• " Ölümden korkuyorum. Hayır kendi ölümümden değil, sevdiklerimin hatta tanıdıklarımın ölümünden. Yok olmak kabullenilebilir değil, artık sana ait olmayan numarayı arayanların yakınlarınla senin hakkında konuşup ağlamaları anlaşılabilir değil. Her şeyin hala varken sen yoksun ve sen yoksan hiçbir şey sana ait değil artık. "

    Nedim Hoca
  • " Her sarıklıyı hoca sanmayın. Hoca olmak sarıkla değil beyinledir. "
  • 255 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Merhaba:) Günümüz ahlaki ortaminda sürünen , can cekişen, cinsellik merkezlilige, paraya, san sohrete köle olmuş, hayattaki tek gercek görülebilir belki ama
    Hakettigi ve eskiden de bulundugu yere mutlak gelecektir. bunu doga, yani tabiat ana bizzat gorunmez elleri, karsi konulmaz kudreti ile yapacaktir. kimsenin savunmasina, bu degeri tekrar yukseltmesine gerek kalmadan. yani gururu ile, hep oldugu yeri ile yine hepimizin herşeyi olacaktir.Kaf dağı'nın ardında yaşayan anka kuşu'nun yuvasındaki felsefe taşı'na insanların verdigi isim benim için Aşk ...ama benim hala umudum var doğru yaşanması ve anlaşılması için tıpki diger duygular gibi..Bu yorumları diğer aşk kitaplarda yazacağım ınşallah neyse:)

    Aşkı hangimiz tanımlayamaya kalkabilirdik? Birkaç kelam etmeye kalksak hakkında, kazara
    dilimiz dönse ne diyebilirdik ki? Zaman oldu şarkılardan dinledik. Şiirlerden okuduk, Mona dedik, Leyla dedik, belki az ucundan yaşadık da. Ama hiçbirimiz ağzını açıp aşkı tanımlara sığdırma cesaretini gösteremedi. “Aşk” diye başlayan cümleler hep derin ah’lar, dile gelemeyen pişmanlıklarla sükûn buldu. Aşk neydi? Dibine kadar yaşadığımızı (sandığımız), hissettiğimiz ulaşılması zor, tarifi imkânsız, efsanevî duygular bütünü mü? Yoksa aklımızın bize oynadığı tatlı bir oyun mu?

    Nerede aradım, nerede buldum?

    İşte biz bu çelişkilerde dolanaduralım, her tuttuğumuz eli aşktan bir hisse sanalım; yaşamış, kalemini ağaçtan değil adeta taştan yontmuş üstad Rasim Özdenören Hoca, aşkı diyalektiğiyle birlikte sunuvermiş bize.
    Sunuvermiş de haberimiz yokmuş. Bihaber dolandığım, baharın şükür dolu yellerinde kendimce aşkı aradığım bir Süleymaniye akşamında, bir ağabeyim önerdi bana Aşkın Diyalektiği’ni. (Aşkı mı yoksa?) Uzun zaman aradığım, uğruna İz Yayınları’nın eşiğini aşındırdığım kitaba, adını hatırlamadığım sapa bir sahafın ahşap raflarında beni beklerken kavuştum.

    Tarif de vermiyor ama…

    ‘Aşkın tanımı yok’ dedik, evet. Ama bin bir türlü tarifle karşılaştık senelerce. Şuna benzer, buna benzer, budur, bu değildir… Kitap yine tanımlamıyordu aşkı. Tarif de vermiyordu hani. Lakin okuduğum her satır aşkla ilgili düşüncelerimi yeniliyor, kalbimde aşka çok daha masum bir yer ayırmama sebep oluyordu.  Ben bendim. Ama okudukça “o” olmak, onda kaybolmak istiyordum. “O” kimdi, bunu bile bilmeden. Kitap ilerledikçe o’nun kim olduğu gün ışığına çıkmaya başlamıştı.

