• Hollanda' da bu iş nasıl oluyor? Yazayım: Araziyi aldınız. Öyle kafanıza göre "şunu dikeceğim" de­mekle olmuyor. Önce tarım arazinizin kayıtlı olduğu koopera­tife gidiyorsunuz! "Ne kooperatifi? Nerde serbest piyasa?" filan deme, o seni kandırmak için söyleniyor. "Hollanda gibi kapita­list ülkede kooperatif olur mu" diye hiç sorma. Menderes döne­minde söylenmeye başlandığı gibi kooperatifi "gomonist örgüt" sanrna! Neyse. Dönelim Hollanda'ya ... Kooperatif yetkilisi sana "arazinizde şu ürünleri yetiştirecek­siniz" diye bir-iki alternatif sunacak. "Olur mu? Geçen yıl hıya­rın kilosu kaç liradan satıldı, ben hıyar ekeceğim" filan deme, dinlemezler. Bir ürünü seç! Ben ayrıca "ek olarak şunları da di­keyim" filan deme, izin yok. Tek ürünü seçtin ... Yetkili, ürün maliyetlerini! giderlerini hesaplıyor. İstiyor ki, hasat sonunda başına ne geleceğini bil! Tahmini bilançoyu aldın. Bu arada, paran yeterli değilse borç veriyorlar. Dur nereye gidiyorsun? Gitme. Yetkili seni kooperatifin tarım mühendisine yönlendirecek! Bir gün sonra ... Mühendis ve kooperatifin teknik elemanlarıy­la arazini teftişe gidiyorsun. Mühendis yetiştireceğin ürün hak­kında ne kadar bilgi sahibi olduğunu ölçüyor. Yeterli değilsen sana yardımcı oluyor. Bu arada ürünle makine parkındaki araçlarını bildirmek zorundasın. Eksik aracın varsa tamamlıyorlar. Bitmedi ... Sonunda ... Ekim için program yapılıyor. Çalışma başlıyor. Yine tek başına değilsin. Öncelikle kullanacağın ilaçlar, güb­reler, sular ve yapacağın kesim ve kontrolleri kooperatif yetkili­leri tarafından sana bildiriliyor. Tüm kurallara uydun. Geldi hasat zamanı. "Tek başınayım" diye düşünme. Kooperatif hasat zamanı personel desteği veriyor. Ürünü topladın kooperatifin öncülüğünde kiralık depoya kaldırıyorsun. Bekleyeceksin. Godot'yu değil, eksperleri! Taban fiyatı o belirleyecek. Yine "serbest piyasa" lafına başlama! Kork­ma Türkiye' de olduğu gibi seni küresel şirketlerin inisiyatifine bırakmıyorlar. Bunlar yeminli eksper! Yemini kofti değiL. Ne üretici olarak senden, ne de alıcılardan etkileniyor. Taban fiyat belirlendikten sonra ürün, kooperatif tarafında açık artırmayla satılıyor. Tabii senin onayın şart. Satış belgesine imzani atıyorsun.
  • + Doğa herkese kendi yarattığını sevme içgüdüsünü verir: Karga da maymun da kendi yavrularına gülümser.

    + Platon der ki: "Günün birinde filozoflar kral ya da krallar filozof olursa, insanlık o zaman mutluluğa kavuşur."

    + Bir fırtınada kaptan, rüzgâra söz geçiremiyorum diye gemiyi bırakır mı?

    + İnsan iyiyi getiremiyorsa, kötüyü yumuşatmalı.

    Kitaptan alıntılar yaparak başladığım yazımda, bunu okur açısından olumlu buluyorum. Böylelikle amacım, okurun yazıya ısınmasını sağlamak ve incelemeye olan ilgisini çekmektir. İzninizle, beyaz atlı prensimizin eserine geçebiliriz. :)

    Eserin ismi ile ilgili bilgi vererek baslarşam eğer: Ütopya kelimesi, Thomas More tarafından üretildiği söylenir ve çağını aşarak günümüze kadar gelmiştir. 'Ütopya' kelimesi ile More, "İyi yer" ve "Yok yer" diğer bir ifade tarzıyla "Olmayan yer" anlamını taşıyan bir kinaye amaçlamıştır. Günümüzde ütopya nedir? Diye sorduğumuzda, "Gerçekleştirilmesi imkansız tasarı veya düşünce" tanım olarak karşımıza çıkmaktadır. More, bu eseri yazarken Platon' un 'Devlet' adlı eserinden ilham aldığı söylenir. (Bilinen ilk ütopya Platon'un "Devlet" adlı eseridir)

