konusan, anadili Türkçe olan insanlardır.

    Suuraltında veya duygularının gizli yönünde baska biri ırkın suur ve özleyisini tasımayan kimselerdir. Türkçülere yedi, hatta yirmi kusak ilerisine kadar soy kütüğü arayan kimseler diye iftira ediliyor. Tatbik kaabiliyeti ve arastırma imkânı olmayan bu safsatalar ancak moskofçuların ve baska düsmanların uydurmasından ibarettir. Her zaman verdiğimiz örnekleri yine tekrarlayalım: En büyük Türkler'den biri olan Yıldırım Bayazıd'ın anası Türk değildir. Hangi Türkçü onu Türklük kadrosundan çıkarmıstır veya çıkarabilir? İstiklâl Marsı sairi Mehmet Akif' in babası Arnavut, ülküsü de Türkçülüğe aykırı olan ümmetçilik olduğu halde hangi Türkçü Mehmed Akif için Türk değildir demistir? Mesele Yıldırım Bayazıd veya Mehmed Akif kadar Türk olabilmektedir. Bir millette millî ruh yükseklerde olduğu zaman onların arasına karısan yabancıların hiçbir tesiri olmaz. Millî ruh, herhangi bir yabancılığı eritir. Fakat millî ruh arıklayınca, yabancılara karsı hayranlık baslayınca her sey allak-bullak olur. Milliyet inkâr edilir. İnsanlıkla hiçbir ilgisi olmayan çıkarcılar insaniyetçi kesiliverir. Her türlü konfor ve rahat içinde

    yasayan milyoner çocukları, bu konfor ve rahatın zerresini bile feda edemeyecek oldukları halde komünist

    olur. Komünizm uygulanırsa ne o yiyeceği, ne o evi, rahatı, parayı, arabayı bulamayacağını, isçi haline

    geleceğini düsünemeyecek kadar ahmaklasır. Millet olmanın sonuçlarından biri de baska milletlere göre bir çok özellikleri olmak, onlardan ayrılmak, onlara benzememek, bazen onların zıddı olmaktır. Bu benzemeyis ve ayrılıs maddî ve manevî yönlerdedir. Milletlerin ses tonundan konusma sekline, sevdiği ve sevmediği seylere, davranıslarına kadar bir çok seyi birbirinden ayrıdır. Sevinç ve saskınlığın ifadesi bile her millette baska baskadır. Sözün kısası milletler birbirine benzemez. Birinin ak dediğine öteki kara der. Milletler binlerce yılın gelistirip sekillendirdiği sosyal varlıklardır. Bunları ortadan kaldırarak insanları kardes yapmak, birlestirmek, tek devlet haline getirmek, devletleri kaldırıp insanları devletsiz bir birlik yapmak Hasan-i Sabbâh müritlerine yakısır rüyalardır. Tabiatta bir yandan birlesme bir yandan bölünme olduğu gibi, sosyal hayatın kanunlarında da, hem birlesme, hem parçalanma aynen mevcuttur. İnsanlık tarihine kısa bir göz atıs bu birlesme ve ayrılmaların düzinelerle örneğini verir. Simdi, insanlığın son merhalesi olan suurlu, inançlı ve istekli "millet" dururken onu kaldırıp yerine suursuz, her kalıba girmeye elverisli, ham madde halindeki "halk" ı koymakta ne mânâ var?

    Bu sözlerimize karsı hemen Atatürk kalkanıyla karsımıza dikileceklerini, öyle ise "Atatürk kurduğu partiye

    ne diye Halk Partisi dedi ? " diye soracaklarını biliyoruz. Atatürk, Halk Partisi'ni kurarken komünistlerin sinsi maksatları henüz anlasılmamıstı. Milletleri ortadan kaldırmak için halk kelimesini kullanacakları bilinmiyordu. Atatürk "halk" demekle edebî dildeki mânâyı kasdetmis, milletin geri kalmıs tabakalarını düsünmüstü. Partisiyle bunları kalkındırmayı amaç edinmisti. Sözün kısası: Biz çobandan bilgine kadar Türk milletiyiz. Türk milleti siyasi sınırlarla ölçüstürülmesine imkân olmayan, Adalar Denizi'nden ve Tuna' dan Altaylar' ın ötesine kadar uzanan genis dünyada yasayan yaratıcı millettir. Bu köklü millet, bir takım maskaraların tabirleri ve taktikleriyle dillerinin zorla değistirilmesiyle ve bozulmasıyla, yurtlarından sürgün edilmekle bölünmez, yok olmaz. Sürülseler de, dilleri bozulup değistirilse de günün birinde yeni bir Bozkurt doğup Türk ellerini kurt baslı sancak altında birlestirir, değisen lehçeleri tek bir edebî Türkçe haline sokar, Türk'ten bosaltılan Türk ülkelerini Türklerle doldurur. Yoksun budunu bay kılar, azlık milleti çokluk eder, geri kalmısı en ileri ve en üstün seviyeye ulastırarak tarihin önüne geçilmez zaruretini gerçeklestirir.

    ( Ötüken, 61. Sayı, Ocak 1969 )



    SAĞCI KİMDİR?

    Sosyalistler ve komünistler “solcu” diye tanındıkları için, onların karsısında olanlara da “sağcı” demek âdet

    olmustur. İktisadî bakısla devletçi olmayan , liberal olan, muhafazakâr olanlar sağcı sayılmıs. Sol taraf çoğunlukla dini inkar ettiğinden dindarlar da sağcı diye gösterilmistir. Fakat bu tarifler eksik ve kısırdır. Son zamanlarda her sey gibi bu tâbirler de müptezel olmus, sağ ve sol birbirine karısmıstır. Kendilerine “mukaddesatçı” diyen dindarlar milliyetçi ve sağcı sayıldığı gibi, asırı sosyalist ve komünistlerin de kendilerini “Milliyetçi” diye öne sürdükleri görülmüstür. Sağ ve sol deyimleri kabataslak ele alındığı takdirde Turancılarla İslâm birliği taraftarları sağda birlestikleri gibi, yalnız sosyal adalet kavramı düsünüldüğü anda da Türkçülerin sosyalistlerle aynı hizada olmaları gerekmektedir. Demek ki sağ ve solu iyi anlatmak, eksiklik ve kısırlıktan kurtararak öne sürmek lâzım. Çünkü sağ ve sol yalnız iktisadi veya sosyal bakım değil, millî suur bakımından da ele alınıp değerlendirilmelidir.

    Türkiye’de koyu dindarların bir takımı milliyeti inkâr ederek yalnız dinle yetinmek taraftarıdırlar. Bunlardan

    biri camideki vaazında “vatan için ölenler cehenneme gider. Cennete gidecekler ancak din uğruna

    ölenlerdir” demis. Simdi, bu seviyesiz yobazla Türkçüleri aynı cephede saymak hem anlayıs kıtlığı, hem de

    gerçeklere sırt çevirmek demektir. İktisadî görüse göre sosyal adalet düsüncesi bugün hemen herkes

    tarafından beninmis olduğundan artık millet meclislerinde partileri bu görüse göre sıralamak asla doğru

    değildir. Bizdeki dincileri ve hilâfetçileri sağa koymak, Batı ülkelerindeki taamüle de aykırıdır. Hitler’in iktidara

    gelmesinden önce Alman meclisindeki kuvvetli Hırıstiyan partisinin adı “Merkez Katolik Partisi” idi ve

    İmparatorcu Çelik Tulgalılar partisi ile Hitler’in Milliyetçi Sosyalist Partisi, Katoliklerin sağında yer almıstı.

    Hitler’in partisi “sosyalist” bir parti olduğu halde sırf milliyetçi olduğu için sağcı sayılmıs ve iktidara

    geçtikten sonraki tutumu ile de bütün solculara, yani sosyalistlerle komünistlere düsmanlık güttüğünü ispat

    emisti. Sağ ve solun Türkiye için en doğru tarifi, milliyetçilik açısından ele alınarak yapılabilir. Bir parti, milliyetçi

    olduğu nisbette sağcıdır. Milliyetçilikte millî gelenekler mühim olduğundan bu türlü partiler millî ahlâk bakımından muhafazakârlardır. Fakat milliyetçilik, milletin toplum ve fert olarak yükselmesi demek olduğundan milliyetçi bir parti adaletin ve servetin dağıtımı bakımından sosyalistlerin fikirlerine yakın olabilir.

    Dincilik ve siyasî ümmetçilik, Türklüğü ikinci plâna itmek veya saymamak olduğundan milliyetçiliğe aykırı

    yahut düsmandır. Bu bakımdan dinciler, siyasî ümmetçiler , hilâfetçiler “Sağcı” olamazlar. Siyasî

    ümmetçiler, İslâm beynelmileli düsüncesinde olup Türklüğü İslâm topluluğu içinde eritmek malihülyasına

    kapılmıs olduklarından beynelmilelcidirler ve her beynelmilelci gibi soldurlar. Moskovacı veya Pekinci sosyalistlerin kendilerine “milliyetçi” demesi de hem yanlıs, hem gülünç, hem de taktik icabı olduğundan yalandır. Milliyetçilik, bir milleti “millet” olmaktan çıkarıp “halk yığını” haline getirdikten sonra onun yalnız iktisadî refahını düsünmekle olmaz. Çünkü insanlarda yalnız mide değil, zihniyet ve inanç da vardır. Milliyetçilik yüzyıllardan kopup gelen manevî bir mirastır. Büyüklük duygusudur. Tarih suurudur. Mukaddes hodgâmlıktır. Yaratılıs hâsılasıdır. Türk milleti üç bin yıldan beri vardır. Onun var olusu, büyüklüğü, gücü, tarihe damgasını vurusu yalnız millî

    karakteriyle mümkün olabilmistir. Türklüğün büyüklüğünü veya var olusunu Türklüğün dısındaki su veya

    bu faktöre bağlamak asla doğru değildir. Gazetelerde çok görülen, siyasilerin dillerinde dolasan “asırı sağ” deyimi yanlıs olarak kullanılmaktadır. Çünkü asırı sağ diye çok defa İslâm beynelmilelcileri kasdolunmaktadır. Geçen yılın sonlarında yakalanan “Hizbüttahrir” adlı derneğin hilâfetçi olduğu, Türkiye’yi seriate göre idare etmek istediği, resmî dil olarak Arapça’yı kabul ettiği açıklanmıs ve baslarında bir Arap bulunan bir grup “asır
  • STALİN - LENİNİZM'İN İLKELERİ

    STALİN

    LENİNİZMİN İLKELERİ

    İÇİNDEKİLER

    1 LENİNİZM'İN İLKELERİ
    2 İÇERİK
    3 I. LENİNİZM'İN TARİHSEL KÖKLERİ
    4 II. YÖNTEM
    5 III. TEORİ
    6 IV. PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ
    7 V. KÖYLÜ SORUNU
    8 VI. ULUSAL SORUN
    9 VII. STRATEJİ VE TAKTIK
    10 VIII. PARTİ
    11 IX. ÇALIŞMA TARZI

    LENİNİZM'İN İLKELERİ

    Leninizmin İlkeleri, Stalin'in “Les Questions du Léninisme” (Editons en Langues Entranges, Moscou 1941) adlı kitabından, "Des Principes du Léninisme" ve "Questions du Léninisme" adlı yazıları, "Leninizmin İlkeleri" adıyla Sol Yayınları tarafından Mart 1978'de Dördüncü Baskı olarak (Birinci baskı: Aralık 1969) yayınlanmıştır.

    Bu ilkeler pratik olarak 1936 SSCB Anayasası'nın temelini oluşturmaktadır.

    İÇERİK

    1924 Nisan başlarında Sverdlov Üniversitesinde verilen konferanslar, Bu sayfaları Lenin kampanyasına sunuyorum (J. Stalin).

    LENİNİZMİN İLKELERİ: bu, geniş bir konudur. Bu konuyu ayrıntılı olarak anlatmak için koca bir kitap yazmak, birkaç cilt doldurmak gerekir. Bu nedenle, bu konferanslarımızın Leninizmin tam bir açıklaması olmayacağı doğaldır; olsa olsa Leninizmin çok kısa bir özeti olabilir. Bununla birlikte, Leninizmi daha ayrıntılı incelemek için gerekli olan bazı temel hareket noktalarını verebilmek amacıyla, bu özetin yararlı olacağına inanıyorum.

    Leninizmin ilkelerinin açıklanması, Lenin'in dünya görüşünün ilkelerinin açıklaması değildir. Lenin'in dünya görüşü ile Leninizmin ilkeleri, kapsam bakımından aynı değildir. Lenin Marksist’tir ve dünya görüşünün temeli [sayfa 7] de, kuşkusuz Marksizm’dir. Ama bu, Leninizmin açıklanmasına, Marksizmin açıklanmasıyla başlamayı gerektirmez. Leninizmi açıklamak, Lenin'in yapıtlarında özel ve yeni olanı, Lenin'in Marksizmin ortak hazinesine kattığı ve Lenin'in adına kendiliğinden bağlı olan şeyi açıklamaktır. Ben, konferanslarımda, Leninizm’den ancak bu anlamda söz edeceğim.

    Peki, Leninizm nedir?

    Bazıları, Leninizm, Marksizmin Rusya'nın özel koşullarına uygulanmasıdır, diyorlar. Bu tanımlama, gerçeğin bir kısmını içerir; ama bütün gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Gerçekten Leninizm, Marksizmi, Rus gerçeğine uygulamış ve bunu ustaca yapmıştır. Ama Leninizm, Marksizmin Rusya'nın özel koşullarına uygulanmasından ibaretse, o halde Leninizm, yalnızca ulusal, yalnızca Rusya'ya özgü bir olay olmak gerekir. Oysa Leninizmin, –yalnızca Rusya'ya özgü değil– bütün uluslararası gelişmelerde kökleri olan, uluslararası bir olgu olduğunu biliyoruz. Bundan dolayı, bu tanımlama tek yanlıdır, sakattır.

    Bazıları da Leninizmin, sonraki yıllarda ılımlı olduğu ve devrimci olmaktan çıktığı iddia olunan Marksizmin 1840-1850 yıllarındaki devrimci öğelerinin canlandırılması olduğunu söylerler. Marx'ın öğretisini –devrimci ve ılımlı– diye ikiye ayırmanın saçmalığını ve bayağılığını bir an için dikkate almazsak, tamamıyla yetersiz ve inandırıcı olmaktan uzak olan bu tanımlamada bile bir gerçek payı bulunduğunu kabul etmek gerekir. Bu gerçek, Leninizmin, gerçekten İkinci Enternasyonal oportünistlerinin hasıraltı ettikleri Marksizmin o devrimci içeriğini canlandırmış olmasından ibarettir. Ama bu, dediğimiz gibi, gerçeğin ancak bir parçasıdır. Tam gerçek şudur ki, Leninizm, yalnızca Marksizmi canlandırmakla kalmadı, Marksizmi, kapitalizmin ve proletaryanın sınıf savaşımının yeni koşulları içinde geliştirerek, ileriye bir adım attı.

    Öyleyse Leninizm nedir? [sayfa 8] Leninizm, emperyalizm ve proletarya devrimi çağının Marksizm’idir. Daha tam söylemek gerekirse, Leninizm, genel olarak proleter devrimin teori ve taktiği, özel olarak proletarya diktatörlüğünün teori ve taktiğidir. Marx ve Engels, emperyalizmin henüz gelişmediği devrim-öncesi dönemde, proletarya devriminin pratikte henüz kaçınılmaz olmadığı bir dönemde, savaşım verdiler. Marx ve Engels'in öğrencisi olan Lenin ise, gelişmiş emperyalizm döneminde, proletarya devriminin bir ülkede başarıya ulaştığı, burjuva demokrasisini yendiği ve proletarya demokrasisi çağını, Sovyetler çağını açtığı gelişme halindeki proletarya devrimi döneminde savaşım verdi.

    İşte bundan dolayı Leninizm, Marksizmin yeni koşullarda gelişmesidir. Genellikle, Leninizmin, olağanüstü savaşımcı ve olağanüstü devrimci niteliğine işaret edilir. Bu, tamamıyla doğrudur. Ama Leninizmin bu özelliği, iki nedenle açıklanabilir: birincisi, Leninizm, proletarya devriminden doğmuştur ve zorunlu olarak bu devrimin izini taşır; ikincisi, Leninizm, İkinci Enternasyonalin oportünizmine karşı savaşta, büyümüş ve güçlenmiştir, o savaş ki sermayeye karşı savaşımın başarılması için zorunlu bir önkoşul idi ve zorunlu bir önkoşuldur. Unutmamak gerekir ki, Marx ve Engels ile Leninizm arasında, İkinci Enternasyonal oportünizminin tek başına egemen olduğu koca bir dönem vardır ve bu oportünizme karşı amansız savaşımın, Leninizmin en önemli görevlerinden biri olması kaçınılmazdı.

    I. LENİNİZM'İN TARİHSEL KÖKLERİ

    Leninizm, emperyalizm koşullarında, kapitalizmin çelişkilerinin en aşırı noktaya ulaştığı; proletarya devriminin hemen çözülmesi gereken bir eylem sorunu haline geldiği, eski, işçi sınıfını devrime hazırlama döneminin yeni bir döneme, sermayeye karşı doğrudan doğruya savaşım dönemine [sayfa 9] dönüştüğü bir zamanda gelişti ve biçimlendi.

    Lenin, emperyalizme "cançekişen kapitalizm" derdi. Neden? Çünkü emperyalizm, kapitalizmin çelişkilerini son sınırına, ötesinde devrimin başladığı noktaya vardırır da ondan. Bu çelişkiler arasında, en önemli sayılması gereken üç çelişki vardır:

    Birinci çelişki, emek ile sermaye arasındaki çelişkidir. Emperyalizm, sanayi ülkelerinde, tekellerin, tröstlerin, konsorsiyumların, bankaların ve malî oligarşinin tam egemenliği demektir. Bu tam egemenliğe karşı savaşımda, işçi sınıfının –sendikalar, kooperatifler, parlamenter partiler ve parlamenter savaşım gibi– alışılagelen yöntemlerinin tamamıyla yetersiz olduğu görülmüştür. Ya kendini sermayeye teslim et, eskisi gibi sürün, hatta daha da aşağıya düş; ya da yeni bir silaha sarıl; emperyalizm, proletaryanın sayısız kitleleri önüne, sorunu böyle koyar. Emperyalizm, işçi sınıfını devrime götürür.

    İkinci çelişki, hammadde kaynaklarını, başkalarının topraklarını ele geçirmek için savaşım halinde olan çeşitli malî gruplar ve emperyalist devletlerarasındaki çelişkidir. Emperyalizm, hammadde kaynaklarına sermaye ihracıdır, bu kaynakların tekeline sahip çıkmak için amansız savaşımdır; "yaşam alanı" arayan yeni malî grupların ve devletlerin, zorla aldıkları yerlere, kene gibi yapışan eski gruplara ve devletlere karşı kıyasıya yürüttükleri, paylaşılmış dünyanın yeniden paylaşılması uğruna savaşımdır. Çeşitli kapitalist gruplar arasındaki bu kıyasıya savaşımın dikkate değer yanı, emperyalist savaşları, başkalarının topraklarını fethetmek için yapılan savaşları, bu savaşımın kaçınılmaz bir öğesi olarak içermesidir. Bu da, emperyalistlerin karşılıklı zayıflamasına, genel olarak kapitalizmin durumunun zayıflamasına, proletarya devrimi saatinin yaklaşmasına, bu devrimin zorunluluğuna neden olması bakımından dikkate değerdir. [sayfa 10]

    Üçüncü çelişki, bir avuç egemen "uygar" ulus ile dünyanın yüzlerce milyonluk sömürülen ve bağımlı halkları arasındaki çelişkidir. Emperyalizm, geniş sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin yüz milyonlarca insanının en utanmazca sömürülmesi, onlara en insanlık-dışı zulüm demektir. Bu sömürünün ve zulmün amacı, daha fazla kâr sızdırmaktır. Ama emperyalizm, bu ülkeleri sömürürken, buralarda demiryolları, fabrikalar ve yapımevleri, sanayi ve ticaret merkezleri kurmak zorundadır. Bu "siyaset"in kaçınılmaz sonuçları, bir proletarya sınıfının ortaya çıkması, yerli aydınların yetişmesi, ulusal bilincin uyanması, kurtuluş hareketinin güçlenmesidir. İstisnasız bütün sömürgelerde ve bütün bağımlı ülkelerde devrimci hareketin güçlenmesi, bu gelişmenin belirgin bir kanıtıdır. Sömürgeleri ve bağımlı ülkeleri, emperyalizmin yedek gücü olmaktan çıkarıp, proletarya devriminin yedek gücü haline getirerek, kapitalizmin mevzilerini temelden yıkmak, proletarya için önemlidir.

    Genellikle, eski "gelişen" kapitalizmi, cançekişen kapitalizm haline getiren belli başlı çelişkiler bunlardır.
    Bundan on yıl önce patlak veren emperyalist savaşın anlamı, bütün bu çelişkileri tek bir düğümde toplayarak terazinin kefesine koyması, böylelikle proletaryanın devrimci savaşlarını hızlandırması, kolaylaştırmasıdır.

    Başka bir deyişle, emperyalizm, devrimin kaçınılmazlık haline gelmesi sonucuna varmakla kalmadı, kapitalizmin kalelerine doğrudan doğruya saldırmak için elverişli koşulların yaratılması sonucuna da vardı.

    Leninizmi doğuran uluslararası durum işte budur.

    Bütün bunlar çok iyi ama emperyalizmin klasik yurdu olmayan ve olamayan Rusya, burada ne arıyor? Öncelikle, Rusya'da ve Rusya için çalışan Lenin'in burada işi nedir? Leninizm'in yuvası, proletarya devriminin teori ve taktiğinin anayurdu neden Rusya oluyor da, başka bir ülke olmuyor, diye sorulabilir. [sayfa 11]

    Rusya, emperyalizmin bütün çelişkilerinin düğüm noktasıydı da ondan.

    Çünkü Rusya, her ülkeden daha çok devrime gebeydi ve bundan dolayı yalnız bu ülke, bu çelişkileri devrim yoluyla çözecek durumdaydı.

    Önce, çarlık Rusya’sı, en insanlık-dışı ve barbar biçimiyle her türlü zulmün –kapitalist ve askerî zulmün, sömürge zulmünün– yuvasıydı. Rusya'da sermayenin büyük kudretinin çarlık istibdadı ile kaynaştığını, Rus milliyetçiliğinin saldırganlığını, Rus olmayan halklara yapılan zulmün, –Türkiye'de, İran'da, Çin'de olduğu gibi– geniş bölgelerin sömürüsünün, istilâcı savaşlarla ve bölgelerin çarlık tarafından ilhakı ile ilişkili olduğunu kim bilmez? Lenin, çarlık "askerî-feodal bir emperyalizmdir" derken haklı idi. Çarlık, emperyalizmin en olumsuz yanlarının kat kat yoğunlaşmasından doğan bir sonuçtu.

    Bundan başka, çarlık Rusya’sı, Batı emperyalizminin başlıca yedeği idi; bu, yalnızca yakıt ve metalürji gibi Rusya'nın ulusal ekonomisinin en önemli kollarını elinde tutan yabancı sermayeye serbest alan olmasından ötürü değildi; aynı zamanda, çarlığın, Batı emperyalistlerinin çıkarları uğruna savaşa sürmek üzere milyonlarca askeri seferber edebilecek durumda olmasından ötürüydü. İngiliz-Fransız kapitalistlerine sınırsız kârlar sağlamak için emperyalist cephelerde kan döken oniki milyonluk Rus ordusunu anımsayınız.

    Sonra, çarlık, Doğu Avrupa'da, emperyalizmin bekçi köpekliğini yapmakla kalmıyordu, üstelik Paris, Londra, Berlin ve Brüksel'de çarlığa yapılan ikrazların yüz milyonlara varan faizlerini halkın sırtından çıkarmakla görevli emperyalizmin ajanı durumundaydı.

    Ve son olarak, Türkiye, İran, Çin vb. gibi ülkelerin paylaşılmasında, çarlık, Batı emperyalizminin en sadık müttefiki idi. Çarlığın emperyalist savaşa emperyalist ittifakın [sayfa 12] bir üyesi olarak katıldığını ve Rusya'nın bu savaşın esas öğelerinden biri olduğunu kim bilmez?

    Çarlığın ve Batı emperyalizminin çıkarlarının birbirine sarılıp birleşmesi ve sonunda emperyalizmin çıkarlarının tek bir yumağı haline gelmesi bundan dolayıdır. Batı emperyalizmi, çarlığı savunmak ve korumak için, Rusya'da devrimi yenmek amacıyla bir ölüm-kalım savaşında bütün güçlerini denemeden, eski Rusya gibi Doğuda bu kadar güçlü bir desteği ve bu kadar zengin bir güç ve olanaklar hazinesini elden kaçırmaya razı olabilir miydi? Elbette razı olamazdı. Bunun içindir ki, çarlığa vurmak isteyen, ister istemez emperyalizme el kaldırıyordu; çarlığa karşı dikilen, emperyalizme karşı koyuyordu; çünkü çarlığı yıkmak isteyenin amacı, gerçekten çarlığa yalnız bir darbe indirmek değil de onu yıkmak ise, emperyalizmi de yıkması gerekiyordu. Böylece, çarlığa karşı devrim, emperyalizme karşı devrime yaklaşıyordu ve bu devrimin, proletarya devrimi biçimine girmesi zorunluydu.

    Rusya'nın devrimci köylüsü gibi önemli bir müttefiki olan dünyanın en devrimci proletaryasının başında bulunduğu büyük halk devrimi, Rusya'da, o sırada doğuyordu. Böyle bir devrimin yarı yolda duramayacağını, başarıya ulaşması halinde, emperyalizme karşı isyan bayrağını kaldırarak ilerleyeceğini tanıtlamanın gereği var mı?

    İşte bunun için, Rusya'nın, emperyalizmin çelişkilerinin düğüm noktası olması gerekiyordu; bu, yalnızca, bu çelişkilerin Rusya'da özellikçe rezilce, özellikle dayanılmaz biçimde belirmesinden ötürü değildi; yalnızca, Rusya'nın, Batının malî sermayesini, Doğunun sömürgelerine bağlayan Batı emperyalizminin başlıca desteği olmasından ötürü de değildi; ama bunlarla birlikte, emperyalizmin çelişkilerini, devrimci yoldan çözümlemeye güç yetirecek gerçek gücün yalnız Rusya'da bulunmasından ötürüydü.

    Dolayısıyla, Rusya'daki devrimin bir proleter devrimi [sayfa 13] olması zorunlu idi ve bu devrimin, gelişmesinin ilk gününden başlayarak, uluslararası bir nitelik alması ve bundan dolayı, emperyalizmi ta temelinden sarsması kaçınılmazdı.

    Bu koşullar içinde, Rus komünistleri, bir Rus devriminin dar ulusal çerçevesi içinde çalışmakla yetinebilirler miydi? Elbette yetinemezlerdi. Tam tersine, gerek iç durum (derin devrim bunalımı), gerekse dış durum (savaş), her şey, onları, çalışmalarında bu çerçeveyi aşmaya, savaşımı uluslararası alana aktarmaya, emperyalizmin yaralarını örten perdeyi yırtmaya, kapitalizmin kaçınılmaz iflâsını tanıtlamaya, sosyal-şovenizmin ve sosyal-pasifizmin üstesinden gelmeye, sonunda kendi ülkelerinde kapitalizmle savaşıma ve bütün ülkelerin proleterlerinin kapitalizmle savaşım işini kolaylaştırmak için proletarya devriminin teorisi ve taktiğini kurmaya zorluyordu. Zaten Rus komünistleri başka türlü hareket edemezlerdi, çünkü burjuva düzeninin yeniden kurulmasına karşı Rusya'yı güvenlik altına alabilecek bazı uluslararası durum değişiklikleri ancak böyle bir yol izlenerek sağlanabilirdi.

    Rusya'nın, Leninizmin ocağı ve Rus komünistlerinin önderi Lenin'in onun yaratıcısı olması, işte bu yüzdendir.
    Bu bakımdan Rusya'nın ve Lenin'in "başına gelen", 1840-1850 arasında Almanya'nın ve Marx ile Engels'in başına gelmiştir. Almanya, o tarihlerde, tıpkı Rusya'nın 19. yüzyılın başlarında olduğu gibi, burjuva devrimine gebe idi. Komünist Parti Manifestosu'nda Marx şöyle yazıyordu:

    "Komünistler dikkatlerini esas olarak Almanya'ya çeviriyorlar, çünkü bu ülke 17. yüzyılda İngiltere'dekinden ve 18. yüzyılda Fransa'dakinden daha gelişkin bir Avrupa uygarlığı koşulları altında ve çok daha fazla gelişmiş bir proletarya ile yapılmak zorunda olan bir burjuva devrimi arifesindedir ve çünkü Almanya'daki burjuva devrimi, onu hemen izleyecek bir proleter devrimin başlangıcı olacaktır.". [sayfa 14]

    Başka bir deyişle, devrimci hareketin merkezi, Almanya'ya doğru kayıyordu.

    Kuşku yok ki, Almanya'nın bilimsel sosyalizmin anayurdu olmasının ve Almanya proletaryasının önderlerinin bilimsel sosyalizmin yaratıcıları –Marx ve Engels– olmasının nedeni, Marx'ın yukarda anlatılan paragrafta işaret ettiği durumdur.

    20. yüzyıl başlarındaki Rusya için aynı şeyi söylemek, ama üstüne daha çok basarak söylemek gerekir; ancak, Rusya, 1840-1850 Almanya'sına oranla gelişmenin daha yüksek bir noktasında idi. Rusya, o dönemde bir burjuva devriminin arifesinde bulunuyordu; Rusya, bu devrimi, daha ileri bir Avrupa çerçevesi içinde ve (İngiltere ve Fransa şöyle dursun) Almanya'dakinden de gelişmiş bir proletarya ile yapmak zorundaydı; ve her şey, bu devrimin, proletarya devriminin mayası ve başlangıcı olacağını gösteriyordu.

    Daha 1902'de, henüz Rus devriminin hazırlık günlerinde, Lenin, Ne Yapmalı? Adlı yapıtında, geleceği önceden gören şu sözleri yazmıştı:

    "Tarih, bizi [yani Rus Marksistlerini, –J. St.] şu anda herhangi başka bir ülkenin proletaryasının karşı karşıya kaldığı bütün ivedi görevlerin en devrimcisi olan bir görevle karşı karşıya getirmiştir. Bu görevin yerine getirilmesi, yalnızca Avrupa gericiliğinin değil, (şimdi denebilir ki) Asya gericiliğinin de bu en güçlü kalesinin yıkılması, Rus proletaryasını, uluslararası devrimci proletaryanın öncüsü yapacaktır." (c. IV, s. 382, Rusça.)

    Başka bir deyişle, devrimci hareketin merkezinin Rusya'ya doğru kayması gerekiyordu.

    Rusya'da devrimin izlediği yolun, Lenin'in bu önceden görüşünü tamamıyla doğruladığı bilinmektedir. [sayfa 15]

    Böyle bir devrimi başarmış ve böyle bir proletaryası olan bir ülkenin, proletarya devriminin teori ve taktiğinin anayurdu olmasına şaşılabilir mi?

    Bu proletaryanın önderi Lenin'in, aynı zamanda, bu teorinin ve taktiğin yaratıcısı ve tüm proletaryanın önderi olmasına şaşılabilir mi?

    II. YÖNTEM

    Yukarda, Marx ve Engels ile Lenin arasında İkinci Enternasyonal oportünizminin egemen olduğu uzun bir dönem bulunduğunu söyledim. Açıkçası, sözkonusu egemenliğin biçimsel olmayıp gerçek olduğunu da eklemeliyim. Biçimsel olarak, İkinci Enternasyonalin başında, Kautsky ve diğerleri gibi "sadık" Marksistler, "Ortodokslar" bulunuyordu. Ama gerçekte, İkinci Enternasyonalin esas çalışmaları, oportünizm çizgisini izliyordu. Oportünistler, küçük-burjuva nitelikleri gereği ve uzlaşmalara eğilimlerinden ötürü burjuvaziye uyuyorlardı, "Ortodokslar" ise, "birliğin korunması" uğruna, "parti içinde barış "m sağlanması uğruna, oportünistlere uyuyorlardı. Sonuç, oportünizmin egemenliği idi, çünkü burjuvazinin siyasetini "Ortodoks'ların siyasetine bağlayan zincirde bir kopukluk yoktu.

    Bu dönem, kapitalizmin nispeten sakin bir gelişme dönemi, emperyalizmin felâketli çelişkilerinin henüz açıkça belirmediği, işçilerin ve sendikaların iktisadî grevlerinin az-çok "normal" bir biçimde geliştiği; seçim savaşımının ve parlamento gruplarının "başdöndürücü" başarılar sağladığı; legal savaşım biçimlerinin övgülerle göklere yükseltildiği ve legalite yoluyla kapitalizmin yenilebileceğine inanıldığı bir savaş-öncesi dönemdi. Kısaca, bu dönem, İkinci Enternasyonal partilerinin kendilerini besiye çekip semirdikleri, ve devrimi, kitlelerin devrimci eğitimini ciddî olarak düşünmek istemedikleri bir dönemdi. [sayfa 16]

    Tutarlı bir devrimci teorinin yerini, birbirine karşı teorik tezler, kitlelerin gerçek devrimci savaşımından kopmuş ve modası geçmiş dogmalar haline gelmiş teori parçaları almıştı. Görünüşü kurtarmak için, Marx'ın teorisi elbette anılıyordu. Ama bu, Marksist teorinin canlı, devrimci ruhunu boşaltmak için yapılıyordu.

    Devrimci bir politika yerine, zayıf ve cılız küçük-burjuva oportünizmi, parlamento diplomasisini ve parlamenter kombinezonları kollayan siyaset esnaflığı, görüşünü kurtarmak için "devrimci" kararlar ve sloganlar kabul ediliyordu, ama bunlar, büro çekmecelerinde saklanmak içindi.

