• 167 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hicret’in,yalnızlığın,özlemin,aşkın yoğurduğu bir dimağ olan Halil Cibran şairlik,yazarlık kariyerinin önünde bir ressamdır. Belki de doğaya,insana ve değerlerine bu kadar bağlı ve hassas yaklaşmasında en büyük pay bu yönüne aittir. Fırtınalar adlı eserinde gençlik ve olgunluk dönemine ait eserlerinden bir seçki bulunuyor. Eseleri o kadar yoğun bir Doğu kokusu barındırıyor ki her hecede bu kokuyu çok kolay bir şekilde teneffüs edebiliyorsunuz.Bence Cibran Modern Çağın Hafız’ı,Mevlana’sı. Eserindeki alegorik ikilemler o kadar yerinde ve usturuplu ki zerre kadar sırıtmıyor.Hikayelerinde başvurduğu teşbihleri okurken insan adete kendinden geçiyor. Ulusunun duygu yükünü tanıması ve eserlerinde bu değerleri canhıraş bir şekilde beyan etmesi de bir anlamda Homeros kılıyor onu...
  • 64 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Yer İngiltere.
    Zaman MS 1717
    Doğuran cinsiyetin sessizliğinin kavi olduğu zamanlar, hani şu kadının silik, sadece onun karısı, onun kızı olduğu vakitlerdi 17. yüzyıl. Onlara eğitim verilmez, seyahat hakkı tanınmaz, toplumda bir yer edinemezlerdi. Tek yapmaları gereken evlenerek bu hakları kendilerine sunacak kocaları bulmalı ya da bunun hayalini kurmalıydılar. İngiltere’de erken yaşta evlenmelerin en büyük sebebi bu gibi durumlar olduğunu düşünmeden edemiyorum. Başkaca türlü kadın kimliği o dönemlerde asla barınamaz, öne çıkamazdı.

    Yazarımız Pope işte tam böyle bir dünyaya 1668 yılında gözlerini açtı. Ciddi sağlık sorunları nedeniyle iyi bir eğitim alamadı. Bütün bunlara rağmen çok küçük yaşta Homeros başta olmak üzere meyil edecek yazarla tanışıp, destansı yapıtların yüceliğine kendisini bıraktı. Toplumu, kraliyetleri, kişileri eserlerinde sıkça eleştirdiği ve yerdiği için herkeslerce kısa zamanda tanınmaya başladı.

    “Saniye, senin gözetiminde saat...” (Alıntı #45262220 )

    Epik şiirin tepesine ulaştığı Bukleye Tecavüz eserini ise 1717 tarihinde yayımlandı. Konusu yaşanmış bir olaydan ve geneli ise alaylı kurgudan oluşmaktadır. Olay ise; Baron Petre adındaki genç, yüksek sınıftan Arabelle Fermor adlı hanımın saçından muziplik olsun diye bir bukle kesip almış, bunun üzerine iki gencin aileleri birbirlerine girmiştir.

    Eser isminin kabalığı tamamen çeviriden dolayıdır. İngilizce olarak bakıldığında “Buklenin Çalınması” ismi Türkçede bu isimle karşılık bulmaktadır.

    Tüketim toplumu ve sahip olduğu eşyaların yüceliği altında ezilen insanların üzücü durumu Pope için her zaman acınası bir durum olarak lanse edilmiştir. Dönemin yüksek sınıf kadınlarının bu tarz düşkünlüklerini eserlerinde sıkça yerdiği için ise feminist çevreler tarafından hedef haline gelmiştir. Eserde buklesi çalınan kızımızda kadın araç gereçleri, incik/boncuk diye tabir edilen şeyler arasında kaybolmuş bir kişiliktir.

    Homeros ve diğer ozanlarında hayranı olan Pope bu hadiseden de gücünü alıp, kendi dönemine uygun, modern çağa da hitap edebilecek bu güzel eseri kaleme almıştır. Eserin önemli olmasının ve günümüze kadar süregelen devamlılığı ise batının en büyük hiciv örneklerinden biri olmasıdır. Homeros’un İlyada’sında gördüğümüz Tanrılar savaşı da bu eserde gözükmektedir. Sıradan bir olayın bağıra çağıra abartılması ve insanüstü varlıklarında olaya dâhil olduğu şiirsel anlatım eser bitine kadar devam etmektedir.

