• 504 syf.
    ·14 günde·Beğendi·10/10
    YOK EDİLİŞİMİZİN ADIMLARINI ÖĞRENİN!!
    DİKKAT!! UZUN VE DEHŞET SAÇAN BİR İNCELEMEDİR.

    Zor, yorucu, akıl almaz, dehşet verici ve yok oluşumuzun nasıl gerçekleştiğine tanıklık edeceğimiz bir inceleme geliyor. Dikkat! Bu incelemeyi okumadan önce paketli gıdaları, market ürünlerini, istediğiniz her şeyi yiyin!!! Politikayı, ülkelerin adlarını, tüm kuruluşları, Türkiye’yi, gıda sektörünü, sağlık sektörünü, ilaç sektörünü, ekonomiyi, bilimi her şeyi düşünün. İncelemeden sonra nasıl uyutulduğumuzu, tüm dünyayı nasıl yönettiklerini, tüm insanlığı nasıl kandırdıklarını duyunca nasıl düşüneceksiniz? Yazarın da benzetmesi gibi korku filmi izleyeceğinizi (okuyacağınızı) düşünün. Başlayalım..
    Rockefeller ailesini duyan var mı? Dünyadaki küresel şirketlerin en kirlisi, en güçlüsü, en büyük yöneticisi.. ABD, İngiltere, Fransa, Arjantin, Hollanda, İsrail, Almanya, Türkiye ve daha nicelerini avucunun içine alan küresel şirket (ABD ile işbirliği içinde) . Tohumu, kimyasal ilacı, petrolü ve finansı elinde bulunduranların en büyüğü ROCKEFELLER ailesi..‘‘dünya imparatoru’’ ‘‘yeni dünya düzeni’’ kavramları onlara ait.. Yeni dünya düzeninin içeriğini öğrendiğinizde sizler de benim gibi dehşete kapılacaksınız. Rockefeller diyor ki: ‘‘Sahip olmak hiçbir şeydir; kontrol her şeydir.’’ Ve bu söylemlerini harfiyen uygulayıp, amaçlarına insanları, ülkeleri kandırarak gerekçeler sunarak ulaşan, ulaşmaya devam eden, dünyadaki çoğu şeyin kontrolünü elinde tutan bit aile.. bizi ABD yönetmiyor, dünyayı Rockefeller ailesi yönetiyor!

    Şimdi kitabımız Rockefeller ailesini biraz tanıttıktan sonra gıda sektörüyle başlıyor anlatmaya. GDO’lu tohumu duyanlar var mı? GDO=Genetiği Değiştirilmiş Organizma. Bir bitkinin bir genini değiştirdiğinizde tüm genler etkilenir, böylece genler arası işbirliği bozulur. Değişimden sonra gen başka protein üretiyor. Böylece canlılar hiç bilmedikleri, vücudun bağışık olmadığı, sindiremediği yeni proteinlerle karşılaşıyorlar. Yani sofralarımıza gelen o domates, pirinç, mısır, çay, tütün, tavuk, kırmızı et, balık, sigara, kuru yemişler, zeytin, peynir, sucuk, salam, sosis, süt, yumurta, yoğurt, meyve suyu, patates, makarna, hatta yediğiniz ekmek ve dahası yüzlerce, binlerce ürünlerin neredeyse tamamı GDO’lu.. Hiç öyle şaşırmayın!! Şöyle ki marketteki o hormonlu diye adlandırdığımız domates GDO’lu olduğu kadar köyde yetişen domates de GDO’lu.. Nasıl mı?