    Ütopya, gerçekte var olmayan, geleceğe yönelik tasarlanan ideal toplum biçimi anlamına geliyor. Özendirici ya da istenilen toplum şekilleridir de diyebiliriz. Distopyada vardır ve distopya, ütopik toplum anlayışına karşı antitez olduğu söylenir. Distopyalar korkutucudur ve toplumları önceden uyarma niteliği taşır. Ütopya ve distopya olarak yazılmış birden çok eser olmak ile birlikte; biz konudan uzaklaşmadan, konu sınırında hareket ederek yazarın Ütopya adlı eserinin yazınsal içeriğine ve düşünce yapısına dönelim.

    * "Ütopya" nerede olduğu belirtilmeyen bir adadır. Elli dört şehirden oluşur ve tek bir dil konuşulur. Başkenti Amaroute.

    *Bireyler aileleri, aileler "philarch" denen yönetim birimlerini oluşturur. Philarch önderleri daha üst bir kademede temsil olunur. Philarch aynı zamanda bir iş birimidir. Tarlalarda kolektif çalışılır. Sabah üç, öğleden sonra üç olmak üzere günde altı saat çalışılır. (Mülk, Allah'ındır diyerek, özel mülkiyeti sınır koymadan destekleyen ve işçinin alın terini gasp edenlere duyurulur)

    * Devlete ve yönetime dair tüm sorunlar halk kurultaylarında görüşülür. Kurultay ve büyük halk toplantıları dışında memleket meselelerini konuşmak yasaktır ve idamı gerektirir. (En büyük suç da zaten budur. Bence More, ülkenin huzuru için bunu yapmaktadır. Katılmasamda ilginç buldum)

    * Yönetsel olarak cumhuriyetten söz edildiği söylenebilir. Sınıf yoktur. Köleler sadece suç işlemiş olanlardır. Kölelere kötü davranılmaz.

    * Ütopya'lılar altını değersiz buldukları için altın zincirleri köleler takar.

    *Halkın bir canlının ölümüne alışmamaları için yenilecek hayvanları köleler keser. Başka ülkelerden Ütopya'ya gönüllü köle olarak gelenlere halk çok iyi davranır.

    * Her şeyin mülkiyeti ortaktır. Konutlar, on yılda bir çekilen kurayla değişilir ve herkes yeni evlerine taşınırlar.

    * Madenlerin Ütopya' da hiçbir değeri yoktur. Kaplarını topraktan yaparken, çocuk lazımlıklarını altından yaparlar. (Maden, para vs gibi şeylere değer verilmiyor, küçümseniyor)

    * Zorunlu eğitimin tek kademesi tarım eğitimidir. (Günümüzde yaşasaydı More, teknolojiyi ve sanayiyi de alabilirdi belki)

    * Ütopya'da amaç, halkın kendisini bilimsel ve sanatsal anlamda geliştirmesi için mümkün olduğu kadar fazla vakit bırakmaktır. (Günde altı saat çalışıldığı düşünüldüğünde gerçekçi görünüyor ve eğitim çok ciddiye alınıyor)

    * Kolektif yaşam sadece tarlalarda değil, ihtiyaçların giderilmesinde de söz konusudur. Çocuklar ortak bakım hanelerde büyür, yemekler halkevlerinde yenir.

    * Ülkenin belli bir dini yoktur. Dinsel hoşgörü egemen ve herhangi bir dinin propagandasını yapmak ceza gerekçesidir. (Hoşgörü ve barış için olsa gerek)

    * Herkes Tanrı'nın varlığında hemfikirdir ve en büyük ibadetin çalışmak olduğunu düşünür. (More burada romantik davranmış bence çünkü hiçbir toplum Tanrı'nın varlığını konusunda hemfikir olamaz, farklı düşünceler biz yaşarken de olacaktır, öldükten sonra da)

    * Savaşçı bir toplum değildir. Sadece kendilerini korumaları gerektiğinde savaşa girerler. (Meşru müdafaa diyebiliriz)

    * Fazla asker besleyip halkın yararlanabileceği ihtiyaç maddesini israf etmek yerine, paralı askerler tutarlar. Yine de devlete ait bir askeri güç vardır. Başlarında bir kralları bulunur ve bu kralın adı Utopus'tur. (Normalde kral yok)

    * Misafir olarak gelen bir Hristiyan kendi dininin propagandasını yapmaya çalışır ve diğer dinleri küçümserse bu durum Ütopya halkı tarafından hiç de hoş karşılanmaz.