    “Hayal girince işe doğuruyor erkekler,
    Şişeye dönüşmüş kızlar, hepsi de mantar bekler.” (Alıntı #45263365 )

    Kitabım Yapı Kredi Yayınları’ndan çevirisi bağlı bulunduğu Kazım Taşkent Klasikleri’ni küçültmeyecek kadar muazzam. Sayfa kalitesi, kapak kalitesi ve dizgisine söylenecek hiçbir kötü yorum yapılamaz. İçerik olarak 9 sayfa harika bir çevirmen önsözü okuru karşılıyor. Hem yazar hakkında hem eser hakkında oldukça sizi bilgilendirip, okuyacağınız esere hazırlıyor. 2 Sayfa yazarın Arabelle Fermor’a sunuş yazısı bulunmaktadır. Akabinde ise destansı, komik şiiri 5 parçada okura sunulmuş ve en sonda notlar başlığı altında yazım ile alakalı açıklamalar bulunmaktadır.

    Sözün özü; benim için güzel bir okuma olması eseri hem okunulası hem de tavsiye edilesi kılıyor. Doğu yazarlarından pek çok hiciv okumanız çok olasıdır. Birde Pope’nin kaleminden okumanız sizlere güzel bir okuma yaşatacaktır.

    Sevgi ile kalın.
  • 184 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Homeros'un destanlarını okuduktan sonra, biraz da arkeolojiye ilgi duyuyorsanız bence okumanız gereken incelemelerden biri. Rüstem Aslan On Sekiz Mart Üniversitesi'nde arkeoloji profesörü ve Troya kazılarında sıklıkla bulunmuş biri, hatta şu an kazı başkanı diye hatırlıyorum. Troya'nın mitolojik geçmişinden başlayıp kazıların nasıl başladığını, kimlerin katıldığını, on adet Troya kalıntısının nasıl sınıflandırıldığını gayet yalın ve anlaşılır bir şekilde anlatıyor. Gerçekten Truva Savaşı yapıldı mı? Olabilir, emin değiliz. Ama gömülü Troya şehirlerinden birinin savaş sonucu yıkıldığını bu kitaptan öğreniyoruz, neden o Troya olmasın? Ben kitabı Troya Müzesi'nden aldım, müze inanılmaz etkileyiciydi. Bu incelemeyi okuduktan sonra da o tamamlanmışlık hissine ulaşıyorsunuz.
  • 372 syf.
    ·4 günde·8/10
    Devlet bitti. Sokrates'in Savunması'ndan sonra okuduğum ikinci Platon eseri oldu. Devlet, Sokrates'in Savunması'na göre anlaması da sevmesi de daha zor bir eser.

    Bilindiği gibi Sokrates konuşmalarını yazmayı tercih etmeyen bir filozoftu onun yerine öğrencisi Platon konuşmalarını kaleme aldı. Platon kendi eserlerini de Sokrates'in ağzından anlattığı için hangi görüşler Platon'un hangi görüşler Sokrates'in tam olarak kestiremiyoruz. Ama bildiğim kadarıyla Sokrates demokrasiyi desteklerken Platon demokrasi karşıtlığıyla biliniyor, bu eserde de demokrasi kötülendiği için Devlet kitabının ağırlıklı olarak Platon'un kendi görüşlerini yansıttığını söyleyebiliriz. Sokrates'in Savunması ise Sokrates ağırlıklı olduğu çok bariz.

    Devlet kitabında tasarlanan devlette bulunması gereken özelliklerin bir kısmı günümüz değerleriyle tamamen uyuşmasada yinede geri kalan görüşleri günümüz için bile ufuk açıcı niteliktedir. Platon'un Devlet'teki en iyi görüşü kadınların eğitilmesi ve erkeklerle eşit veya eşite en yakın şekilde topluma katkıda bulunmaları iken en kötü görüşü ise Homeros ve Hesiodos gibi şair ve yazarların eserlerini sansüre uğratmak istemesidir.