    Şöyle ki; tarlada yetişen domatesin tohumu yerli üretim değil. Çiftçi kendi tohumunu ekemiyor. Onun yerine devletimizin başındaki bizi düşünen şahıslar (!) daha ucuza daha çok gelir edeceğini, maliyetinin az kazancının fazla olacağını ve gelişeceğini ve en çok da ipleri bu küresel şirketlerin eline verip, AB’ne gireceğimiz inancıyla ‘tarım ülkesi Türkiye’nin yok edilişine imza attılar. Küresel şirketlerin kuralları, yasaları ile bugün onların tohumlarını kullanarak onların istediği şekilde üretim yapmamızı, hangi ürünü ne kadar üretip ne kadarını ithal edeceğimizi karar veren bu şirketler sayesinde (!) doğal bir şeyimiz kalmadı. Tohumunuzu biz vereceğiz dediler verdiler, onu ekin dediler ektik, bu kadar ekeceksiniz dediler ektik, yerli üretim yapamazsınız dediler yapmadık.. Onlar dediler bizler yaptık (Devletin başındakiler kararlarımızı verdi.) peki sonuç? Şeker pancarı, pamuk, zeytin, mısır, buğday, tütün, balık ve daha bir çok ürünün ihracatı yapılırken şimdi bu ürünleri ithal ediyoruz.. bizim mısırımızı, pamuğumuzu, buğdayımızı, zeytinimizi alıp Gdo’lu ürün haline getirip bize ucuza (ucuzla başlayıp arttırarak devam ettiler) sattılar. Depolarında kalan ürün fazlalarını bize sattılar, katkı maddelerinin zararları ortaya dökülüp satışları azalan ürünleri de bize sattılar. Üstelik zararları çok ciddi olan ürünler başka ülkelerde yasaklanmasına rağmen biz kabul ettik, ürünleri denetleme ihtiyacı duymadık, rüşvetler kirli paralarla ürünlere onay verdik, aldık; vatandaşımızın sofralarına, midelerine koyduk. İçlerindeki katkı maddelerinin zararlarını anlatmaya kalksam bitiremem. Bugün şeker hastalığından, böbrek yetmezliğinden, kısırlıktan, bebek ölümlerinden, engelli çocuklardan, kolesterolden, çölayak hastalığından, baş ağrısından, romatizmalı hastalıklardan, depresyondan, vitamin eksikliklerinden, sinir sistemi hastalıklarından, alzheimerdan, kanserin her türlüsüne kadar tüm hastalıklarda bu ürünlerin parmağı var!! Etkileri kanınızı dondurur.

    Kuş gribi, domuz gribinin ortaya çıktığı zamanları hatırlayın, sonradan aşıları ortaya çıktı hatırlarsınız.. AH!! Bu hastalıkların oluşmasına sebep olup sonra da iyilik meleği gibi tedavisi için çıkarılan o aşıların asıl niyetlerini bilmiyorsunuz. Bende bilmiyordum. Dünyadaki tüm ilaç sektörünün işleyişi, ilaçları satmak için insanları hasta etmek gerek politikası işleniyormuş… iyileştirilmiyormuşuz, yok ediliyormuşuz!! Sadece tohum meselesi değil ki ? Tarımda kullanılan binlerce ilaç, gübre… bunları da onlar üretiyor(hepsi kimyasal maddelerden). Ürünlerin kalitesinin düşmesinin baş sebeplerinden biri de bu. Bugün yediğimiz binlerce ürünün eski tadının olmaması neden kaynaklanıyor sanıyorsunuz? Ve bunun üçüncü basamağı da ilaç sektörü zaten. Bir taşla üç kuş vuruyorlar. 1.) tohum satıyorlar 2.) tohumunu kullananlara kimyasal ilaç satıyorlar 3.) bu tarım sonucu hastalananlara ilaç satıyorlar.

    Bir de açlık yalanı var dünyada… Oysa dünyada üretilen gıdanın neredeyse yarıya yakını israf olmakta… ya ekonomik dengesizlikler ?? kimse bunları konuşmuyor.. İsrafın getirdiği açlık var sadece. Sonra da bu şirketler çıkıp diyor ki ‘‘bu ürünler açlığı ortadan kaldırmak için, bu ilaçlar, bu izlenen politikalar hep bunun için. Yalanın en alası burada saklı işte.. Açlığı meydana getirenlerle, açlığı ortadan kaldıracağız adı altında insanları yok edenler yine aynı kişiler. Amaç açlığı ortadan kaldırmak değil, amaç o insanları yok etmek, hasta insanları, zayıf insanları yok etmek!!

    Evet bunca yapılan şeylerin amacı sadece para mı kazanmak? Dünyayı mı yönetmek? Değil! Gelelim duyduğumuzda bizi hayrete düşürecek o saklı gerçeğe.. Asıl gerçek amaca.. Kısırlık neden çoğalıyor? Hastalıklar neden artıyor? Ölümcül hastalıklar neden artıyor? Neden bazı şeyler hep ucuz? (örnek tavuk..) bunları birleştireceğimiz noktaya geliyorum şimdi.. Öjeni nedir? Açıklayayım hemen: sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bilimselliği tartışmalı akım.. özetle bu akımın amacı üstün insan ırkı yaratmak!! Doğumlar kontrol altına alınsın, sadece zekilerin daha çok çocuk yapmasına izin verilsin, daha zeki insan toplumu oluşturulsun, hasta engelli zayıf olan insanlar ölsün.. Zayıf olanı beslemeye ve kaynakları tüketmesine izin vermeye gerek yok diyorlar.. Bir de dünya nüfusundaki artışı da biliyorsunuz.. kısırlaştırıyorlar çünkü biliyorlar ki dünya 2050 yılında 10 milyar insana yetmeyecek.. Eee bunu bizim kadar onlar da biliyor. Kısırlaştırmanın amacı üremeyi yok etmek. Dünyada ‘‘ari ırk’’ nüfusunu arttırıp gelişmemiş ülkelerde nüfus planlaması yapmak amaçları arasında.(
    nüfus planlama: zayıf olan soyların sistematik şekilde imha edilmesi!) İmha edilecek olan ırk kalitesiz beslenen (gdo’lu ürünlerle beslenenler) ırk, yoksul ırk.. Yani sen, ben, kardeşin, ailen, sevdiklerin, akrabaların, bizler… Hayat hakkı dünyayı ve bu sistemi yönetenlere ve onların hizmetçilerine tanınacak.

