• 142 syf.
    kitabın içeriğinden çok karşı çıktığı ve benimsediği felsefeler üzerinden yürümek istiyorum.

    dünyada hüküm süren ekonomik düzenler kendisinin niteliğine bağlı olarak farklı eğitim sistemleri geliştirdiler. bu birbirinden bağımsız gelişen iki faktör olsa da günümüz için bu ayrılıktan söz edemeyeceğiz.

    göçebe toplumlarda, koloni toplumlarında, hatta ilkel dönem toplumlarında okul yerine eğitim yeri; bilgelerin yanında gönüllü öğrenci olmak, tiyatrolarda düşünürlerin konuşmalarına katılmak, yazıyla birlikte bilimsel notlar tutmak yani özünde ''aylaklık'' ile bağlantılı olan bir eğitim felsefesi vardı. bu eğitim biçimi ''zorunlu'' değilken aynı zamanda ''süreklilik'' arz etmeyen bir eğitimdi. aylaklık temel felsefeydi bu sistemsiz sistem için. çünkü aylak bir eğitim düşünce gücünü arttırırken, felsefesinin, bilmin, ideolojinin yaratılmasına da sebebiyet veriyordu.

    bugün temel sorularımızdan biri, neden bir nietzsche, marks, hobbes, kro potkin, dostoyevski, aristoteles bugün yetişmiyor? üzerine oluyor. çünkü günümüzde üretim şekilleri başkalaştığı için ihtiyaç duyulan iş gücünün istihdamı ve eğitimi de otomatikman değişiyor. ve sonuç; hızlı ve çok üretim mantığı, eğitimi aylak bir felsefeden çıkarıp disipline edilmiş, çalışmaya zorlanmış bir eğitim sistemi (terbiyesi) haline dönüştürmüştür.

    keza bir daha öteye giderek nitelikli* çalışan olabilmek için eğitimi de bir üretim aracı olarak ele alıp çalışan olmak isteyen kişinin cebinden belli bir harcama ve emek talep etmektedir. dolayısıyla felsefeciler, düşünürler yerlerini seri üretilmiş nitelikli elemana bırakmıştır.

    ve sistem öylesine öğütüyor ki insanı, yüksek eğitimini alıp sektöründe çalışanı olduğunuz bir yerde kişiye ilk söylenen sözdür ''okulda öğrendiklerini unut'' demek. çünkü sistemin hız ve güce dayalı bir mantığı olduğu için çalışan olandan istediği şey çok basit. ''en kısa sürede en çok işi en doğru şekilde yapan eleman.'' ne düşünce istiyor sizden, ne de bir kuram. dolayısıyla sokaktan çevirdiği okumamış bir kişiye yaptırabileceği işi ''boşuna okumasın'' diyerek eğitim şartıyla eleme yapılmakta ve iş eğitimli olana verilmekte. ki eğitimli işsiz oranı bugün bizim acı bir gerçeğim olarak orada duruyorken...

    kitabı daha anlaşılır bir şekilde anlatmak istedim çünkü bu kitap, aslında çoğu insanın gerçeğin acı yüzünden kaçıp sığındığı bir alan olan edebiyat içerisinde gerçeği yeniden hatırlatan bir kitap.

    okulsuz toplum aslında bir öze dönüş, mevcut üretim biçimlerinin dünyayı ve insanı (her anlamda) nasıl bitirdiğini, ilk çağlarda var olan eğitim felsefesinin ne kadar değerli olduğuna atıfta bulunan bir eser.

    bugün ''anarşist felsefe'' olarak adlandırılması aslında, üretim biçimlerinin başında duranların
    bakış açısından başka bir şey değil. kitap anarşist felsefeyi değil, ilk dönem felsefesini bir ideal olarak görmektedir mevcudun bittiğini söyleyerek. anarşist felsefe bambaşka bir şey. keza ilk dönem eğitim mantığının da ciddi eksileri var. ancak bugün durum daha vahim. sadece ''en azından okuyor millet'' diyerek moral veriyoruz kendimize. ama o da değil...

