• İsa'nın çarmıhtan indirildiği anı temsil ediyordu. Eğer yanılmıyorsam, ressamlar İsa'yı çarmıhta ya da çarmıhtan indirildikten sonra, yüzünde doğa üstü bir güzelliğin gölgesiyle çizme alışkanlığındadırlar. En tüyler ürpertici anların ortasında bile, Onun bu güzel­ liği koruması için uğraşırlar. Rogozhin'in tablosunda bu güzellik­ten eser yoktu; bu, çarmıha gerilmeden önce çektikleri dahil sayısız işkencenin damgasını taşıyan bir insan cesedinin yetkin bir temsi­ liydi; çarmıhı taşırken ve onun ağırlığı altında çökerken muhafız­lar ve ayaktakımı tarafından maruz bırakıldığı kötü muameleden ve darbelerden kaynaklanan yara izleri görülüyordu; ve nihayet altı saat boyunca (en azından benim hesabıma göre) maruz kaldığı çarmıhın izleri. Aslında bu, çarmıhtan henüz indirilmiş bir adamın yüzüydü; yaşamı ve sıcaklığı hâlâ büyük ölçüde koruyordu. Katılaşma henüz gerçekleşmemişti, öyle ki ölünün yüzü, ıstırabı sanki onu hâlâ hissediyormuş gibi yansıtıyordu (sanatçı bunu çok iyi yakalamıştı). Üstelik, bu yüz acımasız bir gerçeklikteydi: Her şeyiyle doğaldı; benzer işkencelerden sonra herhangi bir adamın yüzü nasıl olursa öyleydi. Hıristiyan Kilisesi'nin, ilk yüzyıllardan beri, İsa'nın ıstıraplarının simgesel değil gerçek olduğunu ve çarmıhta bedeninin sınırsız biçimde doğanın yasalarına tabi oldu­ ğunu öğrettiğini biliyorum. Nitekim, tablo darbelerin dehşet verici biçimde şekilsizleştirdiği, şişmiş, vahşi ve kanlı berelerle kaplı bir yüzü temsil ediyordu; gözler açıktı ve ölümün donuk parıltısını taşıyordu, göz bebekleri kaymıştı. Ama en tuhafı, bu işkence gör­ müş insan cesedinin görüntüsünün esinlediği garip ve kışkırtıcı soruydu: Eğer tüm yandaşları, gelecekteki havarileri, Onu izlemiş ve Çarmıhın dibinde durmuş olan kadınlar, Ona inananlar ve tapanlar, Ona sadık olanların tümü böyle bir cesedi gözleriyle gördülerse (ve bu ceset kesinlikle bu halde olmalıydı), böyle bir görüntü karşısında şehidin dirileceğine nasıl inanabilmişlerdi? İnsan kendine rağmen şöyle diyor: Eğer ölüm bu kadar korkunç bir şeyse, eğer doğanın yasaları bu denli güçlüyse, onlara karşı nasıl zafer kazanılabilir ki? Yaşadığı sırada doğanın üstesinden gelen, doğaya boyun eğdiren Onun f'Talitha koumi/" demişti ve küçük kız kalkmıştı, "Lazarus, çık!" demişti ve ölü mezarından çıkmıştı) karşısında bile eğilip bükülmeyen bu yasalar nasıl aşıla­bilirdi? Bu tabloyu seyredince, insan doğayı kafasında müthiş, amansız ve dilsiz bir hayvan olarak canlandırıyor. Yada daha çok, bu karşılaştırma tuhaf görünse de, onu devasa modern yapım bir makineye benzetmek daha doğru, çok daha doğru olurdu; büyük bir Varlığı, tek başına tüm bir doğaya ve onu yöneten yasalara, belki de yalnızca Onun ortaya çıkabilmesi için yaratılmış olan dünyanın tümüne bedel, paha biçilmez bir Varlığı vurdum­ duymaz ve duyarsız bir biçimde, akılsızca yakalayıp parçala­ mış ve yutmuş olan bir makine!
    Ve bana öyle geliyordu ki, bu tablonun ifade ettiği şey, her şeyin tabi olduğu ve size rağmen size hükmeden karanlık, küstah ve manasız biçimde sonsuz bir güç düşüncesiydi. Tablo hiçbirini temsil etmiyor olsa da, ölünün çevresindeki insanlar, tek darbede tüm umutlarını ve neredeyse inançlarını sarsan bu gecede korkunç bir kaygı ve yıkım hissetmiş olmalıydılar. Her biri içinin derinliklerinde olağanüstü ve sökülüp atılamaz bir düşünceyi taşıdığı halde, birbirlerinden müthiş bir dehşet içinde ayrılmış olmalıydılar. Ve eğer Efendimiz işkencenin arifesinde kendi bu halini görebilmiş olsaydı, O bile çarmıha ve ölüme öyle yürüyebi­lir miydi? O tabloya baktığınız zaman ister istemez aklınıza gelen bir soru da bu.."