    * Kanunlar sayı olarak çok azdır.
    (Ne kadar çok kanun çıkarsa halk kanunlardan haberdar olamaz, bilgi sahibi olmayan halkı da kandırmak kolaydır diye düşünülmüş ve bende katılıyorum)

    More, komünizm gibi bir model öngörür. Ortaklaşa ve eşitlikçi politikalardan yanadır. Eşitlikçi politikalar günümüz devletlerinde de tartışılmakla birlikte, yazarın kitabında da ben eşitlik kavramından uzak düşünceler gördüm. Kitabın 158. sayfasında geçen "Tören yerinde rahip göründüğünde, herkes öyle bir saygı ve öyle derin bir sessizlikle yere kapanır ki sanki tapınağa Tanrı gelmiş gibi, bir ürperti dolar herkesin içine." Belki de More, eşitlikten ziyade mutlak eşitliğin olmayacağını düşünüyor da olabilir.

    More, insanın doğasına fazlasıyla romantik, sempatik yaklaşmış. İnsanın doğasının iyi olduğunu düşünerek ve üstüne Tanrı fikrini koyarak da insanın kötülükten uzak duracağını düşünmektedir. More, ahlak kavramını dinlerle bir tutmuştur. Özgür düşüncesine saygı duymakla birlikte, bu konuda yazar ile aynı fikirde değilim. Çünkü ahlak kavramı dinlerin tekelinde değildir. Dinlerden çok daha önce de ahlak vardı. Bunu felsefe ile uğraşanlar genelde bilir, vatandaşlık ders kitabında da üstü kapalı bir şekilde değinilir. Düşünelim! Ahlak dinlerin tekelinde ve en güzel din bizim dinimiz. (Şüphesiz) Yeryüzünde ateizmin ya da farklı dinlerin hâkim olduğu (Hristiyan, Budizm vs) milletler iyiyi, doğruyu, güzeli bilmeden mi yaşıyorlar? İyiyi, doğruyu, güzeli bilmeden yaşayan bu milletler nasıl oluyorda tıp, teknoloji,uzay,ekonomi,hukuk vs bizden daha iyi durumda oluyorlar. Özellikle dinsiz denilen Hollanda geçen yıl mahkum yokluğundan hapishanelerini kapatırken biz ise hapishane açıyoruz. %60-%70 oranında Japon halkı din bizim yaşamımızda önemli bir yer tutmuyor diyor, ama genelde Japonlar ahlâklı olarak bilinir. Bir imamın aldığı maaş ile zor koşullarda çalışan bir işçinin aldığı ücret farklılığına bakarsak insani midir, vicdani midir? (Diğer farklı kamu görevlileride olabilir) Bu örnekler daha da arttırılabilir tabi. Amacım inançlı insan ile inançsız insanı ahlaksal olarak karşı karşıya getirmek değildir? Kim daha ahlaklıdır vs bunu yapmak da değil. Bunu yapacak kadar hadsizde değilim. Benim demek istediğim devletin insancıl bakış açısına sahip, dinsel ya da öğreti olarak herhangi bir düşünceyi himaye etmemesi. Çünkü bu empoze olur ve eğitim değil propaganda olur. Ülkesini seven bireyler yetiştiren, eğitimini insancıl bakış üstüne kuran milletler de ahlak olabilir. "Düşünen insan, kuru kuruya herşeye inanan insandan daha makbuldur" Dinsel olarak demiyorum, fanatizmin eseri olan insanları kastediyorum. Çünkü "Cehalet, öğrenmez inanır" Bana göre bir insan kitap okumazsa aklını eğitemez, aklını eğitemeyen bir insan, kalbini eğitemez. İyiyi, doğruyu bilemez. İster inançlı olsun, isterse olmasın. Roman, hikaye, şiir vs daha doğrusu hayatımda iyi olarak gördüğüm insanların çoğu edebiyat okurlarıydı. Edebiyatın iyi bir kişisel gelişim aracı olduğunu düşünüyorum. İçindeki insancıl, hayvancıl, doğacıl bakış açısı biz insanları birbirine kenetliyor. Olayları kahramanın gözünden bakmamız, bize muazzam bir empati yeteneği kazandırıyor; bu durumda bizleri saygı ve sevgi ekseninde daha barışçıl yapıyor.