    Parti eğitimine önem verileceği ve kendi yanılgılarının derslerinden yararlanarak, partiye, doğru devrimci taktik öğretileceği yerde, bu cansıkıcı sorunlardan ustaca kaçınılıyor, bu sorunlar örtbas ediliyor, gizleniyordu. Besbelli ki, gene görünüşü kurtarmak için cansıkıcı bazı sorunlara da değinilmesine razı oluyorlardı; ama bu, nereye çekersen oraya giden "esnek' bir karara varmak içindi.
    İkinci Enternasyonalin çehresi, çalışma yöntemi ve silahları işte böyleydi.
    Ama bu sırada yeni bir dönem, emperyalist savaşlar ve proletaryanın devrimci savaşları dönemi yaklaşıyordu.

    Malî sermayenin eşsiz gücü karşısında, eski savaşım yöntemlerinin yetersiz olduğu açıkça görünüyordu.
    İkinci Enternasyonalin bütün etkinliğini, çalışma yöntemini yeniden gözden geçirmek, küçük-burjuva oportünist ruhu, zaafı ve dargörüşlülüğü, bayağı politikacılığı inkâr zihniyetini, sosyal-şovenizmi, sosyal-pasifizmi atmak gerekiyordu. İkinci Enternasyonalin bütün silahlarını gözden geçirmek, paslanmış eski silahları atmak, yeni silahlar edinmek zorunlu olmuştu. Bu hazırlığı yapmadan, kapitalizmle savaşıma girişmek yararsızdı. Bu yapılmadıkça, yeni devrimci savaşımda, proletarya, silahı ve cephanesi eksik olarak, hatta silahsız olarak savaşa girmek tehlikesi ile karşı [sayfa 17] karşıya idi.

    İkinci Enternasyonali genel olarak gözden geçirmek ve Augias ahırlarının genel bir temizliğini yapmak onuru Leninizme düştü.

    İşte Leninizm yöntemi, bu koşullar içinde doğdu ve biçimlendi.

    Bu yöntemin ilkeleri nedir?

    Birincisi, İkinci Enternasyonalin teorik dogmalarının, kitlelerin devrimci savaşımının ateşinde, canlı pratik eyleminde işe yarayıp yaramadıklarını sınamak, yani teori ile pratik arasındaki kaybolan birliği kurmak, teori ile pratik arasındaki ayrılığı birliğe çevirmek zorunda idi. Çünkü devrimci bir teori ile donatılmış gerçekten proletaryaya özgü bir parti, ancak böyle yaratılabilir.

    İkincisi, İkinci Enternasyonal partilerinin siyasetini, (güvenilmez) slogan ve kararlarına bakarak değil, yaptıklarını, eylemlerini gözönünde tutarak sınamak gerekirdi. Çünkü proletarya kitlelerini ve onların güvenini kazanmak, ancak böyle olabilirdi.
    Üçüncüsü, partinin bütün çalışmalarını, kitlelerin devrimci savaşıma hazırlanmasını hedef tutan yeni devrimci bir tarzda yeniden örgütlendirmek gerekti, çünkü kitleler proletarya devrimine ancak böyle hazırlanabilir.

    Dördüncüsü, proleter partilerinin özeleştirisi, kendi yanılgılarından aldıkları derslere dayanarak eğitimi zorunlu idi; çünkü gerçek kadrolar, gerçek parti önderleri ancak bu yoldan yetiştirilebilir.

    Leninizmin yönteminin özü ve temeli bunlardır. Bu yöntem, pratikte nasıl uygulandı? İkinci Enternasyonal oportünistlerinin bir sürü teorik dogması vardır ve bu dogmaları yineleyip dururlar.

    Bunlardan birkaçını ele alalım:

    Birinci dogma: proletaryanın iktidara geçiş koşullarına ilişkindir. Oportünistler, proletaryanın, ülkenin çoğunluğunu [sayfa 18] oluşturmadan iktidarı ele geçiremeyeceğini ve geçirmemesi gerektiğini söylerler. Bunun kanıtı yoktur; çünkü bu saçma tezi, ne teorik, ne de pratik olarak haklı göstermek olanaksızdır. Lenin, bu İkinci Enternasyonal baylarına, pekâlâ, dediğinizi kabul edelim, diyor, ama nüfusun azınlığını oluşturan proletarya, emekçi kitlelerin büyük çoğunluğunu kendi çevresinde toplayabildiği (savaş, tarım bunalımı vb. gibi) bir tarihsel durum meydana gelince, niçin iktidarı ele geçirmesin? Proletarya, sermayenin cephesini yarmak ve genel gelişmeyi hızlandırmak için elverişli uluslararası ve iç durumdan niçin yararlanmasın? Marx, daha 1850 yıllarında "Köylü Savaşının bir ikinci baskısı" proletarya devrimine yardım edebilirse, Almanya'da devrimin "çok güzel" koşullar sağlayacağını söylememiş miydi? O zaman, Almanya'da proleterlerin sayısının, örneğin 1917'de Rusya'daki proleter sayısından daha az olduğunu bilmeyen var mı? Rus proletarya devriminin pratiği, İkinci Enternasyonal kahramanlarının pek değer verdikleri bu dogmanın, proletarya için hiç bir hayatî önemi olmadığını göstermemiş midir? Kitlelerin devrimci savaşım pratiğinin, bu eskimiş dogmayı tuzbuz ettiği besbelli değil mi?

    İkinci dogma: ülkeyi yönetmeye yetenekli, eğitilmiş kimselerden ve yöneticilerden yeteri kadar hazır kadrolara sahip değilse, proletarya, iktidarı koruyamaz; dolayısıyla ilkönce kapitalist rejimde kadroları yetiştirmeli, sonra iktidara geçmelidir. Lenin, bunu şöyle yanıtlar: bunun doğru olduğunu kabul edelim; ama sorunu niçin tersine çevirmemeli? İlkönce iktidara geçip, sonra, her adımda yedi fersah aşan tılsımlı çizmeleri ayağa giymek, çalışan kitlelerin kültür düzeyini yükseltmek, işçi çevrelerinden çıkma kalabalık yönetici kadroları yetiştirmek için, ileri atılmak niçin olanaklı olmasın? Rusya pratiği, işçi çevrelerinden çıkma yöneticiler kadrosunun, proletarya iktidarı altında sermaye iktidarında olduğundan yüz kez daha çabuk ve daha iyi [sayfa 19] gelişeceğini göstermemiş midir? Kitlelerin devrimci savaşımının pratiğinin, oportünistlerin bu dogmasını da hiç acımadan ezip yerlebir ettiği açık değil mi?

    Üçüncü dogma: genel siyasal grev yöntemi, teorik dayanaktan yoksundur (Engels'in eleştirisine bakınız) ve (ülkenin iktisadî yaşamının düzenini bozabileceği, sendika kasalarını boşaltabileceği için) pratikte de tehlikelidir; bu yöntem, proletaryanın sınıf savaşımının başlıca biçimi olan parlamenter savaşım biçimlerinin yerini tutamaz. Ama ilkönce, Engels, her genel grevi yermiş değildir, yalnızca bir tür genel grevi, anarşistlerin siyasal savaşımın yerine konulmasını savundukları iktisadî grevi yermiştir. Bunun genel siyasal grev ile ne ilişkisi olabilir? İkinci olarak, parlamenter savaşım biçiminin proletaryanın başlıca savaşım biçimi olduğu kim tarafından ve nerede tanıtlanmıştır? Devrim hareketinin tarihi, parlamenter savaşımın, proletaryanın parlamento-dışı savaşımının yalnızca bir hazırlığı, bir yardımcı aracı olduğunu göstermez mi? Üçüncü olarak, parlamenter savaşımın yerine genel siyasal grevin konulacağını nereden çıkarmışlardır? Genel siyasal grev yanlıları, parlamenter savaşım biçimleri yerine parlamento-dışı savaşım biçimleri koymaya nerede ve ne zaman kalkışmışlardır? Dördüncü olarak, Rusya'da devrim, genel siyasal grevin, proletarya devriminin en büyük kitlelerinin seferber edilmesi ve örgütlenmesi için en önemli bir araç olduğunu göstermemiş midir? Öyleyse, iktisadî yaşamın düzenli seyrinin bozulacağı, sendika kasalarının boşalacağı yolundaki ikiyüzlü yakınmalar, burada yersiz değil midir? Devrimci savaşım pratiğinin bu dogmayı da yıktığı açık değil midir?

    Vb. vb.

    Bunun içindir ki, Lenin, "devrimci teorinin bir dogma olmadığını", bu teorinin "ancak gerçekten kitlesel ve gerçekten devrimci bir hareketin pratiği ile sıkı sıkıya bağlı olarak kesin biçimini aldığını" (["Sol" Komünizm] Bir[sayfa 20] Çocukluk Hastalığı) söylerdi; çünkü teori, pratiğe hizmet etmelidir; çünkü "teori, pratiğin ileri sürdüğü soruları yanıt-lamalıdır" (Halkın Dostları [Kimlerdir ve Sosyal-Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?]) çünkü teori, verilerin sınavından geçmelidir.

    İkinci Enternasyonal partilerinin siyasal sloganlarına ve siyasal kararlarına gelince, karşı-devrimci çalışmalarını parlak sloganlar ve kararlarla gizleyen bu partilerin izledikleri siyasetin bütün yalan ve kokuşmuşluğunu anlayabilmek için "savaşa karşı savaş" sloganlarının öyküsünü anımsamak yeter. Bale Kongresinde İkinci Enternasyonalin tantanalı gösterilerini herkes anımsar; bu kongrede, emperyalistler, savaş çıkartmaya cüret ettikleri takdirde, devrimin bütün dehşetiyle tehdit edildiler ve korkunç "savaşa karşı savaş" sloganı burada formüle edildi. Ama aradan bir zaman geçtikten sonra, savaşın eşiğinde bulunulduğu bir sırada, Bale kararının büro çekmecelerine kitlendiğini ve kapitalist yurt uğruna işçilerin birbirlerini öldürmeleri için yeni bir sloganın ortaya atıldığını kim anımsamaz? Devrimci slogan ve kararların, eylemle gerçekleştirilmedikçe metelik etmeyeceği açık değil midir? Oportünizmin siyasetçilerinin bütün alçaklığını ve Leninizm yönteminin önemini anlatmak için, emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesini hedef tutan Leninist siyaseti, İkinci Enternasyonalin savaş sırasındaki ihanet siyasetiyle karşılaştırmak yeter. Burada Lenin'in Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky adlı yapıtından, İkinci Enternasyonalin önderi Kautsky'yi; partililerin hareketlerine göre değil, kâğıt üzerinde kalan sloganlarına ve kararlarına dayanarak değerlendirme çabasından ötürü şiddetle eleştiren bir pasajı anmaktan kendimi alamayacağım.

    "Sloganların ilânının bir şeyi değiştirdiğini sanırken Kautsky, baştanaşağı ikiyüzlü, tipik küçük-burjuva bir siyaset uygulamaktadır. Burjuva demokrasisinin bütün tarihi, [sayfa 21] bu hayalin yanlışlığını tanıtlar: halkı aldatmak için burjuva demokratlar, istenen bütün 'sloganları' formüle etmişlerdir ve hâlâ da etmektedirler. Sözkonusu olan, bu partilerin içtenliğini sınamaktır, sözleri ile eylemlerini karşılaştırmak, idealist, şarlatanca sözlerle yetinmemek, partilerin sınıf gerçekliklerini aramaktır." (c. XXIII, s. 377, Rusça.) Düşünceyi körelten ve partinin kendi hatalarından ders alma yoluyla sağladığı eğitimini dizginleyen İkinci Enternasyonal partilerinin özeleştiri korkularından, hatalarını gizleme, cansıkıcı sorunların üstünü örtme, işlerin tatmin edici biçimde gittiği sanısını uyandırmak için eksikliklerini gizleme huylarından burada söz bile etmiyorum; o huy ki, Lenin tarafından güçlükleri belirtilmiş ve bütün çıplaklığı ile sergilenmiştir. Lenin, "Sol" Komünizm adlı yapıtında proleter partilerinde özeleştiri üzerine şöyle yazıyordu:

    "Bir siyasal partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddî olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini yerine gerçekten getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yolaçan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte ciddî bir partinin belirtileri bunlardır, bu, ciddî bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek demektir." (c. XXV, s. 200, Rusça.)[3]
    Bazıları, kendi öz hatalarını açıklamanın ve özeleştirinin parti içinde tehlikeli olacağını, çünkü parti düşmanlarının, bunu, proletarya partisine karşı kullanmalarının olası olduğunu öne sürerler. Lenin, bu tür karşı çıkmaları önemsiz ve tamamıyla yanlış sayardı. Daha 1904'te henüz partimizin az üyeli ve zayıf bulunduğu sırada yayınladığı [sayfa 22] Bir Adım İleri, İki Adım Geri adlı broşüründe, şöyle diyordu:

    "Onlar [yani Marksistlerin düşmanları –J. St.], bizim tartışmalarımıza şeytanca alkış tutmakta ya da sinsice gülmektedirler; kuşkusuz onlar benim broşürümden yalnız partimizin başarısızlık ve kusurları ile ilgili bölümleri seçip, kendi amaçları için kullanmayı deneyeceklerdir. Rus sosyal-demokratları, daha şimdiden böylesine ufak-tefek şeylerden tedirgin olmayacak kadar ve bunlara karşın, özeleştiri görevini sürdürecek, işçi sınıfı hareketi büyüdükçe, kuşkusuz ve kaçınılmaz olarak üstesinden gelecekleri kendi yanlışlarını inatla sergileyecek kadar çelikleşmişlerdir." (c. VI, s. 161, Rusça.)

    Leninizmin yönteminin ayırdedici özellikleri kısaca bunlardır. Lenin'in yönteminin bize verdiklerinin çoğu, Marx'ın öğretisinde de vardı; o öğreti ki, Marx'ın dediği gibi, "özünde eleştirici ve devrimcidir". Lenin'in yönteminde baştan sona başat olan, işte bu eleştirici ve devrimci ruhtur. Ama Lenin'in yöntemini, Marx'ın önceden söylediklerinin basit bir yinelenmesi saymak yanlış olur. Aslında Lenin'in yöntemi, Marx'ın eleştirici ve devrimci yönteminin, materyalist diyalektiğinin yalnızca yeniden kuruluşu değil, bu yöntemin somutlaştırılması ve daha da geliştirilmesidir.

    III. TEORİ

    Bu konuya ilişkin üç soruna değineceğim: 1) teorinin proletarya hareketi için önemi; 2) kendiliğindenlik "teori"sinin eleştirisi; 3) proletarya devriminin teorisi.

    1) Teorinin önemi. Bazıları, Leninizmin, pratiğin teoriye üstünlüğü olduğunu sanırlar; şu anlamda ki, Leninizmin de, aslında, Marksist ilkelerin uygulanması olduğunu düşünürler; teoriye gelince, Leninizmin bununla uzun boylu [sayfa 23] ilgilenmediğini sanırlar. Plehanov'un, birkaç kez, Lenin'in, teoriyi, özellikle felsefeyi "umursamaması"ndan alayla sözettiği bilinir. Öte yandan, bilindiği gibi, bugün, özellikle koşulların kendilerine yüklediği büyük pratik çalışma yüzünden birçok Leninist pratikçi arasında teori pek geçerlikte değildir. Lenin ve Leninizm konusundaki bu gülünç görüşün tamamıyla yanlış olduğunu ve hiç bir biçimde gerçeğe uymadığını ve pratikçilerin teoriye sırtlarını dönme eğiliminin Leninizm ruhuna tamamıyla aykırı olduğunu ve dava için tehlikeler taşıdığını söylemeliyim.

    Teori, bütün ülkelerin işçi hareketlerinin genel biçimi ile ele alınan deneyimidir.

    Kuşkusuz ki teori, devrimci pratiğe bağlanmadıkça amaçsız kalır; tıpkı yolu devrimci teori ile aydınlatılmayan pratiğin, karanlıkta, elyordamıyla yürümesi gibi. Ama teori, devrimci pratik ile çözülmez bir bağlılık halinde gelişince, işçi Hareketinin büyük bir gücü haline gelebilir. Çünkü harekete, güvenliği, yönünü belirleme gücünü ve olayların iç bağıntılarının anlaşılmasını, teori ve yalnız teori sağlayabilir; çünkü teori ve yalnız teori, yalnızca sınıfların bugün hangi yönde ve nasıl hareket ettiklerine değil, aynı zamanda bu sınıfların en yakın bir gelecekte, hangi yönde ve nasıl hareket edecekleri pratiğini anlamamıza yardım edebilir. Şu ünlü tezi söyleyen ve birçok kez yineleyen Lenin'den başkası değildir: "Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz."[5] (Ne Yapmalı? c. IV, s. 380, Rusça.)[6]
    Lenin, teorinin büyük önemini herkesten daha iyi anladı, özellikle bizim partimiz gibi, uluslararası proletaryanın öncüsü rolünü yüklenmiş ve karmaşık bir iç ve uluslararası bir durumla karşılaşan bir parti için teori özellikle önemlidir. Lenin, daha 1902'de, partimizin bu özel rolünü önceden görerek, "... yalnızca, öncü savaşçı rolünün ancak [sayfa 24] en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirilebileceğini" (ibidem) anımsatmayı zorunlu görüyordu.

    Lenin'in, partimizin rolü konusundaki bu kehanetinin gerçekleştiği bugünde, Lenin'in bu tezinin özel bir önem ve güç kazandığı, tanıtlamayı gerektirmeyecek kadar açıktır.

    Engels'ten Lenin'e kadarki dönemde, bilimin en önemli buluşlarının materyalist felsefede genelleştirilmesi ve Marksistler arasındaki anti-materyalist akımların eleştirilmesi gibi en ciddî görevlerden birini Lenin'in kendisinin yüklenmesi, onun, teoriye verdiği büyük önemin en parlak ifadesi sayılmalıdır. Engels, "Materyalizm, doğabilimleri alanında çağ açan her yeni buluş ile kaçınılmaz olarak biçimini değiştirmek zorundadır"[7] derdi. Lenin'in Materyalizm ve Ampiryokritisizm adlı önemli yapıtıyla, kendi çağında bu işi başardığı bilinmektedir. Lenin'in felsefeyi "umursamama"sıyla alay eden Plehanov'un böyle bir işi ciddî olarak üzerine almaya bile cüret etmediği bilinen bir şeydir.
    2. Kendiliğindenlik "teori"sinin eleştirisi ya da harekette öncünün rolü. Kendiliğindenlik "teori"si oportünizmin teorisidir, işçi hareketinin kendiliğindenliğini yüceltme teorisidir; bu, eylemde işçi sınıfı öncü güçlerinin, işçi sınıfı partisinin yönetici rolünün yadsınması teorisidir.

    Kendiliğindenliğe tapınma teorisi, işçi hareketinin devrimci niteliğine taban tabana karşıttır; bu teori, hareketin, kapitalizmin temellerine karşı savaşıma doğru yönelmesine engel olur, hareketin ancak gerçekleşmesi olanaklı olan ve kapitalizm için "kabul edilebilir" istemler çizgisini izlemesi gerektiği anlamını taşır. Tamamıyla "en az direnme çizgisini" destekler. Kendiliğindenlik teorisi, trade-union'cu ideolojidir.

    Kendiliğindenliği yüceltme teorisi, kendiliğinden [sayfa 25] harekete, bilinçli, planlı bir nitelik verilmesine karşı çıkar; bu teori, partinin, işçi sınıfının başında yürümesine, partinin, kitlelerin siyasal bilinç düzeyini yükseltmesine, partinin harekete kılavuzluk etmesine karşıdır. Bu teori, hareketin bilinçli öğelerinin hareket seyrini izlemesine engel olmamalarını, partinin kendiliğinden hareketi gözlemekle yetinmesini, hareketin ardından sürüklenmesini ister. Kendiliğindenlik teorisi, hareket içindeki bilinç öğesinin rolünün azaltılması teorisidir, "kuyrukçuluk" ideolojisidir; bu teori, tüm oportünizmin mantıksal temelidir.

    "Ekonomistler" denilen ve birinci Rus devriminden az önce sahneye çıkan bu teorinin yandaşları, aslında, Rusya'da bağımsız bir işçi partisinin zorunluluğunu reddediyorlar; işçi sınıfının çarlığı devirme uğrundaki devrimci savaşımına karşı koyuyorlar, hareket içinde salt trade-union'culuk siyasetini öğütlüyorlar ve genel olarak işçi hareketini liberal burjuvazinin egemenliğine teslim ediyorlar.

    Eski İskra'nın savaşımı ve Lenin'in Ne Yapmalı? Adlı yapıtında "kuyrukçuluk" teorisinin parlak eleştirisi, "ekonomizm"i yıkmakla kalmadı, aynı zamanda, Rus işçi sınıfının gerçekten devrimci hareketinin teorik temellerini yarattı.

    Bu savaşım olmasaydı, Rusya'da bağımsız bir işçi partisinin yaratılmasını ve bu partinin devrimde kılavuz rol oynamasını düşünmek bile saçma olurdu.

    Ama kendiliğindenlik teorisine aşırı hayranlık, yalnızca Rusya'ya özgü bir olay değildir. Bu teori, istisnasız bütün İkinci Enternasyonal partilerinde, biraz farklı biçimde de olsa, geniş ölçüde yayılmıştır. Ben, burada, her şeyi mazur gösteren, herkesi uzlaştıran, olayları saptayan ve iş işten geçtikten sonra bunları açıklamaya kalkışan ve olayları saptadıktan sonra görevini tamamlanmış kabul eden İkinci Enternasyonal önderleri tarafından tahrif edilmiş "üretici güçler" teorisi diye tanınan teoriden sözediyorum. Marx, [sayfa 26] materyalist teorinin, dünyayı açıklamakla yetinemeyeceğini, dünyayı değiştirmekle de yükümlü olduğunu söylerdi. Ama buna karşın, Kautsky ve yandaşları, bununla hiç ilgilenmiyorlar ve Marx'ın formülünün yalnız birinci kısmını alıyorlar.

    Bu "teori"nin uygulanmasının birçok örneklerinden biri şudur: emperyalist savaştan önce, emperyalistler savaşı başlattıkları takdirde, İkinci Enternasyonal partileri, "savaşa karşı savaş" tehdidinde bulundu, deniliyor. Savaşın eşiğinde, bu partilerin "savaşa karşı savaş" sloganını büro çekmecelerine kilitledikleri ve bu sloganın tam tersi olan "emperyalist yurt uğruna savaş" sloganını gerçekleştirdikleri söyleniyor. Bu slogan değiştirme, milyonlarca işçinin ölümüne neden oldu, deniliyor. Ama burada suçluların bulunduğunu, işçi sınıfına ihanet etmiş, ya da onu elevermiş kimselerin bulunduğunu sanmak hata olur, deniliyor. Hiç de öyle değil! Her şey, olması gerektiği gibi olmuştur. Çünkü ilkönce [İkinci] Enternasyonal, bir "barış aracıdır", savaş aracı değildir. İkinci olarak, çünkü o zamanki "üretici güçlerin düzeyi" ile başka bir şey yapmak olanaklı değildi. "Kabahat", "üretici güçler "dedir. Bay Kautsky'nin "üretici güçler" teorisi, bize tam olarak bunu açıklar. Ve kim bu "teori"ye inanmazsa, Marksist değildir. Ya partilerin rolü? Bunların eylem içindeki önemleri? Ama "üretici güçlerin düzeyi" kadar kesin bir etken karşısında bir parti ne yapabilirdi ki?..

    Marksizmin bu çeşit tahriflerinin bir sürü örneğini vermek olanaklıdır.

    Oportünizmin çıplaklığım örtmeye yarayan bu tahrif edilmiş "Marksizm’in, Lenin'in daha ilk Rus devriminden önce savaşım verdiği şu "kuyrukçuluk" teorisinin Avrupa modasına uydurulmuş bir türünden başka bir şey olmadığı, tanıt gerektirmeyecek kadar açıktır.

    Batıda gerçekten devrimci partilerin yaratılabilmesi [sayfa 27] için teorinin bu biçimde tahrifinin önlenmesi şarttır.

    3. Proletarya devrimi teorisi. Proletarya devriminin Leninist teorisi, üç temel tezden çıkar.

    Birinci tez. – İlerlemiş kapitalist ülkelerde, sermayenin egemenliği; malî sermayenin başlıca işlemlerinden biri olarak esham ve tahvilât emisyonu; emperyalizmin temellerinden biri olan hammadde kaynaklarına sermaye ihracı; malî sermayenin egemenliğinin sonucu olarak malî oligarşinin çok büyük gücü; bütün bunlar, tekelci kapitalizmin asalak niteliğini kabaca belirtir, tröstlerin, kapitalist konsorsiyumların boyunduruğunu yüz kat daha dayanılmaz hale getirir, işçi sınıfının kapitalizmin temellerine karşı öfkesini artırır, kitleleri proletarya devrimine götürür. (Lenin'in Emperyalizmine bakınız.)

    Bundan birinci sonucu çıkarabiliriz: kapitalist ülkelerde devrimci bunalımın ağırlaşması, "metropollerde", iç proleter cephede patlama öğelerinin artması.

    İkinci tez. – Sömürgelere ve bağımlı ülkelere gittikçe artan sermaye ihracı, "nüfuz bölgeleri"nin ve sömürgelerin yeryüzünün tamamına yayılması; kapitalizmin, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu, bir avuç "gelişmiş" ülke yararına malî anlamda köleleştiren ve sömürgeci baskı altında tutan bir dünya sistemine dönüşmesi – bütün bunlar, bir yandan çeşitli ulusal ekonomileri ve çeşitli ulusal toprakları, dünya ekonomisi denen bir tek zincirin halkaları haline getirirken, öte yandan da dünya nüfusunu ikiye böldü: geniş sömürgeleri ve bağımlı ülkeleri sömüren ve onlara zulmeden bir avuç "ileri" kapitalist ülke ile emperyalist boyunduruktan kurtulmak için savaşım vermek zorunluluğunda olan sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin büyük çoğunluğu.(Emperyalizm'e bakınız.)

    Bundan ikinci sonuç çıkarılabilir: Sömürgelerde devrimci bunalımın ağırlaşması, dış cephede, sömürgeler cephesinde, emperyalizme karşı gittikçe artan sayıda ayaklanma öğeleri. [sayfa 28]

    Üçüncü tez. – "Nüfuz alanları"na ve sömürgelere tekelci sermayenin sahip olması; dünya topraklarını gaspetmiş olan ülkelerle bu topraklardan "pay" isteyen ülkeler arasında dünyanın yeniden paylaşılması için kudurmuşça savaşıma varan ayrı ayrı kapitalist ülkelerin eşit olmayan gelişmesi; bozulan "denge"yi yeniden kurmanın biricik aracı olan emperyalist savaşlar – bütün bunlar, emperyalizmi zayıf düşüren ve iki cephenin, devrimci proletarya cephesinin ve sömürgelerin kurtuluş cephesinin, emperyalizme karşı birleşmesini kolaylaştıran üçüncü cephede savaşımın, kapitalist devletler arasında savaşımın şiddetlenmesine neden olur.(Emperyalizm'e bakınız.)

    Bundan da üçüncü sonuç çıkarılabilir: emperyalizm koşullarında savaşlardan kaçınılamaz ve emperyalizmin dünya cephesine karşı, Avrupa'da proleter devrim ile Doğuda sömürgesel devrim arasında bir tek dünya cephesi oluşturacak ittifak kaçınılmazdır.

    Bütün bu sonuçları, Lenin, şu genel sonuçta toplamıştır: "Emperyalizm, proletarya toplumsal devriminin hemen öncesidir." (Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, "Önsöz", c. XIX, s. 71, Rusça.)

    Dolayısıyla proletarya devrimi sorunlarının ele alınışı, dolayısıyla devrimin niteliği, kapsamı, derinliği, genel olarak devrimin şeması değişmiş bulunmaktadır.
    Eskiden proletarya devrimine hazırlık döneminin önkoşullarının tahlili, genellikle tek başına ele alınan şu ya da bu ülkenin ekonomik durumu bakımından yapılırdı. Şimdi artık sorunun bu tarzda alınması yetersizdir. Şimdi sorunu, bütün ülkelerin ya da ülkelerin çoğunluğunun ekonomik durumu açısından, dünya ekonomik durumu bakımından ele almak gerekir; çünkü ülkeler ve ulusal ekonomiler kendi [sayfa 29] kendilerine yeter birimler olmaktan çıkmışlar, dünya ekonomisi demlen bir zincirin halkaları haline gelmişlerdir; çünkü eski "uygar" kapitalizm gelişerek emperyalizm olmuştur; emperyalizm ise dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bir avuç "ileri" ülke yararına, malî bakımdan köleleleştirilmesi ve sömürgeci baskı altına alınmasıdır.

    Eskiden ayrı ayrı ülkelerde ya da daha doğrusu, gelişmiş şu ya da bu ülkede, proletarya devrimi için nesnel koşulların varlığından ya da yokluğundan söz etmek âdetti. Şimdi, bu görüş artık yetersizdir. Şimdi devrim için, nesnel koşulların, dünya emperyalist ekonomi sisteminin tümünde eksiksiz bir bütün olarak bulunup bulunmadığından söz etmek gerekir; çünkü sistem, tümü ile devrim için olgunlaşmış ise, ya da daha doğrusu, olgunlaştığı için, bu sistemin içinde sanayi yönünden yeter derecede gelişmemiş bazı ülkelerin bulunması, devrim için aşılmaz bir engel olamaz.

    Eskiden, gelişmiş şu ya da bu ülkede proletarya devriminden, sermayenin şu ya da bu ulusal cephesine karşı duran, bu cephenin taban tabana karşıtı olan belirli ve kendi kendine yeten bir varlık gibi söz etmek âdetti. Şimdi artık bu görüş yetersizdir. Şimdi dünya proletarya devriminden söz etmek gerekir, çünkü sermayenin ayrı ayrı ulusal cepheleri, emperyalizmin dünya ölçüsünde cephesi denilen ve bütün ülkelerin devrimci hareketinin genel cephesi ile çatışma halinde bulunan bir tek zincirin halkaları haline gelmiştir.

    Eskiden proletarya devriminin, yalnızca, belirli bir ülkenin iç gelişmesinin bir sonucu olduğu düşünülürdü. Artık bu görüş de yetersizdir. Şimdi proletarya devriminin, her şeyden önce, emperyalizmin dünya sistemindeki çelişkilerinin gelişmesi sonucu, emperyalist cephe zincirinin şu ya da bu ülkede kırılmasının sonucu olarak düşünülmesi gerekir.

    Devrim nerede başlayacak? Sermayenin cephesi önce nerede, hangi ülkede yarılabilecek?

    Eskiden bu soruya, sanayiin en gelişmiş olduğu yerde, [sayfa 30] proletaryanın çoğunluğu meydana getirdiği yerde, daha yüksek kültür, daha çok demokrasi olan yerde diye yanıt verilirdi.

    Hayır –der Leninist devrim teorisi–, devrimin sanayiin en gelişmiş vb. olduğu yerde başlaması zorunlu değildir. Sermayenin cephesi, emperyalizm zincirinin en zayıf olduğu yerde yarılacaktır; çünkü proletarya devrimi, dünya emperyalist cephe zincirinin kırılmasının sonucudur ve devrime başlayan ülke, sermayenin cephesini yaran ülke, kapitalist anlamda daha gelişmiş ülkelere oranla daha az gelişmiş olabilir ve bununla birlikte, kapitalizmin çerçevesi içinde bulunabilir.

    1917'de dünya emperyalist cephesi zinciri, Rusya'da, öbür ülkelerinkinden daha zayıftı. Ve bu noktada kırılarak proletarya devrimine yol açtı. Niçin? Çünkü Rusya'da halk devriminin en büyüğü gelişmekteydi ve bu devrimin başında, büyük toprak sahipleri tarafından ezilen ve sömürülen milyonlarca köylü gibi önemli bir müttefiki olan devrimci bir proletarya yürüyordu. Çünkü orada devrimin düşmanı, bütün manevî otoritesini kaybetmiş ve bütün halkın nefretini hak etmiş olan çarlık gibi emperyalizmin iğrenç bir temsilcisi idi. Rusya, zincirin daha zayıf bulunduğu nokta idi, oysa Rusya, kapitalizm bakımından, Örneğin Fransa'dan ve Almanya'dan, İngiltere'den ya da Amerika'dan daha az gelişmişti.

    Yakın gelecekte zincir nereden kırılacaktır? Gene en zayıf bulunduğu noktadan. Zincirin, örneğin Hindistan'da kırılması olanaksız değildir. Niçin? Çünkü Hindistan'da genç ve ateşli bir devrimci proletarya var ve bu proletarya, ulusal kurtuluş hareketi gibi itiraz kabul etmeyen bir müttefike sahip. Çünkü bu ülkede, devrime karşı duran düşman, her türlü manevî saygınlıktan yoksun ve Hindistan'ın bütün ezilen ve sömürülen kitlelerinin nefretini hak etmiş olan, herkesin tanıdığı yabancı emperyalizmdir. [sayfa 31]

    Zincirin Almanya'da kırılması da pek mümkündür. Niçin? Çünkü örneğin Hindistan'da yürürlükte olan etkenler, Almanya'da etkilerini göstermeye başlamıştır. Ama Hindistan'ın gelişme düzeyi ile Almanya'nın gelişme düzeyi arasındaki büyük fark, Almanya'da devrimin gidişine ve sonuçlarına damgasını basmaktan geri kalmayacaktır.

    İşte bunun için Lenin şöyle der:

    "... Batı Avrupalı kapitalist ülkeler sosyalizme doğru gelişimlerini tamamlayıncaya dek dayanabilecek miyiz? ... Onlar bu gelişimlerini, sosyalizmin yavaş yavaş 'olgunlaşması' yoluyla değil, emperyalist savaşta yenilen ülkelerden ilkinin sömürülmesi ile birlikte Doğunun tümünün sömürülmesi yoluyla tamamlıyorlar. Öte yandan kesinlikle Birinci Emperyalist Savaşın sonucu olarak Doğu, tamamıyla devrimci hareketin içine çekilmiştir, tamamıyla dünya devrimci hareketinin genel girdabı içine çekilmiştir." ("Az Olsun, Temiz Olsun", c. XXVII, s. 415-416, Rusça.)