    Dikkat edin! Robotlar artık çoğalıyor.. İnsana ihtiyaç giderek azaltılıyor.. ''Gereksiz insan'' modern kıyımla yok ediliyor. Daha iyi daha zeki daha sağlıklı ve sorunsuz insanları kendileri istediği kadar yetiştirecekler. İstiyorlar ki dünya ‘‘ari ırk’’ dedikleri ‘‘seçilmişler’’e kalsın. Hastalıkların tamamen son bulması için çalışmaları, ölümsüzlüğü aramaları kim için sanıyorsun? Seni, beni yaşatmak için değil, kendileri için Uyanın artık!! Onlar ‘‘saklı seçilmişler’’ dünyayı paylaşmak istemiyorlar. Onları biz seçmedik, onlar yok etmek için bizi seçti, biz de izin verdik… OKUYUN!! GÖZÜNÜ AÇIN!! OKUTTURUN!!
  • 1) Cargill…
    Bir Amerikan şirketidir; ve yıllık geliri 114.7 milyar dolardır!
    2) Archer Daniels Midland…
    Bir Amerikan şirketidir; ve yıllık geliri 62.3 milyar dolardır!
    3) Louis Dreyfus…
    Bir Hollanda şirketidir; ve yıllık geliri 55.7 milyar dolardır!
    4) Bunge…
    Bir Amerikan şirketidir; ve yıllık geliri 42.6 milyar dolardır!
    Bu dört şirket dünyanın en büyüğüdür!
    Ne iş mi yaparlar: Gıda…
    Örneğin, dünya üzerindeki buğdayın yüzde 90'ının fiyatını bunlar kontrol eder! Evet, karnımızı doyurmak için ne kadar para ödeyeceğimizi bu dört şirket belirler…
    Jane Harrigan, Asya, Afrika ve Ortadoğu çalışmaları konusunda uzmanlaşmış SOAS Londra Üniversitesi'nde ekonomi profesörü…
    2011 yılındaki çalışmasında buğday fiyatlarında yaşanan artışın Kuzey Afrika'nın ekonomik politiğini araştırdı.
    Çalışmasına sebep olan; 26 yaşındaki Tunuslu seyyar satıcı Muhammet Buazizi'nin, 16 Aralık 2010'da rüşvet vermeyi reddedip kendini yakma eylemiydi.
    Buazizi'nin ateşi, “Arap Baharı”nın doğmasına sebep oldu…
    Prof. Harrigan 2014'te yazdığı “The Political Economy of Arab Food Sovereignty” (Arap Gıda Egemenliğinin Ekonomi Politikası) kitabında şunu söyledi:
    “Arap Baharı, dört büyük gıda şirketinin uluslararası piyasada buğdayın fiyatı üzerine kumar oynamaya karar vermesinin doğrudan sonucudur!”
    Çünkü:
    Arap Baharı yaşanılan ülkelerde besinlerin yüzde 50'si ithal ediliyordu.
    Ekmekle beslenen bu ülkelerin ithal ettiği besinin yüzde 35'i buğdaydı! Ve ithalat rakamları hızla artıyordu…
    İnsanoğlunun; ilk buğday, ilk nohut, ilk mercimek, ilk zeytini yetiştirdiği “Bereketli Hilal” coğrafyasında -Türkiye gibi- ülkeler kendi kendilerine yetiyordu…
    Sonra ne oldu?
    ÖZAL'DAN MÜBAREK'E