    sözlerime son verirken peter ustinov'un şu güzel sözüyle kapatayım;
    ''okulda öğrendiklerimi unutmak için on beş yılımı harcadım.''
  • Hobbes, şunu sorar:Şayet insanlar doğal olarak savaç halinde değillerse, neden devamlı silahla dolaşır, neden evlerini kapatmak için anahtar kullanırlar?
    Oysa insanlara, ancak toplumların kurulmasından sonra başlarına gelebilecek şeyleri atfettiğinin farkında değildir. Toplumların kurulması insanların birbirlerine saldırmak ve kendilerini korumak için bahaneler bulmasını sağlar.
  • Zamanımızı faydacılar gibi severek geçiriyoruz, yatak odasında Hobbes ile Bentham'ın peşinden gidiyoruz, Eflatun ile Kant’ın değil. Tercihlerimiz üzerine ahlaki yargılarda bulu­nuyoruz, aşkın değerleri üzerine değil: Hobbes'un Hukukun Öğeleri’nde yazmış olduğu gibi,

    "Her insan kendisini hoşnut eden ve kendisine zevk verenlere iyi der; etmeyenlere ise kötü: İnsanların yapı­sı nasıl birbirinden farklıysa, iyi ile kötü arasındaki or­tak ayrımlada ilgili düşüncelerinde de birbirlerinden farklıdırlar. Ayrıca agathon haplos diye bir şey de yoktur, yani, salt iyi...
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "İnsanlık, kendini öldüren ilk insan tarafından ihânete uğramıştır." “Gelecek, geçmişin merhametine kalmıştır ve insan, ikisinin arasında bir kurbandır.” 'Türk Yeraltı Edebiyatı'nın kötü-kara çocuğu ☻
    ~Yeraltı Edebiyatı~nın mihenk taşlarından, kelimeleri yazan değil kusan adamı, yani Hakan Günday'ı ne zaman okusam kendimi bir anda Zeki Demirkubuz'un film sahnelerinde buluyorum. Zirâ Günday benim için Demirkubuz'un edebiyat dünyasına tezâhürü gibi. Aynı zamanda ~Kaybedenler Kulübü~ tadında olan bu karanlık eserden bir alıntı ile taçlandırmak istiyorum. "Piçlik bir ideolojidir. Piç, bir tespittir. Piç, sürrealitedir. Bir Salvador Dali resmidir. Piç, mübalağa sanatıdır. Çünkü realitede herkesin babası bir şekilde bellidir.
    Piçlerin çocukları olmaz.
    Piçler, âşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür. Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir.
    Piçlere sır verilebilir. Ölümleriyle son bulan sırdaşlıkları vardır. Piçlerin bedenleri ve akılları, diğer insanlarınkilerin aksine nasırlaşmaz. Onların nasırlaşan tek yerleri ruhlarıdır.
    Piçler sadece kendi aşklarına saygı duyarlar. Piçlerin babalarıyla olan ilişkileri mezar taşı kadar soğuk, yeni dökülmüş kan kadar sıcaktır.
    Piçler insan öldüremedikleri, ağır suçlar işleyemedikleri, korkak ve hain oldukları için yaşadıkları yerleri zorunlu olmadıkça terk edemezler.
    Piçin davranış ve tercihlerini sadece bir başka piç kabul edilebilir olarak değerlendirir ve ''neden ?'' diye sormaz. ''neden'' sorusu piçliği yok eder."