    Kısaca, genel kural olarak, emperyalist cephenin zinciri, halkaların en zayıf olduğu noktada kırılmalıdır ve bu noktanın ille de kapitalizmin en gelişmiş olduğu, proleterlerin yüzde şu, köylülerin yüzde bu kadar olduğu bir ülke olması şart değildir.

    Bundan dolayı, proletarya devrimi sorunu karara bağlanırken belirli bir ülkenin proletaryasının genel nüfusa oranı hakkında istatistik hesaplara, emperyalizmin ne olduğunu anlamamış olan ve devrimden tıpkı vebadan korkar gibi korkan İkinci Enternasyonal yorumcularının verdikleri özel önem tamamıyla büyütülmüştür.

    Devam edelim. İkinci Enternasyonalin kahramanları, bir yanda burjuva demokratik devrimle, öte yanda proletarya devrimi arasında, ikisini az çok uzun zaman aralığıyla birbirinden ayıran uçurum, hiç değilse bir Çin Şeddi [sayfa 32] bulunduğunu ve bu zaman aralığında iktidara geçen burjuvazinin kapitalizmi geliştirdiğini, proletaryanın ise güçlerini biriktirdiğini ve kapitalizme karşı "kesin savaşıma" hazırlandığını iddia ederlerdi (ve hâlâ iddia da etmektedirler). Genellikle, bu sürenin onlarca yıl, hatta daha uzun bir zaman alacağı tahmin edilir. Emperyalizm koşulları içinde bu Çin Şeddi "teori"sinin bilimsel değerden yoksun olduğunu, burjuvazinin karşı-devrimci hırsını gizlemeye, saklamaya yarayan bir araç olduğunu tanıtlamanın hiç gereği yoktur. Çatışmaların ve savaşların filizini özünde taşıyan emperyalizm koşullarında, "sosyalist devrimin arifesi" koşullarında, devrimci hareket dünyanın bütün ülkelerinde büyürken, "gelişen" kapitalizmin "cançekişen" kapitalizme dönüştüğünü(Lenin); emperyalizmin, çarlık ve feodalizm dahil, istisnasız bütün gerici akımlarla ittifak kurduğu ve böylelikle Batının proleter hareketinden Doğunun ulusal kurtuluş hareketine kadar bütün devrimci güçlerin ittifakını zorunlu kıldığı; feodal rejimin kalıntılarını ortadan kaldırmanın emperyalizme karşı devrimci savaşıma girişmeden olanaksız olduğu bu sırada, burjuva demokratik devrimin az çok gelişmiş ülkede proletarya devrimine yaklaşmak zorunluluğunda olduğu, birincinin ikinciye dönüşmesi gerektiği, tanıtlanmaya gereksinme göstermeyecek kadar açıktır. Rusya'da devrimin tarihi, bu tezin doğruluğunu, apaçık kanıtlarıyla tanıtlamıştır. Lenin'in, daha 1905'te, birinci Rus devriminin arifesinde, İki Taktik adlı broşüründe, burjuva demokratik devrimle sosyalist devrimi bir tek zincirin iki halkası olarak, bir tek tablo olarak, Rus devrimini kucaklayan bütün bir tablo olarak göstermesi nedensiz değildi.

    "Proletarya, kuvvet yoluyla otokrasiyi ezmek ve burjuvazinin tutarsızlığını etkisiz hale getirmek için köylü yığınlarıyla ittifak kurarak demokratik devrimi sonuna kadar götürmelidir. Proletarya, kuvvet yoluyla burjuvazinin direncini kırabilmek için, köylülüğün ve küçük-burjuvazinin [sayfa 33] kararsızlığını etkisiz hale getirmek için, halkın yarı-proleter unsurlarıyla ittifak kurarak sosyalist devrimi başarmalıdır. Yeni-İskra grubunun devrimin kapsamı konusunda bütün tezlerinde ve kararlarında o denli dar bir biçimde sundukları proletaryanın görevleri, aslında işte bunlardır." (c. VIII, s. 96, Rusça.)
    Lenin'in, Leninist devrim teorisinin temel taşlarından biri olarak burjuva devrimin proletarya devrimine dönüştürülmesi fikrini, İki Taktik adlı yapıtındakinden daha belirgin bir biçimde ortaya koyduğu öbür ve daha sonraki yapıtlarını anmıyorum.

    Öyle görünüyor ki, bazı yoldaşlar, Lenin'in bu fikre ancak 1916'da vardığını; o zamana kadar Rusya'da devrimin burjuva çerçevesi içinde sınırlı kalacağını ve bunun sonucu olarak, iktidarın, proletaryanın ve köylülüğün diktatörlük organı biçiminde proletaryanın eline değil, burjuvazinin eline geçeceğini düşündüğünü sanıyorlar. Bu görüşün, Rus komünist basınımıza bile girdiği söyleniyor. Bunun kesinlikle yanlış olduğunu ve gerçeğe uymadığını söylemeliyim.

    Lenin'in, 1905'te, Partinin III. Kongresindeki proletaryanın ve köylülüğün diktatörlüğünü, yani demokratik devrimin zaferini, "düzen örgütü" olarak değil, "savaş örgütü" olarak nitelendirdiği bilinen söylevini kaynak olarak anabilirim. ("Sosyal-Demokrasinin Geçici Hükümete Katılması Üzerine Rapor", c. VII, s. 264, Rusça.)

    Bundan başka, Lenin'in, Rus devriminin gelişme perspektiflerini açıklayan ve partiyi, "Rus devriminin birkaç aylık bir hareket değil, yıllarca süren bir hareket olması için; iktidarı ellerinde tutanlardan koparılan ufak-tefek ayrıcalıklarla yetinilmeyip bu iktidarın tam olarak devrilmesi için" gerekeni yapmakla görevlendiren "Geçici Hükümet Üzerine" adlı ünlü makalelerini kaynak olarak anabilirim. Bu [sayfa 34] makalelerde Lenin, bu perspektifi daha da geliştirmekte ve Avrupa'da devrime bağlayarak şöyle demektedir:

    "Bu başarılırsa, o zaman... O zaman yangının alevleri bütün Avrupa'yı saracaktır; burjuva gericiliğinin baskısı altında acı çekmekten bıkmış olan Avrupalı işçi de ayaklanacak ve bize 'işin nasıl yapılacağını' gösterecektir; o zaman Avrupa'daki devrimci atılım Rusya üzerinde karşı etki yapacak ve birkaç yıllık devrim dönemini on yıllarca süren devrim dönemi haline getirecektir." ("Sosyal-Demokrasi ve Devrimci Geçici Hükümet", c. VII, s. 191, Rusça.)

    Bundan başka, Lenin'in 1915 Kasımında yayınlanan makalesini de kaynak olarak gösterebilirim. Bu makalede şöyle denilmektedir.

    "Proletarya, iktidarın ele geçirilmesi için, Cumhuriyet için, topraklara el koymak için... Burjuva Rusya'yı, askerî-feodal 'emperyalizmin' (=çarlığın) boyunduruğundan kurtarma işine 'proleter olmayan halk kitlelerinin' katılmasını sağlamak için savaşım veriyor ve savaşıma yiğitçe devam edecektir. Ve proletarya, burjuva Rusya'yı çarlığın boyunduruğundan, büyük toprak sahiplerinin toprak üzerindeki egemenliğinden kurtarma işinden, tarım işçilerine karşı savaşımlarında zengin köylülere yardım etmek için değil, Avrupa proletaryası ile ittifak halinde sosyalist devrimi tamamlamak için doğrudan doğruya[12] yararlanacaktır." ("Devrimin İki Çizgisi", c. XVIII, s. 318, Rusça.)

    Ve son olarak, Lenin'in Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky adlı ünlü broşürünü de kaynak olarak anabilirim. Lenin, bu broşürde, İki Taktik'te Rus devriminin kapsamına ilişkin yukarda anılan kesimi belirttikten sonra şu sonuca varıyor:

    "Her şey söylediğimiz gibi oldu. Devrimin izlediği yol, çıkardığımız sonuçların doğruluğunu saptadı. İlkönce 'bütün' [sayfa 35] köylülük ile birlikte monarşiye karşı, büyük toprak sahiplerine karşı, ortaçağ düzenine karşı (ve devrim bu aşamada burjuva devrim, burjuva demokratik devrim olarak kalıyor); sonra da yoksul köylülük ile birlikte, yarı-proletarya ile birlikte, bütün sömürülenlerle birlikte, zengin köylüler, kulaklar, spekülatörler dahil, kapitalizme karşı – ve devrim, artık sosyalist devrim olmuştur. İki devrim arasında yapay olarak bir Çin Şeddi kurmak, ikisini, proletaryanın hazırlık derecesiyle, yoksul köylülerle birliği derecesiyle değil de, herhangi bir başka şeyle birbirinden ayırmak, Marksizmin tahrifini son sınırına vardırmaktır, Marksizmi bayağılaştırmaktır, Marksizmin yerine liberalizmin konmasıdır." (c. XXIII, s. 391, Rusça.)
    Sanırım bu kadarı yeter.

    Peki, bu böyleyse, Lenin "sürekli [kesintisiz] devrim" fikrine karşı neden savaşım verdi? Denilebilir.

    Çünkü Lenin, çarlığı tamamıyla tasfiye etmek ve proletarya devrimine geçmek için köylülüğün devrimci olanaklarından sonuna kadar yararlanmayı, köylülüğün devrimci enerjisini sonuna kadar kullanmayı öneriyordu; oysa "sürekli devrim" yanlıları, Rus köylülüğünün devrimdeki önemli rolünü anlamıyorlar, köylülüğün devrimci gücünü ve enerjisini küçümsüyorlar, Rus proletaryasının gücünü ve köylüyü ardından sürükleme yeteneğini küçümsüyorlar ve bu yüzden de köylüyü burjuvazinin etkisinden kurtarma işini, köylüyü proletaryanın çevresinde toplama işini güçleştiriyorlardı.

    Çünkü Lenin, devrimi, iktidarın proletaryaya geçişi ile taçlandırmak isterken, "sürekli devrim" yanlıları, işe doğrudan doğruya proletarya devrimi ile başlanacağı fikrindeydiler; onlar, böylelikle feodalizmin kalıntıları gibi bir "küçük ayrıntı"ya gözlerini yumuyorlar ve Rusya köylülüğü gibi önemli bir gücü hesaba katmıyorlardı; böyle bir politikanın, köylülüğün proletaryadan yana kazanılmasını ancak [sayfa 36] geciktireceğini anlamıyorlardı.

    Demek ki, Lenin, "sürekli" devrim yanlılarına karşı, sürekliliğini savundukları için savaşım vermiyordu, Lenin'in kendisi de sürekli devrim görüşünden yanaydı. Ama onlara karşı, proletaryanın en büyük yedeği olan köylülüğün rolünü küçümsedikleri, proletaryanın egemenliği fikrini anlamadıkları için savaşım veriyordu.

    "Sürekli" devrim fikri, yeni bir fikir değildir. Bu fikir, ilkönce, 1850'de Marx tarafından ünlü Komünist Birliğe Çağrı'da formüle edilmiştir. Bizim "sürekli “ilerimiz, bu fikri, Marx ‘tan aldıktan sonra onu değiştirdiler ve değiştirince de fikri bozdular ve işe yaramaz hale getirdiler. Bu hatayı düzeltmek için, Marx'ın kesintisiz devrim fikrini saf biçimi ile alıp Leninist devrim teorisinin köşe taşlarından biri yapmak için Lenin'in usta eline gerek vardı.

    Çağrı'sında komünistleri gerçekleştirmeye davet ettiği bazı demokratik istemleri sıraladıktan sonra Marx, kesintisiz (sürekli) devrim hakkında şunları söylüyor:

    "Demokratik küçük-burjuvazinin, devrimi olabildiğince çabuk ve olsa olsa yukardaki istemlerin gerçekleşmesiyle sonuçlandırmayı arzulamasına karşılık, az çok mülk sahibi tüm sınıflar egemen konumlarından uzaklaştırılıncaya dek, proletarya, devlet gücünü ele geçirinceye ve yalnızca bir tek ülkedeki değil, dünyanın tüm önde gelen ülkelerindeki proleterlerin birliğinin, bu ülkenin proleterleri arasındaki rekabetin ortadan kalkmış olduğu ve hiç değilse belli başlı üretici güçlerin proleterlerin ellerinde toplanmış bulunduğu noktaya ulaşıncaya dek, devrimi sürekli kılmak bizim sorunumuz ve bizim görevimizdir."

    Başka bir deyişle:

    a) Bizim "sürekli" devrimcilerimizin planlarının tersine, Marx, 1850-1860 Almanya'sında devrime doğrudan [sayfa 37] doğruya proletarya iktidarı ile başlanmasını asla önermemiştir.

    b) Marx, yalnızca proletarya iktidara geçince, devrim yangınını bütün ülkelerde alevlendirmek için, burjuvazinin kesimlerini birbiri ardından adım adım iktidardan yuvarlamak yoluyla, devrimin, proletarya devlet iktidarı ile taçlandırılmasını öneriyordu. Lenin'in bütün öğrettikleri ve emperyalizm koşulları içindeki proletarya devrimi teorisini izleyerek devrimimiz boyunca bütün gerçekleştirdikleri, bunlara tamamıyla uygundur.

    Böylece bizim Rus "sürekli" devrimcilerimiz, Rus devriminde, köylünün rolü gibi proletaryanın egemenliği fikrini de küçümsemekle kalmadılar, Marx'ın "sürekli" devrim fikrini de (bozarak) değiştirdiler ve bu fikri pratikte kullanılmaz hale getirdiler.

    Bunun içindir ki, Lenin, "sürekli" devrimcilerimizin teorisi ile alay ediyor, bu teoriyi "orijinal" ve "mükemmel" diye nitelendiriyor, "sürekli" devrimcileri "on yıldan beri, yaşamın, bu mükemmel teorinin yanından gelip geçmesinin nedenlerini düşünmemekle" suçluyordu. (Lenin, bu makaleyi, 1915'te, Rusya'da "sürekli" devrimcilerin teorisinin ortaya çıkışından on yıl sonra yazdı. "Devrimin İki Çizgisi", c. XVIII, s. 317, Rusça.)

    Bunun içindir ki, Lenin, bu teoriyi, yarı-menşevik bir teori sayıyor ve şöyle diyordu: "[Bu teori] Bolşeviklerden proletaryanın kesin devrimci savaşıma ve siyasal iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesine çağrıyı ödünç alırken; menşeviklerden de köylülüğün rolünün 'tanınmama'sını ödünç alıyor." (Ibidem.)

    Lenin'in burjuva demokratik devrimin proleter devrime çevrilmesi, proleter devrime "hemen" geçmek için burjuva devrimden yararlanılması fikrinin esası budur.

    Devam edelim. Eskiden devrimin bir tek ülkede başarıya ulaşması olanaksız sayılmaktaydı, çünkü burjuvaziyi yenmek için bütün ileri ülkelerin, hiç değilse bu ülkelerin [sayfa 38] çoğunluğunun proletaryasının, ortak eyleminin gerekli olduğuna inanılıyordu. Şimdi bu görüş artık gerçeğe uymamaktadır. Şimdi, devrimin bir tek ülkede zaferini olanak dahilinde görmek gerekir, çünkü emperyalizm koşulları içinde çeşitli kapitalist ülkelerin birbirine eşit olmayan sıçramak gelişmesi; emperyalizmin bağrında kaçınılmaz savaşlara neden olan felâketli çelişkilerin gelişmesi, bütün dünya ülkelerinde devrimci hareketin büyümesi, bütün bunlar, proletaryanın tek tek ülkelerde zaferini yalnız olanaklı değil, hatta zorunlu kılmaktadır. Rus devriminin tarihi, bunun dolaysız kanıtıdır. Ancak, burada, burjuvazinin yenilmesinin, yalnızca, kesinlikle gerekli belirli koşulların birleşmesi halinde gerçekleşebileceğini unutmamak gerekir; bu koşullar gerçekleşmeden proletaryanın iktidarı ele alması diye bir sorun bile olamaz.

    Lenin'in "Sol" Komünizm adlı broşüründe bu koşullara ilişkin olarak söyledikleri şunlardır:

    "Devrimin temel yasası, bütün devrimler tarafından ve özellikle 20. yüzyıldaki üç Rus devrimi tarafından doğrulanan devrimin temel yasası şudur: de
  • Jozef Stalin
    Anarşizm mi?
    Sosyalizm mi?

    [Türkçesi, "Anarchisme ou Socialisme?" (Oeuvres, t. 1, Paris 1952) adlı yazıdan "Anarşizm mi? Sosyalizm mi?" adıyla Sol Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Birinci baskı, Kasım 1974]
    İ Ç İ N D E K İ L E R

    7 Sunuş
    9 A n a r ş i z m m i? S o s y a l i z m m i?
    13 Diyalektik Yöntem
    25 Materyalist Teori
    42 Proleter Sosyalizmi
    79 Notlar
    Anarşizm mi? Sosyalizm mi? (215 KB)







    SUNUŞ

    1905-06 kışında, Prens Peter Kropotkin'in izleyicilerinden olan Gürcistan'daki bir grup anarşist, Kafkasya'da, marksistlere karşı şiddetli bir ideolojik kampanyaya girişti. Bu grup, şimdi, Tbilisi olan Tiflis'te birkaç gazete yayınladı. Anarşistler, işçi sınıfı arasında hiç bir desteğe sahip değillerdi, ama sınıf-dışı (declassed) ve küçük-burjuva gruplar arasında bazı başarılar elde ettiler.
    Stalin, anarşistlere karşı "Anarşizm mi? Sosyalizm mi?" genel başlığı altında, Gürcüce bir dizi makale yazdı; bu kitapçık bu makalelerden oluşmaktadır.
    İlk dört makale, Haziran-Temmuz 1906'da (20 Hazirandan 14 Temmuza kadar), Tiflis'te, Josef Stalin'in (sayfa 7) yönetimi altında yayınlanan günlük bolşevik gazetesi Akhali Çovreba'da ("Yeni Yaşam") orijinal haliyle yayınlandı. Gazete yetkili makamlarca kapatıldığından dizi devam edemedi. Makaleler, Aralık 1906 ve Ocak 1907'de, biraz düzeltilmiş bir biçimde, 14 Kasım 1906'dan, Tiflis valisinin emriyle 8 Ocak 1907'de kapatılana kadar Tiflis'te yayınlanan haftalık bir sendika dergisi olan Akhali Droyeba'da ("Yeni Zamanlar") yayınlandı. Editöre ait bir açıklamada şöyle deniyordu:
    "Geçenlerde, Hizmet İşçileri Sendikası bize bir mektup yazarak, sosyalizm, anarşizm ve benzeri sorunlar üzerine makaleler yayınlamamızı önerdi. ... Diğer bazı yoldaşlar da aynı istekte bulunmuşlardı. Bu istekleri hoşnutlukla karşılıyor ve makaleleri yayınlıyoruz. Bu makalelere gelince, bazılarının, Gürcistan basınında zaten yayınlanmış olduğunu belirtmemiz gerekiyor, (ama yazarın elinde olmayan nedenlerden ötürü bunlar tamamlanmamışlardır). Gene de, bütün makalelerin tamamını yayınlamayı gerekli gördük ve yazardan, onları halkın daha iyi anlayacağı bir biçimde, yeniden yazmasını istedik ve o da bunu severek yaptı."
    Tiflis bolşevik günlük basınında dizilerin yayını sürdürüldü: bunlar, Şubat 1907'den -"aşırı eğilimi" yüzünden- 6 Mart 1907'de kapatılmasına kadar Çıveni Çovreba'da ("Yaşamımız") ve sonra da Nisan 1907'de Dro'da ("Zaman") yayınlandı.
    Ancak, dizi hiç bir zaman tamamlanamadı. 1907 ortalarında, Stalin, Bakü'ya gitmek üzere Tiflis'ten ayrıldı, birkaç ay sonra da orada tutuklandı. Eşyaları aranırken son bölümlere ait notları kaybolmuştur. (sayfa 8)





    ANARŞİZM Mİ?
    SOSYALİZM Mİ?




    ÇAĞDAŞ toplumsal hayatın odağı, sınıf mücadelesidir. Bu mücadele sırasında, her sınıfa, kendi ideolojisi yol gösterir. Burjuvazi, kendi ideolojisine, [şu] sözde liberalizm'e[1] sahiptir. Proletarya da kendi ideolojisine sahiptir - bu, çok iyi bilindiği gibi, sosyalizmdir.
    Liberalizme, bütün ve bölünmez bir şey olarak bakılmamalıdır: bu, burjuvazinin farklı tabakalarına tekabül eden farklı eğilimlere bölünmüştür.
    Sosyalizm de, bütün ve bölünmez değildir: onun içinde de farklı eğilimler vardır.
    Biz, burada, liberalizmi incelemeyeceğiz - bu görevi başka bir zamana bırakmak daha iyi olur. Okuyucuya, (sayfa 9) yalnızca sosyalizmi ve onun eğilimlerini tanıtmak istiyoruz. Sanırız,, bunu daha ilginç bulacaktır.
    Sosyalizm üç ana eğilime ayrılmıştır: reform, anarşizm ve marksizm.
    Reformizm, (Bernstein[2] ve diğerleri), sosyalizmi uzak bir hedef olarak görür, bundan öte bir şey değil, ve gerçekte sosyalist devrimi reddeder ve sosyalizmi barışçı araçlarla kurmayı amaçlar. Reformizm, sınıf mücadelesini değil, sınıf işbirliğini savunur. Bu reformizm, gün geçtikçe çürümekte, gün geçtikçe sosyalizme benzer [yanlarının] tümünü yitirmektedir ve bizce, bu makalelerde, sosyalizmi tanımlarken, [reformizmi] incelemenin hiçbir gereği yoktur.
    Marksizm ve anarşizme gelince iş başkadır: her ikisi de, bugün, sosyalist eğilimler olarak kabul edilmektedir, her ikisi de birbirlerine karşı şiddetli bir mücadele vermektedirler, her ikisi de kendilerini, proletaryaya gerçek sosyalist doktrinler olarak sunmaya çalışmaktadırlar ve kuşkusuz, bu ikisinin incelenmesi ve karşılaştırılması, okuyucuya çok daha ilginç gelecektir.
    Biz, "anarşizm" sözcüğü söylenince küçümseyerek başını çeviren, yukardan bir havayla elini sallayarak, "Neden bunun üzerinde vakit harcamalı? Hakkında konuşmaya bile değmez" diyenlerden değiliz. Bizce, böyle ucuz "eleştiriler" hafifliktir ve [hiç bir] yararı yoktu.
    Biz, anarşistlerin "arkalarında yığınlar bulunmadığı, ve bu yüzden, pek tehlikeli olmadıkları" düşüncesiyle kendisini avutanlardan da değiliz. Bugün sorun, kimin, daha büyük ya da daha küçük "yığınları" arkasından sürüklediği sorunu değildir; önemli olan doktrinin özüdür. Eğer anarşistlerin "doktrini" gerçeği yansıtıyorsa, o zaman açıktır ki, [anarşizm] kendine mutlaka bir yol açacak ve yığınları kendi etrafında toplayacaktır. Ama, eğer geçersizse ve yanlış bir temel üzerine kurulmuşsa, çok (sayfa 10) devam edemeyecek ve ayakları havada kalacaktır. Ama anarşizmin geçersizliği kanıtlanmalıdır.
    Bazı kişiler, marksizmin ve anarşizmin aynı ilkelere dayandığını ve aralarındaki anlaşmazlıkların yalnızca taktiklere ilişkin olduğunu sanırlar, öyle ki, bu kişilerin görüşüne göre, bir eğilimi diğerinin karşısına çıkartmak yanlıştır.
    Bu, büyük bir hatadır. Biz, anarşistlerin, marksizmin gerçek düşmanları olduğuna inanırız. Bunun sonucu olarak da, gerçek düşmanlara karşı gerçek bir mücadele verilmesi gerektiğini savunuruz. Bu nedenle, anarşistlerin "doktrinini" baştan sona incelemek ve bütün yönleriyle iyice değerlendirmek zorunludur.
    Mesele şudur ki, marksizm ve anarşizm, her ikisi de, mücadele arenasına sosyalizm bayrağı altında girmelerine rağmen, bütünüyle farklı ilkeler üzerine kurulmuşlardır. Anarşizmin temel taşı, bireydir. [Anarşizmin] öğretilerine göre, [bireyin] kurtuluşu, yığınların, [yani] kolektif vücudun kurtuluşunun baş koşuludur. Anarşizmin öğretilerine göre, birey kurtulmadıkça, yığınların kurtulması olanaksızdır. Buna uygun olarak, sloganı, "Her şey birey için"dir. Oysa marksizmin temel taşı yığınlardır. [Marksizmin] öğretilerine göre, [yığınların] kurtuluşu, bireyin kurtuluşunun baş koşuludur. Yani, marksizmin öğretilerine göre, yığınlar kurtulmadıkça, bireyin kurtulması olanaksızdır. Buna uygun olarak, sloganı, "Her şey yığınlar için"dir.
    Açıktır ki, burada, sadece taktikler üzerine anlaşmazlık değil, biri diğerini reddeden iki ilke bulunmaktadır.
    Makalelerimizin amacı, bu iki karşıt ilkeyi yanyana koymak, marksizmi anarşizmle karşılaştırmak ve böylece herbirinin meziyetlerine ve kusurlarına ışık tutmaktır.
    Tam burada, okuyucuya bu makalelerin planı (sayfa 11) hakkında bilgi vermek gerekir kanısındayız. Marksizmin bir tanımı ile [işe] başlayacağız, bu arada anarşistlerin marksizm üzerindeki görüşlerine değineceğiz, ondan sonra da anarşizmin eleştirisine geçeceğiz. Şöyle ki, diyalektik yöntemi, bu yöntem üzerine anarşistlerin görüşlerini, ve bizim eleştirimizi; materyalist teoriyi, anarşistlerin görüşünü ve bizim eleştirimizi (burada da sosyalist devrimi, sosyalist diktatörlüğü, asgari programı ve genel olarak taktikleri tartışacağız); anarşistlerin felsefesini ve bizim eleştirimizi; anarşistlerin sosyalizmini ve bizim eleştirimizi; anarşist taktikleri ve örgütlenmeyi açıklayacağız - ve sonuç olarak da vargılarımızı vereceğiz.
    Küçük topluluk sosyalizminin savunucuları olan anarşistlerin, gerçek sosyalistler olmadığını kanıtlamaya çalışacağız.
    Ayrıca, proletarya diktatörlüğünü reddettikleri sürece, anarşistlerin gerçek devrimciler de olmadıklarını kanıtlamaya çalışacağız...
    Ve böylece, konumuzda ilerleyeceğiz. (sayfa 12)


    BİR
    DİYALEKTİK YÖNTEM
    "Dünyadaki her şey hareket halindedir...
    Yaşam değişir, üretici güçler büyür,
    eski ilişkiler çöker."
    KARL MARX



    Marksizm, yalnızca sosyalizmin teorisi değil, bütün bir dünya görüşü, bir felsefi sistemdir. Marx'ın proleter sosyalizmi, [bunun] mantıki bir sonucudur. Bu felsefi sisteme, diyalektik materyalizm denir.
    Bu yüzden, marksizmi yorumlamak, aynı zamanda, diyalektik materyalizmi yorumlamak anlamına gelir.
    Bu sisteme neden diyalektik materyalizm adı verilmiştir?
    Çünkü yöntemi diyalektik ve teorisi materyalisttir.
    Diyalektik yöntem nedir?
    Deniliyor ki, toplumsal yaşam sürekli hareket ve gelişme halindedir. Bu doğrudur: yaşama, değişmez ve (sayfa 13) durağan bir şey gözü ile bakılmamalıdır; [yaşam ] hiç bir zaman bir düzeyde kalmaz, sonsuz bir hareket, sonsuz bir yıkılış ve yaratılış süreci içindedir. Bu nedenle, yaşam her zaman eski ve yeniyi, büyüyen ve öleni, devrimci ve karşı-devrimci olanı içerir.
    Diyalektik yöntem, bize, yaşama, gerçekte olduğu gibi bakmamız gerektiğini anlatır. Gördük ki, yaşam sürekli hareket halindedir; dolayısıyla yaşama, hareketi içinde bakmalı ve sormalıyız: yaşam nereye gidiyor? Gördük ki, yaşam sürekli bir yıkılış ve yaratılış görünümü sunmaktadır; dolayısıyla yaşamı, yıkılış ve yaratılış süreci içinde incelemeli ve sormalıyız: yaşamda yıkılan nedir, yaratılan nedir?
    Doğan ve günden güne gelişen yaşam, yenilemez, onun ilerlemesi engellenemez. Bu demektir ki, örneğin eğer proletarya bir sınıf olarak doğmuşsa ve günden güne büyüyorsa, bugün ne kadar zayıf ve sayıca az olursa olsun, uzun vadede zafere ulaşacaktır. Neden? Çünkü büyümekte, güç kazanmakta ve ileriye doğru yürümektedir. Öte yandan, yaşamda, eskiyen ve ölümüne yaklaşan şey, bugün dev bir gücü temsil etse de, kaçınılmaz olarak bir yenilgiye uğrayacaktır. Bu demektir ki, örneğin, eğer, toprak, burjuvazinin ayağının altından yavaş yavaş kayıyorsa, ve burjuvazi, her geçen gün daha çok geriye kayıyorsa, bugün ne kadar güçlü ve sayıca çok olursa olsun, uzun vadede yenilgiye uğrayacaktır. Niçin? Çünkü, bir sınıf olarak, çürümekte, güçsüzleşmekte, eskimekte ve yaşam için bir yük haline gelmektedir.
    Bundan şu ünlü diyalektik önerme doğmuştur: gerçekten var olan her şey, yani gün geçtikçe büyüyen her şey akla uygundur, ve gün geçtikçe çürüyen her şey akla aykırıdır, dolayısıyla da yenilgiden kurtulamaz.
    Örneğin: Geçen yüzyılın seksenlerinde, Rus devrimci aydınları arasında büyük bir anlaşmazlık patlak verdi. (sayfa 14) Popülistler, "Rusya'yı kurtarma" görevini yüklenecek temel gücün, kır ve kent küçük-burjuvazisi olduğunu iddia ediyorlardı. Marksistler onlara sordular: neden? Çünkü diye yanıtladı popülistler kır ve kent küçük-burjuvazisi, bugün çoğunluğu oluşturuyor ve üstelik yoksulluk ve sefalet içinde yaşıyorlar.
    Buna marksistler cevap verdi: kır ve kent küçük-burjuvazisinin bugün çoğunluğu oluşturduğu ve gerçekten yoksul olduğu doğrudur, ama sorun bu mudur? Küçük-burjuvazi, uzun süreden beri çoğunluğu oluşturmaktadır, ama bugüne kadar, proletaryanın yardımı olmaksızın, "özgürlük" mücadelesinde hiç bir inisiyatif göstermemiştir. Neden? Çünkü küçük-burjuvazi, bir sınıf olarak, büyümemektedir; tam tersine, gün geçtikçe parçalanmakta ve burjuvaziye ve proletaryaya [dönüşerek] dağılmaktadır. Öte yandan, yoksulluk da, burada belirleyici önem taşımaz; kuşkusuz, "serseriler" küçük-burjuvaziden daha yoksuldur, ama hiç kimse, "Rusya'yı kurtarma" görevini yüklenebileceklerini söylemeyecektir.
    Gördüğünüz gibi, sorun, bugün hangi sınıfın çoğunluğu oluşturduğu ya da hangi sınıfın daha yoksul olduğu değil, hangi sınıfın güç kazandığı ve hangisinin çürüdüğüdür.
    Ve proletarya, durmadan büyüyen ve güç kazanan, toplumsal yaşamı ileri doğru iten ve bütün devrimci unsurları kendi etrafına toplayan tek sınıf olduğuna göre, ona, bugünkü hareketin temel gücü gözü ile bakmalı, onun saflarına katılmalı ve onun ilerici çabalarını, kendi çabalarımız olarak benimsemeliyiz.
    İşte marksistler böyle cevap verdiler. Açıktır ki, marksistler, yaşama diyalektik açıdan bakarlarken, popülistler metafizik [yöntemle] tartışıyorlar - onlar toplumsal yaşamı, durağan kalan bir şey olarak betimliyorlardı. (sayfa 15)
    Diyalektik yöntem, yaşamın gelişmesine işte böyle bakar.
    Ama hareket vardır, hareket vardır. Proletaryanın ayağa kalkarak, silah depolarına hücum ettiği, ve irticaya karşı bir saldırıya giriştiği "Aralık Günleri"[3] sırasında, toplumsal yaşamda hareket vardı. Ama, proletaryanın "barışçı" gelişme koşulları altında, tek tek grevler ve küçük sendikaların kurulması ile yetindiği daha önceki yılları hareketine de, toplumsal hareket adı verilmelidir
    Açıktır ki, hareket farklı biçimlere bürünmektedir. Ve bu yüzden, diyalektik yöntem, hareketin iki biçimi olduğunu söyler evrimci ve devrimci [hareket].
    İlerici unsurlar, günlük faaliyetlerini kendiliklerinden sürdürdükleri ve eski düzeni, küçük, nicel değişmelere uğrattıkları zaman, hareket evrimcidir.
    Aynı unsurlar, birleştikleri, bir tek görüşle donandıkları ve eski düzeni yok etmek ve yaşamı nitel olarak değiştirmek, yeni bir düzen kurmak amacıyla düşman kampını süpürüp geçtikleri zaman, hareket devrimcidir
    Evrim, devrimi hazırlar ve ona zemin yaratır; devrim, evrim sürecini tamamlar ve onun daha ileri faaliyetini kolaylaştırır.
    Doğada da benzer süreçler yer alır. Bilim tarihi göstermiştir ki, diyalektik yöntem, gerçekten bilimsel bir yöntemdir Astronomiden başlayıp, toplum bilime kadar her alanda, evrende hiç bir şeyin öncesiz ve sonsuz olmadığı, her şeyin değişip, her şeyin geliştiği düşüncesinin kanıtını buluruz. Ve bu demektir ki, diyalektiğin ruhu, zamanımız bilimine tümüne işlemiştir
    Hareketin biçimlerine gelince, diyalektiğe göre küçük nicel değişikliklerin uzun dönemde nitel değişikliklere yol açacağı gerçeğine gelince - bu yasa, doğa tarihi için de, aynı ölçüde geçerlidir. Mendeleyev'ın, "unsurların devri çizelgesi" nicel değişikliklerden, nitel değişiklikler (sayfa 16) doğmasının doğa tarihinde ne büyük önem taşıdığını göstermektedir. Aynı şey, biyolojide, yeni-darvinizmin[4] yerini almakta olan yeni-lamarkizm[5] ile sergilenmektedir.
    Friedrich Engels'in, Anti-Dühring'inde[6] yeter derecede ışık tuttuğu diğer gerçekler hakkında bir şey söylemeyeceğiz.
    Diyalektik yöntemin kapsamı işte budur.