    Hüzünlü bir ikindi vakti ansızın gelecek…


    O, kaderimdi. Bana yazılandı. Hüzünlü bir ikindi vakti ansızın gelecek, pas tutmuş kozmopolit yalnızlığımı bir çırpıda silecekti. Ve onu tanıyor olacaktım. İlk defa görüyor olsam da tanıyacaktım. Yazılmış kader silsilemin bir parçasıydı ve ben bu parçaya eninde sonunda kavuşacaktım.

    Mecnun’dan Don Juan’a

    Rasim hoca kitabında, Leyla ve Mecnun, Kerem ile Aslı gibi kültürümüzde yer etmiş efsanevî öyküleri işlerken, aynı zamanda Dostoyevski’nin Nastasya Filippovna'sından, Pedro Almodovar’ın Patty Diphusa'sına, Samson ve Delile'den, Yunan mitolojisine ve Don Juan’a kadar portreleri de okura sunuyor. Bu karakterler etrafında tahlillerin de yapıldığı kitapta, efsane olmuş bu aşkları sadece okuma cesaretini gösterenleri şaşırtacak derecede çarpıcı, keskin teşhisler de konuluyor. Farklı kültür ve mitlerden portrelerin bir arada işlenmesi aşkın nasıl da tek olduğunu gözler önüne seriyor.


    Sanki ciğerimden bir parçadır

    Beni benden bir süre uzaklaştıran, daha önce bir yerlerde görmediğim, okumadığım ve sanırım Rasim Özdenören’in de ilk olarak ele aldığı mesele, kitaptaki bir makalede Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya aşk penceresinden bakılması. Özdenören’in aktardığı rivayete göre, Hz. Âdem yaratılışı icabı kendi cinsinden bir arkadaş bulup onunla yakınlık kurmak ister. Böyle düşünürken de uyuyup kalır. Uyandığında başucunda Hz. Havva’yı görür. Bir anlatıma göre onu hemen tanır ve gülümseyerek, “Sen Havva’sın” der.  Burada aşkın kaderle iç içeliğini görebiliyoruz. Bir anlatıma göre de Hz.Havva’yı görünce, “Sen kimsin? Niçin geldin?” diye sorar. Hz. Havva da ona, “Ben sana zevce olarak yaratıldım. Hak Teala beni sana arkadaş olmak için ve eş olayım diye gönderdi” cevabını verir. Hz. Âdem Hak Teala’ya, “Bu ne cinstir ki onu sevdim, ona bağlandım. Ya Rabbim kalbim ona meyletti, sanki ciğerimden bir parçadır” der. İşte Rasim Özdenören, Hz. Âdem ve Hz. Havva örneğinde kadın-erkek bütünlüğünü göstermeye çalışırken belki de ilk aşk örneğini de nakletmeye çalışıyor. Zaten söz konusu bölümün devamında Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yeryüzüne ayrı noktalardan indirildikleri ve senelerce aşk acısıyla birbirlerini arayıp durdukları söylenmiş. Başka söze ne hacet.

    Soru işaretlerini gideriyor

    Evet, kitap aşkı tanımlamıyor. Ama aklımızda yer etmiş “aşkın tanımı” çıkmazından bizi uzaklaştırıyor. Çünkü Aşkın Diyalektiği’ni okuduğunuz zaman tanıma ihtiyaç duymaksızın aşkı anlıyor, yaşamadığınız halde hissediyor, aşka her yönüyle bütüncül bir açıdan bakabiliyorsunuz. Böylece aşk denen duygunun tanımlara sığmayacağını yeniden görüyorsunuz. Ayrıca dünyevî aşkla ilahî aşk arasındaki ilişkiyi sıkı şekilde işleyen Özdenören, bu konuyla ilgili soru işaretlerinizi de siliveriyor.

    Bu kitabı biz hak edebiliyor muyuz?

    Televizyon dizilerinden izlediğimiz, sahil şehirlerinde yaşayabilme hayaliyle var ettiğimiz, Mevlana ile Şems’i, çoluğunu çocuğunu bırakabilecek yapıda bir anne ve buna göz yumabilecek oryantalist bir yolgezerle birlikte işleyebilme cesaretini(!) gösterebilen kitaplarda okuduğumuz ‘aşk’ı görünce, adı bile konamamış çağımızda, Aşkın Diyalektiği gibi harika bir kitap okunmayı fazlasıyla hak ediyor. Ediyor da bakalım o kitabı biz hak edebilecek miyiz?