    Türün dünya edebiyâtında elbette muadili vardır lâkin Türk edebiyâtı skalasında oldukça azdır. Hayatta insanlar bazen kazanır bazen kaybeder, kazandıklarını fark etmeyenler kıymet bilmezlerdir ve kaybetmeye mahkûm olurlar. Günday da sıfırdan hayatlarını yaratmış insanların hikâyeleri kadar değerli gördüğü ~hayatlarından koca bir sıfır yaratmış olanların~ gösterişini konu edinir. Hatta bu temel düsturla kaleme aldığı eserleri için şöyle der. "Yolunda giden herhangi bir şeyin üzerine yazmak aklıma bile gelmedi." Ezcümle Sevgili Hakan Günday, birtakım parametrelerin çok ötesinde bazı insanların hayattan çürük raporlu doğduğuna inanır. Kitaplarının temelinde bu insanlar ve yaşamları vardır.
    İnsanların bencillikleri, vurdumduymazlıkları ve kaybettikçe yaşadıkları o hedonist-mazoşizm kitabın temel yapı taşlarını oluşturur. Türe uzak olanlara minik bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Yeraltı edebiyâtı okudukça insan kendinden uzaklaşmıyor aksine kendine-kendi "id" lerine geri dönüyor. Bir nevi herkes içindeki "piç"i keşfediyor. Bu keşif bende direkt olarak Dostoyevski'nin ~Öteki~ Bay Golyadkin'ini ve "İnsan doğası gereği kötü ve bencildir" diyen Hobbes'u akla getirdi diyebilirim. Eser içindeki en hoşuma giden metaforlardan biri de domino taşı teorisi oldu. Sizlerle aynen paylaşmak istiyorum. "Bir kitap okumuştum. Adını hatırlamıyorum. İçinde bir domino teorisi vardı. Domino taşlarını bilirsin. Önce özenle dizilirler sonra tek bir fiskeyle hepsi teker teker yıkılır. Ancak romandaki hikâyede domino taşlarından oluşmuş zincirin iki tarafına da aynı anda dokunuluyor ve zincir aynı anda iki taraftan yıkılmaya başlıyor. Zincirdeki domino taşı sayısı tek. İki uçtan birbirini yıkarak ilerleyen taşlar tam ortadaki taşın iki yanına da aynı anda çarpıyor. Ortadaki taş aynı anda, aynı güçte iki darbeyi, iki tarafından aldığı için ayakta kalıyor. Domino taşlarından oluşmuş zincirin bir ucu geçmiş, diğer ucu gelecek. Yıkılıyorlar teker teker ve şimdi ki zaman kalıyor ayakta. Geçmiş ve gelecek sıkıştırdığı için, ayakta kalan sadece şu an. Şimdiki zamana mahkûm olmuş insanlar. Hareket edemeyen o domino taşı gibi felç geçirmiş insanlar. Geçmiş, anılarla zihnimde, gelecekse tahminlerimle zihnimde. Hepsi acı dolu. Hepsinde kırılan hayaller var. Her saniye içimde hissettiğim geçmiş, şimdiki zaman ve gelecekle dolu aklımla donup kaldığımı görüyorum. Bütün heykeller gibi ben de sadece zaman içinde hareket ediyorum. Yani yaşlanıyorum. Elimden başka bir şey gelmiyor. Tabii her ânın içinde üç zamanı da yaşayarak yaşlanıyorum ve bu beni delirtiyor. İnsanın üç zamanlı bir canlı olmasından nefret ediyorum. Aynı anda geri, park ve ileriye takılmış otomatik vitesli bir arabanın motoru ne gürültü çıkarabilirse, bin katını ben her saniye aklımda duyuyorum."
    ☻Dört kafadarın (piçin)"kopuk-bohem" yaşamlarının anlatıldığı bu eser, ironi-ince mizah-derin analiz ve muazzam metaforlarla kurgulanmış bir eserdir. "Meğer etrafımda ne çoklarmış" diyerek okumamı sonlandırdım. Belki de en korkunç şiddet buydu dedim. Durmak... İnsan kaçarken başkasının, dururken kendi kanında boğulur. İnsanın kendine biçtiği cezadan daha acı olanı yoktur. İnsanın kendine verdiği cezaların ilki, kendine işlediği suçtur. İşte böyle başladı her şey.
    İnsan kendini öğrendi. İnsan paradan önce harcamayı öğrendi. Sonra harcayacağı bir şey kalmadı "kendini" harcadı. Ve bir İnsanın başına kendisinin getirdiği en büyük felâket olan Heba dönemi başladı. Piçler kendilerini, diğerleriyse hayatlarını heba ettiler. Her birinin ayrı hikâyesi vardı. Ve her biri ayrı dramdı. Ezcümle okuyun okutun asla pişman olmayacaksınız Kitap ve sevgiyle kalın.