    ANARŞİSTLER, diyalektik yönteme ne gözle bakarlar?
    Herkes bilir ki, Hegel[7] diyalektik yöntemin babasıydı. Marx, bu yöntemi arındırdı ve geliştirdi. Anarşistler bunun farkındalar kuşkusuz. Hegel'in bir tutucu olduğunu biliyorlar, ve böylece, bundan yararlanarak, "restorasyonun" savunucusu diye Hegel'e şiddetli küfürler yağdırıyorlar, büyük bir gayretle, "Hegel'in restorasyonun filozofu olduğunu ... mutlak biçimiyle bürokratik anayasacılığı övdüğünü, onun tarih felsefesindeki genel düşüncenin restorasyon döneminin felsefi eğilimine bağlı olduğunu ve ona hizmet ettiğini" ve vesaire vesaire, "kanıtlamaya" çalışıyorlar.[8]
    Ünlü anarşist Kropotkin,[9] yapıtlarında aynı şeyleri "kanıtlamaya" çalışır. (Bkz: örneğin, Bilim ve Anarşizm adlı Rusça yapıtı.)[10]
    Bizim kropotkincilerimiz, Çerkezişvili'den[11] Sh. G'ye[12] kadar hepsi, bir ağızdan Kropotkin'in [söylediklerini] tekrarlıyorlar.
    Gerçekten, kimse bu konuda onların söylediklerine karşı çıkmıyor; tam tersine, herkes, Hegel'in devrimci olmadığı görüşüne katılıyor. Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi[13] adlı yapıtlarında, Hegel'in tarih görüşlerinin, halkın egemenliği düşüncesiyle esastan çeliştiğini herkesten önce kanıtlayanlar, Marx ve Engels'in kendileridir. Ama buna rağmen, anarşistler "kanıtlama" çabalarına devam ediyorlar (sayfa 17) ve Hegel'in bir "restorasyon" savunucusu olduğunu "kanıtlama" çabalarına, her geçen gün devam etmeyi gerekli sayıyorlar. Bunu niçin yapıyorlar? Muhtemelen, bu yolla Hegel'i gözden düşürmek ve okuyucularına "gerici" Hegel'in yönteminin de "iğrenç" olduğunu ve bilimsel [sayılamayacağı] sanısını vermek için.
    Anarşistler bütün bununla diyalektik yöntemi çürütebileceklerini sanıyorlar.
    Biz iddia ediyoruz ki, bu yolla kendi cehaletlerinden başka hiç bir şeyi kanıtlayamazlar. Pascal[14] ve Leibnitz[15] devrimci değillerdi, ama keşfettikleri matematiksel yöntem, bugün bilimsel bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Mayer[16] ve Helmholtz[17] devrimci değillerdi, ama fizik alanındaki buluşları bilimin temeli olmuştur. Lamarck ve Darwin de devrimci değillerdi, ama onların evrimci yöntemi biyoloji bilimini ayakları üstüne oturtmuştur... O halde, tutuculuğuna rağmen, Hegel'in diyalektik yöntem denen bilimsel bir yöntem bulmayı başardığı neden kabul edilmesin ?
    Hayır, bu yolla, anarşistler kendi cehaletlerinden başka bir şey kanıtlayamazlar.
    Devam edelim. Anarşistlerin görüşüne göre, "diyalektik metafiziktir", ve onlar, "bilimi metafizikten, felsefeyi ilahiyattan kurtarmak istediklerine göre", diyalektik yöntemi reddetmektedirler.[18]
    Ah bu anarşistler! "Kendi günahları için başkasına kabahat bulmak" diye bir deyim vardır. Diyalektik, metafiziğe karşı mücadele içinde olgunlaşmış ve bu mücadele içinde ün kazanmıştır; ama anarşistlere göre diyalektik metafiziktir!
    Diyalektik bize dünyadaki hiç bir şeyin öncesiz ve sonsuz olmadığını, dünyadaki her şeyin geçici ve değişken olduğunu anlatır; doğa değişir, toplum değişir, alışkanlıklar ve gelenekler değişir, adalet kavramları değişir, (sayfa 18) gerçeğin kendisi değişir - işte bunun için diyalektik, her şeye eleştirici [bir gözle] bakar; işte bunun için değişmez olarak konan bir gerçeğin varlığını yadsır. Bunun sonucu olarak, "bir kere keşfedilince, sadece ezberlenmesi gereken" soyut, "dogmatik sözleri" de reddeder.[19]
    Oysa, metafizik, bize tümüyle farklı bir şey anlatmaktadır. Onun açısından dünya öncesiz ve sonsuz ve değişmez bir şeydir,[20] bir kimse veya bir şey tarafından ilk ve son olarak belirlenmiştir - işte bunun için, metafizikçiler, "öncesiz ve sonsuz adaleti" veya "değişmez gerçeği" ağızlarından düşürmezler.
    Anarşistlerin "babası" Proudhon,[21] dünyada, gelecekteki toplumun temeli olma işini görecek ilk ve son olarak belirlenmiş değişmez bir adalet bulunduğunu söyler. İşte bunun için Proudhon'a metafizikçi denmektedir. Karl Marx, Proudhon'a karşı, diyalektik yöntem yardımıyla savaştı ve dünyadaki her şey değiştiğine göre, "adaletin" de değişmesi gerektiğini ve dolayısıyla "değişmez adaletin" sadece metafizik saçmalık olduğunu kanıtladı.[22] Oysa metafizikçi Proudhon'un Gürcü çömezleri, "Marx'ın diyalektiği metafiziktir" diye tekrarlamaya devam ediyorlar!
    Metafizik, örneğin, "bilinmez", "kendi içinde şey" gibi çeşitli bulanık dogmalar kabul eder ve uzun vadede yavan bir ilahiyata dönüşür. Proudhon ve Spencer'in[23] tersine, Engels, diyalektik yöntem yardımıyla, bu dogmalara karşı savaştı,[24] ama anarşistler -Proudhon ve Spencer'in öğretilileri- bize diyorlar ki, Proudhon ve Spencer bilim adamlarıdır, Marx ve Engels de metafizikçidirler!
    İkisinden biri: ya anarşistler kendilerini aldatıyorlar ya da ne dediklerini bilmiyorlar.
    Her halde, kuşku yok ki, anarşistler, Hegel'in metafizik sistemiyle onun diyalektik yöntemini birbirine karıştırıyorlar. Hegel'in değişmeyen düşünceye dayanan (sayfa 19) felsefi sisteminin baştan sona kadar metafizik olduğunu söylemeye bile gerek yok. Ama Hegel'in, bütün değişmez düşünceleri reddeden diyalektik yönteminin baştan sona kadar bilimsel ve devrimci olduğu da açıktır.
    İşte bunun için, eleştirilerinde, Hegel'in metafizik sistemini yerin dibine batıran Karl Marx, aynı zaman. da, onun diyalektik yöntemini övmüştür. [Bu yöntem] Marx'ın dediği gibi "hiç bir ekleme gerektirmez ve özünde eleştirici ve devrimcidir".[25]
    İşte bunun için, Engels, Hegel'in yöntemiyle, onun sistemi arasında büyük bir fark görmektedir. "Her kim esas ağırlığı hegelci sisteme verirse, her iki alanda da epeyce tutucu olabilir; her kim diyalektik yönteme temel nokta gözü ile bakarsa, hem siyasette, hem dinde, en aşırı muhalefete mensup olabilir."[26]
    Anarşistler, bu farkı göremiyorlar ve düşüncesizce, "diyalektik, metafiziktir" diye iddia ediyorlar.
    Devam edelim. Anarşistler, diyalektik yöntemin, "kurnazca laf kalabalığı", "bir safsata yöntemi", "mantık perendeleri"[27] olduğunu, "bu yöntem yardımıyla hem gerçeğin, hem de yalanın aynı kolaylıkla kanıtlandığını"[28] söylüyorlar.
    Böylece, anarşistlerin görüşüne göre, diyalektik yöntem hem gerçeği, hem yalanı kanıtlamaktadır.
    İlk bakışta, anarşistlerin öne sürdüğü suçlamanın bir temeli varmış gibi görünebilir. Örneğin, Engels'in metafizik yöntemin izleyicileri hakkında neler söylediğine kulak verelim:
    "O şöyle konuşur: Evet evet, hayır hayır, çünkü bunun ötesinde olan her şeyden, şeytanlık gelir. Ona göre, bir şey, ya vardır, ya yoktur; bir şey, aynı zamanda, hem kendisi, hem de başka bir şey olamaz. Olumlu ve olumsuz, birbirlerinin dışındadırlar."[29]
    Anarşistler öfkeyle bağırıyorlar: nasıl olur bu? Bir (sayfa 20) şeyin aynı zamanda hem iyi, hem kötü olması mümkün müdür? Bu "safsata"dır, "sözcüklerle oynamaktır", ve bu durum "gerçeği ve yalanı aynı kolaylıkla kanıtlamak istediğinizi" ortaya koymaktadır!...
    Ama sorunun özüne girelim.
    Bugün, biz, bir demokratik cumhuriyet istiyoruz. Demokratik cumhuriyetin bütün yönleriyle iyi olduğunu, ya da kötü olduğunu söyleyebilirmiyiz! Hayır, söyleyemeyiz! Neden? Çünkü, demokratik cumhuriyet, sadece bir yönüyle, feodal sistemi yıkacağı için iyidir; ama öte yandan burjuva sistemini güçlendireceği için kötüdür. Bu yüzden biz şöyle deriz: Demokratik cumhuriyet, feodal sistemi yıktığı ölçüde iyidir -ve biz onun uğruna savaşırız; ama burjuva sistemini güçlendirdiği ölçüde kötüdür- ve biz ona karşı savaşırız.
    O halde, aynı demokratik cumhuriyet, aynı zamanda, hem "iyi", hem "kötü" olabilir - hem "evet", hem "hayır"dır.
    Aynı şey, proletaryayı güçlendirdiği ölçüde "iyi" olan ve ücret sistemini güçlendirdiği ölçüde "kötü" olan sekiz saatlik işgünü için de söylenebilir.
    Engels, diyalektik yöntemi yukarda aktardığımız sözcüklerle nitelendirdiği zaman, işte bu türden gerçekleri gözönünde tutuyordu.
    Oysa, anarşistler bunu anlayamıyorlar ve kesinlikle açık bir düşünce, onlara bulanık bir "safsata" gibi geliyor.
    Kuşkusuz anarşistler, bu gerçekleri görüp görmemekte serbestirler, kumsaldaki kumları bile görmezlikten gelebilirler - bunu yapmaya pekala hakları vardır. Ama anarşizmden farklı olarak, yaşama gözlerini kapatarak bakmayan, yaşamın nabzını elinde tutan ve açıkça: yaşam değiştiğinden ve hareket halinde olduğundan, yaşamdaki her olgu iki eğilime sahiptir - olumlu bir [eğilim] ve (sayfa 21) olumsuz bir [eğilim]; ilkini savunmalı, ikincisini reddetmeliyiz, diyen diyalektik yöntemi işin içine katmalarına ne gerek var?
    Biraz daha ilerleyelim. Anarşistlerin görüşüne göre, "Diyalektik gelişme, felaketle sonuçlanan bir gelişmedir, öyle ki, bununla, önce geçmiş kökünden yıkılır ve sonra da gelecek [bundan] oldukça bağlantısız bir biçimde kurulur.. ..Cuvier'in[30] afetleri, bilinmeyen nedenlere bağlıydı, ama, Marx'ın ve Engels'in felaketlerini diyalektik doğurur."[31]
    Bir başka yerde, aynı yazar şöyle yazıyor: "Marksizm darvinizme dayanır ve onu eleştirisiz kabul eder."[32]
    Dikkat edin buna!
    Cuvier, Darwin'in evrim teorisini reddeder, yalnızca afetlerin varlığını kabul eder ve afetler "bilinmeyen nedenlerden doğan" beklenmeyen karışıklıklardır. Anarşistler, marksistlerin Cuvier'in görüşüne sarıldığını ve darvinizmi tanımadığını söylerler.
    Darwin, Cuvier'in afetlerini reddeder, tedrici evrimi kabul eder. Ama aynı anarşistler, "marksizmin darvinizme dayandığını ve onu eleştirisiz kabul ettiğini", yani marksistlerin Cuvier'in afetlerini tanımadıklarını söylerler.
    Kısacası, anarşistler, marksistleri, Cuvier'in görüşlerine sarılmakla suçlamakta ve aynı zamanda da Cuvier'in değil de, Darwin'in görüşlerine sarıldıkları için kınamaktadırlar.
    İşte size anarşi! Çavuşun dulu kendini dövdü diye bir söz vardır. Açıktır ki, Nobati'nin 8. sayısındaki Sh. G. 6. sayıdaki Sh. G.'nin ne dediğini unutmuş.
    Hangisi doğru - 8. sayısı mı, 6. sayısı mı?
    Gerçeklere dönelim. Marx der ki: "gelişmelerinin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o günkü üretim ilişkileriyle -ya da aynı şeyin hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileriyle- (sayfa 22) çatışmaya girerler. ... O zaman bir toplumsal devrim dönemi başlar." Ama, "hiç bir toplumsal düzen, içerebileceği bütün üretici güçler gelişmeden, asla yok olmaz.".[33]
    Eğer Marx'ın bu tezini çağdaş toplumsal yaşama uygularsak, toplumsal nitelik taşıyan bugünkü üretici güçlerle, özel nitelikteki, ürünü mal edinme biçimi arasında, sosyalist devrimle sonuçlanması gereken temel bir çatışma olduğunu göreceğiz.[34]
    Gördüğünüz gibi, Marx ve Engels'in görüşüne göre, devrim, Cuvier'in "bilinmeyen nedenlerinden" değil, "üretici güçlerin gelişmesi" adı verilen çok kesin ve köklü toplumsal nedenlerden doğar.
    Gördüğünüz gibi, Marx ve Engels'in görüşüne göre, devrim, Cuvier'in düşündüğü gibi beklenmeyen bir biçimde değil, ancak üretici güçler yeter derecede olgunlaştığı zaman gelir.
    Açıktır ki, Cuvier'in afetleriyle, Marx'ın diyalektik yöntemi arasında ortak hiç bir şey yoktur.
    Öte yandan, darvinizm, yalnızca Cuvier'in afetlerini reddetmekle kalmaz, gelişmenin, devrimi de içeren, diyalektik yönden kavranmasını da reddeder; oysa, diyalektik yönteme göre, evrim ve devrim, nicel ve nitel değişmeler, aynı hareketin zorunlu iki biçimidir.
    Açıktır ki, "Marksizmin ... darvinizmi eleştirisiz kabul ettiğini" iddia etmek de yanlıştır.
    Böylece, Nobati'nin, her iki halde de, hem 6. sayıda, hem de 8. sayıda yanılmış olduğu ortaya çıkmaktadır.
    Son olarak, anarşistler, bizi kınayarak şöyle diyorlar: "Diyalektik ... kişinin kendi dışına çıkmasına ya da atlamasına, ya da kendi üstünden atlamasına hiç olanak vermez."[35]
    İşte bu, gerçeğin ta kendisi, Anarşist Baylar! Bu konuda kesinlikle haklısınız, aziz beylerim. Diyalektik yöntem gerçekten de böyle bir olanak sağlamıyor. Ama (sayfa 23) neden? Çünkü "kendi dışına atlamak, ya da kendi üstünden atlamak" vahşi keçilere göre bir harekettir; oysa diyalektik yöntem insanlar için yaratılmıştır.
    İşin sırrı budur!...
    İşte anarşistlerin diyalektik yöntem konusundaki görüşleri genel olarak bunlardır.
    Açıktır ki, anarşistler, Marx ve Engels'in diyalektik yöntemini anlayamıyorlar; kendilerine göre bir diyalektik uydurmuşlar, ve işte bu diyalektiğe karşı böyle amansızca savaş veriyorlar.
    Yapabileceğimiz tek şey, bu manzaraya baktıkça gülmektir, çünkü insan, kendi tasarladığı şey ile savaşan, kendi bulduklarını yere çalan ve bu arada da muhaliflerini yere çaldığını hararetle iddia eden birini gördüğü zaman gülmekten kendini alamıyor. (sayfa 24)


    İKİ
    MATERYALİST TEORİ
    "İnsanların varlığını belirleyen şey,
    onların bilinçleri değildir; tam tersine,
    onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır."
    KARL MARX



    Diyalektik yöntemin ne olduğunu şimdiden biliyoruz.
    Materyalist teori nedir?
    Dünyadaki her şey değişir, yaşamdaki her şey gelişir, ama bu değişiklikler nasıl oluşur, bu gelişme hangi biçimde ilerler?
    Örneğin, biliyoruz ki, yeryüzü, bir zamanlar, akkor halinde, kızgın bir kütle idi; sonra yavaş yavaş soğudu, bitkiler ve hayvanlar ortaya çıktı, hayvanlar aleminin gelişmesini, belirli bir maymun türünün ortaya çıkması izledi ve bütün bunların ardından insan ortaya çıktı.
    Doğa, genel çizgileriyle, işte böyle gelişti. (sayfa 25)
    Gene biliyoruz ki, toplumsal yaşam da durağan kalmadı. İnsanların ilkel komünizme dayanarak yaşadıkları bir dönem vardı. O dönemde, [insanlar] geçimlerini ilkel avlanma ile sağlıyorlar; ormanlarda dolaşıyorlar ve yiyeceklerini bu yolla elde ediyorlardı. Bir zaman geldi ki, ilkel komünizmin yerini anaerkil toplum aldı, [bu toplumda] insanlar, gereksinmelerini esas olarak ilkel tarım aracılığıyla karşılıyorlardı. Daha sonra, anaerkil toplumun yerini, ataerkil toplum aldı, [bu toplumda] insanlar, geçimlerini esas olarak sığır yetiştiriciliğiyle sağlıyorlardı. Ataerkil toplumun yerini, sonraları, köleci düzen aldı, [bu düzende] insanlar geçimlerini nispeten daha gelişmiş tarım aracılığıyla sağladılar. Köleci düzeni feodalizm izledi ve, bütün bunlardan sonra da, burjuva düzen geldi.
    Toplum, genel çizgileriyle işte böyle gelişti. Evet, bütün bunlar çok iyi biliniyor ... Ama bu gelişme nasıl oldu? "Doğanın" ve "toplumun" gelişmesine sebep olan bilinç midir, yoksa, tam tersine, bilincin gelişmesine sebep olan "doğanın" ve "toplumun" gelişmesi midir?
    İşte materyalist teori, soruyu böyle koyar.
    Bazıları der ki, "doğa" ve "toplumsal yaşam"dan önce, sonradan onların gelişimine temel teşkil eden, evrensel bir düşünce vardır, öyle ki, "doğa" ve "toplumsal yaşam" olgularının gelişmesi, deyim yerindeyse, dış biçimdir, evrensel düşüncenin gelişmesinin sadece bir ifadesidir.
    İşte, örneğin, zamanla birkaç eğilime bölünen idealistlerin doktrini böyledir.
    Daha başkaları ise derler ki, ta baştan beri, dünyada, karşılıklı olarak birbirlerini yadsıyan iki güç vardır - düşünce ve madde, bilinç ve varlık; ve buna uygun olarak, olgular da iki kategoriye bölünmüştür - düşüncel (sayfa 26) ve maddi, [bunlar] birbirlerini yadsırlar, birbirleriyle çarpışırlar, öyle ki, doğa ve toplumun gelişmesi düşüncel ve maddi olgular arasında sürekli bir mücadeledir.
    Örneğin, zamanla idealistler gibi birkaç eğilime bölünen ikicilerin (dualist) doktrini de işte böyledir.
    Materyalist teori, hem ikiciliği, hem de idealizmi kesinlikle reddeder.
    Kuşkusuz, dünyada hem düşüncel, hem de maddi olgular vardır, ama bu, bunların birbirlerini yadsıdıkları anlamına gelmez. Tam tersine, düşüncel ve maddi yanlar, aynı doğanın ya da toplumun iki farklı biçimidir. Biri olmaksızın ötekini kavrayamazsınız; bunlar, birlikte vardır, birlikte gelişirler, ve dolayısıyla birbirlerini yadsıdıklarını düşünmemiz için bir neden yoktur.
    Böylece, ikicilik denen şeyin geçersiz olduğu ortaya çıkar.
    Maddi ve düşüncel - iki farklı biçimde ifade edilen tek ve bölünmez bir doğa; maddi ve düşüncel - iki farklı biçimde ifade edilen tek ve bölünmez bir toplumsal yaşam: işte, doğanın ve toplumsal yaşamın gelişmesine böyle bakmalıyız.
    İşte, materyalist teorinin birciliği (monism) böyledir.
    Materyalist teori, aynı zamanda, idealizmi de reddeder.
    Gelişimi sırasında, düşüncel yanın ve genel olarak bilincin, maddi yandan önce geldiğini düşünmek yanlıştır. Dıştaki "ölü" doğa denen şey, daha hiç canlı yokken de vardı. İlk canlının hiç bilinci yoktu; yalnızca uyartılma yeteneğine ve duyunun ilk belirtilerine sahipti. Daha sonra, hayvanlar, organizmalarının ve sinir sistemlerinin yapısına uygun olarak, tedricen duyu güçlerini geliştirdiler, bu da yavaş yavaş bilince dönüştü. Eğer maymun hep dört ayağının üzerinde yürümüş, hiç arka (sayfa 27) ayakları üzerine kalkmamış olsaydı, onun torunu insan da, akciğerlerini ve ses tellerini özgürce kullanamayacak, ve bu yüzden de konuşamayacaktı; ve bu, bilincinin gelişmesini esaslı olarak geciktirecekti. Veya bir başka biçimde koyarsak, eğer maymun, arka ayakları üzerinde ayağa kalkmamış olsaydı, onun torunu insan da, hep dört ayak üzerinde yürümek, aşağı bakmak, izlenimlerini aşağıdan edinmek zorunda kalacaktı; yukarıya ve çevreye bakamayacak, dolayısıyla da beyni, dört ayaklı hayvanlarınkinden daha fazla bir izlenim edinemeyecekti. Bütün bunlar, insan bilincinin gelişmesini, esaslı biçimde geciktirmiş olacaktı.
    Böylece, bundan, bilincin gelişimi için belirli bir organizma yapısının ve sinir sisteminin gelişiminin gerekli olduğu çıkar.
    Böylece, bundan, dış koşulların gelişiminin, maddi yanın gelişiminin, bilincin gelişiminden önce geldiği çıkar: önce dış koşullar değişir, önce maddi yan değişir, sonra da buna uygun olarak düşüncel yan değişir.
    Böylece, doğanın gelişme tarihi, idealizm denen şeyi kesinlikle çürütür.
    İnsan toplumunun gelişme tarihi için de, aynı şey söylenmelidir.
    Tarih gösteriyor ki, eğer insanlar, farklı zamanlarda, farklı düşünceler ve isteklerle doluyorlarsa, bunun nedeni, insanların, gereksinmelerini karşılamak için doğayla, değişik zamanlarda, değişik yollarla savaşmaları ve buna uygun olarak da iktisadi ilişkilerinin farklı biçimlere bürünmesidir. Bir zamanlar, insanlar, doğayla, ilkel komünizm temeli üzerinde, kolektif olarak savaşırlardı; o zamanlar, onların mülkiyeti, komünist mülkiyetti, ve bu yüzden, o zamanlar, "benim" ile "senin" arasında hemen hemen hiç bir ayırım gözetilmiyordu, bilinçleri komünist nitelik taşıyordu. Öyle bir zaman geldi ki, "benim" ile (sayfa 28) "senin" arasındaki ayırım, üretim sürecinin içine işledi ve mülkiyet, özel, bireyci bir niteliğe büründü. Bu yüzden de insanın bilinci, özel mülkiyet duygularıyla doldu. Ondan sonra da üretimin tekrar toplumsal bir nitelik kazandığı ve dolayısıyla, mülkiyetin de yakında toplumsal bir nitelik kazanacağı yeni bir dönem, yani içinde bulunduğumuz dönem geldi - ve işte bunun içindir ki, insanların bilinci yavaş yavaş sosyalizm ile doluyor.
    İşte basit bir örnek. Ufak bir işliğe (atelyeye) sahip olan bir ayakkabıcıyı ele alalım. Ama bu adam büyük ayakkabı fabrikatörlerinin rekabetine dayanamayarak işliğini kapamış ve örneğin Tiflis'te Adelhanov'un ayakkabı fabrikasında bir işe girmiş olsun. Adelhanov'un fabrikasına sürekli bir biçimde ücretli işçi olmak düşüncesiyle değil, biraz para artırmak, işliğini tekrar açmasını sağlayacak küçük bir sermaye biriktirmek amacıyla girmiştir. Gördüğünüz gibi bu ayakkabıcı, toplumsal durumu ile, şimdiden proleterdir, ama bilinci ile hâlâ proleter değildir, tümüyle küçük-burjuvadır. Bir başka deyişle, bu ayakkabıcı, daha şimdiden küçük-burjuvalık durumunu yitirmiştir, [bu durum] yokolup gitmiştir; ama onun küçük- burjuva bilinci daha yok olmamış, gerçek durumunun gerisinde kalmıştır.
    Açıktır ki, burada, [yani] toplumsal yaşamda da, önce dış koşullar değişir, önce insanların koşulları değişir ve sonra da buna uygun olarak bilinçleri değişir.
    Ama, biz, ayakkabıcımıza dönelim. Bildiğimiz gibi, biraz para artırmaya ve işliğini yeniden açmaya niyetlenmektedir. Bu proleterleşmiş ayakkabıcı, çalışmaya devam eder, ama para artırmanın çok güç bir iş olduğunu görür, çünkü kazandığı, geçimine ancak yetmektedir. Üstelik, özel bir işlik açmanın öyle pek çekici olmadığını da görür: bina ve eklentileri için ödemek zorunda olduğu kira, alıcıların kaprisleri, para darlığı, büyük ayakkabı (sayfa 29) fabrikatörlerinin rekabeti ve benzer dertler - özel zanaatçının kafasını kurcalayan sıkıntılar işte bunlardır. Öte yandan, proletarya, böyle endişelerden nispeten kurtulmuştur; alıcılarla veya bina ve eklentilerinin kirasını ödeme zorunluğuyla kendini sıkıntıya sokmamaktadır. Her sabah fabrikaya gider, akşamleyin de "sakin kafayla" evine döner ve cumartesi günleri aynı sükunetle "ücretini" cebine atar. Burada, ilk kez ayakkabıcımızın küçük-burjuva hayalleri dağılır; burada, ilk kez, onun ruhunda proleter özlemler uyanır.
    Zaman geçer, ve ayakkabıcımız görür ki, parası en. temel gereksinmelerini bile karşılamaya yetmemektedir, ve ücretlerdeki bir artışa müthiş ihtiyacı vardır. Aynı zamanda, işçi arkadaşlarının sendikalar ve grevlerden söz ettiğini duyar. Ayakkabıcımız, bu noktada, koşullarını iyileştirmek için, kendine bir işlik açmanın değil, patronlarla savaşmanın gerekli olduğunu anlar. Sendikaya katılır, grev hareketine girer ve kısa sürede sosyalist düşüncelerle dolar. ...
    Böylece, uzun vadede, ayakkabıcının maddi koşullarındaki bir değişikliği, bilincindeki bir değişiklik izlemiştir: önce maddi koşulları değişmiş ve bir süre sonra da, buna uygun olarak, bilinci değişmiştir.
    Sınıflar hakkında ve bir bütün olarak toplum hakkında da aynı şey söylenebilir.
    Toplumsal yaşamda da önce dış koşullar değişir, önce maddi koşullar değişir, sonra buna uygun olarak da insanların düşünceleri, alışkanlıkları, gelenekleri ve dünya görüşleri değişir. İşte bu yüzden Marx şöyle der: "İnsanların varlıklarını belirleyen şey, bilinçleri değildir, tam tersine, bilinçlerini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır."[36]
    Eğer maddi yana, dış koşullara, oluşa ve aynı türden olgulara öz dersek, düşüncel yana, bilince ve aynı türden olgulara biçim diyebiliriz. Böylece, şu ünlü (sayfa 30) materyalist önerme doğar: Gelişme süreci sırasında, öz biçimden önce gelir, biçim özün gerisinde kalır.
    Ve, Marx'ın görüşüne göre, iktisadi gelişme, toplumsal hayatın "maddi temeli", özü; hukuki-siyasi ve dini-felsefi gelişme de, bu özün "ideolojik biçimi", "üstyapısı" olduğuna göre, Marx, bundan şu sonucu çıkarır: "İktisadi temelin değişmesiyle, geniş üstyapının tamamı, az ya da çok bir hızla, biçim değiştirir."[37]
    Kuşkusuz, Marx'ın görüşüne göre, bu, Sh. G'nin sandığı gibi, biçim olmaksızın öz olabileceği anlamına gelmez.[38] Biçim olmaksızın öz olanaksızdır, ama kastedilen şey, belli bir biçimin, özün gerisinde kalması nedeniyle, bu öze asla tamamen uymaması; ve bunun için yeni özün bir süre kendini eski biçimle örtmek "zorunda olması" ve bunun, aralarında bir çatışmaya yol açmasıdır. Örneğin, zamanımızda ürünün mal edinilme biçimi, özel nitelik taşır [ve bu,] üretimin toplumsal özüne uymaz. Günümüzdeki toplumsal "çatışmanın" temeli budur.
    Öte yandan, bilincin, oluşun bir biçimi olduğu düşüncesi, niteliği bakımından bilincin de madde olduğu anlamına gelmez. Bu, ancak, teorileri, Marx'ın materyalizmiyle esastan çelişen ve Engels'in Ludwig Feuerbach'da haklı olarak alay ettiği (Büchner ve Moleschott[39] gibi) kaba materyalistlere ait bir görüştür. Marx'ın materyalizmine göre, bilinç ve oluş, düşünce ve madde, genel bir deyişle, doğa veya toplum adı verilen aynı olgunun farklı iki biçimidir. Dolayısıyla birbirlerini yadsımazlar;[*] bir ve aynı olgu da değillerdir. Anlatılmak istenen tek şey, doğanın ve toplumun gelişmesinde, bilinçten, yani kafalarımızda oluşan şeyden önce, buna ilişkin maddi bir değişikliğin, yani bizim dışımızda oluşan şeylerin geldiğidir. (sayfa 31) Her belirli maddi değişikliğin ardından, ergeç buna uygun bir düşüncel değişiklik gelir.
    Bize, pekala denecektir, belki de bu, doğa ve toplum tarihine uygulanmış biçimiyle doğrudur. Ama, nasıl oluyor da kafamızda, aynı zamanda farklı kavramlar ve düşünceler doğabiliyor. Şu dış koşullar denen şey, gerçekten var mıdır, yoksa, var olan sadece bu dış koşullara ait kavramlarımız mıdır? Ve eğer dış koşullar varsa, ne dereceye kadar algılanabilir ve kavranabilir?
    Bu konuda, materyalist teori, kavramlarımızın, "egomuzun", ancak "egomuz" üzerinde izlenimler yaratan dış koşullar var olduğu sürece var olduğunu söyler. Her kim düşünmeden kavramlarımızdan başka bir şeyin var olmadığını söylerse, bütün dış koşulların varlığını yadsımak zorundadır, dolayısıyla da diğer insanların varlığını yadsıması, yalnızca kendi "egosunun" varlığını kabul etmesi gerekir - ki bu da, saçmadır ve bilimin ilkeleriyle kesinlikle çelişmektedir.
    Dış koşulların gerçekte var olduğu açıktır. Bu koşullar bizden önce de vardı ve bizden sonra da var olacaktır; ve bilincimizi ne denli sık ve ne denli kuvvetle etkilerlerse, o kadar kolay algılanabilir ve kavranabilir hale gelirler.
    Farklı kavram ve düşüncelerin kafamızda aynı zamanda nasıl doğdukları sorununa gelince, burada, doğa ve toplum tarihinde yer alan şeylerin kısa bir tekrarının bulunduğunu gözlemlemek durumundayız. Bu durumda da, bizim dışımızdaki nesne, bizim onu kavramamızdan önce gelir; bu durumda da, kavramımız, biçim, nesnenin gerisinde -özün gerisinde- kalır. Bir ağaca baktığım ve onu gördüğüm zaman, bu, ancak, bu ağacın benim kafamda bir ağaç kavramının uyanmasından da önce var olduğunu ortaya koyar; yani kafamda [kendisine] tekabül eden kavramı yaratan bu ağaçtır. (sayfa 32)
    İşte, Marx'ın materyalist teorisinin özü kısaca budur. İnsanlığın pratik faaliyetleri açısından materyalist teorinin taşıdığı önem hemen anlaşılabilir.
    Eğer, ilkönce iktisadi koşullar değişiyor ve insanların bilinci, daha sonraları buna uygun olan bir değişmeye uğruyorsa, açıktır ki, belirli bir ülkünün temellerini, insanların kafalarında, hayallerinde değil, iktisadi gelişmenin koşullarında aramalıyız. İktisadi koşulları görmezlikten gelen ve onların gelişmesine dayanamayan bütün ülküler yararsızdır ve kabul edilemezler.
    Materyalist teoriden çıkarılan ilk pratik sonuç budur. Eğer insanların bilinci, alışkanlıkları ve gelenekleri, dış koşullarca belirleniyorsa, eğer uygun olmayan hukuki ve siyasi biçimler, iktisadi bir öze dayanıyorlarsa, halkın gelenek ve alışkanlıklarında ve siyasi sisteminde köklü bir değişiklik yaratabilmek için, iktisadi ilişkilerde, köklü bir değişiklik doğmasına yardım etmemiz gerektiği açıktır.
    Bu konuda, Karl Marx, şöyle diyor. "Materyalizm ile,. ..sosyalizm arasındaki zorunlu karşılıklı bağlantıyı anlamak için çok büyük bir kavrayışa gerek yok. Eğer insan, bütün bilgisini, algılarını vb. duyu aleminden kuruyorsa... o zaman, bundan, onda gerçek insanlığı tadacağı ve kendisi bizzat insanlığı tanıyacağı deneysel bir dünyanın buna göre düzenlenmesi sorunu olduğu sonucu çıkar. Eğer insan, materyalist anlamda değil de, yani şundan ya da bundan sakınma yeteneğinin olumsuz gücü nedeniyle değil de, kendi gerçek kişiliğini ortaya koyarak olumlu güç nedeniyle özgürse, o zaman, bireyleri suçlarından dolayı cezalandırmak yerine, topluma karşı suç üreten yerleri ortadan kaldırmak gerekir. ... Eğer insan koşullar tarafından biçimlendiriliyorsa, o zaman, koşullar, insanca biçimlendirilmelidir."[40]
    Materyalist teoriden çıkartılacak ikinci pratik sonuç (sayfa 33) budur.