    More'un ortak mülkiyet anlayışını destekliyorum. Kapitalizmin aşırı bireyciliği bizleri bencil yapıyor, ben merkezli oluyoruz ve insanların kötülüğünü istiyoruz. Kapitalizm azaldıkça insanlık artacaktır bana göre.

    Ütopya adlı eser felsefik bir romandır. Böyle olunca da ister istemez felsefeye kayıyoruz. Yazarın düşüncelerini, felsefî görüşlerini olumlu ya da olumsuz olarak eleştiriyoruz. Kitabı okuyunca Portekizli denizci Raphael Hytloday ile tanışacaksınız. Size Ütopya toplumunu anlatacaktır. Tabi Raphael'in de yazarın kendisi olduğunu unutmayın, yazarın görüşlerini anlatır. Şehirleri, başkenti, yönetim görevlileri, Ütopya toplumunun yaşayış şekilleri, kıyafetleri, kanunlar, ekonomi, dinler vs bunlar hakkında daha detaylı bilgileri şüphesiz kitapta bulabilirsiniz.

    Dünya döndükçe ve zaman, biz insanlar için var oldukça yazarın eseri okunacaktır, kalıcılığını sürdürecektir. Ben ilerleyen yaşlarımda bir daha okumayı düşünüyorum. Yazarın düşüncelerini beğenmesemde aklını sevdim. Thomas More, büyük oynamayı seviyor, büyük düşünüyor. Bu durum bir düşünür ya da yazara avantaj sağlıyor.

    Eserin dil yapısı hakkında bilgi vermedim, genelde çeviri kitaplarının ağır, zor bir dili olmuyor. Okurken boğulmuyoruz. Her kelimede nefes alarak ilerlediğimi söyleyebilirim. Yazıyı akıcı ve duru bulduğumu ifade etmeliyim. Cümleler arasındaki bağlantı sırıtmıyor. Geçişler sade tutulmaya çalışılmış ve bu da cümlelerin temposunu arttırmış. Esere pozitif bir hava katmış, birde felsefe türünde bir roman olduğu için bu yazının sade tutulması önemini daha da arttırmaktadır.

    Thomas More, Ütopya'sına davet etseydi beni, ona hayır derdim. Çünkü More'un ütopyasında yaşamak istemezdim, ama Thomas More kendi ütopyamı kurmamda bana yardımcı olabilir. Kendi Ütopya mı kurarken More'dan yardım almak isterdim. Kitabından son bir alıntıyla sizlere veda ediyorum sevgili okur.

    " Şahsen, başka uluslarda eşitliğin ve doğruluğun en küçük bir izini bile görüyorsam kör olayım. Bir soylu, bir para babası, bir tefeci, kısacası, hiçbir şey üretmeyen ya da devlete yararsız süsler püsler yapıp satan kişi, önemli bir iş yapmaksızın bolluk içinde güle oynaya yaşarken; öteki tarafta işçinin, arabacının, demircinin, marangozun, çiftçinin, bir lokma ekmek için durmadan çalışıp çabalaması, bunca alınteriyle, yük hayvanlarının bile zor katlanacağı yoksulluk içinde yaşaması hangi adalete, doğruluğa sığar?

    * İşaretleri yazarken kitabımda sayfa 12 ve sayfa 13'ten yararlandım. Bazen doğrudan, bazen de kendi cümlelerimle harmanlayarak yazdım. O sayfaların kitap hakkında iyi özetler verdiğini düşünüyorum. Başlığı da "Thomas More'un Ütopia'sı Hakkında) (Tutku yayınevi)

    Elimden geldiğince kimseyi kırmadan, meramımı anlatmaya çalıştım. Mümkün olduğunca diplomatik bir dil kullanmaya çalıştım. Kalbinizi kırdıysam peşinen özür dilerim.