    İşte bunun herkese nasip olmadığını biliyorum!

    rasim özdenören Hoca geleneksel estetiğimizde ifadesini bulan mazmunlara göndermede bulunarak bir aşk metafiziğine yöneliyor bu yazılarında. aşk metafiziği kavramı bu yazıların felsefî analizlerden ibaret olduğu düşüncesine sevk etmesin okuyucuyu. eğer edebiyat ve sanat, insanın en sahici seslerini en doğrudan ifadesiyle yeniden biçimlendirmek ise, rasim özdenörenin düşünceleri daha çok bu imkana başvurarak anlam evrenini kuruyor. onun aşka dair düşünceleri zihnî bir sisteme değil, hayatın kendisine indirgendiğinde ancak özgün anlamını kazanıyor. aşkı bir mecaz kılan beşerî koşulların bir köprü, bir merdiven olduğunu ihsas ettirirken yazar, aşkın gerçeğini varlığın dikey boyutunda irdeliyor. daha doğrusu aşk bu yazılarda yatay boyutu dikey boyuta bağlamanın bir imkanı olarak çıkıyor karşımıza. aşkın diyalektiği ise sözü edilen bağlantıyı kurmanın, aşk derdine düşmenin, kısacası merdiveni çıkmanın kendine özgü serüveniyle ilgili türlü hallerden ibaret. kalbin çeşitli hallerinden..islamın diyalektik felsefesi diyeyim siz anlayın. aşkın da diyalektiği olur. :)

    KITABI OKUYUN OKUTUN EFENDIM TAVSİYE EDERİM..iyi okumalar:)
  • 403 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    Kara Ahmet çetin şartlarda büyüdü, ailesi ile çok çetin şartlarda yaşamını sürdürmeye çalıştı. Tıpkı Anadolu'nun diğer binlerce gârip mazlum köylüsü gibi. Çok çile çekti Kara Ahmet'in ailesi çok zulümettiler onlara... Halkın arasından çıkmış bir kaymakam çıkıverdi aniden, Kara Ahmet'in ailesi rahat bir nefes almaya başlamıştı taa ki Kaymakam görevden alınıncaya kadar.. Kaymakam gitmeden önce Kara Ahmete bir kalem hediye edip ona öğütler vermişti. Kara Ahmet kararlıydı okuyacak! Büyük adam olacaktı!.. Ezilenlerden yana olacaktı, milleti ezenlerin başını ezecekti! Bu hayali hem kendi içinde hem de anacığının içinde büyük bir ukteydi. Tabi kaymakam gidince Alçaklar yeniden bu zararsız aileye saldırmaya, sataşmaya başladı, Kara bayram dayanamıyordu topladı pılını pırtını şehre göç etti ama Irızca köyde kaldı düşmanlarından kaçmayı yediremezdi kendine.

    Kara Bayram şehre taşınmış bir gecekonduya sokmuştu başını, hastanede hem kendisine hem eşi Hacca’ya iş bulmuştu, kendi yağlarında kavrulup gidiyorlardı. Kara Ahmet derslerinde çok başarılıydı okumak istiyordu okuyup kaymakam, vali olmak istiyordu zulme uğrayan Anadolu halkına yardım etmek istiyordu okuma cevheri onda vardı. Ama Türkiye güçlü bir ülke değildi, fakir, çağın gerisinden gelen bir ülkeydi. Dahası, komünizm ve emperyelizm arasında sıkışıp kalmıştı.

    Tek partili dönem bitmiş rejim değişmiş demokrat parti ile birlikte ülke emperyelizme kayıyordu böyle bir dönem içinde Orta okula başladı Kara Ahmet, ama okumak onun için o kadar kolay olmayacaktı çünkü babası tarafından okutulmak istemiyordu babası onun hoca/alim olmasını istiyordu. Babasın beynine bu fikirler hastane yönetiminin değişmesiyle birlikte yönetime gelen dinciler tarafından sıkıştırılmasıyla aşılanmıştı. Her şeye rağmen Ahmet okumak istiyordu en büyük destekçisi ise annesi olmuştu. Hacettepe üniversitesi siyasal bölümleri kazandı tabi okuduğu dönem karışıktı sadece Türkiye değil dünya fokur fokur kaynıyordu komünizm ve emperyelizmin görünmeyen savaşı vardı. Hoş, dünya halkları arasında gayet de iyi gösteriyordu bu savaş kendini...