    II. Dünya Savaşı'ndan ABD “gıda devi” olarak çıktı. Savaşın yakıp yıktığı Avrupa'ya besin ihracatı yaparak büyük para kazandı. Zamanla…
    Avrupa kendine yetenden fazla tarımsal gıda üretmeye başladı. Bu kez…
    ABD ile AB arasında “gıda savaşı” başladı. Hemen anlaştılar; gıdalarını az gelişmiş ülkelere satacaklardı.
    Türkiye'de Turgut Özal tarımı yok etmek için ne yaptı ise, Mısır'da Hüsnü Mübarek, Tunus'ta Zeynel Abidin Bin Ali, Yemen'de Abdullah Salih benzerini yaptı.
    IMF ve Dünya Bankası programlarıyla pazarlarını/topraklarını ardına kadar dünya devi tarım şirketlerine açtılar!
    Tarımsal sübvansiyonları azaltma gibi politikalarla “Bereketli Hilal” topraklarında yerli tarımı katlettiler. Köylüler büyük şehirlere göç etti. Ülkeler gıdayla teslim alındı. Ve…
    Gıda, finansal bir araca dönüştü!
    2000'lerden sonra… Dünyanın en büyük dört gıda şirketi istedikleri gibi fiyat dalgalanmaları yapmaya başladı. Çünkü ülkeleri boğazlarından kendilerine bağlamışlardı!
    Örneğin…
    Tahıl hasadı açısından 2006 ve 2007 yılı bereketli geçmesine rağmen dört şirket aldığı kararla, fiyatları dünya genelinde tavana vurdurdu. Başta Ortadoğu olmak üzere bazı bölgelerde kıtlık meydana geldi.
    Neoliberalizmin hiçbir ahlâkı yoktu; gıdanın hayati sorun olması umurunda bile değildi!
    Başkan B.Obama seçildiğinde, bu dört şirketi kontrol altına alacak yasalar çıkarmak istedi. Çünkü Batı, aç kalan mültecilerle başa çıkamıyordu. Obama'nın gücü yetmedi yasa çıkarmaya!
    Mahşerin Dört Atlısı dünyaya hükmediyordu…
    VUR ABALIYA!