    Sevgiyle kalın!!!
    Çiçeklerle tabiki :))
  • Alıntı
    Yazarlık, özellikle günümüz modern toplum algısında iyi gelir sağlanabilecek bir meslek olarak görülüyor. Ancak ne bugün ne de dün, büyük yazarlar yaşamlarını idame ettirmek için kitap yazmakla kalmamışlardır. Hatta daha da ötesi; kitaplarından para kazanamadıkları için sabit bir işte çalışanları da vardır: Memuriyet, öğretmenlik, katiplik, daha kırsal bölgelerde tarım, toprak işçiliği yazarların kendilerini finanse etmek adına çalıştıkları belirgin işlerdir. Eğer Tolstoy gibi zengin bir aileden gelmiyorsanız, siz de sakın ha yazarlığı para kazanılacak tek mecra olarak görmeyin. İşte yazar ve şairlerin meslekleri!

    1. William S. Burroughs

    Yol ruhunu simgeleyen ve kaleme döken, Beat kuşağının öncülerinden William S. Burroughs 1942’de psikolojik gerekçelerle Amerikan ordusundan ayrılır. Bunun üzerine Chicago’ya döner ve bir böcek ilaçlayıcısı olarak çalışmaya başlar. Yazarın bu yıllardaki tecrübeleri ”Exterminator” eserindeki öykülerin de içeriğini meydana getirir.

    2. Yaşar Kemal

    Türk edebiyatının dev ismi, ‘’İnce Memed’’ serisi ile edebiyat masasına yumruğunu vurmuş Yaşar Kemal, büyükşehirlerden evvel Anadolu’da yaşamış bir yazardır. Edebiyat dünyasına atılmazdan evvel kütüphanecilik, ırgat kâtipliği, traktör şoförlüğü gibi çeşitli işlerde çalışır. Eserlerine sıklıkla konu alan Çukurova bölgesi ve yarattığı kimi karakterleri de bu işlerde çalışan insanlardan oluşturur.

    3. Sait Faik Abasıyanık

    Türk öykü serüvenin en uzun adımlarını atan, her daim insan sevgisini görebileceğiniz eserlerin sahibi Sait Faik ticaretle ilgilenir, Türkçe öğretmenliği ve adliye muhabirliği yapar. Uzun soluklu çalışmadığı bu işlerden sonra ise kitaplarının telif hakkı ve ailesinden kalanlarla geçinir.

    4. George Orwell

    Distopya roman alanında ‘’1984’’ ile güncelliğini ve gücünü yitirmeyen Orwell, on dokuz yaşında polis teşkilatına katılır. İkinci Cihan Harbi döneminde BBC’de çalışır, hatta daha sonra savaş muhabirliği de yapar.

    5. Fyodor Dostoyevski

    Ruhsal derinliği ve kaleminin gücü herkesçe kabul edilen, Rus ve dünya edebiyatının ölümsüz yazarlarından Dostoyevski, Nikolayev Askeri Mühendislik Enstitüsü’nden mezun olur ve bir süre mühendislik yaparak geçinir. Bunun yanı sıra çevirmenlik yapar. Dostoyevski’nin, yazarlığa adım attıktan sonra sayfa sayısına göre para kazandığı ve bu nedenle kimi eserlerinin uzun olduğu da bilinir.

    6. Oğuz Atay

    ‘’Tutunamayanlar’’ın yazarı Oğuz Atay, 1957’de İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesini bitirir ve şimdiki Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İnşaat bölümünde öğretim üyeliği yapar. Akademik kariyeri ilerleyen Atay, 1975’e geldiğimizde karşımıza bir doçent olarak çıkar. Hatta ‘’Topografya’’ adlı bir meslekî kitap da yazar.

    7. Cemal Süreya

    İkinci Yeni’nin önemli isimlerinden Cemal Süreya da sanmayın ki tüm ömrünü bir şair olarak geçirir. Siyasal Bilgiler’den mezun olunca Eskişehir Vergi Dairesi’nde stajyerlik yapmaya başlar. Sonraki yıl Maliye Müfettiş Muavini olarak İstanbul’a atanır.

