• "Erol Güngör hoca derdi ki derste, Türkiye'de fikir adamlarının yerini gazetedeki sütun yazarları aldı"

    Oktay Taftalı (27.00)
  • OKUDUM BİTTİ
    İlber Ortaylı hoca, Ortaasya'nın bozkırlarından Avrupa'nın kapılarına TÜRKLERİN TARİHİ kitabında;
    Göçebe bir kavimken Ortadoğu'nun güçlü uygarlıklarından birini tesis eden ve ecdadımız olan Türkler'in günümüzde de çok konuşulan menşei tartışılıyor.
    Aynı coğrafyayı yüzyıllar boyunca paylaşan uygarlıklara hep etki etmiş ve doğu-batı kültürlerini birbirine taşımakta önemli bir rol oynamış Türkler'in dünya tarihindeki yeri mercek altına alınıyor.
    Kazanılan önemli savaşlar ve geri çekilmelerle, dahası ızdıraplı toprak kayıplarıyla bugünkü halini alan Anadolu'nun hikayesi
    gibi konu başlıkları ele alınıyor.
    Farklı bölgelerde yer alan beylikler ve devletcikler/devletlerin yani Türklerin farklı lehçe konuşan diğer Türklerle olan mücadeleleri ile dökülen kardeş kanları da anlatılıyor. Ders alınmadığı için tekerrür eden bizim tarihimiz anlatılıyor.
    Özet olarak söylenirse, soru cevap şeklinde hazırlanan bu kitap her yaştan okurun zevkle okuyacağı bir başucu kitabıdır diye düşünüyor naçizane sizlere tavsiye ediyorum.
  • Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. Genç kuşaklar, Batı'nın bit pazarlarından ithal edilmiş bu hazır elbiselere küçümseyerek bakıyor. Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci.
    Cemil Meriç
    Sayfa 101 - Asaletini kaybeden İrfan
  • Bir el niye imdat ister batarken günah batağında?
    Ellerimde havar sesleri.
    Bırak boğulsun ellerin kendi çığlığında.
    Bir el ne ister hoca, başka ne?
    Çatısı niye çöker bir yüreğin?
    Kan ağlar göçünce kırlangıçları.
    Bırak yıkılsın başına dünyası,
    Yıkasın ölüsünü kendi kanında ne çıkar?
    Tabutunu öz ırmağı götürsün kim bakar?

    Bir yürek kaza sonucu nasıl ölür?
    Ölürse iyi ki mi ölür, yolun, havanın hesabı sorulmaz mı?
    Ohh, öldü de kurtulduk mu olur?

    Ah hoca.
    Yüreği mahkeme salonu, aklı kürsü,
    Adil olduğunu bildiğim yargıtaysız merci,
    Kestiğin boynumdan kan akmaz bilesin.
    De, bir yürek niye yargılatır kendini bir başka yüreğe?

    #tunaybozyiğit
  • Hukuka, ahlaka, insanlığa aykırı, cumhuriyet düşmanlığına, mezhep ve cinsiyet ayrımcılığına dayalı bir dili kendine yol seçen adamdan hoca olur mu, hadi hocayım diye çıktı ortaya bir softa, bu adamdan efendi olur mu, yolunuzu yoluna kattıklarınıza dikkat edin, sonra yine ağlamayın...
    Aygün Akyol
  • Ilber Hoca'nın
    "Koca Ragıp Paşa aydın bir yönetici, bilinen bir şairdi. Bu memlekete kütüphane kurumunu o sokmuştur.  Bu yıl onun ölümünün 250’nci yıldönümü ama hiçbir kutlama faaliyeti görüyor musunuz?" Dediği Koca Ragıp Paşa III. Osman ve III. Mustafa saltanatında 11 Ocak 1757 - 8 Nisan 1763 tarihleri arasında altı yıl iki ay yirmi sekiz gün sadrazamlık yapmış bir devlet adamıdır. Şair kişiliği ile tanınır. Bu eserde Ragıp Paşa üzerinden 18.Y.Y osmanlı sarayının iç durumu anlatılmakta bir paşayı gözden düşürmek icin neler yapıldığının uzerine temas edilmektedir. Anlatımı gayet basit ve tarihi roman sevenlere önerilebilir
  • THE İMAM
    Diyanet’ten önce yani Osmanlı döneminde taşradaki imamların maaşları yoktu. Hatta diyanet kurulduktan sonra da uzun yıllar böyle devam etti. Şehirlerdeki ve merkezi yerlerde bulunan vakıfları olan mabetlerdeki görevliler maaşlarını vakıflardan alırlardı.
    Köylerde imamlar öşürle çalışırlardı. Öşür, aslında zekât olarak Kur’an’da belirtilen sınıflara verilmesi gerekirken toplanıp imamlara veriliyordu. Köylerin çoğu bir imam tutabilecek kadar öşre sahip olmadığı için imam tutamıyorlardı. Zaten köylerin çoğunda cami de yoktu. Cenazeleri olduğunda imamı olan köye gidip imamı çağırırlardı. Bu mahrumiyet koşulları altında imamlar gelirlerini arttırmak için çeşitli yollar geliştirmişlerdir. Devir ıskat, mevlit, hatim indirme bunlar arasındaydı.
    İmamlar maaş almaya başladıktan sonra da durumları çok iyi değildi. Çünkü maaşları azdı. Genellikle imamların günümüzdeki imamlar gibi bir ya da iki çocuğu olmaz. Allah ne verdiyse artık… Birden çok hanımları olanlar da vardı… Neyse o taraflarına girmeyelim.
    Çocukken yazın Kur’an öğrenmek için hocaya giderdik. Bizim zamanımızda elifbayı bitirdikten sonra 30. cüzü okurduk. Daha sonra Fatiha’dan okumaya başlardık. Tabii o zaman okullar açılır. Öğrendiklerimizle yetinmek zorunda kalırdık.
    Hoca Kur’an’ı parayla okutmazdı. Ancak ufak tefek hediyeler de fena olmazdı.
    Mesela Maun suresine geldiğimizde “ve yemneʻûne’l-mâʻune” ayetini okuduğumuzda hoca “cib li ḳēlıb ṣâbûne” [bir kalıp sabun getir] der, bir kalıp Hamdi Dalan sabunu götürmemizi hatırlatırdı.
    O zaman yeşil sabuna Garlı veya Hamdi Dalan derdik. Tıpkı deterjana mintaks, kâğıt mendile selpak, nebati yağa vita, margarine sana dediğimiz gibi.
    Hatta meşhur bir ilmihalde müellif “mintaks temizdir, ama temizleyici değildir” diye yazmıştı. Şimdi olsa şirket ona tazminat davası açar, avuç dolusu parasını alırdı.
    O da bahs-i diğer...
    İmam, başka hatırlatmalar da yapardı. Başka bir sureye geldiğimizde bir tavuk isterdi.
    Adnan DEMİRCAN