    Sadece Turgut Özal değil…
    Recep Tayyip Erdoğan'ın da…
    Türk tarımını yok etmek için neler yaptığını “Saklı Seçilmişler” kitabımda yazdım.
    Ah benim zavallı ülkem!
    İnsanlar kafasını kaldırıp dünyada neler olduğuna bakmıyor ki! Sanıyor ki, bir avuç üreticisi stok yaparak soğan fiyatını artırıyor!
    Cargill, Archer Daniels Midland, Louis Dreyfus, Bunge kim? Nerden bilsin halkımız?
    Pahalı gıda sorununun sebebini yandaş medyanın yalan haberinden öğreniyor; ya da Erdoğan'ın tehditler savuran konuşmasından! Meğer pahalılığın nedeni Polatlı'daki o soğan deposuymuş!
    Bir çıkıp tarımın son 40 yılda uluslararası şirketlere nasıl teslim edildiğini söylüyor mu?
    AKP umursadı mı bu teslimiyeti? Ne gezer…
    Türkiye tarımsal arazilerinin yüzde 43'ünün boş olduğunu bilmiyor mu? Peki, olan arazilere ne ekiliyor? İnsanların değil araçların yemesi için ekim yapılıyor! Örneğin…
    Bugün dünyadaki yağmur ormanları ve tarımsal topraklar biyo-dizel için yok ediliyor. Ekrem Pakdemirli'yi anımsarsınız; eski bakandı. Siyaseti bırakınca Bandırma'da “Çevresel Kimya A.Ş.” kurdu. Bitkisel yağlardan biyo-dizel yakıt üretecekti! Pakdemirli vefat edene kadar, kanola üretimi için lobi yaptı!
    Oğlu Bekir Pakdemirli, Kanada merkezli küresel “McCain Foods” gıda şirketinin Ortadoğu sorumlusuydu! Bugün tarım bakanı!
    Kime neyi anlatıyoruz?
    Vur abalıya!
  • Hollanda' da bu iş nasıl oluyor? Yazayım: Araziyi aldınız. Öyle kafanıza göre "şunu dikeceğim" de­mekle olmuyor. Önce tarım arazinizin kayıtlı olduğu koopera­tife gidiyorsunuz! "Ne kooperatifi? Nerde serbest piyasa?" filan deme, o seni kandırmak için söyleniyor. "Hollanda gibi kapita­list ülkede kooperatif olur mu" diye hiç sorma. Menderes döne­minde söylenmeye başlandığı gibi kooperatifi "gomonist örgüt" sanrna! Neyse. Dönelim Hollanda'ya ... Kooperatif yetkilisi sana "arazinizde şu ürünleri yetiştirecek­siniz" diye bir-iki alternatif sunacak. "Olur mu? Geçen yıl hıya­rın kilosu kaç liradan satıldı, ben hıyar ekeceğim" filan deme, dinlemezler. Bir ürünü seç! Ben ayrıca "ek olarak şunları da di­keyim" filan deme, izin yok. Tek ürünü seçtin ... Yetkili, ürün maliyetlerini! giderlerini hesaplıyor. İstiyor ki, hasat sonunda başına ne geleceğini bil! Tahmini bilançoyu aldın. Bu arada, paran yeterli değilse borç veriyorlar. Dur nereye gidiyorsun? Gitme. Yetkili seni kooperatifin tarım mühendisine yönlendirecek! Bir gün sonra ... Mühendis ve kooperatifin teknik elemanlarıy­la arazini teftişe gidiyorsun. Mühendis yetiştireceğin ürün hak­kında ne kadar bilgi sahibi olduğunu ölçüyor. Yeterli değilsen sana yardımcı oluyor. Bu arada ürünle makine parkındaki araçlarını bildirmek zorundasın. Eksik aracın varsa tamamlıyorlar. Bitmedi ... Sonunda ... Ekim için program yapılıyor. Çalışma başlıyor. Yine tek başına değilsin. Öncelikle kullanacağın ilaçlar, güb­reler, sular ve yapacağın kesim ve kontrolleri kooperatif yetkili­leri tarafından sana bildiriliyor. Tüm kurallara uydun. Geldi hasat zamanı. "Tek başınayım" diye düşünme. Kooperatif hasat zamanı personel desteği veriyor. Ürünü topladın kooperatifin öncülüğünde kiralık depoya kaldırıyorsun. Bekleyeceksin. Godot'yu değil, eksperleri! Taban fiyatı o belirleyecek. Yine "serbest piyasa" lafına başlama! Kork­ma Türkiye' de olduğu gibi seni küresel şirketlerin inisiyatifine bırakmıyorlar. Bunlar yeminli eksper! Yemini kofti değiL. Ne üretici olarak senden, ne de alıcılardan etkileniyor. Taban fiyat belirlendikten sonra ürün, kooperatif tarafında açık artırmayla satılıyor. Tabii senin onayın şart. Satış belgesine imzani atıyorsun.
  • Alıntı
    Yazarlık, özellikle günümüz modern toplum algısında iyi gelir sağlanabilecek bir meslek olarak görülüyor. Ancak ne bugün ne de dün, büyük yazarlar yaşamlarını idame ettirmek için kitap yazmakla kalmamışlardır. Hatta daha da ötesi; kitaplarından para kazanamadıkları için sabit bir işte çalışanları da vardır: Memuriyet, öğretmenlik, katiplik, daha kırsal bölgelerde tarım, toprak işçiliği yazarların kendilerini finanse etmek adına çalıştıkları belirgin işlerdir. Eğer Tolstoy gibi zengin bir aileden gelmiyorsanız, siz de sakın ha yazarlığı para kazanılacak tek mecra olarak görmeyin. İşte yazar ve şairlerin meslekleri!

    1. William S. Burroughs

    Yol ruhunu simgeleyen ve kaleme döken, Beat kuşağının öncülerinden William S. Burroughs 1942’de psikolojik gerekçelerle Amerikan ordusundan ayrılır. Bunun üzerine Chicago’ya döner ve bir böcek ilaçlayıcısı olarak çalışmaya başlar. Yazarın bu yıllardaki tecrübeleri ”Exterminator” eserindeki öykülerin de içeriğini meydana getirir.

    2. Yaşar Kemal

    Türk edebiyatının dev ismi, ‘’İnce Memed’’ serisi ile edebiyat masasına yumruğunu vurmuş Yaşar Kemal, büyükşehirlerden evvel Anadolu’da yaşamış bir yazardır. Edebiyat dünyasına atılmazdan evvel kütüphanecilik, ırgat kâtipliği, traktör şoförlüğü gibi çeşitli işlerde çalışır. Eserlerine sıklıkla konu alan Çukurova bölgesi ve yarattığı kimi karakterleri de bu işlerde çalışan insanlardan oluşturur.

    3. Sait Faik Abasıyanık

    Türk öykü serüvenin en uzun adımlarını atan, her daim insan sevgisini görebileceğiniz eserlerin sahibi Sait Faik ticaretle ilgilenir, Türkçe öğretmenliği ve adliye muhabirliği yapar. Uzun soluklu çalışmadığı bu işlerden sonra ise kitaplarının telif hakkı ve ailesinden kalanlarla geçinir.