    1.#dipçem #yeraltiedebiyati özgürlük ve başkaldırı edebiyâtı olarak da adlandırılır. Yaşamda uzaklaştığımız ya da uzaklaştırıldığımız, genel kurallara uymayan ve ötelenen insanların yaşamlarına odaklanır.Bunu yaparken bireylerin hayal dünyası ve gerçekliği arasında gidip gelir. Edebiyatımızda türün ilk nüvelerini veren Oğuz Atay, K. Güner, M. Kaçan ve Küçük İskender'e selam olsun.🖑 Hakan Günday'ın kalemi daim olsun.
  • Hobbes: "Zihnin tüm neşesi, tüm canlılık, insanın onunla kendini kıyaslayarak yüksek görebileceği bir kimsenin varlığına dayanır." Der. (De cive, I, 5) Böylece, genel olarak üne verilen büyük değer ve günün birinde üne ulaşmak umuduyla yapılan fedakarlıklar anlaşılır olmaktadır.
    “Ün (soylu ruhların bu en son zayıflığı)
    Mahmuzlar zihni, hazları küçümsemesi için
    Ve çalışma dolu günleri seçmesi için.
    Ve yine,
    Ne kadar zordur tırmanmak,
    Ünün gurur tapınağının parıldadığı tepeye.”
    (En büyük hazzı hayran olunmaktan aldığımız için, ama hayran olanlar ise, her şeyin nedeni kendileri oldukları halde, buna gönülleri razı gelmediğinden; en mutlu kişi, bunu nasıl başarmış olursa olsun, kendine dürüst bir biçimde hayran olabilendir. Böylece başkaları onu yanıltamazlar.)
    Arthur Schopenhauer
    Sayfa 105 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Hobbes'un İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme'nin kitabındaki sözleri şöyledir: "İşgal edilenbir şehir düşünün ve bakın bakalım o sehirde, kıyım ve ganimetle hayat bulan askerlerin kalplerinde bir nebze erdem, biraz ahlak ilkesi,yapılan tüm haksızlıklar karşısında birazcık olsun bir pişmanlık var mı?" Yok, hiçbir pişmanlık yok. Peki, neden? Çünkü yaptıklar-nin doğru olduğuna inanmaktadırlar. Hiçbiri,uğruna savaşacağı prensin davasını haksız bulmaz; o dava uğruna hayatlarını tehlikeye atarlar. Yapmış oldukları pazarlığa sadıktirlar. Saldırı sırasında ölebilirler ve bu sebeple de öldürme hakları olduğuna inanırlar; gaspedilebilirler ve bu sebeple de gaspetme hakları olduğunu düşünürler.Mantığı saf dışı bırakan bir öfke sarhoşluğu içinde olduklarını da ekleyelim. Haklılık ve dürüstlük kavramları
    reddetmediklerini kanıtlamak adına, aynı askerlere, şehri yağmaladıktan sonra elde edecekleri ganimetten daha fazla para,tecavüz etmiş olduklarından daha fazla güzel kız teklif edin. Ayrıca onlardan halen direnerek onları her an öldürebilecek olan üç ya da dört bin düşmanı hunharca boğazlamak yerine kendi kralların onun bakanını, müsteşarlarını ve başrahibini öldürmelerini isteyin. Sunacaklarınızı dehşetle reddetmeyen tek bir asker dahi bulamazsınız. Oysaki siz onlara dört bin yerine altı kişiyi öldürmeyi teklif ediyor ve yüklü bir miktar da ödül vaat ediyorsunuz. Neden sizi reddediyorlar? Çünkü dört bin düşmanı öldürmenin doğru olduğuna inanırken, kendisine ant içtikleri hükümdarlarının katli onlara korkunç geliyor."
  • Fahri
    Fahri Yönsüzleşmiş Savaşlar Politik Felsefenin Bir Sınır Meselesi Olarak Savaşa Dair'i inceledi.
    192 syf.
    ·10/10
    M. Ertan Kardeş’in kaleminden savaş, felsefe ve politika üzerine yazılmış kapsamlı ve başarılı bir kitap.

    Yazar, savaş kavramını felsefenin sorgulayıcı merceği altına alarak geçmişten günümüze savaş anlayışları üzerindeki değişimi inceliyor. Rousseau, Hobbes, Machiavelli, Clausewitz ve Hegel gibi filozoflar hakkında yapılan incelemeler ile güçlenen anlatım, son kısımda yeni savaşlar ve anlayışlar bahsini açmayı da ihmal etmiyor.

    Günümüzde sürüp giden savaşları anlamak ve doğru yorumlamak için başvurulabilecek mühim kaynaklardan.