    MARX ve Engels'in materyalist teorileri üzerine anarşistlerin görüşleri nelerdir?
    Diyalektik yöntem, Hegel'den kaynaklanmışken, materyalist teori, Feuerbach materyalizminin daha da gelişmesidir. Anarşistler bunu çok iyi bilmektedirler. Ve Hegel ve Feuerbach'ın teorilerindeki eksikliklerden yararlanarak, Marx ve Engels'in diyalektik materyalizmini gözden düşürmeye çalışmaktadırlar. Hegel'e ve diyalektik yönteme değinirken, anarşistlerin bu hilelerinin kendi cehaletlerinden başka bir şey kanıtlamadıklarını görmüştük, Feuerbach'a ve materyalist teoriye saldırıları için de aynı şey söylenmelidir.
    Örneğin, anarşistler, kendilerine son derece güvenerek bize şöyle diyorlar: "Feuerbach, bir kamutanrıcı (pantheist) idi...", o, "insanı tanrılaştırmıştı...",[41] "Feuerbach'ın görüşüne göre insan yediğinden ibarettir..." ve bundan, Marx, aşağıdaki sonucu çıkarmıştır: "Bunun sonucu olarak, esas ve birincil olan, iktisadi koşullardır."[42]
    Gerçekten de, Feuerbach'm kamutanrıcılığı, insanı tanrılaştırması, ve bu türden diğer safsataları konusunda kimse kuşku duymuyor. Tam tersine, Feuerbach'ın safsatalarını ilkönce açığa vuranlar, Marx ve Engels olmuşlardır. Gene de anarşistler, zaten teşhir edilmiş olan safsataları, bir kez daha "teşhir etmeyi" gerekli görüyorlar. Neden? Belki de, Feuerbach'a söverken, dolaylı olarak, Marx ve Engels'in, materyalist teorilerini gözden düşürmek istediklerinden. Kuşkusuz, konuyu tarafsız olarak incelersek, Feuerbach'ın da, çoğu bilginler gibi, yanlış düşüncelerinin yanısıra, doğru düşünceleri de söylediğini kesinlikle göreceğiz. Gene de anarşistler "teşhire" devam ediyorlar.
    Bu tür düzenbazlıklarla kendi cehaletlerinden başka (sayfa 34) bir şeyi kanıtlamadıklarını bir kez daha söyleyelim.
    (Daha sonra de göreceğimiz gibi) anarşistler, materyalist teoriyi, konuyu hiç bilmeden, söylentilere dayanarak eleştirmeyi kafalarına koymuşlardır. Bunun sonucu olarak, sık sık birbirleriyle çelişir ve birbirlerini yalanlar, kuşkusuz bu da, bizim "eleştirmenlerimizi" gülünç duruma düşürüyor. Örneğin eğer, Bay Çerkezişvili'nin söylediklerine kulak verilirse, Marx ve Engels'in, birci (monistic) materyalizmden nefret ettiği, onların materyalizminin, birci değil, kaba materyalizm olduğu sanılır.
    "Engels'in bütün varlığıyla nefret ettiği, doğacıların (naturalist) büyük bilimi, evrim ve dönüşüm (mutation) sistemi ve birci materyalizmi ile ... diyalektikten kaçınmıştır. " vb,.[43]
    Engels'in "nefret ettiği" ve Çerkezişvili'nin onayladığı doğa bilimi materyalizmi, birci materyalizmdi, ve onun için, bundan, elbette onaylanması gerekmeyen Marx ve Engels'in materyalizmi, birci değilken [Çerkezişvili'nin birci materyalizminin] onaylanması gerektiği sonucu çıkar.
    Bir başka anarşist de, Marx ve Engels'in materyalizminin birci olduğunu ve bu yüzden reddedilmesi gerektiğini söylüyor.
    "Marx'ın tarih kavrayışı, Hegel'in bir yansımasıdır. Genel olarak mutlak objektivizmin birci materyalizmi ve özellikle Marx'ın iktisadi birciliği, doğada olanaksız ve teoride aldatıcıdır. Birci materyalizm, iyi gizlenmemiş bir ikicilik ve metafizikle bilim arasında bir uzlaşmadır." [44]
    Böylece bundan, birci materyalizmin kabul edilemeyeceği, Marx ve Engels'in ondan nefret etmediği, tam tersine, kendilerinin birci materyalistler oldukları ve dolayısıyla birci materyalizmin reddedilmesi gerektiği sonucu çıkar.
    Bazıları ormana, bazıları da çayıra koşuyor. Birincisi (sayfa 35) mi, ikincisi mi, hangisi haklı, bulun bakalım! Kendi aralarında Marx'ın materyalizminin değerleri ve kusurları konusunda henüz anlaşamamışlar, onun birci olup olmadığını henüz anlamamışlar, ve kaba ya da birci materyalizmden hangisinin daha kabul edilebilir olduğu konusunda kendileri de henüz karar vermemişler, ama şimdiden marksizmi darmadağın ettikleri yolundaki övüngen iddialarıyla kulağımızı patlatıyorlar!
    Evet, evet, eğer Anarşist Baylar birbirlerinin görüşlerini şimdi yaptıkları gibi büyük bir gayretle darmadağın etmeye devam ederlerse, söylemeye bile gerek yok ki, gelecek, anarşistlerindir...
    Bunun kadar gülünç bir gerçek de, bazı "ünlü" anarşistlerin, "ünlerine karşın", bilimdeki farklı eğilimlerden haberdar olmamalarıdır. Anlaşılıyor ki, bilimde, birbirlerinden oldukça farklı olan çeşitli materyalizm türlerinin bulunduğu gerçeğini bilmiyorlar. Örneğin düşüncel yanın önemini ve onun maddi yan üzerindeki etkisini yadsıyan kaba materyalizm vardır; ama düşüncel ve maddi yanlar arasındaki karşılıklı ilişkiyi, bilimsel olarak inceleyen birci materyalizm denen şey -Marx'in materyalist teorisi- de vardır. Ama anarşistler, bu farklı materyalizm türlerini birbirlerine karıştırırlar, bunlar arasındaki açık farkları bile göremezler ve aynı zamanda büyük bir kendine güvenle bilimi yeniden yarattıklarına iddia ederler.
    Örneğin Kropotkin, "felsefi" yapıtlarında, anarko-komünizmin "çağdaş materyalist felsefeye" dayandığını, kendini beğenmiş bir tavırla iddia eder. Ama anarko-komünizmin hangi materyalist felsefeye, kaba, birci veya bir başka nitelikteki [materyalist felsefelerden hangisine] dayandığını açıklamak için bir tek söz etmez. Açıktır ki, Kropotkin, materyalizmin farklı eğilimleri arasında temel çelişkiler olduğu gerçeğinden haberdar değildir ve bu eğilimleri birbirine karıştırmanın, "bilimi yeniden (sayfa 36) yaratmak" demek olmadığını, sadece kişinin tam cehaletini ortaya koyduğunu kavramamaktadır. [45]
    Aynı şey, Kropotkin'in Gürcü öğretilileri için de söylenebilir. Şimdi dinleyelim:
    "Engels'in ve ayrıca Kautsky'nin görüşüne göre, Marx", diğer şeyler yanında, "materyalist kavrayışı keşfederek insanlığa büyük bir hizmette bulunmuştur. Bu doğru mudur? Sanmıyoruz, çünkü biliyoruz ki, ... toplumsal mekanizmanın coğrafi, iklimsel ve tellürsel, kozmik, antropolojik ve biyolojik koşullar aracılığıyla harekete geçirildiği görüşüne taraftar olan bütün tarihçilerin, bilginler ve filozofların hepsi materyalisttirler."[46]
    Böylece bundan, Aristoteles'in[47] ve Holbach'ın[48] "materyalizmi" ile Marx'ın ve Moleschott'un "materyalizmi" arasında hiç bir fark olmadığı sonucu çıkar! Bu da eleştiri oluyor sözde! Ve bilgileri bu düzeyde olan insanlar, bilimi yeniden yaratmayı kafalarına koymuşlar! Gerçekten de yerinde bir sözdür şu: "Eskicinin börek pişirmeye başlaması, kötü bir alamettir!..."
    Devam edelim. Bizim "ünlü" anarşistlerimiz, bir yerlerden, Marx'ın materyalizminin bir "mide teorisi" olduğunu duymuşlar ve onun için "Feuerbach'ın görüşüne göre, insan yediğinden ibarettir. Bu formül, Marx ve Engels üzerinde bir büyü etkisi yaratmıştı.". Ve Marx, "esas ve birincil şeyin, iktisadi ilişkiler, üretim ilişkileri olduğu ..." sonucunu buradan çıkarmıştı diyerek, biz marksistlere saldırıyorlar. Ve sonra da, anarşistler, felsefi bir havayla bize öğüt vermeye başlıyorlar: "Bu [toplumsal yaşamın [J. St.] amacına ulaşmanın tek aracının yemek yeme ve iktisadi üretim olduğunu söylemek hata olacaktır, ... Eğer ideoloji esas olarak birci bir biçimde, yemek yeme ile ve iktisadi koşullarla belirlenseydi, bazı oburlar deha olurdu."[49]
    Marx ve Engels'in materyalizmini çürütmenin ne (sayfa 37) kadar kolay olduğunu görüyorsunuz! Sokakta genç bir öğrenciden Marx ve Engels hakkında biraz dedikodu dinlemek yetiyor, marksizm "eleştiricisi" ününü kazanmak için, Nobati gibi bir gazetenin sütunlarında felsefi bir kendine güven havası içinde, bu sokak dedikodularını tekrarlamak yetiyor.
    Ama söyleyin bana baylar, nerede, ne zaman, hangi gezegen ve hangi Marx'ın "yemek yeme, ideolojiyi belirler." dediğini duydunuz? Neden iddianızı desteklemek için Marx'ın yapıtlarından bir tek cümle, bir tek sözcük aktaramıyorsunuz? Gerçekten de, Marx, insanların iktisadi koşullarının, onların bilinçlerini, ideolojilerini belirlediğini söylemiştir, ama yemek yeme ile iktisadi koşulların aynı şey olduğunu size kim söyledi ? Gerçekten bilmiyor musunuz ki, yemek yeme gibi fizyolojik bir olgu, insanların iktisadi koşulları gibi sosyolojik bir olgudan esas olarak farklıdır? Diyelim, bu iki farklı şeyi karıştırdığı için, genç bir öğrenci bağışlanabilir; ama nasıl oluyor da, siz, "sosyal-demokrasiyi alt edenler", "bilimi yeniden yaratanlar", genç bir öğrencinin hatalarını, böyle dikkatsizce tekrarlıyorsunuz?
    Yemek yeme, toplumsal ideolojiyi nasıl belirleyebilir? Kendi dediğinizi kendiniz bir düşünün. Yemek yeme, yemek yeme biçimi değişmez; eski zamanlarda da insanlar, yiyeceklerini şimdi yedikleri gibi yerler, çiğnerler ve sindirirlerdi. Ama ideoloji, her zaman değişmektedir. Kadim, feodal, burjuva ve proleter - ideoloji biçimleri bunlardır işte. Değişmeyen bir şeyin, sürekli olarak değişen bir şeyi belirlediği söylenebilir mi? Biraz daha ilerleyelim. Anarşistlerin görüşüne göre, Marx'ın materyalizmi, "koşutçuluktur (parallelism) ...", ya da "birci materyalizm, iyi gizlenmemiş bir ikicilik ve metafizik ile bilim arasında bir uzlaşmadır. ... Marx ikiciliğe düşmektedir, çünkü üretim ilişkilerini maddi olarak ve insanın özlem ve (sayfa 38) isteğini ise, var olsa bile, hiç bir önem taşımayan bir düş ve bir ütopya olarak tanımlar."[50]
    Önce, Marx'ın birci materyalizminin, saçma koşutçulukla hiç bir ortak yanı olmadığını belirtelim. Materyalizm açısından maddi yan, öz, zorunlu olarak düşüncel yandan, biçimden önce gelir, Oysa koşutçuluk bu görüşü kabul etmez ve ne maddi, ne de düşüncel [yanın] önce gelmediğini, her ikisinin de birlikte, yanyana geliştiğini kesinlikle savunur.
    İkinci olarak, Marx, "üretim ilişkilerini maddi olarak ve insan özlem ve isteğini ... hiç bir önem taşımayan bir düş ve bir ütopya olarak tanımlasa bile", bu, Marx'ın bir ikici olduğunu mu gösterir? Çok iyi bilindiği gibi ikici, hem düşüncel, hem de maddi yanların her ikisine de, karşıt ilkeler olarak eşit önem verir. Ama eğer sizin söyledikleriniz gibi, Marx, maddi yana daha fazla önem veriyor ve bir "ütopya" olduğu için düşüncel yana hiç önem vermiyorsa, Marx'ın bir ikici olduğunu nerden çıkarıyorsunuz "Eleştirmen" Baylar?
    Üçüncü olarak, birciliğin, bir tek ilkeden - maddi ve düşüncel bir biçime sahip doğa veya oluştan kaynaklandığını, oysa, ikiciliğin iki ilkeden - ikiciliğe göre birbirini yadsıyan maddi ve düşüncel [yanlardan] kaynaklandığını bir çocuk bile bildiğine göre, materyalist bircilik ile ikicilik arasında ne ilişki olabilir?
    Dördüncü olarak, Marx ne zaman, "İnsanın özlem ve isteğini bir düş ve bir ütopya olarak tanımladı"? Gerçekten de, Marx, "insanın özlem ve isteğini", "iktisadi gelişmeye bağlıyor ve bazı kürsü filozoflarının özlemleri iktisadi koşullarla uyuşmadığı zaman, onlara, ütopya adını veriyordu. Ama bu, Marx'ın, genel olarak, insan özleminin ütopya olduğuna inandığını mı gösterir? Bunu açıklamanın gerçekten gereği var mı? Marx'ın "İnsanlık her zaman, ancak çözebileceği sorunları üzerine alır. "[51], yani, (sayfa 39) genel bir deyişle, insanlık ütopik amaçlar gütmez, yolundaki sözlerini gerçekten okumadınız mı? Açıktır ki, ya bizim "eleştirmenimiz" neden söz ettiğini bilmiyor ya da kasten gerçekleri tahrif ediyor.
    Beşinci olarak, Marx ve Engels'in görüşüne göre, "insanın özlem ve isteklerinin önemsiz olduğunu" size kim söyledi? Onların bunu söyledikleri yeri neden belirtmiyorsunuz? Marx, Louis Bonaparte'ın Onsekizinci Brumaire'i, Fransa'da Sınıf Mücadeleleri,[52] Fransa'da İç Savaş adlı yapıtlarında ve aynı türden diğer broşürlerinde "özlem ve isteğin" öneminden sözetmez mi? Marx, "özlem ve isteğe" hiç önem vermiyordu da, neden proleterlerin "istek ve özlemini" sosyalist bir ruhla geliştirmeye çalıştı, neden onların arasında propaganda yürüttü? Ya da Engels, ünlü 1891-94 makalelerinde[53] "istek ve özlemin öneminden" sözetmiyordu da, neden sözediyordu? Gerçekten, Marx'ın görüşüne göre, insanların "istek ve özlemi", özlerini iktisadi koşullardan alırlar, ama bu, insanların kendilerinin, iktisadi ilişkilerin gelişmesi üzerine hiç bir etki yapmadığı anlamına: mı gelmektedir? Böylesine basit bir düşünceyi anlamak, anarşistlere gerçekten çok mu zor geliyor?
    İşte Anarşist Bayların yaptıkları bir başka suçlama: "Biçim, öz olmaksızın düşünülmez; bu yüzden "biçimin özden sonra geldiğini (özün gerisinde kaldığını -K.[54]) kimse söyleyemez. Onlar "birlikte vardırlar". ... Aksi halde bircilik bir saçmalık olurdu."[55]
    Bizim "bilgin"in kafası nedense gene karıştı. Özün, biçim olmaksızın düşünülemeyeceği doğrudur. Ama mevcut biçimin mevcut öze hiç bir zaman tam olarak tekabül etmediği de doğrudur: biçim, özün gerisinde kalır; yeni öz, bir ölçüye kadar her zaman eski biçimle örtülmüştür ve bunun sonucu olarak, eski biçimle yeni öz arasında daima yeni bir çatışma vardır. İşte devrim tam (sayfa 40) bu temele dayanarak oluşur ve bu, diğer şeylerle birlikte, Marx'ın materyalizminin devrimci ruhunu yansıtır. Oysa "ünlü" anarşistler bunu anlayamamışlardır ve bunun kabahati, kuşkusuz, materyalist teorinin değil, kendilerinindir.
    İşte, Marx ve Engels'in materyalist teorisi üzerine anarşistlerin görüşleri bunlardır - tabii eğer bunlara görüş denilebilirse. (sayfa 41)


    ÜÇ
    PROLETER SOSYALİZMİ


    MARX'IN teorik doktrinini artık öğrenmiş bulunuyoruz; yöntemini ve teorisini de biliyoruz.
    Bu doktrinden hangi pratik sonuçları çıkarmalıyız?
    Diyalektik materyalizm ile proleter sosyalizmi arasında hangi bağlantılar vardır?
    Diyalektik yönteme göre, yalnızca, gün geçtikçe büyüyen, her zaman ilerleyen ve daha iyi bir gelecek için durmaksızın savaşan sınıf, sonuna kadar ilerici olabilir, yalnızca bu sınıf, kölelik boyunduruğunu kırabilir. Durmadan büyüyen, her zaman ilerleyen ve gelecek için savaşan tek sınıfın, kent ve kır proletaryası olduğunu görüyoruz. Bu nedenle proletaryaya hizmet etmeli ve (sayfa 42) umutlarımızı ona bağlamalıyız.
    Marx'ın teorik doktrininden çıkartılacak ilk pratik sonuç budur.
    Ama, hizmetten hizmete fark var. Bernstein da, proletaryayı sosyalizme boşvermeye zorladığında, ona "hizmet" etmiş oluyor. Kropotkin de, proletaryaya, geniş bir sanayi temeline dayanmayan dağınık topluluk "sosyalizmini" sunduğunda, ona "hizmet" etmiş oluyor. Ve Karl Marx da, bu proletaryayı, modern büyük çaplı sanayiin geniş temeline dayanarak proleter sosyalizmine çağırdığı zaman, ona hizmet etmektedir.
    Faaliyetlerimizin proletaryaya yararlı olması için ne yapmalıyız? Proletaryaya nasıl hizmet etmeliyiz?
    Materyalist teoriye göre belirli bir ülkü, ancak, ülkenin iktisadi gelişimine ters düşmezse, bu gelişimin gereklerine tümüyle cevap verebilirse, proletaryaya doğrudan bir yarar sağlayabilir. Kapitalist sistemin iktisadi gelişimi, günümüzde, üretimin toplumsal bir niteliğe büründüğünü, üretimin toplumsal niteliğiyle, mevcut kapitalist mülkiyetin temelden çeliştiğini göstermektedir. Dolayısıyla, temel görevimiz, kapitalist mülkiyetin kaldırılmasına yardımcı olmak ve sosyalist mülkiyeti kurmaktır. Ve bu, demektir ki, sosyalizmi unutmak gerektiğini ileri süren Bernstein'ın doktrini, iktisadi gelişmenin gerekleriyle temelden çelişir; proletaryaya zarar verir.
    Ayrıca, kapitalist sistemin iktisadi gelişmesi, bugünkü üretimin gün geçtikçe yayıldığını göstermektedir. Bu üretim, tek tek kentlerin ve illerin sınırları içinde kalmamakta, durmadan bu sınırları aşarak bütün ülkeye yayılmaktadır. Dolayısıyla, üretimin yayılmasına sevinmeli ve ayrı kentlere ve topluluklara değil, kuşkusuz gelecekte daha da genişleyecek olan, devletin bölünmez topraklarının tümüne, gelecekteki sosyalizmin temeli olarak bakmalıyız. Ve bu demektir ki, gelecekteki sosyalizmi, ayrı (sayfa 43) kentlerin ve toplulukların sınırları içine hapseden Kropotkin'in doktrini, üretimin güçlü bir biçimde genişlemesine bir engel oluşturur; proletaryaya zarar verir.
    Baş hedef olan, geniş bir sosyalist yaşam için savaş - işte proletaryaya böylece hizmet edebiliriz.
    Marx'ın teorik doktrininde çıkan ikinci pratik sonuç budur.
    Açıktır ki, proleter sosyalizmi, diyalektik materyalizmin mantıki sonucudur.
    Proleter sosyalizmi nedir?
    Bugünkü sistem, kapitalist bir sistemdir. Bu demektir ki, dünya iki hasım kampa bölünmüştür, küçük bir avuç kapitalistin kampı ve çoğunluğun, proleterlerin kampı. Proleterler, gece gündüz çalışırlar ama gene de yoksul kalırlar. Kapitalistler çalışmazlar ama gene de zengindirler. Böyle olmasının nedeni proleterlerin aptal, kapitalistlerin dahi olmaları değil, kapitalistlerin, proleterlerin emeğinin ürününü mal edinmeleridir, kapitalistlerin proleterleri sömürmeleridir.
    Proleterlerin emeğinin meyvesi, neden prolete
  • JOSEF STALİN-DİYALEKTİK VE TARİHSEL MATERYALİZM

    Diyalektik materyalizm, Marksist-Leninist partinin dünya görüşüdür. Doğa olaylarına yaklaşışı, onları inceleme ve anlama yöntemleri diyalektik, doğa olaylarını yorumlayışı, bu olayları kavrayışı ve teorisi materyalist olduğundan, bu dünya görüşü, diyalektik materyalizm adını almıştır.

    Tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizmin ilkelerini toplum yaşamının incelenmesinde kullanır; bu ilkeleri toplum yaşamındaki olaylara, toplum ve toplum tarihi üzerindeki çalışmalara uygular.

    Marx ve Engels, diyalektik yöntemlerini tanımlarlarken, genellikle, Hegel'i diyalektiğin temel niteliklerini formüle eden filozof olarak gösterirler. Ama bu, Marx ve Engels diyalektiğinin Hegel diyalektiğinin aynısı olduğu anlamına gelmez. Çünkü, Marx ve Engels, Hegel diyalektiğinin idealist kabuğunu bir yana iterek, onun yalnızca rasyonel özünü almışlar ve daha da geliştirerek, ona modern, bilimsel bir biçim vermişlerdir.

    Marx, şöyle diyor:

    "Benim diyalektik yöntemim, Hegel'inkinden yalnızca temelde farklı değil, üstelik onun tam karşıtıdır. Hegel'e göre 'ide' adı altında bağımsız bir konu (subject) haline bile dönüşen düşünme süreci, gerçeğin yaratıcısıdır, ve gerçek, 'ide'nin fenomenal [dış-olaysal] biçimidir. Bana göreyse, bunun tersine, düşünme süreci, insan kafasında yansıyan, ve düşünce biçimlerine dönüşen madde dünyasından başka bir şey değildir." (Kapital, Cilt: I.)

    Marx ve Engels, kendi materyalizmlerini tanımlarlarken, genellikle, Feuerbach'tan materyalizmi doğrularına oturtarak yeniden kuran filozof olarak söz ederler. Ama bu, Marx ve Engels materyalizminin Feuerbach materyalizminin aynısı olduğu anlamına gelmez. Gerçekten de, Marx ve Engels, Feuerbach materyalizminin "asıl özünü" alarak onu materyalizmin bilimsel ve felsefi bir teorisi biçiminde geliştirmişler, ve onun idealist, dini-ahlaki kabuğunu kaldırıp atmışlardır. Biliyoruz ki, Feuerbach aslında bir materyalist olduğu halde, materyalizmin adına karşı çıkmıştır. Engels birkaç kez belirtmiştir ki, "Feuerbach, materyalist temeline karşın, geleneksel idealist zincirden kurtulmuş değildir; ve ondaki gerçek idealizm, din ve ahlâk felsefesine gelir gelmez açıkça kendini göstermektedir." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Diyalektik Eski Yunan dilindeki, konuşmak, tartışmak anlamına gelen dialego sözcüğünden çıkmıştır. Eski zamanlarda diyalektik, muhaatabın savındaki çelişkileri ortaya koyup bu çelişkilerin üstesinden gelmek yoluyla gerçeğe ulaşma sanatı demekti. Eski zamanlarda, düşüncedeki çelişkileri ortaya çıkarmanın ve karşıt görüşlerin çatışmasının, gerçeğe ulaşmada en iyi yöntem olduğunu kabul eden filozoflar vardı. Düşüncenin bu diyalektik yöntemi, sonraları doğa olaylarını da kapsadı; doğadaki olayları sürekli bir hareket ve değişme içinde gören, doğadaki gelişmeleri, doğadaki çelişkilerin gelişmesi sonucu olarak, ve doğadaki karşıt güçlerin birbirlerini karşılıklı etkilemeleri sonucu kabul eden, doğanın diyalektik kavranması biçiminde gelişti.

    Diyalektik, özünde metafiziğin tam karşıtıdır.

    1. MARKSİST DİYALEKTİK YÖNTEMİN TEMEL NİTELİKLERİ ŞUNLARDIR:

    a) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğaya, rastgele toplanmış, birbirleriyle ilişkisiz, birbirlerinden bağımsız, ayrı şeyler, ayrı olaylar gözüyle değil maddelerin ve olayların birbirleriyle organik olarak ilişkili bulunduğu, birbirlerine dayandığı ve birbirleriyle belirlendiği tam ve bağımlı bir bütün gözüyle bakar.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, mademki doğanın herhangi bir kesimindeki bir olay, çevresindeki koşullarla ilişkisiz, onlardan ayrı olarak düşünüldüğünde bizce anlamsız olacaktır, öyleyse, doğadaki hiçbir olay tek başına, çevresindeki olaylardan ayrı olarak kavranamaz; bunun tersi olarak da, çevresindeki olaylarla ayrılmaz bağlar içinde ve çevresindeki olaylarla koşullandırılmış olarak düşünülen her olayı kavramak ve açıklamak mümkündür.

    b) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğanın, durgunluk ve hareketsizlik, durağanlık ve değişmezlik halinde olmadığını, hep birşeylerin doğduğu ve geliştiği, bazı şeylerin de parçalanıp öldüğü, sürekli bir hareket ve değişme, sürekli bir yenilenme ve gelişme halinde olduğunu kabul eder.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, olaylar, yalnızca karşılıklı bağıntıları ve dayanışmaları açısından değil, ayrıca bu olayların hareketleri, değişmeleri, gelişmeleri, varoluşları ve varoluştan yokoluşa geçişleri açısından da düşünülmelidir.

    Diyalektik yönteme göre, asıl önemli olan, o anda kalıcı gibi görünen, ama daha o andan başlayarak ölmeye yüztutmuş olan şey değil, o anda kalıcı gibi görünmese bile, doğan ve gelişmekte olan şeydir. Çünkü diyalektik yöntem, ancak, yeni doğan ve gelişmekte olan şeylerin yenilmez olduğunu kabul eder.

    Engels şöyle diyor:

    "Tüm doğa, en küçüğünden en büyüğüne dek, küçük bir kum tanesinden güneşe, canlı en ilkel hücreden insana dek, sürekli bir varoluş ve yokoluş, sürekli bir akış, sonsuz bir hareket ve değişme içindedir." (Doğanın Diyalektiği)

    Onun için, Engels'in söylediği gibi, diyalektik, "şeyleri ve onların zihindeki yansımalarını, temel olarak karşılıklı ilişkileri, birbiriyle bağıntıları, hareketleri, doğuş ve yokoluş koşulları içinde ele alır." (Aynı yapıt)

    c) Diyalektik, metafiziğin tersine, gelişme sürecini, nicel değişmelerin nitel değişmelere yol açmadığı basit bir büyüme süreci gözüyle görmez; gelişmeyi, önemsiz ve belirsiz nicel değişmelerden, açık, temel nitel değişmelere geçilen, ve bu nitel değişmelerin, yavaş yavaş değil de, bir sıçrayış biçiminde, bir durumdan ötekine kesin ve hızlı olarak gerçekleştiği bir süreç olarak kabul eder. Buna göre, nitel değişmeler, rastgele değil, görünmeyen ve yavaş yavaş oluşan nicel değişmelerin, doğal sonuçları olarak ortaya çıkarlar.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, gelişme süreci daireler çemberi üstünde dönen bir hareket ya da geçmişteki olayların basit birer yinelenmesi olarak anlaşılmamalı; sürekli ve ileri bir hareket, eski bir nitel durumdan yeni bir nitel duruma geçen, basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe doğru bir gelişme olarak bilinmelidir.

    Engels, diyor ki:

    "Doğa, diyalektiğin denektaşıdır. Denilebilir ki, modern doğa bilimleri bu doğrulama için son derecede zengin ve gün geçtikçe çoğalan materyaller sağlamış; ve böylece, doğa sürecinin, son çözümlemede metafizik değil, diyalektik olduğunu, sonsuz bir tekdüzelikle sürekli olarak daireler çemberi üstünde dönmeyip gerçek bir tarih çizgisinden geçtiğini tanıtlamıştır. Bu konuda hemen, bitki ve hayvanlardan insana dek, bugünün organik dünyasının tümünün bir gelişme sürecinin ürünü olduğunu ve milyonlarca yıldan bu yana gelişmekte olduğunu ortaya koyarak, doğanın metafizik kavranışına kesin bir vuruş indiren Darwin'den söz etmek gerekir." (Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm)

    Engels, diyalektik gelişmeyi, nicel değişmelerden nitel değişmelere geçiş olarak tanımlarken, şöyle diyor:

    "Fizikte... her değişme, cismin kendinde var olan ya da dışardan cisme verilmiş olan bir hareket biçiminin sonucu olarak, nicel değişmeyle nicelikten niteliğe geçiştir. Sözgelimi, suyun ısı derecesi önceleri, onun, sıvı durumuna etkili değildir. Ama sıvı durumundaki suyun ısı derecesi azalır ya da çoğalırsa, molekülleri arasındaki çekim bir an sonra değişecek ve durum değiştirerek buza ya da buhara dönüşecektir... Bir platin telin akkor duruma gelmesi için belli miktarda asgari bir elektrik akımı gereklidir. Her sıvının, elimizdeki olanaklarla ve gerekli olan ısı derecesiyle elde edebileceğimiz belli bir basınç altında, belli bir donma ve kaynama noktası vardır. Ve sonuç olarak, her gazın, uygun basınç ve soğutma koşullarında sıvı durumuna dönüşebileceği kritik bir noktası vardır. ... Fiziğin sabiteleri (değişmezleri, bir durumdan öteki bir duruma geçiş noktaları — J. Stalin) dedi şey, birçok durumda, eldeki cismin durumundaki hareketin nicel (değişmesi) artışı ya da azalışı sonucu nitel değişmenin ortaya çıktığı ve bundan dolayı da niceliğin niteliğe dönüştüğü düğüm noktalarından başka bir şey değildir." (Doğanın Diyalektiği)

    Engels, kimyaya geçerek, şöyle sürdürüyor:

    "Kimya, nicel birleşimlerin değişmeleri etkisiyle oluşan cisimlerin nitel değişmelerinin bilimi olarak tanımlanabilir. Bu, Hegel'ce de bilinen bir gerçekti... Oksijeni ele alalım: molekülde iki atom yerine üç atom bulunursa, kokusu ve reaksiyonu adi oksijenden tamamen farklı bir cisim olan ozonu elde ederiz. Ve yine, oksijenin azot ve sülfürle, değişik oranlarda birleşmesi sonunda, merkezinde, bütün öteki cisimlerden nitelikçe ayrı cisimlerin ortaya çıkması, olayı da aynı kapsama girer." (Aynı yapıt)

    Sonuç olarak, Engels; Hegel'de değerli olan ne varsa beğenmeyip reddeden, ama yine de onun, cansızlar dünyasından canlılar dünyasına, inorganik madde diyarından organik madde diyarına geçişi yeni bir sıçrama dönemi olarak açıklayan ünlü tezini gözaçıklıkla aşıran Dühring'i eleştirirken, şöyle diyor:

    "Bu, tam anlamıyla hegelci ölçü bağıntılarının düğüm çizgisi üstündeki düğüm noktalarında yalnızca nicel artma ya da azalmanın ortaya koyduğu nitel sıçramadır. Sözgelimi, suyun ısıtılması ya da soğutulması durumunda -normal basınç altında- düğüm noktaları olan kaynama ve donma noktaları, yeni bir kümelenme durumuna geçiş sıçraması ve sonuç olarak da niceliğin niteliğe dönüşmesi durumudur." (Anti-Dühring)

    d) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğadaki her şeyin ve her olayın yapısında iç çelişkilerin varlığını kabul eder. Çünkü hepsinin olumlu ve olumsuz yanları, bir geçmişi ve bir geleceği, ölen bir yanı ve gelişen bir yanı vardır. İşte bu karşıtlar arasındaki savaşım, yeniyle eski arasındaki, ölenle doğan arasındaki, yitip gidenle gelişen arasındaki savaşım, gelişme sürecinin iç kapsamını, yani nicel değişmelerin nitel değişmelere dönüşmesi biçiminde beliren iç kapsamını, oluşturur.