    8. Agatha Christie

    Polisiye edebiyatının başat isimlerinden ve eser üretimi konusunda da adeta bir makine olan Christie, Birinci Dünya Savaşı dönemlerinde askerî eczanede çalışır. Savaş sonrası dönemde de eczacılığı sürdüren yazar, bu yıllarını “Hercule Poirot” adlı eseriyle de kitaplaştırır.

    9. Jack London

    ‘’Vahşetin Çağrısı’’ ve ‘’Beyaz Diş’’ eserleriyle öne çıkan, aktivist yazar yılmayan ve ümidini kaybetmeyen bir hayat portresi çizer kendine. Edebiyata merak salıp kütüphanelerde kaybolurken konserve fabrikası ve Hint keneviri değirmeninde çalışır. Adeta her işin elinden geldiği London, bekçilik ve cam temizleyici olarak da geçimini sağlar.

    10. Orhan Kemal

    Toplumcu gerçekçi çizgide yetkin eserler veren Orhan Kemal de geçimle başı dertte olan yazarlarımızdandır. Siyasî gerekçeler Kemal’in babasını Suriye’ye gönderince yazar da burada bulaşıkçılık ve matbaalarda işçilik yapar. Türkiye döndüğünde ise fabrika işçiliği yapmayı sürdürür.

    11. Yusuf Atılgan

    Edebiyatımızda bunalımlı bir karakter (Zeberced) ve önemli bir mekân (Anayurt Oteli) yaratan yazar, hapis öncesi dönemde edebiyat öğretmenliği yapar. Özgürlüğüne geri kavuştuğunda ise Manisa’ya yerleşir ve 1946’dan 1976’ya, yani İstanbul’a dönene kadar çiftçilik yapar.

    12. Nâzım Hikmet

    Türk şiirinin attığı büyük adımlarda önemli bir paya sahip olan, dünyanın en büyük yazarlarından Nâzım Hikmet, erken yıllarda bir deniz subayıdır. 1920’nin sonlarında Kurtuluş Savaşı’na katılmak için Anadolu’ya giden Nâzım, bir süre Bolu’da Türkçe öğretmenliği yapar.

    13. Franz Kafka

    20. yüzyılın en önemli yazar ve anlatıcılarından Kafka’nın eserleri, belirli bir döneme ya da çağa atfedilmez. Onun eserleri, birçok klasik yazarınki gibi zamanlar üstüdür. Erken yıllarında para almadan hukuk doktorluğu yapar. Kafka ayrıca bir sigorta firmasında da dokuz ay boyunca çalışır.

    14. Orhan Veli Kanık

    ‘’Garip’’ şiir akımının baş mimarı Orhan Veli, yazarlık öncesi memuriyet hayatına atılan yazarlardandır. PTT Genel Müdürlüğü’nde başladığı iş hayatını, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Tercüme Bürosu’nda sürdürür.

    15. Ahmet Hamdi Tanpınar

    Cumhuriyet’in ilk öğretmenlerindendir kendileri. Lise, enstitü, üniversite gibi çeşitli eğitim kurumlarında edebiyat, sanat, estetik ve mitoloji öğretmenliği yapar. Sonraki yıllarında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde profesör olan Tanpınar, Maraş Milletvekilliği de yapar.

    16. Edip Cansever

    İkinci Yeni şiir akımının olmazsa olmazlarından Cansever, şairliğinin yanı sıra uzun yıllar ticaret yapar. İstanbul Kapalıçarşı’daki babadan kalma antikacı dükkânında çeşitli antika ve turistik eşyaların tüccarlığını yapar. 1950 – 1976 yılları şairin Kapalıçarşı esnafı olarak çalıştığı yıllardır.

    17. Necip Fazıl Kısakürek

    Günümüzde en çok ‘’Kaldırımlar’’ adlı şiir kitabıyla tanınan yazar, erken yıllarında banka memuru olarak görev yapar. İlk önce Bahr-i Sefit adlı Hollanda menşeli bankada çalışan Kısakürek, sonraki yıllarda Osmanlı Bankası’nda görev alır. Yazar sonraki seneler gazeteci olarak da çalışmayı sürdürür.