    Ben bu tür kitapları içinde ki olay örgüsü değil de daha çok barındırdığı döneme vurduğu demlerden dolayı severim ki yazar bunu en iyi yapan insanlardan biri.

    68 kuşağı meşhurdur. Bilirsiniz ;) işte Kara Ahmet gibi insanlar mazlumun yanında olmayı seçmiş ülkenin sömürülmesine karşı çıkan insanlar 68 kuşağını temsil eder. (Ben 68 kuşağı ismini babamdan çocuk yaşta iken çok kere duymuştum ailem aşırı solcu bir aile bu sebeble sol ideolojiyi az çok bilirim..) Sömürgeci Amerika'nın 6. Filosu (7. Filo da Vietnam’da cehennemi yaşıyordu o sıralarda...) İzmir'e gelince ülke çapında gençler protestolar yapmaya başlar, Kara Ahmet'te bu protestolara katılanlardı göz altına alındıktan bir süre sonra serbest bırakılmıştı. Bir çok insan bu olaylarda gözaltına alınmış hatta karakollorda işkence görmüşlerdi...

    Bu olaydan bir süre sonra Kara Ahmet halkın rezil durumu hakkında Anadolu'ya gidip raporlar hazırlamaya başlar durum gerçekten vahimdir. Emperyalizmin köpekliğini yapan siyasetçilerin köpekleri, Anadolu halkını bir vapmir gibi emmekteydi... Köylülere dair her şeyi, anlatılan her şeyi kayıt altına aldı Ahmet ve arkadaşları. Görevleri bitince dönüş yolunda bir gecekondunun yıkımına karşı çıkmış ve polis ile karşı karşıya gelmişlerdi ve Kara Ahmet bu olaydan sonra hapse düştü. O hapse düştükten sonra ülkede büyük çapta protestolar olmaya başlamıştı. Halk uyanmış hakkını aramaya başlamıştı Kitap böyle bitiyordu, ayrıca yine kitabın sonlarında işçi grevlerinin tarihçesi gibi bir şey veriliyor. Türkiye emekçilerinin ilk grevi 1835 yılında yapılmış. Kitapta Anadolu köylüsünün ve memleketin durumu garip bir Anadolu ailesinin hayatı üzerinden anlatılmakta bu dönemleri merak eden insanlar için birebir bir kitap olduğunu düşünüyorum.

    Herkese keyifli okumalar! <3
  • es-Saymerî "Menâkıb"ında şöyle bir olay anlatır:

    İmam Ebû Hanîfe(rh.a.) ilmî bir seyahat için Bağdat'a gitmiştir. Kûfe'deki talebeleri, aralarında çetin bir mesele takrir edip üzerinde uzun araştırmalar yapar ve döndüğünde İmam'a bu meseleyi sormayı kararlaştırır. Kûfe dışında karşıladıkları İmam'a, hoş-beşten sonra meseleyi arz ederler. İmam, "Bu meselenin cevabı şudur" der.

    Talebeleri itiraz eder ve aralarındaki konuşma şu minval üzere devam eder:

    - Ya İmam! Bağdat size yaramamış. Biz bu meseleyi günlerdir aramızda konuşup tartışıyoruz. Vardığımız sonuç sizinki gibi değil.

    - Öyleyse getirin delillerinizi.

    Deliller zikredilir ve konuşma devam eder:

    - Şu şu sebeplerden dolayı bu meselede sizin vardığınız sonuç yanlış, benim söylediğim doğrudur.

    Bunun üzerine özür dileyerek "tamam" derler. Ama İmam meselenin peşini bırakmaz:

    - Birisi size benim söylediğim cevabın yanlış, sizin söylediğinizin doğru olduğunu söylese ne dersiniz?