    Bundan dolayı, diyalektik yönteme göre, alçaktan yükseğe doğru olan gelişme süreci, olayların uyumlu bir evrimi biçiminde olmayıp, maddelerin ve olayların özünde var olan çelişmelerin ortaya çıkmasına ve bu çelişmelerin temelindeki karşıt yönelişlerle işleyen "savaşım"a dayanır.

    Lenin, "en uygun anlamıyla, diyalektik, şeylerin asıl özündeki gelişmenin incelenmesidir" diyor. (Felsefe Defterleri)

    Ve, daha ilerde Lenin şöyle der:

    "Gelişme, karşıtların savaşımıdır." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    İşte, Marksist diyalektik yöntemin temel nitelikleri kısaca bunlardır.
    Diyalektik yöntemle ilkelerinin, toplum yaşamının ve toplum tarihinin incelenmesi alanına uzatılmasının ne kadar gerekli olduğu, bu ilkelerin toplum tarihine, proletarya partisinin pratik çalışmasına uygulanmasının ne büyük önem taşıdığı kolaylıkla anlaşılmaktadır.

    Dünyada olaylar her şeyden ayrı ve tek başına değilse, bütün olaylar birbirlerine bağlı ve birbirlerini karşılıklı olarak koşullandırıyorlarsa, açıkça görülür ki, tarihteki bütün sosyal sistemler ve sosyal hareketler de, çoğu tarihçilerin sık sık başvurdukları gibi "sonsuz adalet" ya da başka birtakım önyargılar açısından değerlendirilemezler; ancak ve ancak, o sistemi ya da sosyal hareketi doğuran ve o sisteme ilişkin koşullar açısından değerlendirilebilirler.

    Günümüzün koşulları altında köleci sistem, saçma, aptalca ve anormal olurdu. Ama çözülmeye yüztutmuş bir ilkel komünal sistem koşullarında, ilkel komünal sisteme göre daha ileri bir adım olan köleci sistem tamamen doğal ve mantıki bir olaydır.

    Sözgelimi 1905 Rusya'sında, Çarlığın ve burjuva toplumunun varlığı sırasında burjuva-demokratik cumhuriyeti kurma istemi tamamen anlaşılır, yerinde ve devrimci bir istemdi. Çünkü o zamanlar burjuva cumhuriyeti ileriye doğru bir adım demekti. Ama şimdi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği koşullarında, burjuva-demokratik cumhuriyeti kurma istemi çok anlamsız ve karşı-devrimci bir istem olur. Çünkü Sovyet Cumhuriyeti'yle karşılaştırıldığında, burjuva cumhuriyeti kurma çabası geriye atılmış bir adımdır.

    Her şey koşullara, zamana ve yere bağlıdır.

    Şurası açıktır ki, sosyal olaylara böyle tarihsel bir açıdan bakılmadıkça, tarih biliminin varlığı ve gelişmesi olanaksız olacaktır. Çünkü, ancak böyle bir görüş, tarih bilimini bir karmakarışıklık, bir rastlantılar ve saçmasapanlıklar yığını olmaktan kurtarabilir.

    Devam edelim. Dünya sürekli bir hareket ve gelişme halindeyse, eskinin ölmesi ve yeninin büyümesi bir gelişme yasasıysa, açıktır ki, artık "değişmez" sosyal sistemlerin, özel mülkiyet ve sömürünün "sonsuz ilkeleri"nin, köylünün toprak ağasına, işçinin kapitaliste başeğdirilmesine ilişkin "öncesiz ve sonsuz düşünler"in varlığı olanaksız bir şeydir.

    Bu yüzden, nasıl bir zamanlar feodal sistemin yerini kapitalist sistem aldıysa, kapitalist sistemin yerini de sosyalist sistem alabilir.

    Onun için, çabalarımızı, bugün en egemen gücü oluşturmuş da olsalar, toplumun artık gelişmeyen tabakaları üstüne değil, bugün egemen güç sayılmasalar bile, gelişen ve önünde geniş bir geleceği olan tabakaları üstüne dayandırmalıyız.

    1880-1890 yıllarında, Marksistlerin Narodniklere karşı savaşımı döneminde, Rusya proletaryası, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan, kendi başına köylüler yığınına göre çok küçük bir azınlıktı. Ama köylüler bir sınıf olarak çözülürlerken, proletarya sınıf olarak gelişiyordu. Ve, proletaryanın bir sınıf olarak gelişmesi yüzündendir ki, Marksistler eylemlerini proletaryaya dayandırmışlardı. Bunda da yanılmamışlardı. çünkü bildiğimiz gibi, sonradan proletarya önemsiz bir güç olmaktan çıkıp birinci derecede tarihsel ve politik bir güç durumuna gelmiştir.

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak için hep ileriye bakılmalıdır, geriye değil.
    Devam edelim. Yavaş nicel değişmelerden hızlı ve ani nitel değişmelere geçiş. bir gelişme yasasıysa, ezilen sınıfların yaptığı devrimlerin çok normal ve kaçınılmaz olduğu da apaçık ortaya çıkar.

    Bu bakımdan, kapitalizmden sosyalizme geçiş ve işçi sınıfının kapitalist boyunduruktan kurtulması, yavaş, yavaş değişmelerle, reformlara değil, ancak, kapitalist sistemin nitel değişmesiyle, devrim yoluyla gerçekleşebilir.

    Bu bakımdan, politikada hata yapmamak için, devrimci olmak gerekir, reformist değil.

    Devam edelim. Gelişme, iç çelişmelerin ortaya çıkmasıyla, bu gelişmeler temeline dayanan karşıt güçler arasındaki çatışmalarla ve çatışmaların sonucunda bu çelişmelerin aşılması yoluyla oluşuyorsa, açıkça anlaşılacağı gibi, proletaryanın sınıf savaşımı çok normal ve kaçınılmaz bir olaydır.

    Bu yüzden, kapitalist sistemdeki gelişmeleri örtbas etmemeli, onların üstünü açıp gözler önüne sermeliyiz; sınıf çatışmasını kısıtlamamalı ve onu sonuna dek sürdürmeliyiz.

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak için, proletarya ve burjuvazinin çıkarlarının uzlaşması üstüne kurulmuş reformist bir politika değil, "kapitalizmin sosyalizmle kaynaşması"nı öngören uzlaşıcı bir politika değil, uzlaşmaz bir proleter sınıf politikası yolu izlenmelidir.

    İşte, Marksist diyalektik yöntemin, toplum yaşamına, toplum tarihine uygulanmış biçimi budur.

    Marksist felsefi materyalizme gelince, bu da, temelde felsefi idealizmin tam karşıtıdır.


    2. MARKSİST FELSEFİ MATERYALİZMİN
    TEMEL NİTELİKLERİ ŞUNLARDİR:

    a) Dünyayı, bir "mutlak ide"nin, bir "evrensel ruh"un, "bilinç"in cisimleşmesi olarak gören idealizmin tersine, Marksist felsefi materyalizm, dünyayı haliyle maddi olarak kabul eder; dünyadaki bütün değişik olayları, hareket halindeki maddenin değişik biçimleri olarak görür; diyalektik yöntemin ortaya koyduğu gibi, olayların karşılıklı ilişkileri ve birbirine bağlılıkları, hareket eden maddenin gelişme yasasıdır; dünya, maddenin hareket yasalarına uygun olarak gelişir ve hiçbir "evrensel ruh"a gereksinimi yoktur.

    Engels diyor ki:

    "Materyalist dünya görüşü, doğanın, olduğu gibi, hiçbir şey katmaksızın kavranmasıdır." (Ludwig Feuerbach'ın Tezi)

    "Dünya bir tümdür; hiçbir insan tarafından yaratılmamıştır; o sistemli olarak parlayan ve sistemli olarak sönen, öncesiz ve sonsuz, canlı bir alev hallindeydi ve öyle olarak da kalacaktır" diyen eski filozof Heraklit'in materyalist görüşünden söz ederken Lenin, "diyalektik ve materyalizm ve ilkelerinin ve çok ve güzel ve bir ve anlatımıdır ve bu" diyor. (Felsefe Defterleri)

    b) Gerçekte yalnız bilincimizin var olduğunu, maddi dünyanın, varlığın, doğanın, ancak bizim bilincimizde, duyularımızda, düşün ve algılarımızda bulunduğunu savunan idealizmin tersine, Marksist materyalist felsefe, maddeyi, doğayı, varlığı bilincimizin dışında ve ondan bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçek olarak kabul eder. Madde, bütün duyuların, düşünlerin ve bilincin kaynağı olduğu için, ilk veridir. Maddenin, varlığın bir yansıması olan bilinçse, ikinci veridir. Düşünce, gelişmesinde yüksek bir kusursuzluk düzeyine erişmiş olan bir maddenin, yani beynin ürünüdür. Beyin düşünme organıdır, ve bu yüzden, insanın düşünceyi maddeden ayırması büyük bir yanlışlık yapması demektir.

    Engels, şöyle diyor.

    "Düşüncenin varlıkla, ruhun doğayla ilişkisi sorunu tüm felsefenin en önemli sorunudur. Filozofların bu soruya verdikleri yanıtlar, onları iki büyük kampa ayırmıştır. Ruhun doğaya göre öncelik taşıdığını ileri sürenler ... idealizm kampını oluştururlar. Doğaya öncelik tanıyan ötekilerse materyalizmin çeşitli ekollerini oluştururlar." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Engels, şöyle sürdürüyor:

    "Tek gerçek, bizim de içinde olduğumuz, duyusal olarak algılanabilen maddi dünyadır... Bilincimiz ve düşüncemiz, ne kadar duyuların üstünde görünürlerse de, maddi ve bedensel bir organın, yani beynin ürünüdürler. Madde ruhun ürünü değil, tersine, ruhun kendisi maddenin en yüksek ürününden başka bir şey değildir." (Aynı yapıt)

    Madde ve düşünce sorunu üzerine, Marx şöyle diyor:

    "Düşünceyi, düşünen maddeden ayırmak olanaksızdır. Bütün değişikliklerin öznesi maddedir." (Kutsal Ai1e)

    Lenin, Marksist materyalist felsefeyi tanımlarken şöyle diyor:

    "Genellikle, materyalizm, nesnel gerçek varlığın (maddenin) bilinçten, duyulardan ve deneyimden bağımsız olduğunu kabul eder... Bilinç... varlığın bir yansımasından başka bir şey değildir, ve en fazla, varlığın yaklaşık olarak doğru (yeterli, tamı tamına) bir yansımasıdır." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    Ve, Lenin, şöyle sürdürüyor:

    "Madde, duyu organlarımıza etki yaparak duygular yaratan şeydir. Madde bize duyularla verilen nesnel bir gerçektir... Madde, doğa, varlık, fiziksel olan her şey ilk veridir; ruh, bilinç, duyular, ruhsal olan her şey ise ikinci veridir." (Aynı yapıt)

    "Dünya tablosu, maddenin nasıl hareket ettiğini ve maddenin nasıl düşündüğünü gösteren bir tablodur." (Aynı yapıt)

    "Beyin düşünme organıdır." (Aynı yapıt)

    c) Dünyanın ve onun yasalarının bilinebileceğini yadsıyan, bilgilerimizin değerine inanmayan, nesnel gerçeği kabul etmeyen ve dünyanın bilimle anlaşılamayacak "kendinde şeyler"le dolu olduğunu savunan idealizmin tersine, Marksist felsefi materyalizm, dünyayı ve onun yasalarını tümüyle bilinebilir, deneyim ve pratikle doğrulanmış olan doğa yasaları üzerine bilgilerimizin nesnel gerçeğin tutarlılığını taşıyan geçerli bilgiler olduğunu kabul eder. Ve dünyada bilinmeyecek hiçbir şey yoktur, yalnızca henüz bilemediğimiz, ama bilim ve pratik yoluyla açıklanacak ve bilinir duruma sokulacak şeyler vardır.

    Dünyanın bilinemiyeceğini ve kavranamıyacak "kendinde şeyler"in var olduğunu savunan Kant ve öteki idealistlerin görüşlerini eleştirip bilgimizin sağlam bilgi olduğunu ileri sürerek, materyalist tezi savunurken, Engels, şunları yazıyor:

    "Bunu ve bütün öteki felsefi fantezileri en etkili biçimde çürüten şey, pratik, özellikle deneyim ve sanayi pratiğidir. Bir doğa sürecini kavrayışımızın doğruluğunu, o süreci kendimiz yaparak, onu kendi öz ortamında oluşturarak ve üstelik kendi amaçlarımız için kullanarak tanıtlayabiliyorsak, Kant'ın o kavranması olanaksız olan 'kendinde şey'ine bir son vermiş oluruz. Bitki ve hayvan organlarından elde edilen kimyasal maddeler, organik kimya, onları ardardına üretmeye başlayana dek, böyle 'kendinde şeyler' olarak kaldılar. Bundan sonradır ki, o 'kendinde şey' bizim için bir şey haline geldi. Sözgelimi, kökboyanın renkli maddesi aliçeri, şimdi artık, tarlalarda kökboya yetiştirmekle değil, çok daha ucuz ve kolaylıkla kömür katranından elde edilmektedir. Üç yüzyıl boyunca, Kopernik'in güneş sistemi bir hipotez olarak kaldı; doğruluğu üzerine bire karşı yüzbin, onbin bahse girişilebilecek bir hipotez olarak, ama yine de bir hipotez olarak. Ama ne zaman ki, Leverrier, bu sistem sayesinde elde edilen sayılara dayanarak bilinmeyen bir gezegenin varlığının gerekliliğini ortaya koydu ve üstelik bu gezegenin gökte mutlaka olması gereken durumunu hesapladı; ne zaman ki, Galile, gerçekten bu gezegeni buldu, Kopernik sistemi de tanıtlanmış oldu." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Bogdanov, Bazarov, Yüşkeviç ve Mach'ın öteki izleyicilerinin fideizmini* suçlayarak, doğa yasaları üzerine edindiğimiz bilimsel bilgilerin sağlamlığını, bilimsel yasaların nesnel gerçekleri temsil ettiğini ileri süren ünlü materyalist tezi savunurken, Lenin, şöyle diyor:

    "Çağdaş fideizm [* Fideizm : İlk doğruların bilgisi imanla kazanılır diyen ve akla göre imana öncelik tanıyan felsefi anlayış. (-ç).] hiçbir zaman bilimi yadsımaz. Yadsıdığı tek sey, bilimin 'abartılmış savlar'ı, yani nesnel gerçeği bilme savlarıdır. Materyalistlerin düşündüğü gibi, nesnel gerçek varsa; insan 'deneyiminde' dış dünyayı yansıtan doğa bilimleri, yalnız onlar, bize nesnel gerçeği vermeye yetenekliyse, fideizmin tümü çürütülmüş demektir." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    Marksist felsefi materyalizmin karakteristik nitelikleri kısaca işte bunlardır.

    Felsefi materyalizm ilkelerinin toplum yaşamını ve toplum tarihini inceleme alanlarına uzatılmasının ne kadar gerekli olduğu, bu ilkelerin toplum tarihine ve proletarya partisinin pratik faaliyetine uygulanmasının ne büyük önem taşıdığı kolayca anlaşılmaktadır.

    Doğa olayları arasındaki karşılıklı ilişki, bağlılık doğanın gelişme yasalarıysa, bundan, sosyal yaşamdaki olaylar arasındaki karşılıklı ilişki ve bağlılığın da toplumun gelişme yasaları olduğu ve rastgele bir şey olmadığı sonucu çıkar ortaya.

    Böylece, toplumsal yaşam ve toplum tarihi bir "rastlantılar" yığını olmaktan kurtulur; çünkü toplum tarihi, toplumun zorunlu bir gelişmesi haline ve toplumsal tarihin incelenmesi de bir bilim haline gelir.

    Bu yüzden, proletarya partisinin pratik faaliyeti, "seçkin kişilerin" iyi niyetleri, "aklın", "evrensel ahlâk"ın vb. isterleri üstüne değil, toplumun gelişme yasaları ve bu yasaların incelenmesi üstüne oturtulmalıdır.

    Devam edelim. Dünya bilinebilirse, doğanın gelişme yasaları üzerine edindiğimiz bilgiler nesnel gerçeklerin geçerliliğini taşıyan sağlam bilgilerse, bundan, toplum yaşamının, toplumsal gelişmenin de bilinebileceği ve toplumsal gelişme yasaları üzerine edinilen bilimsel bilgilerin nesnel gerçek geçerliliği taşıyan sağlam bilgiler olduğu sonucu çıkar ortaya.

    Bu yüzden, toplum tarihi bilimi, toplum yaşamındaki olayların tüm karmaşıklığına karşın, sözgelimi biyoloji kadar kesin bir bilim haline gelebilir, ve, toplumsal gelişme yasalarından pratik amaçlar için yararlanılabilir.

    Bu yüzden, proletarya partisi, pratik faaliyeti içinde, kendine, olur-olmaz nedenlerle değil, toplumsal gelişme yasalarıyla ve bu yasalardan çıkartılan pratik sonuçlarla yön vermelidir.

    Bu yüzden, sosyalizm, eskiden olduğu gibi insanlık için görkemli bir gelecek düşü olmaktan çıkar, bir bilim haline gelir.

    Bu yüzden, bilimle pratik faaliyet, teoriyle pratik arasındaki bağ, aralarındaki birlik, proletarya partisinin yolgösterici yıldızı olmalıdır.

    Devam edelim. Doğa, varlık, maddi dünya birinci veri, bilinç ve düşünce ikinci, türevsel veriyse; maddi dünya insan bilincinden bağımsız olarak var olan nesnel gerçeği temsil ediyorsa, ve bilinç, bu nesnel gerçeğin bir yansımasıysa, bundan aynı biçimde, toplumun maddi yaşamının ve varlığının önde geldiği, ruhsal yaşamınınsa ikinci, türevsel bir veri olduğu, ve, toplumun maddi yaşamının insan iradesinden bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçek olduğu, toplumun ruhsal yaşamınınsa bu nesnel gerçeğin bu, varlığın bir yansıması olduğu sonucu çıkar ortaya.

    Bu yüzden, toplumun ruhsal yaşamının oluşum kaynağını, sosyal düşünlerin, sosyal teorilerin, politik görüş ve politik kurumların doğuş kaynaklarını, bu düşünlerin, teorilerin, görüşlerin ve politik kurumların kendilerinde değil, bu düşünleri, teorileri, görüşleri vb. yansıtan toplumsal varlıkta, toplumun maddi yaşam koşullarında aramak gerekir.

    Bu yüzden, toplum tarihinin değişik dönemlerinde değişik sosyal düşün, teori, görüş ve politik kurumlar görülebiliyorsa; köleci sistemde belli birtakım sosyal düşün, teori, görüş ve politik kurumlarla karşılaşmışken feodalizmde başkalarına, kapitalizmde daha başkalarına rastlıyorsak; bu düşünler, teoriler, politik görüş ve politik kurumlar, kendi "doğası" ve "özellikleri"yle değil, sosyal gelişmenin değişik dönemlerinde toplumun maddi yaşam koşullarının da değişik oluşuyla açıklanmalıdır.

    Toplumun varlığı, toplumdaki yaşam koşulları nasılsa, o toplumun düşünleri, teorileri, politik görüş ve politik kurumları da öyledir.

    Marx, bu konuyla ilgili olarak, şöyle diyor:

    "İnsanların varlığını belirleyen bilinçleri değil, tersine, bilinçlerini belirleyen sosyal varlıklarıdır." (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'ya Önsöz)

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak ve boş hayalciler durumuna düşmemek için, proletarya partisi, eylemlerini soyut "insan aklının ilkeleri" üstüne değil, sosyal gelişmeyi belirleyen toplumun somut maddi yaşam koşulları temeline oturtmalı, "büyük adamların" iyi niyetlerine değil, toplumun maddi yaşamının gelişmesinin gerçek gereksinimleri üstüne dayandırmalıdır.

    Narodnikler, Anarşistler ve Sosyalist-Devrimciler'i de kapsayan tüm ütopyacıların başarısızlıklarının nedenleri arasında, toplumun maddi yaşam koşullarının toplumsal gelişmede oynadığı birinci derecedeki rolü anlayamayışları, ve, idealizme saplanarak, pratik faaliyetlerini, toplumun maddi yaşam koşullarının gelişme gereksinimleri üstüne değil, bu gereksinimlerin dışında ve bunlara karşı olan, toplumun gerçek yaşamından kopmuş "ideal planlar" ve "geniş kapsamlı projeler" üstüne dayandırmaları da vardır.

    Marksizm-Leninizm’in gücü ve canlılığı, pratik faaliyeti toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin gereklerine dayandırmasından ve onu toplumun gerçek yaşamından hiçbir zaman ayırmamasından gelir.

    Ama, Marx'ın söylediklerinden, sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların toplum yaşamında hiç önemi olmadığı, sosyal varlığı, toplumun maddi yaşam koşullarının gelişmesini karşılıklı olarak etkilemediği sonucu çıkmaz. Biz buraya dek yalnızca, sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların kaynaklarından, ortaya çıkışlarından söz ettik; bunların toplumun ruhsal yaşamının, onun maddi yaşam koşullarının bir yansıması olduğunu söyledik. Bu sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların önemine, tarihteki rollerine gelince, tarihsel materyalizm onları asla yadsımaz; tersine, onların toplum yaşamı ve toplum tarihi üzerindeki rollerini ve önemlerini özellikle belirtir.

    Değişik türde sosyal teoriler ve düşünler vardır. Günlerini doldurmuş olan ve toplumun cançekişen güçlerinin çıkarlarına hizmet eden eski düşünler ve teoriler vardır. Bunların önemi, toplumsal gelişme ve ilerlemeye zarar vermelerinden dolayıdır. Bir de, toplumun ilerici güçlerinin çıkarlarına hizmet eden, yeni ve ileri düşünler vardır. Bunlar, toplumun gelişmesine, ilerlemesine yardım ettikleri için önem taşırlar ve toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin gereklerini ne kadar doğru yansıtırlarsa önemleri de o kadar büyüktür.

    Yeni sosyal düşünler ve teoriler, ancak, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin toplumun önüne yeni görevler koymasıyla ortaya çıkarlar. Ama bir kez ortaya çıktıktan sonra da, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin ortaya koyduğu yeni görevlerin gerçekleştirilmesini kolaylaştıran, toplumun ilerlemesine yardım eden en büyük güç haline gelirler. İşte tam bu noktada, yeni düşünlerin, yeni teorilerin, yeni politik görüş ve politik kurumların örgütleyici, harekete geçirici, değiştirici tüm önemi apaçık kendini gösterir. Yeni sosyal düşünler ve teoriler, topluma tamamen gerekli oldukları için, ve, bunların örgütleyici, harekete geçirici ve değiştirici nitelikleri olmaksızın toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin zorunlu amaçlarının başarılması olanaksız olacağı için, ortaya çıkarlar. Toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin ortaya koyduğu görevler tarafından ortaya çıkarılan bu yeni sosyal düşünler ve teoriler kendilerine yol bularak yığınların malı olurlar, yığınları toplumun cançekişen güçlerine karşı harekete geçirerek örgütlerler, böylece de, toplumun maddi yaşamındaki gelişmeye zarar veren bu güçlerin yıkılmasını kolaylaştırırlar.

    Bu yüzden, toplumun maddi yaşamının gelişmesiyle toplumsal varlığın göstermekte olduğu gelişmenin olgunlaşmış görevlerinin temeli üstünde fışkıran yeni sosyal düşünler, teoriler, politik görüş ve politik kurumlar, sonradan kendileri de toplumun maddi yaşamının olgunlaşmış görevlerini tümüyle sonuna dek yerine getirmek ve onun daha da gelişmesi olanağını sağlayacak gerekli koşulları yaratmak yoluyla, toplumsal varlığı ve toplumun maddi yaşamını etkilerler.

    Marx, bununla ilgili olarak, şöyle diyor:

    "Teori, yığınları kavradığı anda maddi bir güç haline gelir." (Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi)

    Bu yüzden, toplumun maddi yaşam koşullarını etkilemek ve gelişmesini, ilerlemesini hızlandırmak için, proletarya partisi, öyle bir sosyal teoriye, öyle bir sosyal düşüne dayanmalıdır ki, bu sosyal düşün ve teori, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin gereklerini doğru bir biçimde yansıtsın; ve böylece de, geniş halk yığınlarını harekete geçirmeye, onları, karşı-devrimci güçleri ezmeye ve toplumun ileri güçlerine yol açmaya hazır proletarya partisinin büyük ordusu içinde seferber etmeye ve örgütlemeye yetenekli olsun.

    "Ekonomistler"in ve Menşeviklerin başarısızlıklarının nedenlerinden biri de, ilerici teorinin, ilerici düşünlerin harekete getirici, örgütleyici ve değiştirici rollerini kavrayamayarak, kaba materyalizme saplanmaları, bu rollerin önemlerini hemen hemen sıfıra indirgeyerek, partiyi pasifliğe ve zayıflığa mahkûm etmeleridir.

    Marksizm-Leninizm’in gücü ve canlılığı, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin gereklerini doğru bir biçimde yansıtan ilerici bir teoriye dayanmasından, teoriyi kendine uygun bir düzeye çıkarmasından, bu teorinin harekete geçirici, örgütleyici ve değiştirici gücünün her zerresini kullanmayı bir görev bilmesinden gelir.

    İşte, tarihsel materyalizmin, toplumsal varlıkla toplumsal bilinç arasındaki, toplumun maddi yaşamındaki gelişmeyle toplumun ruhsal yaşamının gelişmesi arasındaki ilişkiler sorununa getirdiği çözüm budur.


    3. TARİHSEL MATERYALİZM


    Şimdi, geriye şu soruya açıklığa kavuşturmak kalıyor: Tarihsel materyalizm açısından son çözümlemede, toplumun görünüşünü, düşünlerini, görüşlerini, politik kurumlarını vb. belirleyen "toplumun maddi yaşam koşulları"yla ne anlatılmak isteniyor?

    "Toplumun maddi yaşam koşulları" ne demektir, bunların ayırdedici nitelikleri nelerdir?

    Kuşkusuz bir şeydir ki, "toplumun maddi yaşam koşulları" kavramı, her şeyden önce, toplumun maddi yaşamının en vazgeçilmez ve değişmezlerinden biri olan, toplumsal gelişmeyi haliyle etkileyen coğrafi ortamı, toplumu çevreleyen doğayı kapsamaktadır. Peki, coğrafi ortamın toplumsal gelişmedeki rolü nedir? Coğrafi ortam, toplumun görünüşünü, insanların sosyal sisteminin niteliğini, bir sistemden ötekine geçişini belirleyen ana etken midir?

    Tarihsel materyalizm bu soruya olumsuz karşılık verir.

    Coğrafi ortam, hiç kuşkusuz, toplumun değişmez ve vazgeçilmez koşullarından biridir. Ve elbette ki, toplumun gelişmesini etkiler: bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır. Ama, mademki toplumdaki gelişme ve değişmeler coğrafi ortamdaki gelişmelerden karşılaştırılamıyacak kadar bir hızla ilerliyor, öyleyse, bu etki belirleyici bir etki değildir. Üç bin yıllık bir sürede, Avrupa'da birbiri ardısıra üç ayrı sistem gelmiştir: ilkel komünal sistem, kölecilik ve feodal sistem. Doğu Avrupa'da, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği toprağı üzerinde ardarda dört ayrı sosyal sistem geçmiştir. Oysa, bu süre içinde Avrupa'daki coğrafi koşullar ya hiç değişmemiştir ya da coğrafyada kaydedilemiyecek kadar az değişiklik olmuştur. Bu anlaşılır bir şeydir. Coğrafi ortamda az çok önemli bir değişme olması için milyonlarca yılın geçmesi gerekli olduğu halde, insanların toplumsal sisteminde hatta çok önemli bir değişikliğin olabilmesi için birkaç yüzyıl ya da iki bin şu kadar yıl yeter.

    Bundan da anlaşılıyor ki, coğrafi ortam sosyal gelişmenin ana nedeni, belirleyicisi olamaz. Çünkü onbinlerce yıllık bir süre içinde hemen hemen değişmeden kalan bir şey, birkaç yüzyılda köklü değişikliklere uğrayan bir şeyin gelişmesinde temel neden olamaz.

    Kuşkusuz bir şeydir ki, "toplumun maddi yaşam koşulları" kavramı, nüfus artışını, şu ya da bu kadar olan nüfus yoğunluğunu da kapsar. Çünkü insan, toplumun maddi yaşam koşullarının zorunlu öğelerinden biridir. Belli bir insan sayısı tabanına erişilmedikçe toplumun herhangi bir maddi yaşamı olamaz. Öyleyse, nüfus artışı, insanoğlunun sosyal sisteminin niteliğini belirleyen temel bir güç müdür?

    Tarihsel materyalizm bu soruya da olumsuz karşılık verir.

    Kuşkusuz, nüfus artışı toplumdaki gelişmeyi etkiler, bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır; ama toplumun gelişmesinde asıl güç olamaz ve toplumun gelişmesi üstüne olan etkisi belirleyici nitelikte bir etki değildir. çünkü, nüfus artışı tek başına bir sosyal sistemin yerini, neden başkasına değil de, tam şu biçimde bir sosyal sisteme bıraktığını, neden ilkel komünal sistemin ardından kesinlikle köleci sistemin, onun ardından feodal sistemin, onun ardından da burjuva sisteminin gelip bir başka sistemin gelmediğini açıklayabilecek ipuçları veremez.

    Nüfus artışı toplumsal gelişmenin belirleyici gücü olsaydı, daha fazla bir nüfus yoğunluğu, zorunlu olarak, buna bağlı daha yüksek biçimde bir sosyal sistem doğururdu. Ama durumun böyle olmadığını görüyoruz. Çin'deki nüfus yoğunluğu Amerika Birleşik Devletleri'ndekinden dört kat daha fazladır. Sosyal gelişme sırasında Amerika Birleşik Devletleri Çin'den önde gelir. Çünkü Çin'de hâlâ yarı-feodal bir sistem hüküm sürmektedir. Oysa Amerika Birleşik Devletleri kapitalist gelişmenin en yüksek aşamasına erişeli çok oluyor. Belçika'daki nüfus yoğunluğu Amerika Birleşik Devleri'ndekinden 19, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ndekinden 26 kat fazladır. Ama yine de, Amerika Birleşik Devletleri sosyal gelişme sırasında Belçika'dan ilerdedir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ne gelince, Belçika'yı tüm bir tarih döneminin gerisinde bırakmıştır. Çünkü Belçika'da kapitalist sistem hüküm sürdüğü halde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği daha şimdiden kapitalizmle işini bitirmiş ve sosyalist bir sistem kurmuştur.

    Bunlar gösteriyor ki, nüfus artışı, toplumsal gelişmenin temel gücünü, sosyal sistemin temel niteliğini ve toplumun görünüşünü belirleyen güç değildir, olamaz da.

    a) Peki ama, toplumun maddi yaşam koşulları düzeni içinde, toplumun görünüşünü, sosyal sistemin niteliğini, toplumun bir sistemden ötekine gelişmesini belirleyen temel güç öyleyse nedir?

    Tarihsel materyalizme göre, bu güç, insanın varoluşu için gerekli olan yaşama araçlarının elde ve ediliş ve biçimi; toplumun yaşayabilmesi ve gelişebilmesi için zorunlu olan yiyecek, elbise, ayakkabı, ev, yakacak, üretim aletleri vb. gibi maddi malların üretim biçimidir.

    İnsanların yaşamak için yiyeceğe, giyeceğe, ayakkabıya, barınağa, yakacağa vb. sahip olmaları, bu maddi mallara sahip olmak için de onları üretmeleri gerekir; ve, bunları üretmek için insanların yiyecek, giyecek, ayakkabı, barınak, yakacak vb. üretebilecekleri üretim aletlerine sahip olmaları, bu aletleri üretebilmeleri, kullanabilmeleri gerekir.

    Maddi değerlerin üretilmesinde kullanılan üretim aletleri, belirli bir üretim deneyimi ve iş becerisi sayesinde bu üretim aletlerini kullanan ve maddi değerler üretimini sürdüren insanlar, işte bütün bu öğeler hep birlikte toplumun üretim güçlerini oluştururlar.

    Ama üretim güçleri, üretimin yalnızca bir yanı, üretim biçiminin yalnızca bir yönü, yani insanla maddi değer üretiminde yararlanılan şeyler ve doğa güçleri arasındaki ilişkileri anlatan bir yönüdür. Üretimin, üretim biçiminin başka bir yanı da, üretim sürecinde insanın insanla olan ilişkileri, yani insanlar arasındaki üretim ve ilişkileridir. İnsanlar doğaya karşı olan savaşımlarını sürdürürlerken ve maddi değerlerin üretiminde doğadan yararlanırlarken birbirlerinden tecrit edilmiş ve birbirlerinden ayrı kişiler olarak değil, birlik halinde, grup halinde, topluluk halinde bulunurlar. Bundan dolayı, üretim, her zaman ve her koşul altında sosyal bir üretimdir. Maddi değerlerin üretiminde insanlar, üretim içinde şu ya da bu biçimde aralarında karşılıklı ilişkiler, şu ya da bu biçimde üretim ilişkileri kurarlar. Bu ilişkiler, sömürüden kurtulmuş özgür insanlar arasında işbirliği ve karşılıklı yardımlaşma biçiminde olabilir, egemenlik ve boyun eğme ilişkileri biçiminde olabilir ya da bir üretim ilişkisi biçiminden öteki üretim ilişkisi biçimine geçiş biçiminde olabilir. Ama, üretim ilişkilerinin niteliği ne olursa olsun, her zaman ve her sistemde, aynen toplumun üretim güçleri gibi, üretimin zorunlu öğelerinden biridir.