    Okunması çok zor bir kitaptı. Diyalogların kim tarafından söylendiği belirtilmediği için çok dikkatli okumak gerekiyordu ve diyalogun başında onayladığı görüşün diyalogun sonunda tam tersini söylediği için kafa karıştırıcı bir eserdi. Kitap 10 bölümden oluşuyor ve her bölüm arası ara verince okumak nispeten kolaylaşıyor ama ara vermeden okunursa beyinin arıza vermesi çok muhtemel.
  • 105 syf.
    ·17 günde·Beğendi·9/10
    Şimdi sana dilimdeki sesli harfleri bir bir söküp en sensiz seslerle yakınlaşıyorum. Artık sessiz olduğumu bilmen gerekiyor. Mücadelenin en güzeli bir uğurda olandı, yitirdik biz bunu ve mücadelemiz dahi şaşırdı yolunu. Şimdi sen, Sanatçı! Düşür dimağındaki tadı sesleri çatarak sere serpe, uzaklaştır bizi kökten yalnızlığımızdan, bize maruz kaldığın içinde bizi affet.

    Johann Wolfgang Von Goethe hakkında, edebi kişiliğine söyleyecek söz bulamıyorum. Kendisi Homeros, Dante, Shakespeare gibi usta kişilerle yarışacak bilge ve birikimde biridir. Gerek yaşadığı dönemi, gerek eğitimi, gerek sanat ile bilim arasındaki yaşantısı kendisini şekillendirmiş ve Alman kültürünün mimarı olmasına sebep olmuştur. Aşırı romantik bir kişiliği olması arkadaşının nişanlısına âşık olup Genç Werter’in Acıları adlı eserini yazmasına sebep olmuştur. Goethe ismi roman içerisinde Werter olarak gizlenmiş ve yıllarca Almanya’da en çok satanlar listesinde kalmıştır. Ölüm döşeğine gerene kadarda aşk ve seks arayışından vazgeçmemiştir. Bilime yöneldiğinde botanik araştırmaları ve ışık araştırmaları yapmıştır. Günümüzde adına açılmış örnek gösterilecek bir enstitünün olması şaşılası bir durum değil, bizzat kişinin hakkıdır. Nasıl ki kendisi bir doğu – Mevlana – aşığıysa bende kendisine o nazarla bakar ve öyle aşk içerisinde sanatçı, yazar ve bilim kişiliğine hayran kalırım.

    Kitabım Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan, çevirisi muazzam. Anlaşılmayacak hiçbir sorunu yoktur ve çevirmen notlarıyla da bezelidir. 4 sayfa çevirmen önsözüyle başlayan eser Almanca-Türkçe olarak 50 sayfa “Şiirler” olarak devam etmektedir. Yine aynı dizgi ile 25 sayfa “Roma Ağıtları” ve son olarak ise 23 sayfa da “Achilleus” olarak kitap noktalanmaktadır.

    “Yarat, ey sanatçı! Konuşma!
    Bir soluk olsun şiirin yalnızca!” (Alıntı #45082957 )

    Usta kişinin harf dizilimi ve şiirlerindeki coşku takdire şayan, umudu izlek olarak almış okurunu yükseklerden uçurmaya meyil etmiştir. Kederini, isteklerini ya da ihtiyaçlarını şiirle buluşturmuş ve bu sanat türünü bir nevi iletişim aracı olarak kullanmayı yeğlemiştir. Şiirleri bu isteklerin aslında birer mesaj olduğunu ve Sayın Goethe’nin bu iç dünyasının karmakarışık yapısını göstermektedir. Ancak umut hep var…

    “...zevkini çıkar, ey canlı insan, sevgiyle ısıtılmış döşeğin tadını,
    Lethe, kaçan ayaklara korkunç ağlarını atmazdan önce.” (Alıntı #45091331 )

    Roma Ağıtları yine bir aşk serüveninin ürünüdür. Ancak bu sefer yer Almanya değil Roma’dır. Biraz kendisinden ve birazda Antik Roma’dan aldığı motifle şekillendirdiği ağıtlar şiirselliğini asla yitirmemektedir. Yine tanrılar karşısındaki insanları görüyoruz, doğayla betimleyip, ölümlü olmanın keyfini çıkarıyoruz. Roma’da antik eserleri karşısına aldığında köhneliği görür ve bir zamanlar nasıl bu kadar mutluydunuz notunu düşer. Hemen akabinde ise “Konuşun benimle, taşlar, ey yüce saraylar, konuşun!” diye ağıt başlar. Muazzam kalitededir.