    4. George Orwell

    Distopya roman alanında ‘’1984’’ ile güncelliğini ve gücünü yitirmeyen Orwell, on dokuz yaşında polis teşkilatına katılır. İkinci Cihan Harbi döneminde BBC’de çalışır, hatta daha sonra savaş muhabirliği de yapar.

    5. Fyodor Dostoyevski

    Ruhsal derinliği ve kaleminin gücü herkesçe kabul edilen, Rus ve dünya edebiyatının ölümsüz yazarlarından Dostoyevski, Nikolayev Askeri Mühendislik Enstitüsü’nden mezun olur ve bir süre mühendislik yaparak geçinir. Bunun yanı sıra çevirmenlik yapar. Dostoyevski’nin, yazarlığa adım attıktan sonra sayfa sayısına göre para kazandığı ve bu nedenle kimi eserlerinin uzun olduğu da bilinir.

    6. Oğuz Atay

    ‘’Tutunamayanlar’’ın yazarı Oğuz Atay, 1957’de İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesini bitirir ve şimdiki Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İnşaat bölümünde öğretim üyeliği yapar. Akademik kariyeri ilerleyen Atay, 1975’e geldiğimizde karşımıza bir doçent olarak çıkar. Hatta ‘’Topografya’’ adlı bir meslekî kitap da yazar.

    7. Cemal Süreya

    İkinci Yeni’nin önemli isimlerinden Cemal Süreya da sanmayın ki tüm ömrünü bir şair olarak geçirir. Siyasal Bilgiler’den mezun olunca Eskişehir Vergi Dairesi’nde stajyerlik yapmaya başlar. Sonraki yıl Maliye Müfettiş Muavini olarak İstanbul’a atanır.

    8. Agatha Christie

    Polisiye edebiyatının başat isimlerinden ve eser üretimi konusunda da adeta bir makine olan Christie, Birinci Dünya Savaşı dönemlerinde askerî eczanede çalışır. Savaş sonrası dönemde de eczacılığı sürdüren yazar, bu yıllarını “Hercule Poirot” adlı eseriyle de kitaplaştırır.

    9. Jack London

    ‘’Vahşetin Çağrısı’’ ve ‘’Beyaz Diş’’ eserleriyle öne çıkan, aktivist yazar yılmayan ve ümidini kaybetmeyen bir hayat portresi çizer kendine. Edebiyata merak salıp kütüphanelerde kaybolurken konserve fabrikası ve Hint keneviri değirmeninde çalışır. Adeta her işin elinden geldiği London, bekçilik ve cam temizleyici olarak da geçimini sağlar.

    10. Orhan Kemal

    Toplumcu gerçekçi çizgide yetkin eserler veren Orhan Kemal de geçimle başı dertte olan yazarlarımızdandır. Siyasî gerekçeler Kemal’in babasını Suriye’ye gönderince yazar da burada bulaşıkçılık ve matbaalarda işçilik yapar. Türkiye döndüğünde ise fabrika işçiliği yapmayı sürdürür.

    11. Yusuf Atılgan

    Edebiyatımızda bunalımlı bir karakter (Zeberced) ve önemli bir mekân (Anayurt Oteli) yaratan yazar, hapis öncesi dönemde edebiyat öğretmenliği yapar. Özgürlüğüne geri kavuştuğunda ise Manisa’ya yerleşir ve 1946’dan 1976’ya, yani İstanbul’a dönene kadar çiftçilik yapar.

    12. Nâzım Hikmet

    Türk şiirinin attığı büyük adımlarda önemli bir paya sahip olan, dünyanın en büyük yazarlarından Nâzım Hikmet, erken yıllarda bir deniz subayıdır. 1920’nin sonlarında Kurtuluş Savaşı’na katılmak için Anadolu’ya giden Nâzım, bir süre Bolu’da Türkçe öğretmenliği yapar.

    13. Franz Kafka

    20. yüzyılın en önemli yazar ve anlatıcılarından Kafka’nın eserleri, belirli bir döneme ya da çağa atfedilmez. Onun eserleri, birçok klasik yazarınki gibi zamanlar üstüdür. Erken yıllarında para almadan hukuk doktorluğu yapar. Kafka ayrıca bir sigorta firmasında da dokuz ay boyunca çalışır.

    14. Orhan Veli Kanık

    ‘’Garip’’ şiir akımının baş mimarı Orhan Veli, yazarlık öncesi memuriyet hayatına atılan yazarlardandır. PTT Genel Müdürlüğü’nde başladığı iş hayatını, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Tercüme Bürosu’nda sürdürür.