    Marx, şöyle diyor:

    "Üretim içinde insanlar, yalnızca doğaya değil, birbirlerine de etki yaparlar. Ancak belli bir biçimde işbirliği ve faaliyetlerini mübadele ederek üretimde bulunurlar. Üretim yapabilmek için birbirleriyle belli bağıntılar kurarlar ve ilişkilere girerler, ve ancak, bu sosyal bağıntı ve ilişkiler içinde doğa üzerindeki eylemleri, yani üretim, gerçekleşir." (Ücretli Emek ve Sermaye)

    Sonuç olarak, üretim ve üretim biçimi, hem toplumun üretim güçlerini hem de insanların üretim ilişkilerini kapsar; bu yüzden de, bunların maddi değerler üretimi sürecindeki birliğinin bir anlatımıdır.

    b) Üretimin ilk özelliği, bir noktada asla uzun bir süre kalmaması ve sürekli bir değişme ve gelişme halinde olmasıdır. Ayrıca, üretim biçimindeki değişmeler, kaçınılmaz olarak, sosyal sistemin tümünde, sosyal düşünlerde, politik görüş ve politik kurumlarda da bir değişmeyi gerektirir; üretim biçiminin değişmesi sosyal ve politik sistemin tümünün yeniden kurulmasını zorlar. Değişik gelişme derecelerinde, insanlar değişik üretim araçları kullanırlar, ya da daha kabaca söylersek, değişik yaşama biçimleri sürdürürler. İlkel komünde bir üretim biçimi, kölecilikte başka bir üretim biçimi, feodalizmde de daha başka bir üretim biçimi vardır vb.... Buna bağlı olarak, insanların sosyal sistemleri, ruhsal yaşamları, politik görüş ve politik kurumları da bu üretim biçimlerine göre değişikliğe uğrar.

    Üretim biçimi nasılsa, toplumun kendisi, toplumdaki düşün ve teoriler, politik görüş ve politik kurumlar da esas olarak öyledirler. Ya da, sorunu daha kabaca koyarsak, insanın yaşama biçimi nasılsa, düşünme biçimi de öyledir.

    Bu demektir ki, toplumun gelişme tarihi, her şeyden önce, üretimin gelişme tarihi, yüzyıllar boyunca birbirini izleyen üretim biçimleri tarihi, üretim güçlerindeki ve insanların üretim ilişkilerindeki gelişmenin tarihidir.

    Bu yüzden, sosyal gelişme tarihi, aynı zamanda, maddi değerleri üretenlerin, üretim süreci içinde temel güç olan ve toplumun varlığı için gerekli olan maddi değerlerin üretimini sürdüren emekçi yığınların tarihidir.

    Bu yüzden, tarih bilimi, gerçek bir bilim olacaksa, artık sosyal gelişme tarihini kralların, generallerin davranışlarına, o devletteki "fatihlerin" ve "galiplerin" yaptıklarına indirgemekten kurtulmalı, bu bilim, her şeyden önce, maddi değerleri üretenlerin tarihi, emekçi yığınların tarihi, halkın tarihi olma yoluna girmelidir.

    Bu yüzden, toplum tarihi yasalarının incelenmesinde, anahtar olarak, insanların aklını, toplumun görüş ve düşünlerini değil, herhangi bir tarih döneminde toplumun uyguladığı üretim biçimini, toplumun ekonomik yaşamını almamız gerekir.

    Bu yüzden, tarih biliminin birinci görevi, üretimin yasalarını, üretim güçlerinin ve üretim ilişkilerinin gelişme yasalarını incelemek ve ortaya çıkarmaktır.

    Bu yüzden, proletarya partisi, gerçek bir parti olacaksa, her şeyden önce, üretimin gelişme yasalarını ve toplumun ekonomik gelişme yasalarını kavramalı ve bilmelidir.

    Bu yüzden, proletarya partisi, politikasında hata yapmamak için, programını saptarken olsun pratik yaşamında olsun, esas olarak, üretimin gelişme yasalarına, toplumun ekonomik gelişme yasalarına dayanmalıdır.

    c) Üretimin ikinci özelliği de şudur: Üretimdeki değişme ve gelişmeler, daima, üretim güçlerinde ve her şeyden önce, üretim aletlerinde olan değişme ve gelişmelerle başlar. Bundan dolayı, üretim güçleri, üretimin en hareketli ve en devrimci öğesidir. İlkin toplumun üretim güçleri değişir ve gelişir; sonra da, bu gelişmelere bağlı ve uygun olmak üzere, insanlar arasındaki üretim ilişkileri, onların ekonomik ilişkileri değişikliğe uğrar. Ama bu, üretim ilişkilerinin, üretim güçlerinin gelişmesi üstünde etkili olmadığı, ve, üretim güçlerinin üretim ilişkilerine bağlı olmadığı anlamına gelmez. Gelişmeleri üretim güçlerinin gelişmesine bağlı bulunan üretim ilişkileri de, aynı biçimde, üretim güçlerinin gelişmesi üstünde etkili olur, bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır. Ayrıca, şunu da belirtelim ki, üretim ilişkileri, çok uzun süre üretim güçlerindeki gelişmenin gerisinde kalamaz ve bu gelişmeyle çatışma halinde bulunamaz; çünkü, üretim ilişkilerinin üretim güçlerinin niteliğine ve durumuna uygun düşmesiyle ve üretim güçlerinin gelişmesine eksiksiz bir ortam yaratmasıyladır ki, üretim güçleri ancak o zaman tam olarak gelişebilir. Bundan dolayı, üretim ilişkileri, üretim güçlerindeki gelişmenin ne kadar gerisinde kalırsa kalsın, eninde sonunda, üretim güçlerindeki gelişme düzeyine ve üretim güçlerinin niteliğine uygun duruma gelmek zorundadır; ve, gerçekte de böyle olur. Yoksa üretim güçleriyle üretim ilişkilerinin üretim sistemindeki birliği temelden bozulabilir, üretim tümüyle sarsıntıya uğrayabilir, Üretim krizi ve üretim güçlerinin yıkımı gibi bir durum çıkabilir ortaya.

    Üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetin üretim sürecinin toplumsal niteliği ve üretim güçlerinin niteliğiyle apaçık bir çelişme halinde bulunduğu kapitalist ülkelerdeki ekonomik krizler, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin nitelikleri arasındaki uyuşmazlığın, üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın bir örneğidir. Üretim güçlerinin tahribi sonucunu veren ekonomik krizler, bu uyuşmazlığın sonucudur; ayrıca, bu uyuşmazlık, kurulu üretim ilişkilerini yıkmak ve üretim güçlerinin niteliğine uygun yeni ilişkiler kurmakla görevli sosyal devrimin ekonomik temelini oluşturur.

    Tersine, üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyetin üretim sürecinin toplumsal niteliğiyle tam bir uyumluluk halinde bulunduğu, dolayısıyla ne ekonomik krizlerin ne de üretim güçlerinin tahribinin sözkonusu olduğu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği sosyalist ekonomisi, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin nitelikleri arasındaki tam uyumluluğun bir örneğidir.

    Sonuç olarak, üretim güçleri, üretimin yalnızca en hareketli ve en devrimci öğesi değil, aynı zamanda, üretimdeki gelişmenin belirleyici öğesidir.

    Üretim güçleri nasılsa, üretim ilişkileri de öyle olmak zorundadır.

    Üretim güçlerinin durumu bir soruyu, insanların gereksinimleri olan maddi değerleri ne gibi üretim aletleriyle ürettikleri sorusunu yanıtlarken; üretim ilişkilerinin durumu da bir başka soruyu, üretim ve araçları (toprak, ormanlar, sular, maden kaynakları, hammaddeler, üretim aletleri, işletme binaları, ulaşım ve haberleşme araçları vb.) kimin elindedir, bu üretim araçları kimin denetimi altındadır, toplumun tümünün mü, yoksa bu araçları öteki bireyleri, grupları, sınıfları sömürmek için kullanan tek başına bireylerin, grupların ya da sınıfların mı sorusunu, yanıtlar.

    İşte üretim güçlerinin en eski zamanlardan günümüze dek gelişmesinin şematik bir tablosu: Yontmataş aletlerden ok ve yaya geçiş, ve bununla birlikte, avcılık yaşamından hayvanların evcilleştirilmesine ve ilkel hayvancılığa geçiş, taş aletlerden maden aletlere (demir balta, demir uçlu geliştirilmiş saban vb.) geçiş; ve buna ilişkin olarak da bitki ekimine ve tarıma geçiş; madenlerin işlenmesine yarayan madeni aletlerin daha da gelişmesi, demirci körüğünün, çömlekçiliğin icadı ve bunlara bağlı olarak el zanaatlarının gelişmesi, el zanaatlarının tarımdan ayrılması, bağımsız el zanaatlarının ve sonra manüfaktürün gelişmesi, el zanaatı aletlerinden makineye geçiş, el zanaatı ve manüfaktürün makineleşmiş sanayiye dönüşmesi, makine sistemine geçiş ve modern makineleşmiş büyük sanayinin doğuşu — işte, insanlık tarihi boyunca toplumun üretim güçlerindeki gelişmenin, tam değilse bile, genel çizgisi böyledir. Açıkça anlaşılıyor ki, üretim aletlerindeki gelişme ve ilerlemeler üretimle ilişkili olan insanlar tarafından meydana getirilmiş, insanlardan bağımsız kalmamışlardır. Bunun sonucu, üretim aletlerinin değişmesiyle birlikte, üretim güçlerinin esas öğesi olan insanlar da değişmiş ve gelişmişlerdir, insanların üretim deneyimleri, çalışma alışkanlıkları, üretim aletlerini kullanma yetenekleri değişmiş ve gelişmiştir.

    Tarih boyunca, toplumun üretim güçlerinde görülen değişme ve gelişmeye uygun olarak, insanların üretim ilişkileri, ekonomik ilişkileri de değişmiş ve gelişmiştir.

    Tarihte beş temel üretim ilişkisi tipi bilinmektedir: ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist.

    İlkel komünal sistemde, üretim araçları üzerindeki kollektif mülkiyet, üretim ilişkilerinin temelidir. Bu durum, esas olarak o dönemin üretim güçlerinin niteliğine karşılık düşer. Taş aletler ve daha sonra ortaya çıkan ok ve yay, insanların doğa güçlerine ve vahşi hayvanlara karşı tek başına savaşım vermelerini güçleştiriyordu. Ormandan meyve toplamak, balık yakalamak, barınaklar yapabilmek için, insanlar ortaklaşa çalışmak zorundaydılar; ancak böylece, aç kalıp ölmekten, vahşi hayvanlara ya da komşu kabilelere kurban olmaktan kurtulabiliyorlardı. Ortak çalışma hem üretim araçlarının hem de ürünlerin ortak mülkiyetine yol açmıştı. O zamanlar, vahşi hayvanlara karşı savunma aracı olarak da kullanılan üretim aletleri dışında, herhangi bir üretim aracı üzerinde özel mülkiyet kavramı henüz yoktu. O zamanlar ne sömürme vardı ne de sınıflar.

    Köleci sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçları üzerindeki, ve ayrıca, üretimde çalışan ve sahibinin herhangi bir hayvan gibi alıp satabildiği ya da öldürebildiği köle üzerindeki köle sahibinin mülkiyetidir. Bu gibi üretim ilişkileri, esas olarak, o dönemdeki üretim güçlerinin durumuna karşılık düşer. Taş aletler yerine, insanlar artık madeni aletlere sahiptirler; ne çobanlığın, ne çiftçiliğin bilindiği ilkel ve sefil bir avcılık yerine, hayvancılığın, tarımın, el zanaatlarının ve bu çeşitli üretim kolları arasında bir işbölümünün ortaya çıktığı görülür; bireyler ve gruplar arasında ürünlerin mübadelesine, servetin birkaç kişi elinde birikmesine, üretim araçlarının gerçek birikiminin bir azınlığın elinde toplanmasına, ve, çoğunluğun azınlık tarafından boyun eğdirilip köleleştirilmesine yol açan olanakların belirdiği görülür. Artık burada, toplumun bütün üyelerinin üretim süreci içindeki ortak ve özgür çalışması görülmez; burada egemen olan şey, çalışmayan köle sahipleri tarafından sömürülen kölelerin zorla çalıştırılmasıdır. Onun için, artık burada üretim araçlarının ya da üretilen ürünlerin ortak mülkiyeti yoktur. Bunun yerini özel mülkiyet almıştır. Burada köle sahibi, ilk ve esas mal sahibi, mutlak mal sahibidir.

    Zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler, bütün haklara sahip olan insanlar ve hiçbir hakka sahip olmayan insanlar ve bunlar arasında zorlu sınıf savaşımı — işte, köleci sistemin görünüşü.

    Feodal sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, feodal beyin üretim araçları üzerindeki mülkiyeti, ve, onun öldürmeye artık hakkı olmadığı ama alıp satabildiği üretici olan serf üzerindeki sınırlı mülkiyetidir. Feodal mülkiyet, köylü ve zanaatçının üretim aletleri ve bireysel çalışma ürünü olan özel ekonomisi üzerindeki bireysel mülkiyetiyle birarada bulunur. Bu üretim ilişkileri, esas olarak o dönemdeki üretim güçlerinin durumuna karşılık düşer. Demirin eritilmesi, işlenmesi ve daha da geliştirilmesi; demir uçlu saban ve dokuma tezgâhının yayılması, tarımın, bahçıvanlığın, bağcılığın, zeytinyağı imalâtının sürekli gelişmesi, el zanaatları atelyelerinin yanında imalâthanelerin de belirmesi — işte, bu sistemin üretim güçlerinin durumundaki belli-başlı çizgiler bunlar.

    Yeni üretim güçleri, emekçinin üretimde belirli bir girişkenlik göstermesini, çalışmaya bir yakınlık ve ilgi duymasını gerektirir. Bu yüzden, feodal bey, işe ilgi duymayan ve hiçbir girişkenliğe sahip olmayan köleden vazgeçiyor, kendisine ait toprağı ve üretim aletleri olan ve toprağı ekip-biçerek elde ettiği üründen bir kısmını feodal beye ödeyecek derecede işe ilgi duyan serfle ilgilenmeyi yeğ tutuyor.

    Burada özel mülkiyetin daha da gelişmiş olduğunu görüyoruz. Sömürü, biraz hafifleşmiş olmakla birlikte, hemen hemen kölecilikte olduğu kadar zorludur. Sömürenlerle sömürülenler arasındaki sınıf savaşımı, feodal sistemin ana çizgisini oluşturur.

    Kapitalist sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyettir. Üreticiler üzerinde, yani ücretli işçiler üzerinde artık mülkiyet yoktur. Bu sistemde işçiler kişi olarak bağımlılıktan kurtuldukları için, kapitalist onları öldüremez, satamaz; ama, üretim araçlarından yoksun olduklarından, açlıktan ölmemek için işgücünü kapitaliste satmak ve sömürü boyunduruğuna katlanmak zorundadırlar. Üretim araçları üzerinde, kapitalist mülkiyetin yanısıra, serflikten kurtulan köylülerin ve zanaatçıların kendi bireysel emeklerine dayanan, ve, önceleri oldukça geniş ölçüde yaygın bulunan özel mülkiyetleri de yer alır. El zanaatları atelyeleri ve imalâthaneler yerini, makinelerle donatılmış kocaman fabrikalara ve işyerlerine bırakır. Köylülerin ilkel üretim aletleriyle ekip-biçtikleri feodal beylerin malikanelerinin yerini, bilimsel yollarla işletilen tarım makineleriyle donatılmış güçlü kapitalist işletmeler alır.

    Yeni üretim güçleri, üretimde çalışanların, bilisiz ve alıklaştırılmış serflerden daha bilgili ve daha kavrayışlı olmalarını, makineleri anlayıp onları kullanabilecek yetenekte olmalarını gerektirir. Bu yüzden, kapitalistler, serfliğin bağlarından kurtulmuş ve makineyi doğru-dürüst kullanabilecek derecede eğitim görmüş ücretli işçilerle iş görmeyi yeğ tutarlar.

    Ama üretim güçlerini devasa ölçülerde geliştirmek için, kapitalizm, kendisinin de çözemiyeceği çelişmelerle bir ağ gibi sarılmıştır. Gitgide daha fazla emtia üreterek ve bunların fiyatlarını düşürerek, kapitalizm, rekabeti keskinleştirir; küçük ve orta özel mülk sahipleri yığınını yıkıma uğratır, onları proleterleştirir, satınalma güçlerini azaltır. Sonuçta, imal edilen metaların sürümü olanaksız duruma girer. Üretimi genişleten ve milyonlarca işçiyi kocaman fabrika ve işyerlerinde toplayan kapitalizm, üretim sürecine sosyal bir nitelik verir ve böylece kendi temelini kendisi sarsar. Çünkü, üretim sürecinin sosyal niteliği, üretim araçlarının sosyal mülkiyetini gerektirir. Oysa, üretim araçları özel kapitalist mülkiyet olarak kalır ve bu durum üretim sürecinin sosyal niteliğiyle bağdaşamaz.

    Üretim güçlerinin niteliğiyle üretim ilişkileri arasıdaki bu uzlaşması olanaksız çelişmeler, nöbet nöbet patlak veren fazla üretim krizleri sırasında açıkça kendilerini gösterirler; yığınları yıkıma uğratmaları yüzünden yeterince alıcı bulamayan kapitalistler, ürünleri yakmak, mamul malları yoketmek, üretimi durdurmak, üretim güçlerini tahrip etmek zorunda kalırlar, ve bu durum, emtia azlığından değil, fazla emtia üretildiğinden dolayı, milyonlarca insanın işsizlik ve açlıktan acı çektikleri sırada olur.

    Bu demektir ki, artık kapitalist üretim ilişkileri toplumdaki üretim güçlerinin durumuna uygun düşmemekte ve onlarla uzlaşmaz gelişmeler halinde bulunmaktadır.

    Bu demektir ki, kapitalizm, üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyet yerine, sosyalist mülkiyeti koyma görevini yerine getirecek olan bir devrime gebedir.

    Bu demektir ki, sömürenlerle sömürülenler arasında çok zorlu bir sınıf savaşımı, kapitalist sistemin esas özelliğidir.

    Şimdilik yalnızca Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nde [kitabın yazıldığı tarih, Eylül 1938 itibariyle-ç.] gerçekleştirilmiş olan sosyalist sistemdeki üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçlarının sosyal mülkiyetidir. Burada, artık ne sömürenler vardır ne de sömürülenler. Ürünler, harcanan emeğe göre ve "çalışmayan yemez" ilkesine dayanılarak dağıtılır. Burada, insanların üretim süreci içindeki karşılıklı ilişkileri, arkadaşça bir işbirliği ve sömürüden kurtulmuş işçilerin sosyalist yardımlaşmaları biçimindedir. Burada, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin durumu arasında tam bir uygunluk vardır. Çünkü, üretim sürecinin sosyal niteliği, üretim araçları üzerindeki sosyal mülkiyetle desteklenmiştir.

    Bu yüzden, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ndeki sosyalist üretimde, nöbet nöbet patlak veren fazla üretim krizleri ve bunun sonucu olan saçmalıkların hiçbiri görülmez.

    Bu yüzden, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nde, üretim güçleri hızlandırılmış bir tempoyla gelişir; çünkü bunlara karşılık düşen üretim ilişkileri, böyle bir gelişme için elverişli bir ortam yaratırlar.

    İşte, insanlık tarihi boyunca, insanlar arasındaki üretim ilişkilerinin gelişme tablosu.

    İşte, üretim ilişkilerindeki gelişmenin, toplumun üretim güçlerinin gelişmesine ve özellikle üretim aletlerinin gelişmesine bağlılığı böyledir; ve bu bağlılık sonucudur ki, üretim güçlerindeki değişme ve gelişmeler, eninde-sonunda üretim ilişkilerinde de değişmelere ve gelişmelere yol açarlar.

    Marx, şöyle diyor:

    "İş araçlarının* kullanımı ve yapımı, bunlar embriyo halinde bazı hayvan türleri arasında da görülmekle birlikte, insanın yürüttüğü spesifik iş sürecinin belirleyici niteliğidir; ve bundan dolayı, Franklin, insanı 'alet yapan hayvan' (a tool-making animal) diye tanımlamıştır. Fosil durumundaki kemik kalıntılarının bulunup biraraya getirilmesi, nesli tükenmiş hayvan türlerinin yapılarını anlamak için nasıl bir önem taşıyorsa, alet, yani iş araçları kalıntıları da tarihe karışmış ekonomik toplum biçimleri üzerinde yapılan incelemeler ve varılacak sonuçlar için aynı önemi taşır. Ekonomik çağları birbirinden ayırdeden şey, yapılmış olan maddeler değil, bunların nasıl ve hangi iş araçlarıyla yapılmış olduğudur... İş araçları yalnızca insan işgücünün geçirmiş olduğu gelişmenin derecesini ölçen şeyler olmakla kalmazlar, aynı zamanda, bu işgücünün hangi toplumsal koşullar altında kullanılmış olduğunu da gösterirler." (Kapital, Cilt I.)

    Yine, Marx, şöyle diyor:

    "Sosyal ilişkiler, üretim güçleriyle sıkısıkıya bağlıdırlar. İnsanlar yeni üretim güçleri elde ederek üretim biçimlerini değiştirirler, ve, üretim biçimlerini, yaşamlarını kazanma biçimlerini değiştirerek, bütün sosyal ilişkilerini değiştirirler. El değirmeni size feodal toplumu, buhar makinesi kapitalist toplumu verecektir." (Felsefenin Sefaleti)

    "Üretim güçlerinin gelişmesinde, sosyal ilişkilerin yıkımında, düşünlerin oluşumunda sürekli bir hareket vardır; değişmeyen tek şey, hareketin soyutlamasıdır." (Aynı yapıt)

    Komünist Manifesto'da, formüle edilmiş olan tarihsel materyalizmin niteliğinden söz ederken, Engels şöyle diyor:

    "Her tarih döneminin ekonomik üretimi ve zorunlu olarak bundan çıkan toplumsal biçimlenme, o dönemin politik ve düşünce tarihinin temelidir; ve bunun sonucu olarak, (ilkel komünal toprak mülkiyetinin ortadan kalkmasından buyana) tüm tarih, sömürenle sömürülen, egemen olanla egemen olmayan sınıfların sosyal gelişmenin çeşitli aşamalarındaki savaşımlarının, yani sınıf savaşımlarının tarihidir; ama bu savaşımın şimdi ulaştığı aşamada, sömürülen ve ezilen sınıf (proletarya), aynı zamanda tüm toplumu sömürüden, ezilmeden ve sınıf savaşımlarından nihai olarak kurtarmadan, kendisini sömüren ve ezen sınıftan (burjuvaziden) kurtaramaz..." (Komünist Manifesto'nun Almanca baskısına önsöz)

    d) Üretimin üçüncü özelliği, yeni üretim güçlerinin ve buna bağlı olarak. üretim ilişkilerinin, eski sistemin dışında ve eski sistemin yokolmasından sonra değil, eski sistemin içinde doğmasıdır. Bu, insanın önceden düşünülmüş ve bilinçli faaliyetinin bir sonucu değil, kendiliğinden ve insan iradesinden bağımsız bir oluşumdur. Kendiliğinden ve insan iradesinden bağımsız oluşması da iki nedene dayanır.

    Bu nedenlerden birincisi, insanların şu ya da bu üretim biçimini seçme özgürlüğüne sahip olmayışı, yaşama giren her yeni kuşağın, bir önceki kuşağın çalışmaları sonucu yaratılmış olan üretim güçleriyle ve üretim ilişkileriyle yüzyüze gelmesi, ve bu nedenle de, maddi değer üretimi için, önceden üretim alanında hazır bulduğu her şeye kendini uydurmak ve her şeyi kabul etmek zorun, da olmasıdır.

    İkinci neden de, insanın, şu ya da bu üretim aletini, üretim güçlerindeki şu ya da bu öğeyi geliştirirken, bu gelişmelerin sosyal sonuçlarını göremeyişi, anlayamayışı ve bunu durup düşünemeyişidir. Onu ilgilendiren, günlük çıkarları, işinin kolaylaşması ve kendisi için doğrudan ve elle tutulur birtakım yararlar sağlamasıdır.

    İlkel komünal toplumun üyelerinden bazıları, yavaş yavaş, araştıra araştıra, taş aletlerden demir aletlere geçtikleri zaman, hiç kuşkusuz bu buluşun yol açacağı sosyal sonuçları bilmiyorlardı ve bunu durup düşünmemişlerdi. Madeni aletlere geçişin üretimde bir devrim olduğunu ve sonunda köleci sistemi getireceğini görmemişler, anlamamışlardı. Onların istedikleri yalnızca, işlerinin kolaylaşması ve kısa sürede maddi yarar sağlayabilmeleriydi. Bilinçli faaliyetleri günlük çıkarlarının dar sınırlarını aşmıyordu.

    Feodal sistem döneminde, Avrupa'nın genç burjuvazisi, küçük zanaatçı atelyelerinin yanısıra büyük imalathaneler de kurup, böylece toplumun üretim güçlerini geliştirmeye başladığı zaman, kuşkusuz bu buluşun sosyal sonuçlarını bilmiyordu ve bunu durup düşünmemişti; burjuvazi, bu "küçük" buluşun, sosyal güçleri yeniden gruplaştıracağını, ve bunun, burjuvaziye olan iyiliklerine pek değer verilen krallık
  • Bir ülkede kadınlar için gerçek özgürlük olmadığı sürece, o ülkede gerçek özgürlük yoktur." (Enver Hoca)