    “...değerlendirir insanoğlu kutsal bir emanet olarak hayatı, hayata en az değer verenleri en saygın kişiler yerine koyarak.
    Kimi erdemler vardır, yüce bilgeliklerin ürünüdür, kimileri de sadakate, görev duygusuna ve her şeyi kapsayan aşka dairdir; ama bu erdemlerin hiçbiri onurlandırılmaz insanlarca, ölümden kaçmak yerine, ölüm Tanrıçası Keres’e bile cesaretle karşı çıkarak onu savaşa çağıran duygu kadar.
    Gelecekteki kuşakların gözünde yüceltilen ise, utanca katlanmaktansa kararlı bir tutumla keskin kılıcı kırılgan bedenine çeviren kişidir.
    Ün, karşı koyamadan gider onun peşinden; ve çaresizliğin elinden alır o kişi solması olanaksız zaferin görkemli tacını.” (Alıntı #45106804 )

    Achilleus Goethe’nin yalnızca 1. Şarkı olarak tamamladığı eserdir. Schiller’in de eseri kaleme almasını desteklemesi harika bir eserin ortaya çıkmasına vesile olacakken, böyle kapsamlı bir eserin bitirilmemesi biz okurlar için büyük bir kayıptır. En az Homeros kadar etkileyici ve hatta bana göre ondan daha akıcı bir yazım olduğunu söylemem gerekir. Bitirilmiş olsaydı elimizde ikinci bir İlyada örneği ile karşılaşırdık. Konu olarak Achilleus’un kahaneti, annesi Thetis’in Zeus oğlu Hephaistos’tan yardım istemesi, Hera’nın yine mendebur halleri ve Zeus kızı Athena’nın Achilleus’a olan düşkünlüğü konu edilmiştir. Harika bir şiirsellik ve çok iyi bir akıcılık vardır. Biraz mitoloji bilgisi olan dahi zorlanmadan konuya hâkim olup, cümlelerin keyfini çok rahatça çıkarabilir.

    Sözün özü; benim için gerçekten harika bir deneyimdi. Gerek şiir, gerek antik çağ ve gerekse Achilleus bölümleri olsun beni çokça tatmin etti. Güzel bir okumayla sonlandırmış bulundum. Kesinlikle okunulası ve tavsiye edilesidir.

    Sevgi ile kalın.
  • 621 syf.
    ·15 günde·Beğendi·9/10
    İlyada kelime anlamı olarak “İlyon’a Şiirler” manasını taşımaktadır. Dönemin İlyon’u ise günümüz Troya bölgesidir. Yani ismini tamamen bulunduğu bölgeden almıştır. Eser bize Troya Savaşı’nın sadece son 51 gününü 15600 dize ile anlatmaktadır. Tek bir ustanın eseri midir? Yoksa Homeros mu kaleme aldı? Homeros var mı? Yok mu? Gibi soruları bir kenara bırakıp, işin detayına inmeli ve bu güzel dizelerde anlatılmak istenen olayları yaşayarak okumalıyız.

    Homeros MÖ 9. yüzyılda yaşadığı sanılan bir ozandır. Gözlerinin görmediği bazı kaynaklarda bizlere söylenmektedir. Hayatı hakkında olduğu gibi ancak bu konu hakkında da kesin bir bilgi yoktur. Bildiğimiz tek şey ise İlyada ve Odyssiea diye iki kitap var ve bunların yazarı Homeros olarak bilinmesidir.