    15. Ahmet Hamdi Tanpınar

    Cumhuriyet’in ilk öğretmenlerindendir kendileri. Lise, enstitü, üniversite gibi çeşitli eğitim kurumlarında edebiyat, sanat, estetik ve mitoloji öğretmenliği yapar. Sonraki yıllarında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde profesör olan Tanpınar, Maraş Milletvekilliği de yapar.

    16. Edip Cansever

    İkinci Yeni şiir akımının olmazsa olmazlarından Cansever, şairliğinin yanı sıra uzun yıllar ticaret yapar. İstanbul Kapalıçarşı’daki babadan kalma antikacı dükkânında çeşitli antika ve turistik eşyaların tüccarlığını yapar. 1950 – 1976 yılları şairin Kapalıçarşı esnafı olarak çalıştığı yıllardır.

    17. Necip Fazıl Kısakürek

    Günümüzde en çok ‘’Kaldırımlar’’ adlı şiir kitabıyla tanınan yazar, erken yıllarında banka memuru olarak görev yapar. İlk önce Bahr-i Sefit adlı Hollanda menşeli bankada çalışan Kısakürek, sonraki yıllarda Osmanlı Bankası’nda görev alır. Yazar sonraki seneler gazeteci olarak da çalışmayı sürdürür.

    18. Tevfik Fikret

    Türk şiirinin dev ismi Tevfik Fikret, mezuniyeti sonrası kâtip olarak iş hayatına atılır. Fransızca ve Türkçe öğretmenliği ile meslekî hayatını sürdürür. Fikret günümüz Galatasaray Lisesi’nde müdürlük de yapar. Yazar ayrıca çeşitli devlet dairelerinde de görev alır.
  • 144 syf.
    ·2 günde·7/10
    Rusya ve İsveç'in egemen olabilmek için birbirleri ile yarıştığı , çelimsiz ve granitlerle çevrili, binbir bataklıklar ülkesi Finlandiya....
    1811 yılına kadar İsveç egemenliğinde olan , sonrasında 1917'e kadar Rusya'nın himayesinde kalmaya devam eden
    Finlandiya'nın eğitim, bilim ve ülkü bilinciyle küllerinden doğduğu bir peri masalı...

    Bu süreçte isveçlilerin finlilere davranışları , avusturyalıların voyvodina ve bosna Hersek'te ki sırplara davranışı kadar aşağılayıcı olur . Kendini uygarlık olarak yüksek gören isveçliler , Finleri aşağı bir ırk sayarak gösterdikleri tutum , ülkenin her kademesinde kendisini gösterir...

    Ve birgün tıpkı M.Kemal ATATÜRK gibi ; ülkesinin kaderini değiştirecek bir aydın - kurtarıcı çıkagelir.

    ...Johan Vilhelm Snellman...

    Halk öğretmeni statüsüyle , potansiyelli taze beyinleri çekirdekten yetiştirerek , asker, öğretmen, mühendis demeden ülkenin gerekli kollarına entegre eden snellman ve arkadaşları, binbir bataklık ülkesi olarak bilinen finlandiya'yı , Beyaz zambaklar ülkesine dönüştürmüşlerdir...

    Coğrafi konum olarak hiçte parlak bir görünüme sahip olmayan finlandiya'nın planlı ve disiplinli çalşma ile yaptıkları ilham vericidir...
    Snellman- çiftçileri hollanda, almanya gibi ülkelere yollamış , kurak ve verimsiz olan fin toprakları üstünde tarım yapılmasını sağlamıştır. Bozulmuş aile yapısına sahip fin halkını bilinçlendirmek için alkolü yasaklamış ve her köye pedagoglar götürerek yıpranmış aile yapısını tamir etmiştir.

    Snellman'ın belki de bu devrimler arasında yaptığı en önemli reform ; ordu ve devlet dairelerinin neredeyse tamamına sızmış , aylaklık ve tembellik dışında hicbir şey üretmeyen isveçlileri temizlemek olmuştur ...

    Ordu denildiğinde akıllara , küfürler savuran, sarhoş gezen isveç askerleri gelirken , bu imajı tamamiyle değiştirmiştir.
    Görevlerinden alınan isveçli aylakların yerlerine öz be öz , eğitimli, saygılı ve ülkü bilincine sahip fin gençleri kanalize edilerek yükselişin fitili ateşlenmiştir . Halk arasında bozuk imaja sahip olan ordu , bir süre sonra ailelerin sorunlu ya da
    düzelmeyecegini düşündükleri çocukları için artık '' ıslah merkezi'' haline bürünmüştür...