    Anaerkil ailenin yıkılmasıyla ev yönetimi toplumsal niteliğini yitirdi. Ev yönetimi artık toplumu ilgilendiren bir sorun değildi. "Özel hizmet oldu. Toplumsal üretime katılmaktan alıkonan kadın (da) baş hizmetçi oldu. " (Engels). Çünkü toplumun ilerleme sürecinde, üretim içinde birlikte yer alan kadın ve erkek cins arasında, aynı zamanda çocukların anası olan kadın üstün bir konuma sahipti. Ne var ki, avcılık ve tarımın üretimin esas unsuru haline gelmesi, fiziki bakımdan avantajlı olan erkeğin üretimdeki rolünü artırınca, ailenin besleyicisi durumuna gelen erkek toplumun gözünde de önem kazandı. Bu ekonomik ve sosyal gelişme analık hukukuna dayanan anaerkil ailenin yıkılışının temeli oldu. Bu iş bölümünün anlamı kadının görevini çocuk doğurmak ve ev işlerine bakmak olarak belirlerken emeği de evin efendisi konumuna getirdi. Özellikle özel mülkiyetin belirmesiyle kadının köleliği perçinlendi, erkek cinsinin kadın cinsi üstünde baskıcı bir güç olması da özel mülkiyetin olaya çıkmasıyla kurumsallaştı. İnsanlık tarihinin bu en eski kölelik kurumu, köleci toplumdan kapitalist topluma gelen toplumsal altüst oluş içinde, içeriği değişse de özünde, kadının kölelik statüsünü korudu. Ancak sosyalizmledir ki, kadın erkeğe eşit bir toplumsal statü kazanma olanağını elde etti.
    İlkel komünal topluma göre bir ilerlemeyi temsil eden köleci toplum ve kölecilikten de ileri bir toplumsal aşamayı ifade eden feodal toplumda kadının köleliği derinleşti. Köleci ve feodal ideoloji ataerkil ideolojilerdi. Bunun sonucu olarak da -ve kaçınılmaz olarak- toplumsal kurumlar erkeğin üstünlüğü esası üstüne oturmuştu. Gelenek, görenek, din vb. de kadının köleliğini meşrulaştıran bir anlayış üstünde yükselmişti. Burjuvazi, feodal toplumdan aldığı, kadını aşağı cins sayan anlayışı sürdürdü, ama biraz farklı bir biçimde: Kadın emeğini metalaştırarak, onu ev köleliğinin yanı sıra ücretli köleler ordusu içine de katarak. Kapitalizmde kadını iti katlı bir sömürüye tabi tuttu. Bu, çifte sömürüye karşın, anaerkil ailenin yıkılışından bu yana kadının toplumsal üretime ilk yeniden dönüşüydü. Ve bu aynı zamanda onun kurtuluşu yolunun da başlangıcıydı. Kapitalizm ihtiyaç duyduğunda, kadını 14-16 saat çalıştırmaktan geri durmadı, ama ona ihtiyaç duymadığında ya da toplumsal kaygılarla, ev ve anneliği "yücelterek” kadını eve bağlamaya çalıştı.
    Bütün sınıflı toplumlar kadını ikincil bir cins olarak gösterme çabasında birbiriyle yarıştılar.
    Antik çağda demokrasinin beşiği Atina'da kadın, yurttaştan sayılmıyordu.
    Hıristiyanlığın büyük otoritesi Aquino'lu St. Thomas, "Kadının yazgısı erkeğin ökçesi altında yaşamaktır” diye feodal çağın kadın yargısını ifade ediyordu.
    Müslümanlık da, kadın konusunda St. Thomas'ın yargısını paylaşır ve kadınlara "cennet kocalarınızın ayaklarının altındadır” diye öğüt verir. Burjuvazinin dünya görüşünü ise, Napolyon yasaları ifade eder: "Doğa kadınları köleniz (erkeklerin) olmaları için yaratmıştır" der.
    Nietzsche ve Freud ise, binlerce yıllık ataerkil düşünceyi "bilimsel" bir kılıf içinde "erkeğin etken, kadının edilgen cins” olduğunu iddia ederek destekler.
    Sadece sosyalizmdir ki, kadın cinsini erkek cinsine eş sayar; sadece saymakla da kalmaz iki cins arasındaki farklılığa yol açan nedenleri ortadan kaldırmayı pratik bir sorun olarak ele alır.
    Kapitalizmin kadını toplumsal üretime çekmesiyle birlikte kadın toplumsal mücadele içinde yer almaya başladı. Grevlere, gösterilere, ayaklanmalara kadın İşçiler de yoğun bir biçimde katıldı. 1789'dan 1795 Büyük Fransız Devrimi içinde kadınlar en radikal kanatta yer aldılar. 1830-1848 ayaklanmalarında kadınlar yine ön saflardaydı. Paris Komün'ü ise kadınların mücadeleye katılımı açısından bütün önceki devrimleri bastırdı.
    Grevler, gösteriler ve ayaklanmalar içinde kadınlar bir yandan toplumun ilerlemesine omuz verirken öte yandan ikincil cins olmalarını da sorguladılar ve İngiltere, Fransa gibi ülkelerde, erkeklerle eşit haklara sahip olmak için örgütlenip mücadeleye atıldılar. Ve burjuvazinin nasıl bir ikiyüzlü eşitlik ve özgürlük anlayışına sahip olduğunu kendi yaşamlarında gördüler. Sonradan feminizm diye nitelenecek olan akım bu "kadın hakçısı" grupların mücadelesi temelinde yükseldi. Marksizm’in işçi sınıfı içinde egemen dünya görüşü olmasına kadar da bu "kadın hakçısı" eğilim, orta sınıf kadınları olduğu gibi emekçi kadınları da etkiledi.
    Ekim Devrimi kadının kurtuluşunu teorik bir saptama, bir slogan, geleceğe ait belirsizlik olmaktan çıkardı, yaşanan bir gerçek haline getirdi. Ekim devrimiyle birlikte, nasıl ki burjuva devrimleri toplumun ilerlemesini temsil etmekten çıkmışsa, kapitalist topluma alternatif olmayan, bir takım iyeleştirmelerle kadınların kurtulacağını iddia eden "kadın hakçı" akımlar da kadının kurtuluşunda olumlu bir öğe olmaktan çıktılar. Elbette, Ekim Devriminden sonra da bazı dönemlerde bazı ülkelerde "kadın hakçı” akımların popüler olduğu, hak etmediği kadar politik gündemi etkilediği oldu, ama bu tamamen geçici bir şeydi ve herhangi bir nedenle Marksizm’in bıraktığı boşluğu doldurdular. 1960 sonlarında Avrupa'da, ya da günümüzde Türkiye'de olduğu gibi...
    Marksizm’in tarih sahnesine çıkmasından bu yana çeşitli türden "kadın hakçı” (bugünkü adlandırılışıyla çeşitli türden feminizmlerle) akımlarla Marksizm arasındaki tartışmanın özü kadının kurtuluşunun demokratik, yani kapitalizm koşulları altında kimi hakların elde edilmesi ile mi, yoksa ancak sosyalizm koşullarında gerçekleşecek bir şey mi olduğudur. Ülkemizde de durum çok farklı değil. Çeşitli türden feminist akımlar sözde kadınların kurtuluşu uğruna önceki sistemlere göre kıyaslanamaz biçimde kadını ezen, sömüren bir sistemin koşulları içinde kadının nihai kurtuluşunun olanaklı olduğu hayallerini yayarak kadınları kapitalizme karşı mücadeleden alıkoyuyorlar. Bir bölümü doğrudan ve açıkça, kapitalizm koşullarında kadının nihai kurtuluşunun olanaklı olduğunu söylerken, adının başına "sosyalist" sözcüğünü getirenler, bunu açıkça iddia etmenin abes olacağını bildiklerinden kapitalizme verdikleri desteği sözcükler arkasına saklamayı uygun buluyorlar. Elbette ezilen bir cins olarak kadınlar toplumsal bir grup oluşturur. Bu da kadınların kurtuluşu sorununu gündeme getirir. Ne var ki, binlerce yıllık ikincil bir cins olma koşullanması ve ev köleliği kısmi düzenlemeler ya da kimi hakların kullanılmasına indirgenemez. Bütün kadınların kurtuluşu, erkeklere eş bir toplumsal statüye kavuşmaları ancak sosyalizmle olanaklıdır. Bu yüzden de kadınların kurtuluş sorunu sosyalizm mücadelesiyle sıkı bir biçimde bağlı olmak durumundadır. Burada karşımıza kadınların homojen bir topluluk teşkil etmedikleri, tersine toplu erkek cinsi gibi değişik sınıflara bölünmüş oldukları gerçeği çıkar. Bu da, kadınların kurtuluş mücadelesinde değişik sınıftan kadınların değişik tutum almalarına maddi bir temel oluşturur. Ama feministler kadın cinsinin bu sınıflara bölünmüşlüğünü görmüyorlar ya da görmek istemiyorlar.  Söyledikleri çok açık:
    "Kadınlar olarak salt cinsiyetimiz nedeniyle, ortak bir ezilmişliği, tabiiyeti paylaşıyoruz; yani bir egemenlik ilişkisinde tarafız. İki toplumsal gruptan biri, yani kadınlar, öteki toplumsal gruba yani erkeklere tabii durumda. Bizi diğer bütün ezilen toplumsal gruplardan ayıran özgül bir baskı altında yaşıyoruz. İşte bizi feminist yapan da, bütün kadınları birleştiren bu ortak ve özgül ezilmenin vatlığını görmemiz. Feminizmi, erkek egemenliğine bilinçli karşı çıkışın ideolojisi olarak anlıyoruz.
    "Feministler olarak kadın hareketinin başlı başına bir mücadele alanı olduğunu düşünüyoruz. Kanımızca bu alanın başka sosyal hareketlerin mücadele alanı içinde eritilmemesi gerekir. Bu alandaki mücadeleyi de kadınların ayrı bir toplumsal grup oluşturduğu bilincini taşıyan kadınlar verecektir." (Sosyalist Feminist Kaktüs, Sayı: i, s. 10 abc.)
    "Feminizmin toplumsal projesi yok; somut kurumlarda yaşanan iktidar ilişkilerini sorguluyor ama siyasal iktidarı hedeflemiyor. Kadınların kurtuluşunu bir iktidar değişikliğinden ve toplumsal projeden bağımsız düşünmediğimiz ölçüde, hem böyle bir projesi olan, hem de feminizme açık bir sosyalizmi savunuyoruz." (Sosyalist Feminist Kaktüs, Sayı: 1, s. 16)
    Yukarıdaki üç paragraftık aktarma hem feminizmin mantığını hem de açmazını açıkça sergilemektedir.
    Sosyalist Feminist Kaktüs (Çeşitli feminist gruplar içinde en iddialısı olduğu için aktarımları Sosyalist Feminist Kaktüs’ten yaptık) dergisinden aktardığımız yukarıdaki alıntının birinci paragrafındaki düşünce feminizmin hem var oluş gerekçesidir hem de çözümsüzlüğünün maddi kaynağıdır. Alıntıda da açıkça ifade edildiği gibi teminim, toplumu sınıflara bölünmüş bir şey olarak değil, cinslere bölünmüş olarak ele almaktadır. Belki feministler bu yargıya itiraz edebilirler, ama eğer bir takım talepler ve bu talepler temelinde bir mücadele öneriyorsanız, üstelik de "kadın hareketinin bağımsızlığı derken hareketin gerek savunacağı politikaların, gerek örgütlenme biçiminin diğer hareketlerden ayrı bir çizgide yürütülmesini kastediyoruz" (Sf. Kaktüs S.1, S. 12 abç) diyorsanız, söylenen şeyin anlamı budur. Çünkü iddia toplumun sınıf farkı gözetilmeksizin bütün kadınlarını kurtarmaktır. Açıkça da söylüyorlar: "Feminizmin odak noktası kadınların sınıfsal farklarından kaynaklanan ayrılıkları değil, kadın olarak ezilmişliklerinden doğan ortak paydalardır." (S. F. Kaktüs, sayı:2, s. 16 Nesrin Tura, abç) Başka türlü de olamazdı. Çünkü aksi halde feminizme hiç gerek kalmazdı! Ne var ki, sadece feminizme yer açılsın diye de gerçekler değiştirilemez. Nasıl ki, Papatyalarla, feminist grupların istemleri bir ve aynı değilse, papatyaların istemleriyle kadın proleterlerin istemleri hiç de aynı değildir. Dahası, sınıf ayrılıklarını kaldırırsak (biz istedik diye sınıf ayrılığı kalkmaz ya) geriye ne kalır? Sınıflardan arınmış soyut bir kadın "idea"sı. Ama "idea”ların sıralanmasını istençle değiştiremeyiz.
    "İdea" dünyasından gerçeklerin dünyasına dönersek sorun daha anlaşılır olacaktır kuşkusuz: Elbette, burjuva kadın (Burjuva kadından kasıt genel olarak burjuva kadın değil, egemen sınıf kadınıdır.) da kadın olduğu için burjuva erkek tarafından horlanmakta, burjuva yaşamının bir vitrini olarak kullanılmaktadır; ama onun horlanması ve mülk gözüyle görülmesi ile emekçi kadının ev köleliği koşulları pek çok bakımdan benzer değildir. Şöyle ki, emekçi kadın kendi bulunduğu statüden hoşnut değildir, bu statünün değişmesini istemekte," bunun gereği neyse öyle yapılması sınıf konumuna uygun düşmektedir. Burjuva kadın da (herhalde) kocasına göre ikincil olmaktan rahatsızdır, ama bunun değişmesini ister mi? Elbette istemeyecektir. Çünkü: sınıf çıkarları, var olan burjuva aile sisteminin sürdürülmesini zorunlu kılar. Çünkü kapitalist sistemde kadının toplumsal statüsünü belirleyen sistemin kendisidir ve "erkek egemen ideoloji" bu toplumda doğrudan burjuva ideolojisiyle çakışır. Bunun anlamı ise, burjuva kadının kendi statüsünü değiştirmek için burjuva ideolojisine, burjuva toplumuna karşı çıkmasını beklemektir. Oysa değil kadının statüsünü değiştirmek, kimi hakların kullanılması ya da elde edilmesi mücadelesinde de burjuva kadın ciddi bir potansiyel taşımaz. Çünkü bugünkü statüsüyle bile onun için "hak kullanma"da kaldırılamaz engeller yoktur. Yasada yoksa bile ihtiyaç duyduğunda "hak" satın almanın bir yolunu bulur. Burjuva kadının kurtuluş sorunu, sosyalizmin tüm insanlığı kurtarırken, burjuvayı da, paragöz, sermayenin güttüğü bir yaratık olmaktan insan statüsüne yükseltmesine benzetilebilir. Burjuva da kurtulur sosyalizmle. Ama buradan kalkarak kimse burjuvanın sosyalizm için mücadeleye “ikna” edilebileceğini (eğer iflah olmaz bir Gorbaçovcu değilse) iddia edemez. Tıpkı bunun gibi, gerçekten erkeklere eşit olacağı iddiası ile de burjuva kadın kadınların kurtuluş mücadelesine çekilemez. Bu yüzdendir ki, "feminizmin odak noktası” olarak saptanan "kadın olmaktan doğan ortak payda" iddiası temelsizdir. Aynı nedenledir ki; somut olarak "kadının kurtuluşu"ndan söz edildiğinde, "hangi sınıf’tan kadının?" sorusu gündeme gelmek zorundadır ve zaten de geliyor.
    Bu çerçevede feminist grupların hep gündemde tutmaya çalıştıkları kavramlardan birisi de "erkek egemen düşünce" kavramıdır. Ki, bunu da feministler sınıflar-üstü bir kavram olarak geliştiriyorlar. Oysa şu artık, aşırı gerici çevreler dışında biliniyor: Her düşünce bir sınıfa karşılık gelir ve toplumdaki egemen düşünce egemen olan sınıfın düşüncesidir. "Erkek egemen düşünce" de bir sınıfın düşüncesi olarak vardır. Dün köleci ve feodal ideolojiden türüyordu, bugün ise burjuva ideolojisinden türemektedir. Bizim ülkemizde ise, henüz feodal ideoloji yaşamaya devam ettiğine göre "erkek egemen düşünce" feodal-burjuva ideolojinin bir türevi olarak vardır. Bu yüzdendir ki, Marksizm erkek egemen düşünceye karşı olmayı burjuva ideolojisine karşı olmak olarak anlar. Feminizm ise, "erkek egemen düşünce"yi burjuva ideolojisinin dışında bir düşünce olarak algıladığı için burjuva ideolojisinin çerçevesi içinde kalarak da "erkek egemen düşünceye" karşı mücadele edebileceğini sanır; ya da böyle hayaller yayar. Nitekim "sosyalist feministler biraz sosyalizme bulaştıkları için olacak, bu çelişkinin farkındadırlar ve "cinsiyetçi sistem hep üretim tarzları ile eklenerek var olmuş... Bugün kapitalist üretim tarzı ile eklemlenen bir cinsiyetçi sistem var" diye saptamada bulunmalarına karşın, feminizmin platformunda kalmaya devam edebiliyorlar. Dahası sosyalizmle feminizmi uzlaştırarak bir “senteze" varmaya çalışıyorlar! Ama bu çaba bütün öteki alanlardaki Marksizm’le burjuva ideolojisinin Marksist terminoloji ile süslenmiş biçimi olmanın ötesine geçemiyor.
    Yukarıdaki uzun aktarmanın üçüncü paragrafından da açıkça belli olduğu gibi, öteki feminist gruplardan farklı olarak "sosyalist feministler" "bu alanın başka sosyal hareketlerin mücadele alanı içinde eritilmemesi gerekir." saptamasından sonra bir iktidar sorununu, yani bir "kadın partisi" "projesini" gündeme getirmedikleri sürece bir açmazda olduklarının farkındadırlar. O yüzden de "feminizme açık bir sosyalizm" savunarak çelişkiden kurtulmak istiyorlar.
    Sosyalizm tarihi, burjuva sosyalizmi, küçük burjuva sosyalizmi, Hıristiyan sosyalizmi, vb. pek değişik sosyalizm türleri gördü; bunlara bir de "feminist sosyalizm" eklenmesinin bizce de bir sakıncası yok, ama gerçek sosyalizmle, Marksist sosyalizmle bu tür türeme sosyalizmlerin hiç bir ilişkisi olmadığı da açık. Ne var ki, "sosyalist feministler" kendileri sosyalizmin kuruluşuna bir katkıyı düşünmüyorlar. Ayrıca onlar sosyalizmin kadın sorununu çözeceğini de düşünmüyorlar: "sosyalizm kendiliğinden eşitsizliği kaldıramaz (bu)... bağımsız bir kadın hareketinin sosyalist devrimden sonraki mücadelesiyle kazanılabilecektir." (Sosyalist Feminist Kaktüs sayı: 1, s. 15) saptamasını yaparak sosyalizmde de "bağımsız bir kadın hareketi" olarak var olacaklarını iddia ettikleri için adlarının başına "sosyalist" eklemesini yapıyorlar.
    Artık şu açık bir gerçektir: Belirli bir talepler sistemi sunan ve bunların elde edilmesi için mücadele bayrağı açan her hareket, bu taleplerin hangi iktidar altında gerçekleşeceğini de göstermek zorundadır. Ne var ki feminizmin hiç bir türü, "erkek egemen düşünceye karşı savaş" dan öte bir şey getirmemekte, pratikte, kadın cinsini erkek cinse karşı mücadeleye çağırmaktan öte bir şey söylememektedir. Bu tutum da ister istemez, emekçi sınıf hareketi içine din ırk, ulus, bölge vb. ayırımların yanı sıra yeni bir ayırım, cins ayırımı unsurunu da sokmaktadır. Çünkü feminizm, kadınlara hedef olarak burjuvaziyi değil erkek cinsi göstermektedir. Burada denebilir ki; "işçiler eşlerini ikincil bir cins olarak baskı altında tutmuyor mu, hatta eşlerine, kızlarına karşı çoğu zaman burjuvalardan bile kaba davranmıyor mu?" Evet, öyledir, ama kapitalist toplumda kişi işçi de olsa burjuva değerlerin ve ahlakının etkisi altındadır, ve bu yüzden kötü davranışı uygulayan işçi de olsa, o, bunu yabancısı olduğu ama etkisi altında bulunduğu burjuva düşüncesinden kaynaklanan bir tutum olarak ortaya koymaktadır. Bu nedenle de, kadının kurtuluş mücadelesi, burjuva ideolojisini hedef almadan, o ideolojinin kaynaklandığı sosyal ve ekonomik temeli hedef almadan bir adım atamaz.
    İster adının başına "sosyalist", ister "radikal" sözcüğünü getirsin, isterse kendisine sadece "feminist" desin, feminist akımların ortak özelliği toplumun yarısı olan kadın cinsini kurtarmak iddiasında olmasına karşın, gerçekte derme çatma bile olsa bir kurtuluş programına sahip olmamasıdır. Bu yüzden de, görünüşte pek tepkici olmalarına karşın bu tepki hiç bir zaman düzen sınırlarını aşmamakta, egemen sınıf burjuvazi için kabul edilebilir, hatta teşvik edilir bir çerçevede kalmaktadır. Çünkü feminizm bütün keskin sloganlarına, yerleşik değerlere karşı nihilizme varan tutumuna karşın, kadın hareketini proletarya mücadelesinin dışında tutarak burjuvaziye yardım sunmaktadır. O, bu bölücü konumunu sürdürdüğü sürece, kimi aşırı tutumları burjuvazi için ciddi bir sorun olarak görülmemektedir. Bu nedenle de feminizm, burjuva kadınla ortak çıkarlar bulma uğruna proleter kadın hareketinin karşısında yer almaktadır. Bu sadece bugün ve bizim ülkemize has bir durum da değildir. Yüz yılı aşkın bir süredir, bir orta sınıf kadın hareketi olarak var olmaya çalışan feminizmin tipik tutumudur.
    Feminizm sadece program açısından bir kurtuluş programı öne sürememekle kalmıyor, kurtuluş için yanlış hedefler de gösteriyor. Kadını köleleştiren şey ev ekonomisinin toplumsal üretimin dışına çıkarılarak, özel, aileyi ilgilendiren bir iş haline gelmesiydi. Bu "özel iş”i de kadın üstlendiği için kadın köleleşti. Öyleyse sorunun çözümü için özel bir işe dönüştürülen "ev işinin" yeniden toplumsallaşmasından geçmektedir. Bu ise, “çekirdek aile”yi "ev”i kutsayan kapitalizm koşullarında olanaklı olamaz. Feministler ise, kapitalizme karşı tutum almaktan özenle kaçındıklarına göre, kadının kölelikten kurtuluşunu “ev işlerinin" erkekle paylaşılmasına indirgemek zorunda kalmaktadırlar. Bunun anlamı ise, köleliğin kalkması değil evdeki köle sayısının ikiye çıkmasıdır. Bu yüzden de, feministlerin kendi iddiaları ne olursa olsun, feministlerin isteği kadının kölelikten kurtuluşu değil, kölelik zincirlerinin bazılarını kadından alıp erkeğe takarak erkeği de kölelik çemberi içine çekmek olacaktır. Oysa bu, çoktan beri zorunluluk olmaktan çıkmıştır. Sosyalizm, ev işlerini yeniden kamusallaştırmayı programına alarak, sosyalizmin gerçekten uygulandığı dönemlerde ve ülkelerde de bu düşünceyi uygulamaya sokarak, erkeği köleleştirmeden de kadının kurtulabileceğini hem kuramsal hem de pratik olarak kanıtlamıştır. Burada feministler, pratikte "sosyalizmin vaat ettiği cenneti" kuramadığını söyleyeceklerdir. Bu iddia abartılı ve haksızdır. Haksızdır; çünkü proletarya iktidarı ele geçirdiği her ülkede, bir kaç yıl içinde yasalardaki kadını ikincil cins sayan maddeleri ortadan kaldırmış, din ve geleneklerdeki kadını aşağılayan düşüncelere karşı şiddetle savaşmıştır. Dahası, ekonomik koşulların elverdiği ölçüde ev işleri ve çocukların bakımını kamusallaştırmaya girişmiş, ortak aş evleri, çamaşırhaneler, kreş ve çocuk yurtları açarak kadını eve kapatan işleri evin dışına çıkarmıştır. Ama bu işin bütün bir ülkede başarılmasının üretimde devasa bir gelişmeyi sosyalist ekonominin ileri bir aşamaya gelmesini gerektirdiği ortadadır. Dahası Marksistler kadının kurtuluşu gibi önemli bir sorunda hemen bir kurtuluş vaat etmemişlerdir. Tersine, "Kadın sorunu yalnızca bir duygu sorunu değildir, dolayısıyla duygusal ve romantik bir biçimde ele alınamaz. O, yaşamın, insanlık tarihinin materyalist diyalektik gelişiminin büyük bir sorunudur." (E.Hoca) biçiminde ele alarak kadının kurtuluş sorunu ile sosyalizmin inşası sorununu birleştirmişlerdir. Çünkü insan toplumunun gelişim yasaları sorunu bu biçimde ortaya koyar, işte "sosyalizmin başarısızlığı" olarak lanse edilmeye çalışılan bu tarihsel zorunluluktur. Sosyalist ülkelerde bu amaçla atılan adımlar ve elde edilen sonuçlar varılması gereken noktayı değil, ama o amaca varılabilmesi için aşılması gereken aşamaları göstermektedir. Ancak, henüz yürüyüşünün başlangıcındaki sosyalizmin başarıları bile. en gelişmiş burjuva ülkelerdekinden kıyaslama kabul etmeyecek ölçüde olanaklar sağlamıştır kadına. SB'nin sosyalist olduğu dönemde ve Arnavutluk'ta kadının ev köleliğinden kurtuluşu için atılan adımlar, kapitalist ülkelerin hiç birisiyle kıyaslanamaz. Kadınların ekonomik ve siyasal yaşama katılımı büyük oranlara yükselmiş Kaçlın ansı ilk kez (analık hukukunun yıkılmasından sonra ilk kez) ekonomik ve siyasal yaşamda bu ölçüde etkili olmuş, bir başka söyleyişle kadın, "ev ekonomisinin” “özel bir uğras" olmasından beri ilk kez bu ölçüde özgür olmuştur. Bunu da sağlayan feministlerin "erkek egemen düşünceye karşı mücadelesi" değil, kadın ve erkek proleterlerin başını çektiği sosyalizmdir. Burada feministlerden bir itiraz daha yükselecektir; "Öyleyse elimizi kolumuzu bağlayıp sosyalizmin gelmesini mi bekleyelim." Biz de "hayır" diyoruz, Birincisi, eğer kadının kurtuluşunu gerçekten istiyorsanız elinizi kolunuzu bağlayıp sosyalizmin gelip sizi kurtarmasını beklemeyin, siz ona gidin, yani kolunuzu sıvayıp sosyalizm için savaşanlara proletaryanın saflarına katılın. İkincisi de, daha bugünden, yasalarda kadını ikinci cins sayan maddelerin iptal edilmesi için, din ve geleneklerin kadını aşağılayan yönlerine karşı mücadele edin, sendikaların kadın işçilerin çalışma koşulları için TİS'e özel maddeler konması için, kadınların daha bugünden ekonomik, sosyal ve siyasal yaşamda (ama proleter siyaset alanında) daha çok yer alması için, kadın sorununun sadece kadınların değil erkeklerin de bir sorunu olduğunu, erkek proleterlerin toplumumuzun ilerlemesinden yana herkesi de kadının kurtuluşunu göz ardı etmemesi gerektiğini propaganda edin, kısacası kapitalizme karşı mücadele saflarına katılın, kadınların toplumsal yaşama daha çok katılabilmesi, kölelik koşullarının hafifletilmesi, sosyal ve siyasal yaşama katılmasını teşvik için erkeklerin de ev işlerine ortak olmasını savunun, ama bunun "kadınların kurtuluşu" olmadığını bilerek...
    Kısaca, kadının köleleşmesi analık hukukunun yıkılmasıyla başlamış, ama sınıfların ortaya çıkmasıyla sınıfsal bir karakter kazanıp bir değişikliğe uğrayarak özel mülkiyetle birleşmiştir. Bugün ise; kadın özgürlüğünün önündeki engel erkek cins değil kapitalist özel mülkiyettir ve bu son kölelik zincirinin parçalanması kadının kurtuluşunun yolunu açacaktır. Sorunun ancak böyle ortaya konuşu doğru bir yaklaşımdır. Bu da Marksizm’in soruna yaklaşımıdır.
    Kadın hareketinin yönüne ilişkin bazı saptamalar
    Ülkemiz tarihinde kendi hakları için mücadele eden bir işçi sınıfı hareketinden, bir gençlik ya da öğretmen hareketinden söz edilebilir, ama bu anlamıyla bir kadın hareketinden söz edilemez. Oysa özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında, Kemalistler, yasalar bakımından oldukça ileri düzenlemeler yaparken, kadının evden ve peçeden kurtulması için, kendi dünya görüşlerinin getirdiği engellere karşın ciddi bir çaba içinde olmuştur. Kadınların öğrenim düzeyi ile ekonomik ve sosyal yaşama katılımı hızla artmış, kadınların CHP içinde yer alması teşvik edilirken gericiliğin kadın cinsinin eski statüde bırakılması için giriştiği engellemeler bazen zor kullanılarak kırılmaya çalışılmıştır. Bir kadın hareketi yaratmak için Türk Kadınlar Birliği devlet tarafından gözetilen ve desteklenen bir statü içinde çalışmıştır. Ne var ki, burjuva ve aydın çevreleri aşamayan ve burjuva dünya görüşünün dar bakış açısıyla malul olan bu girişimler bir kadın hareketi olarak kişilik kazanamadan atıl hale gelmiştir. Diğer Kemalist iyileştirmeler gibi bir üst yapı iyileştirmesi olarak kalan kadınların sosyal yaşama katılma çabaları da, burjuva ve aydın kadınların balolara ve resmi törenlere katılmaları ile sınırlı kalmış... Burjuva feodal değerleri ve görenekleri kıracak bir kitlesellik ve ataklıktan hep yoksun kalmıştır. Dinci, gerici faaliyetlerin yeniden güç kazandığı 1940"lı yıllardan sonra, kadınların 1930'lu yıllarda elde ettiği haklar bile kullanılamaz hale getirilmiştir. Bu yıllardan sonra bir yandan kapitalist gelişme ucuz kadın emeğine ihtiyacından dolayı kadınları ekonomik faaliyete çekerken, sosyal yaşamda kadın daha geriye itilmeye çalışılmış, "evlilik", "evinin kadını olmak", "çoluk-çocuk sahibi olmak" kutsanırken, okuyan çalışan kadın ve kızlara kötü gözle bakmak resmi propagandanın bir parçası olmuştur. İhtiyaçları ile niyetleri ve istemleri çelişen burjuvazinin başka alanlarda da görülen tipik tutumudur bu. Bu yıllardan sonra, kadının resmi statüsü Cumhuriyetin ilk yıllarına göre daha geriye itilirken, Türk Kadınlar Birliği ise, resmi bayramlarda "Atatürkçü" demeçler veren bir tabela örgütüne dönüşmüştür. Bir bakıma bu nedenle de, 1960'ların sonunda "kadın sorunu" yeniden gündeme çıktığında eskiden hemen hiç bir şey devralmamıştı. Ve sorun, gençlik ve işçi hareketinin yükseldiği, Marksizm’in (özü kavranamamış da olsa) bu çevrelerde popülarite kazandığı koşullarda gündeme geldiğinden olacak, kadın sorunu "Kadınsız Devrim Olmaz" şiarı çerçevesinde ele alınmış, "Devrimci Kadın Derneği”ne az sayıda da olsa emekçi ve öğrenci kadınları içeren bir kadın örgütü olarak ortaya çıkmıştır. Bu gelişme 12 Mart darbesiyle bir kesintiye uğradıktan sonra 1970'lerin ortasından sonra biraz farklı bir biçimde de olsa sürmüş, ama emekçi ve öğrenci çevrelerinde çok daha fazla sayıda kadını içererek. Bu yılları yaşayanların da bileceği gibi kadın sorunu ilk kez 1980'lerde feministler tarafından değil, 1960'ların sonunda, Marksizm’den etkilenen devrimci demokrat çevreler tarafından gündeme getirilmiştir. Belki eksik ve yetersiz ama olumlu olarak... Olumluydu, çünkü "Kadınsız Devrim Olmaz" diyerek, erkeklerin bir faaliyet alanı olarak bilinen politika alanında kadını vazgeçilmez bir unsur olarak görüyor, kadın cinsini de erkeklerle mücadeleye çağırıyordu. Eksik ve yetersizdi, çünkü bu şiar, kadınların kurtuluşunun da ancak sosyalizmle olabileceğini vurgulamıyordu. Dahası, kadınlara yönelik çalışma, kadınların bulunduğu her alanda, birim temelinde yürüyen çalışmanın sürekli bir parçası değil de bir kadın grubunun yürüteceği (dernek düzeyinde ele alınan) bir çalışma gibi görüldüğünden yetersiz kalıyordu. Hiç kuşkusuz sorun M-L odak ve devrimci demokrat çevrelerce o zaman da birçok yönüyle tartışılıyor ve bugün tespit edilen birçok eksik ve yanlış dile getiriliyordu, ama başka bir takım nedenler kadınlara yönelik çalışmanın yeterli bir düzeyde ele alınmasını önlüyordu. Demek ki, feministlerin ve inkârcı çevrelerin "kadın sorununun gündeme 1980'lerin ortasında feministler tarafından getirildiği" iddiası, sadece "hafızai beşerin nisyan ile malul olduğuna" güvenilerek öne sürülmüş boş bir iddiadır. Ama eğer "kadın sorunun 12 Eylül’den sonra gündeme getiren feministler oldu” denirse hiç değilse olgusal olarak doğru söylenmiş olur. Üstelik de olumsuz bir biçimde gündeme getirilmiştir: Kadın sorunu kapitalizmin yıkılmasından koparılarak, kadın ve erkek cinsİ arasında bir sorun olarak sunularak ve bu tutumla kadının kurtuluşunu engelleyen bir konuma sürüklenerek...
    * Yukarıdaki kısa özetten de anlaşılacağı gibi ülkemizde kadın hareketi, deneyimlerin döneminden döneme aktarıldığı süreklilik ve kitlesellik gösteren bir niteliği sahip olamamıştır. Bu nedenle de, bu anlamda bir kadın hareketinden söz edemeyiz diyoruz. Bu durum, olabildiği kadar geçmiş kadın çalışması ve (olabildiği kadarıyla) geçmiş kadın hareketinin deneyiminin özümlenmesi ve yaygınlaştırılması görevini öne çıkarmaktadır. Bunu kimin ve nasıl yapacağı elbette bir dergi yazısının sınırlarının ötesindedir. Feminizm, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de bir orta sınıf kadın hareketi olarak gelişmektedir. Bugün feminizm çevresinde toplananlar, 12 Eylül yenilgisi ortamında kendisine yeni bir yol çizen "eski solcu" kadınlardır. Devrimci çevrelerden koptukları için de (biraz da bu psikolojinin etkisiyle olacak) Marksizm’in ve devrimci demokrat akımların kadın sorununa yaklaşımlarına aşırı tepki göstermektedirler. Bu durum TBKP, Sosyalist Parti ve troçkistlerin çevrelerince kullanılmaktadır, özellikle TBKP, feminizmi pohpohlayarak, feminist çevrelerin devrime ve sosyalizme duyduğu tepkiyi kullanarak, feminist çevreyi kendi reformcu amaçlan doğrultusunda kullanmaktadır. Sosyalist Parti de, bu alanda TBKP'den aşağı kalmamakta, örneğin 438. Madde konusunda fahişelerle ilgili karan protesto etmek için "fahişeleri bir günlük boykota" çağırarak, geri kalan 364 günde yaptıkları işi kutsayarak feministlere ne kadar yaklaştığını göstermeye çalışmaktadır.
    * Henüz 12 Eylül yenilgisinin tahribatını tamir edememiş, devrimci demokrat çevrelerde "kadın sorununa" yaklaşımda yanlışlar ve eksikler sürüp gitmektedir. "Yeni Öncü" gibi, bazı dergiler ise, "kanatlı parti", "sosyalist demokrasi" gibi kavramlar arkasında sürüklenerek kadın konusunda da feminizmin hemen yakınına varmışlardır. Dahası feminizm, sadece açıkça feminist olduğunu iddia eden çevrelerde değil, devrimci çevrelerde de etkisini duyurmaktadır. Bu çevrelerde de büyük ölçüde "kadın sorunu", sadece "kadın haklarıyla uğraşan" "bağımsız bir kadın örgütü" sorunu olarak anlaşılmaktadır. Bu da, feminizme karşı süren mücadelenin "kadın hareketinin ilkeleri" yaraşıra onun pratikte kazanacağı biçimler ve örgütsel sorunları çerçevesinde de sürmesini gerekli kılmaktadır. Ama bu, feminizmle mücadele, istemler ve eylem biçimleri çakıştığında feministlerle de güç ve eylem birliklerini reddetmeden olmak durumundadır.
    * Bu yazının başından beri söylenenler göz önüne alındığında, bütün zaafların kaynağının teoride Marksizm temeline oturmayan, pratikte de kadın sorununu orta sınıf kadının sorunu olarak gören anlayıştır. Bu yüzden de ciddi bir ileri adım söz konusu olamamaktadır. Oysa kadın sorunu herkesten önce proleter kadının sorunudur. Çünkü o, hem gün boyu işinde kapitalist tarafından sömürülmekte, hem de evde, çocukların bakımından mutfak işlerine, çamaşıra bir dizi ev işi ile uğraşmak zorunda kalmaktadır. Onu bu durumdan ancak ev işlerinin yeniden kamulaştırması kurtarabilir. Bu yüzden de, proleter kadın feodal ve kapitalist ataerkil değerlerin baskısı altındaki köylü kadından bile daha dolaysız bir biçimde çifte sömürüyü hisseder. Dahası, onun için orta sınıf aydın kadınların gözünü boyayan kimi "kadın haklarını” kullanıp kullanmama pek bir şey ifade etmez. Onun durumunu düzeltecek tek şey kadının nihai kurtuluşudur. Elbette, kreş, çocuk bakım yurtları, kadın sağlığını koruyan önlemlerin işyerlerinde uygulanması, doğum izni, hamilelikte özel bakım gibi, kapitalizm koşullarında da ancak zorlu mücadeleler sonucunda elde edilebilecek kimi hakların elde edilmesinin önemi yoktur demek istemiyoruz. Ama bütün bu kazanımların onun durumunda fazla bir değişiklik yapmayacağını, söylemek istiyoruz. Demek ki, "kadının nihai kurtuluşumu amaçlayan bir kadın hareketi, ancak çıkarları sosyalizmle de tam uygunluk içindeki proleter kadın hareketi temelinde yükselebilir. Bu yüzden de kadının kurtuluşuna yönelik ajitasyonun dolaysız hedefi bu kitledir. Diğer emekçi sınıf kadınları ve ev kadınları ancak bu proleter eksen etrafında yükselecek kadın hareketi içinde toplandıkları ölçüde radikal bir tutum alabilirler.
    * Gerek Cumhuriyetin ilk yıllarında yasalarda yapılan değişiklikler, gerekse kapitalizmin ulaştığı boyutlar oldukça geniş bir kadın kitlesini ekonomik ve sosyal yaşama çekmiş, bu anlamıyla da kadının örgütlenmesinin ve mücadele etmesinin nesnel temelini yaratmıştır. Öyle ki, büyük burjuva partileri bile kadınları kazanmak için yoğun bir kampanya içindedir. ANAP "Papatyalarıyla", DYP fiilen kadın kolları kurarak, SHP ise, ek olarak (Sosyalist Enternasyonal yükümlülüğü ile de olsa) "KOTA”larla kadınları kendi etki alanına çekmeye çalışmaktadır. Özellikle "Kota" konusu feminizmin etkisi altındaki devrimci çevrelerde de "kadınları siyasete çekiyor ya bu bile iyi” gibi yargılara yol açmaktadır. Oysa "kadın evden çıksın da nasıl çıkarsan çıksın" diyecek bir ülkede yaşamıyoruz.
    Ülkemizde zaten geniş bir kadın kitlesi "ev dışına” çıkmıştır. Belki Suudi Arabistan'da olsa İran'da olsa böyle denebilir. Üstelik SHP ve Öteki burjuva partilerinin kurdukları tuzak, zaten "evden çıkanları" avlamak içindir. Bu nedenle, kadın hareketi içinde savaşılacak güçler feminizmden iDa-ret değil, reformist dinci vb. akımlardır da aynı zamanda. Özellikle burjuva siyasi partilerin kadınlara çekici bir biçimde sundukları "kurtuluş reçetelerini” anında teshir etmek, amaçlarını sergilemek sağlıklı bir kadın hareketi yaratmanın ön koşuludur.
    * Öyle görünmektedir ki; devrimci demokrat kesimlerde "kadın sorunu" ve buna bağlı olarak "kadın örgütlenmesi” dendiğinde bir grup kadının (çoğunlukla bir dernek kurarak) kadınlara yönelik bir çalışma yürütmesi ve kadın haklan konusunda çeşitli eylemler yapması anlaşılmaktadır. Açıktır ki, bu yaklaşım son derece biçimsel ve yüzeyseldir. Söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, kavranması gereken halka bir emekçi kadın hareketinin yaratılmasıdır ve bunun yolu da doğrudan üretim birimlerinde, her an süren faaliyetin bir parçası olarak kadınlara yönelik bir ajitasyonun yürütülmesidir. Bu ajitasyonunu yürütücülerinin erkek ya da kadın olması da hiç önemli değildir. Kadın çalışmasını kadın yapar düşüncesi sadece bir koşullanmadır. Ancak direniş ve grev alanlarından yükselecek bir kadın hareketi milyonlarca kadını çekme şansına sahip olabilir. Daha bugünden binlerce kadın emekçi kapitalizme karşı mücadele içindedir. Ve yürütülecek ajitasyona yanıt vermeye hazırdırlar. Yeter ki, "Kadınlar Katılmadan Devrim Olmaz" düşüncesini benimseyen her erkek ve kadın; kadınlara kadınların kurtuluşunun ancak devrimle, sosyalizmle olanaklı olduğunu" anlatabilsin.