    18. Tevfik Fikret

    Türk şiirinin dev ismi Tevfik Fikret, mezuniyeti sonrası kâtip olarak iş hayatına atılır. Fransızca ve Türkçe öğretmenliği ile meslekî hayatını sürdürür. Fikret günümüz Galatasaray Lisesi’nde müdürlük de yapar. Yazar ayrıca çeşitli devlet dairelerinde de görev alır.
  • Rusya ve İsveç'in egemen olabilmek için birbirleri ile yarıştığı , çelimsiz ve granitlerle çevrili, binbir bataklıklar ülkesi Finlandiya....
    1811 yılına kadar İsveç egemenliğinde olan , sonrasında 1917'e kadar Rusya'nın himayesinde kalmaya devam eden
    Finlandiya'nın eğitim, bilim ve ülkü bilinciyle küllerinden doğduğu bir peri masalı...

    Bu süreçte isveçlilerin finlilere davranışları , avusturyalıların voyvodina ve bosna Hersek'te ki sırplara davranışı kadar aşağılayıcı olur . Kendini uygarlık olarak yüksek gören isveçliler , Finleri aşağı bir ırk sayarak gösterdikleri tutum , ülkenin her kademesinde kendisini gösterir...

    Ve birgün tıpkı M.Kemal ATATÜRK gibi ; ülkesinin kaderini değiştirecek bir aydın - kurtarıcı çıkagelir.

    ...Johan Vilhelm Snellman...

    Halk öğretmeni statüsüyle , potansiyelli taze beyinleri çekirdekten yetiştirerek , asker, öğretmen, mühendis demeden ülkenin gerekli kollarına entegre eden snellman ve arkadaşları, binbir bataklık ülkesi olarak bilinen finlandiya'yı , Beyaz zambaklar ülkesine dönüştürmüşlerdir...

    Coğrafi konum olarak hiçte parlak bir görünüme sahip olmayan finlandiya'nın planlı ve disiplinli çalşma ile yaptıkları ilham vericidir...
    Snellman- çiftçileri hollanda, almanya gibi ülkelere yollamış , kurak ve verimsiz olan fin toprakları üstünde tarım yapılmasını sağlamıştır. Bozulmuş aile yapısına sahip fin halkını bilinçlendirmek için alkolü yasaklamış ve her köye pedagoglar götürerek yıpranmış aile yapısını tamir etmiştir.

    Snellman'ın belki de bu devrimler arasında yaptığı en önemli reform ; ordu ve devlet dairelerinin neredeyse tamamına sızmış , aylaklık ve tembellik dışında hicbir şey üretmeyen isveçlileri temizlemek olmuştur ...

    Ordu denildiğinde akıllara , küfürler savuran, sarhoş gezen isveç askerleri gelirken , bu imajı tamamiyle değiştirmiştir.
    Görevlerinden alınan isveçli aylakların yerlerine öz be öz , eğitimli, saygılı ve ülkü bilincine sahip fin gençleri kanalize edilerek yükselişin fitili ateşlenmiştir . Halk arasında bozuk imaja sahip olan ordu , bir süre sonra ailelerin sorunlu ya da
    düzelmeyecegini düşündükleri çocukları için artık '' ıslah merkezi'' haline bürünmüştür...

    Kitabın son çeyreği ise insanın yüzünde tebessüm bırakacak cinsten... Reçel kralı Jarvinen ve 25 yıl boyunca Finlandiya'da korku salmış haydut Karokep'in dönüşüm ve değişimleri ilham verici...

    Jarvinen , kücük reçel dükkanında sıkıcı ve rutin bir hayat sürerken , köyde belli aralıklar ile düzenlenen bir konferansa
    tesadüf eseri katılır ve Bilge'nin anlattığı robinson crouse öyküsünden etkilenir ... Yazar petrov , Robinson criouse'un yaşam felsefesini , leopardi , schopenhauer ve Hartman'ın pessimizmine göre 10 kat tercih edilebilecegini vurgular...
    Bildiğimiz gibi Robinson criuse batan bir gemiden sağ kurtulan tek kişidir . Aç ve çıplak şekilde bir ada'ya güç bela kendini atar ve orada geminin enkazından getirdiği yiyecek ve araç gereçlerle hayatta kalır . Barınak yapar, tahıl yetiştirir, yabani keçileri ehlileştirir. Bu yaşamdan ilham alan Jarvin'in reçelleri , bu gün avrupanın birçok ülkesine ihraç edilmektedir... Bir nevi kelebek etkisi de diyebiliriz..