    Kitabın son çeyreği ise insanın yüzünde tebessüm bırakacak cinsten... Reçel kralı Jarvinen ve 25 yıl boyunca Finlandiya'da korku salmış haydut Karokep'in dönüşüm ve değişimleri ilham verici...

    Jarvinen , kücük reçel dükkanında sıkıcı ve rutin bir hayat sürerken , köyde belli aralıklar ile düzenlenen bir konferansa
    tesadüf eseri katılır ve Bilge'nin anlattığı robinson crouse öyküsünden etkilenir ... Yazar petrov , Robinson criouse'un yaşam felsefesini , leopardi , schopenhauer ve Hartman'ın pessimizmine göre 10 kat tercih edilebilecegini vurgular...
    Bildiğimiz gibi Robinson criuse batan bir gemiden sağ kurtulan tek kişidir . Aç ve çıplak şekilde bir ada'ya güç bela kendini atar ve orada geminin enkazından getirdiği yiyecek ve araç gereçlerle hayatta kalır . Barınak yapar, tahıl yetiştirir, yabani keçileri ehlileştirir. Bu yaşamdan ilham alan Jarvin'in reçelleri , bu gün avrupanın birçok ülkesine ihraç edilmektedir... Bir nevi kelebek etkisi de diyebiliriz..

    Gazi Mustafa Kemal zamanı Türkçeye çevrilen ve Ata'mızın her öğretmen ve öğrencinin okumasını elzem gördüğü Beyaz zambaklar ülkesini okuyun .. okutunuz ... Teşekkürler petrov ...
  • Türkiye, konut sahipliği oranında Avrupa' da birinci sırada.
    Konut sahipliği oranı yüzde 68 seviyesinde hesaplanan Türkiye;
    İngiltere, Fransa, Hollanda, Avusturya, İsviçre gibi ülkeleri
    geride bıraktı. Ev sahipliğinde Türkiye, ABD ve Japonya'yı bile
    geçti!
    Peki ... Türkiye zar zor elde ettiği sınırlı yatırım kaynağını neden
    betona / konuta gömüyor? Girişimciler kendilerini neden bir
    tek inşaat sektöründe güvende hissediyor? AKP l Erdoğan iktisat
    politikalarının bu yatırım seçiminde katkısı nedir? Mülkiyet belgesi
    tapu, nasıl "kutsallık mertebesine" ulaşlırıldı?
    Soruları çoğaltabiliriz.
    Yeni bir tüketici ahlakı oluşturuldu:
    Evin var saygınsın!
    Araban var saygınsın!
    Kredi kartın kadar saygınsın!
    Cep telefonunun markası kadar saygınsın!
    Tüketim-marka çılgınlığı Müslümanları da derinden etkiledi.
    Mücahit, müteahhit olurken; "tek lokma tek hırka" anlayışı
    lüks yaşama dönüştü.
    Bir dönem hep karşı çıktıkları modern hayat, artık pazarladıklarıydı!
    Tek istekleri vardı, para kazanmak! Bu nedenle dillerinden
    düşürmedikleri "inşaat ya resulullah" oldu!
    Sürekli tarım alanlarını yok edip rant alanları açan spekülatif
    konut sektörünün simgesi TOKİ "kabe"leriydi artık!
    Havuzlu sitelerden daire almak için kültürel değerlerini askıya
    aldılar.
    Sadece yeşile düşmanlık etmediler.
    Dillerinden düşürmedikleri Osmanlı'ya en büyük kötülüğü
    yaplılar; Osmanlı mimari geleneğini yok ettiler. Geleneksel
    Osmanlı-Türk evlerini yıkıp talan ettiler.
    Ucube binalar dikerek tüm şehirleri, semtleri birbirine benzettiler.
    N eymiş, öğrencinin Osmanlı mezar taşını okuması gerekiyormuş,
    okullara Osmanlı ca dersi koydular! Güzel. Peki,öğrenci Osmanlı'nın ahşap binalarını / mimarisini nerede görecek?
    Avrupa' dan farklı ahşap karkası olan "rumış" türünü nasıl
    öğrenecek? "DaIma direği" nedir gidip görebilecek mi? Hepsini
    biçtHer. Onlar için ahşap ev, köhne yapılardı!
    Kentsel dönüşüm rantçılığıyla tarihi mimariyi yok ettiler. Mahalle
    kültürünü betonlara gömerek toplumsal değerleri çürüttüler.
    İnsan kimliğini salt tüketime göre biçimlendirdiler.
    Bu sebeple Türk tarımının katili olmaları hiç şaşırtıcı değil...
    Soner Yalçın
    Sayfa 255 - Kırmızı Kedi