    İlyada öncesi…
    Rivayet edilir ki Paris, Troya Kralı’nın 68 oğlundan biridir. Doğumundan önce annesi Troya kralı Priamos’un karısı Hekabe – 19 çocuğu olduğu bilinmektedir – çok sancılı bir rüya görür. Rüyası Paris’in doğup büyüdükten sonra Troya şehrinin onun yüzünden ateşler içerisinde kalmış ve yıkılmış olmasıdır. Kan ter içinde uyandıktan sonra durumu Priamos’a anlatır ve Priamos ise kurulda bu rüyayı konu alan görüşmeler yapar. Sonuç olarak alınan karar ki kurulda çok fazla Priamos oğlu vardır. En büyük oğlunun da rüya bilici olduğu söylenmektedir. Herkes hemfikir olur ve Paris’in ölümünü isterler. İlyada da geçen Priamos bilgin bir kraldır ve çocuğunu kendi elleriyle ya da kendi şehrinde öldürmek istemez. Bir çobana verip, çobanın onu öldürmesini ister. Çoban Paris’i alır ve İda Dağı’nda ormana götürür bırakır. Tahminen altı gün sonra yanına varır ve hala yaşadığını, hatta çok sağlıklı olduğunu görür. Bu altı gün boyunca Paris’e dişi bir ayının baktığı en çok bilinen hikâyedir. Çoban bu durumu tanrılar tarafından bir hediye, bir lütuf ya da bir istek olarak görür ve Paris’i alır. Şehre getirirken de bebeği saklamak için para kesesi içerisine koyar; bundan dolayı ise Paris ismini alır.

    https://i.hizliresim.com/r5A0bm.jpg Hendrick de Clerck: The Nuptials of Thetis and Peleus – 17. Yüzyıl (Resim1)

    Aşil’e doğru…
    Aşil yani Achilleus, yarı tanrı bir baba olan Peleus ve su tanrıçası Thetis’in oğludur. Mitoloji genel olarak bakıldığında hep bir zincirin parçaları halinde devamı gelen konular –efsaneler- bütünüdür. Anne babasının düğünü tek bir tanrı çağrılmadan Olympos’ta yapılır. Düğünü bozmasın diye çağrılmayan tanrı ise Eris’tir. Eris fitne, fesat tanrısıdır. Düğünü öğrendiğinde ise doğruca düğün olanına gider. Elinde bir elma ile protokol masasına yanaşır. (Resim1) Bu masada Zeus ve karısı Hera, Afrodit ve aşkı Ares, Zeus oğlu Hermes, Zeus kardeşi Poseidon, Zeus kızı Athena, Kheiron –centaur-, gelin Thetis, damat Peleus vardır. Elindeki elmayı en güzele diyerek masaya fırlatır :) Ve kavga başlar. Bir yanda Hera, diğer yanda kızı Athena ve Afrodit. Kavganın sonuçlanmayacağını ve sonucun ise Zeus’un söylemesini isterler. Ancak Zeus bu duruma itiraz eder ki özellikle Hera ile karşı karşıya gelmekten kaçınır. Kararın bir ölümlünün vermesini ister. Hermes’i çağırır ve İda Dağı’nda çoban olan Aleksandros’a – Paris – yönlendirir. Hermes ve diğer üç tanrıça çobanı bulurlar, Zeus’un buyruğunu iletirler. Her tanrıça elmayı alabilmek için Aleksandros’a sayısız nimetlerle vaatlerde bulunurlar. Hera bir krallık vaat eder, babası Zeus gibi zekânın dibine vuran Athena en bilge kişi olacağını söyler ve Afrodit ise en güzel ölümlü kadını – Helen – vadeder. Aleksandros elmayı Afrodit’e verir. (Resim2) Afrodit işte o vakit kâinatın en güzel varlığı ilan edilir. Aleksandros yani Paris bu kısımdan sonra Troya prensi olduğunu öğrenir. Kaderde odur ki Afrodit dünyanın en güzel kadını olmasına rağmen kocası Hephaistos en çirkin tanrıdır. Bu hadiseden sonra 10 yıl sürecek İlyada – İlyon – yani Troya Savaşı’na zemin hazırlanmıştır. Tek eksik parça Paris’in Helen’i kaçırmasıdır.

    https://i.hizliresim.com/zj6Gzj.jpg Errard le jeune: The Judgment of Paris (Resim2)

    İlyada bilinen ilk doğu-batı savaşıdır. Yukarıda değindiğimiz ve aşağıda bolca bahsedeceğimiz bir tanrılar arası hesaplaşmadır.