    Gazi Mustafa Kemal zamanı Türkçeye çevrilen ve Ata'mızın her öğretmen ve öğrencinin okumasını elzem gördüğü Beyaz zambaklar ülkesini okuyun .. okutunuz ... Teşekkürler petrov ...
  • Türkiye, konut sahipliği oranında Avrupa' da birinci sırada.
    Konut sahipliği oranı yüzde 68 seviyesinde hesaplanan Türkiye;
    İngiltere, Fransa, Hollanda, Avusturya, İsviçre gibi ülkeleri
    geride bıraktı. Ev sahipliğinde Türkiye, ABD ve Japonya'yı bile
    geçti!
    Peki ... Türkiye zar zor elde ettiği sınırlı yatırım kaynağını neden
    betona / konuta gömüyor? Girişimciler kendilerini neden bir
    tek inşaat sektöründe güvende hissediyor? AKP l Erdoğan iktisat
    politikalarının bu yatırım seçiminde katkısı nedir? Mülkiyet belgesi
    tapu, nasıl "kutsallık mertebesine" ulaşlırıldı?
    Soruları çoğaltabiliriz.
    Yeni bir tüketici ahlakı oluşturuldu:
    Evin var saygınsın!
    Araban var saygınsın!
    Kredi kartın kadar saygınsın!
    Cep telefonunun markası kadar saygınsın!
    Tüketim-marka çılgınlığı Müslümanları da derinden etkiledi.
    Mücahit, müteahhit olurken; "tek lokma tek hırka" anlayışı
    lüks yaşama dönüştü.
    Bir dönem hep karşı çıktıkları modern hayat, artık pazarladıklarıydı!
    Tek istekleri vardı, para kazanmak! Bu nedenle dillerinden
    düşürmedikleri "inşaat ya resulullah" oldu!
    Sürekli tarım alanlarını yok edip rant alanları açan spekülatif
    konut sektörünün simgesi TOKİ "kabe"leriydi artık!
    Havuzlu sitelerden daire almak için kültürel değerlerini askıya
    aldılar.
    Sadece yeşile düşmanlık etmediler.
    Dillerinden düşürmedikleri Osmanlı'ya en büyük kötülüğü
    yaplılar; Osmanlı mimari geleneğini yok ettiler. Geleneksel
    Osmanlı-Türk evlerini yıkıp talan ettiler.
    Ucube binalar dikerek tüm şehirleri, semtleri birbirine benzettiler.
    N eymiş, öğrencinin Osmanlı mezar taşını okuması gerekiyormuş,
    okullara Osmanlı ca dersi koydular! Güzel. Peki,öğrenci Osmanlı'nın ahşap binalarını / mimarisini nerede görecek?
    Avrupa' dan farklı ahşap karkası olan "rumış" türünü nasıl
    öğrenecek? "DaIma direği" nedir gidip görebilecek mi? Hepsini
    biçtHer. Onlar için ahşap ev, köhne yapılardı!
    Kentsel dönüşüm rantçılığıyla tarihi mimariyi yok ettiler. Mahalle
    kültürünü betonlara gömerek toplumsal değerleri çürüttüler.
    İnsan kimliğini salt tüketime göre biçimlendirdiler.
    Bu sebeple Türk tarımının katili olmaları hiç şaşırtıcı değil...
    Soner Yalçın
    Sayfa 255 - Kırmızı Kedi
  • Almanya bir tarım ülkesi mi? Sanayi ülkesi olarak tanıyorsunuz değil mi? Çalışanlarının sadece yaklaşık yüzde 2'sini istihdam eden bir tarım ülkesi olur mu?
    Evet olur: Tüm topraklarının yüzde 48'ini yani 16.7 milyon hektar toprağını tarıma ayırmışsa...
    Bunun da 6.5 milyon hektarında tahıl...
    2.5 milyon hektarında mısır...
    1.3 milyon hektarında kanola yetiştiriyorsa...
    Tarım ürünleri ihracatında ABD, Hollanda ve Fransa'yı geride bırakarak dünya üçüncüsü oluyorsa, o ülke tarım ülkesidir!
    2000 yılında Almanya'nın tarım ihracatı 28 milyar euro iken, bu rakam son 16 yıl içinde 70 milyar euro'ya ulaştı.