    - Bu mümkün değil. Zira siz az önce meseleyi vuzuha kavuşturdunuz.

    İmam, "Öyleyse dinleyin" der ve kendi cevabının delillerini çürütüp, onların delillerini takviye eder.

    Bunun üzerine,

    - Bize haksızlık etiniz demek ki. Biz bu cevabın doğru olduğunu zaten söylemiştik.

    - Acele etmeyin. Şimdi size, benim cevabımın da, sizin cevabınızın da yanlış olduğunu, bu meselenin doğru cevabının bir üçüncü seçenek olduğunu söylersem ne dersiniz?

    Bunun mümkün olmadığını söylediklerinde, önceki iki cevabın delillerini çürütüp, üçüncü cevabın delillerini takviye eder. Talebeler şaşkındır. "Ey İmam" derler, "doğrusu neyse bize söyleyin." Bunun üzerine İmam Ebû Hanîfe, ilk cevabının doğru olduğunu ve diğer iki cevabın yanlış olduğunu delilleriyle ortaya koyar.

    Benzeri bir hadise Takiyyüddîn es-Sübkî(rh.a.) hakkında, oğlu tarafından nakledilmiştir.

    Oğlu Tâcuddîn es-Sübkî'nin Tabakâku'ş-Şâfi'iyye'de zikrettiğine göre babası Takiyyuddîn es-Sübkî, ömrünün sonlarına doğru Kur'an tilaveti ve murakebeye yönelmiş, münazarayı terk etmişti. Geceleri uyuma adeti yoktu. Gündüz –resmî işlerinden ve diğer ilmî meşgaleleri ile ibadetlerden arta kalan zamanlarda– uyurdu. Oğluna da özellikle gecenin ikinci yarısını uykuyla geçirmemesini, fuzuli bir işle uğraşarak da olsa seher vaktine uyanık girmesini öğütlemişti.

    Bir gece ders arkadaşları oğul es-Sübkî'ye, babasının o ünlü münazaralarından birisine tanık olmak istediklerini söylediler. Babasına bu talebi iletince kabul etti ve kendi aralarında, kaç kişi iseler o kadar vechi bulunan bir mesele tayin edip, her birinin, seçtiği vechin delilleri üzerinde çalışmasını, hazır olduklarında kendisine haber vermelerini istedi.

    Hazır olduklarında takrir ettikleri meseleyi kendisine arz ettiler. Her biri ile konunun bir vechi üzerinde münazara etti ve hepsini susturdu. Sonunda "Hepimizin delillerini çürütünüz; peki bu meselede hak olan görüş hangisidir?" dediler. Bununu üzerine "Bana göre hak olan şu arkadaşınızın savunduğu görüştür" diye başlayarak oradakilerin savunduğu görüşlerin her birini ayrı ayrı takviye etti. Bu defa da öğrenciler, "Şimdi de bütün görüşlerin hak olduğunu söylediniz; batıl olan nedir?" diye sordular. "Hak olan şu görüştür; diğerlerine gelince, şu görüş şu sebeple, bu görüş bu sebeple reddedilir" diyerek az önce haklı çıkardığı görüşleri bu defa da mahkûm etti. Oğul es-Sübkî diyor ki: "Oysa orada bulunanların hepsi iyi biliyordu ki, Şeyh bu mesele üzerinde durmayalı yıllar olmuştu."

    Oğul es-Sübkî'nin zikrettiğine göre bir kere duyduğu/dinlediği birşeyi bir daha unutmayan ve Hadis, Fıkıh, Tefsir, Kıraat, Usul... ilimlerinde döneminin ilim adamlarınca "imam" olarak nitelendirilen baba es-Sübkî hakkında büyük Hadis hafızı allame Salâhuddîn Halîl b. Keykeldî el-Alâî şöyle der: "İnsanlar, "el-Gazzâlî'den sonra Takiyyuddîn es-Sübkî gibi birisi gelmiş değildir" diyor. Oysa bana göre onun hakkında böyle söyleyenler ona haksızlık ediyor. Zira benim nazarımda o, Süfyân es-Sevrî gibidir."