    Achilleus ölümsüz bir anne ve ölümlü bir kralın oğlu olduğundan az da olsa bahsettik. Thetis’in istemeyerek Kral Peleus ile evlenmesinin ardından gelen bu erkek evlat Thetis için hep bir dert olacağına karar vermesi, doğumdan sonra Kral Peleus ile ayrılacağı ve ölümlü bir babanın oğluna neler sağlayacağını kestiremediğinden dolayı bir işe kalkışır. Achilleus’u ölümsüz yapamazsa bile bebekken yeraltı nehri olan Styx Nehri’nde yıkayıp, tenini çelik kesmez bir hale dönüştürmek istemesi bu kahramanı ölümsüzleştirir. Çünkü o dönemler yakın dövüş savaşların vazgeçilmeziydi. Kargı, ok ve kılıcın teninizde yara açmayacak olması ise tanrısal bir lütuftu. (Resim3) Resimde de gördüğünüz gibi Thetis Achilleus’u ayağından tutup Styx Nehri’ne sokup yıkamaktadır. Tesadüfte o dur ki bir ayağı nehrin dışında kalır ve Achilleus oradan aldığı darbe ile İlyada’dan daha sonraki eserde ölür.

    https://i.hizliresim.com/qd5Azd.jpg Antoine Borel (1743-1810) Thetis Immerses Son Achilles in Water of River Styx (Resim 3)

    Achilleus Styx’te yıkanıp çelik kesmez olduktan sonra eğitimi için Centeur’a –Kheiron- teslim edilir. Centaurlar göğüs alt kısımları at ve üst kısımları olan mitolojik savaşçı bir ırktır. (Resim4) İyi bir savaşçı olana kadarda orada eğitimine devam eder. Sonrasında ise kehanet düşer “Achilleus olmadan Troya şehri fetih olmayacaktır.” Bu kehaneti duyan Agamemnon ise kurnaz Odysseus’u Achilleus’a gönderir ve Troya Savaşı’na katılmasını ister. Achilleus Odysseus’u sever ve sayar. Odysseus ise bu savaşın ölümsüz bir ün getireceğine Achilleus’u ikna eder ve İlyada dizeler başlar dökülmeye.

    https://i.hizliresim.com/y6BGkk.png Thetis, Kheiron, bakıcı, Achilleus ve 2 Poseidon oğlu ile Achilleus’u Centaur’a teslim ederken.(Resim 4)

    Andromakhe Thebaili Eetion’un prenses kızı. Hektor’un karısı ve Astyanaks’ın annesi. Eetion Yunanistan’da bulunan Thebai şehrinin kralıdır. 7 tane oğlu ve bir kızı vardır. Troya ile hem ilişkilerini sağlamlaştırmak, hem de kan bağı olması için biricik kızını deniz aşırı olarak Hektor’a vermiştir. Hektor o dönemde geleceğin Troya kralı olacağına kesin gözüyle bakılan en yiğit Priamos oğluydu. Dolayısıyla oğlu Astyanaks’ta diğer Priamos oğulları arasında en yüksek olasılıkla kral olabilecek veliaht prensti. Andromakhe Troya savaşı boyunca en çok etkilenen kişidir. Akhaların 10 yıl süren Troya kuşatmalarında askerlerin ganimet için Troya’nın civar şehirlerine saldırmaları sebebiyle Andromakhe’nin doğduğu şehre de saldırılmıştır. Şehri eline alan Achilleus Kral Eetion ile yedi oğlunu öldürmüş ve prenses olan Andromahke’nin annesini elinden geldiği kadar en iğrenç şekilde kullanmış, esir edip Troya sahillerine getirmiştir. Hatta öyle kullanılmış ki Troyalılardan kurtarmalık alıp prensesi Troya’ya teslim ettiğinde ancak üç gün yaşayabilmiştir.

    https://i.hizliresim.com/pbd5Or.jpg Paris ile Menelaus düellosu akabinde Athena tarafından ölümden kurtarılıp, kaçırılan Paris’i savaş alanına çağırmak için gelen Hektor’un Andromakhe’yi odasında göremeyince şehrin surlarında karşılaşmaları.