    Pek çok İslam aliminin ezber ve hafıza gücü konusunda nakledilen dehşetengiz anekdotlar onun hakkında da varittir. Başta Kütüb-i Sitte olmak üzere meşhur Hadis musannefatını, yine başta İmam eş-Şâfi'î'nin el-Ümm'ü ve el-Müzenî'nin el-Muhtasar'ı olmak üzere pek çok Fıkıh kitabını, fukaha akvalini, Arap dili alimlerinin görüşlerini, şiirleri... ezberinde bulunduran birisi olarak birçok eserini sadece hafızasından yardım alarak yazmış olması şaşırtıcı değildir...

    Döneminin ez-Zehebî, el-Mizzî, el-Birzâlî gibi büyük Hadis hafızları ona talebelik etmiş, kendisinden hadis dinlemiştir. Kendisine reddiye yazdığı İbn Teymiyye bile onun ilmini ve dirayetini itiraf edenlerdendir.

    Aralarında muhasama meydana gelmiş olan kişilerin bile vefat ettiğini haber aldığında üzülür, Kur'an okuyarak ruhlarına hediye ederdi.
    Haya timsali idi; yanında kimsenin mahcup duruma düşmesinden hoşlanmazdı. Talebelerinden en küçük bir mesele konusunda bir tesbitte bulunanlara, sanki o meseleyi hiç duymamış gibi tepki verir, onları cesaretlendirir, teşvik ederdi. Oğul es-Sübkî'nin anattığına göre birgün talebelerinden birisi, muahhar bir alimden bir mesele nakleder. Oğul es-Sübkî bu meselenin daha önceki bir alimin eserinde de geçtiğini, muahhar kaynağın zikredilmesinin uygun olmadığını söyler. Bunun üzerine baba es-Sübkî oğluna, "Bunu nereden biliyorsun, kaynağını getir" der. Oğul es-Sübkî, bahsettiği kaynak eseri getirmek için oradan ayrılır. Döndüğünde o talebe gitmiştir. Konuşmaya başlamadan baba es-Sübkî şöyle der: "Senin zikrettiğin mesele, o kitabın şu bölümünde geçiyor. Bunu biliyorum. Ancak bir ilim talebesi hocasına enteresan bir mesele keşfettiğini göstermek isterken sen onu mahcup duruma düşürecek bir tavır takındın. Bu uygun bir davranış değildir."

    Takiyyuddîn es-Sübkî(rh.a.), zikretmeye çalıştığım meziyetlerde elbette "tek" değil. Tabakat ve Menakıp kitaplarında pek çok alim hakkında buna benzer anekdotlar bulunduğu ehlinin malumudur. Bu yazıyla sadece bizi günlük hayatın hay-huyundan biraz olsun çekip alacak bir pencere aralamak istedim...

    Ebubekir Sifil Hoca
  • Ayrıca Sumer'de bir herkesin konuştuğu dil=emegir, bir de kadın dili=emesal olmak üzere iki dil var. Kadınların, hatta hadımların yazdığı belgeler kadın dilinde. Besim Atalay Hoca, bana vaktiyle Türklerde de kadınların değişik konuştuğunu gösteren örnekler bulduğunu ifade etmişti
  • İradeli olmak sadece maddi ve ictimai manada bir muvaffakiyetin değil, mesut olmanın bile temel şartıdır. İnsanların çoğu, bindiği eşeği unutup da, kayboldu sanarak pazarda eşek arayan Nasrettin Hoca'ya benzerler. Onlar da, saadetin kendi içlerinde olduğunu unutarak, onu barlarda, kahvelerde ve eğlencelerde ararlar. Sen bu gaflete düşme ve inan ki, muvaffakiyetin sırrı gibi, saâdet kuşu da kendi içimizde ve içimizin en orijinal ve bir kudret kaynağı olan altından kafesi içindedir. Saâdet, define gibi bir tesadüf kazması darbesiyle bulunuveren bir nimet değildir. O ne şanstır, ne mirastır, ne piyangodur, ne mevki ve servettir. Saâdet, cehd ile ve irademizin kuvvetiyle zapt edebileceğimiz bir kaledir.