    Bu hadiselerden anlayabileceğimiz gibi savaşın en dertlisi, en insansı varlığı Andromakhe’dir. Hayatında Hektor ve oğlu dışında kimsesi kalmamış, bu sebeple iyice yalnız kalmaktan korkup, Hektor’a kaçmayı dahi teklif etmiştir.

    Ancak ne Hektor Troya kralı olabilecektir, ne de oğlu Astyanaks. Agamemnon tam bir soykırım yapacak, değil beşikteki bebeği anne karnındakileri dahi öldürecektir. Sophokles’in de Elektra eserinde bahsettiği “iphigenia” Agamemnon kızıdır. Kendi kızı iphigenia ise kurban ettiği anlatılır. Buradan da Agamemnon’un ne tür bir kişilik sahibi olduğunu ve Troya’yı bekleyen kıyımı anlamak pek mümkündür.

    Bu şekilde sayısız efsaneyi sıralayabiliriz İlyada öncesi olarak. Ancak buna ne bizim gücümüz ne de zamanımız yeter. Göründüğü üzere Homeros yazdığı bu kitap ile dünyayı değiştirmiştir. Antik Çağ olsun, ilk çağ olsun, Rönesans olsun ve günümüzde bu eser üzerinden birçok sanat yapılıyor ve bizlerin beğenisine sunuluyor. Kitabın bu denli kıymetli olması ise her dönemde bir okuyucu kitlesi bulmasından kaynaklanmaktadır.

    Kitap içerisinde bulunan şiirsellik ve değinmeden edemeyeceğim benzetmeler ise harika. Öyle bir dönemde benzetmenin bu kadar güzel dile getirilmesi ve tasvir edilmesi gerçekten insanda hayret uyandırıyor. Bu sebeple tragedyanın ve şiirlerin babası demek en çok Homeros’a yakışır bir sıfattır. Kendinden gelen sayısız kişiyi etkilemiştir.

    Hatta okumakla kalmayıp araştırma yapanlar dahi vardır. Alman Heinrich Schliemann Troya şehrini 19. yüzyılda keşfeden bir meraklıdır. Gizli yaptığı kazılar sonrasında VII Troya şehrini bulmuş ve Priam Hazinesi’ni önce Atina’ya oradan da Almanya’ya kaçırmıştır. Kaçırılan bu hazineyi müzeye bağışlamış, savaş sonrasında ise hazine ortadan kaybolmuştur. Buradan çıkarılacak en büyük ders ise İlyada her ne kadar destan olsa da kesinlikle döneminin olaylarını gerçekleriyle beraber hikayeleştirerek aktarmıştır demekten kendimizi alıkoyamayız.

    Bu hadiseden Troya bölgesi değerlenmiş ve gerekli kazılar dönemin devletinde ve günümüzde devam etmektedir. Aklımız ise her zaman bir şeyleri kaybettikten sonra gelir başımıza. Zararın neresinden dönersek kardır diyoruz ve levye ile lahit açanları şiddetle kınıyoruz.

    Kitabım Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan. Çevirisi işinin erbabı ve ödüllü Azra Erhat ile A. Kadir’den. Kesinlikle muazzam bir çevirisi ve dizgisi var. Kusur bulmak imkânsız. 84 sayfa bir önsöz ile başlıyor kitabımız, hemen ardından 24 bölüme sıkıştırılmış 15600 dize ile karşılaşıyoruz. Kitabın sonuna ise sayfa, bölüm numaralarıyla verilmiş bir isim sözlüğü konulmuş. Gerçekten muazzam bir içerik ve ona uygun önsöz ile sözlük.

    Sözün özü; kitap okunulası ve tavsiye edilesidir. İçeriğindeki şiirsellik ve ölümlü ile ölümsüzlerin arasındaki rekabetler sizleri de heyecanlandırmaya yetecektir.

    Sevgi ile kalın.

    İncelemey ide resimleri görebilmek için https://sessizm.blogspot.com/...ncelemesi-dunya.html adresinden okumanız tavsiye edilir.
  • 312 syf.
    ·76 günde·Beğendi·10/10
    Tarih, mitolojiden doğmuştur. Bir yerlerde mitolojiyle alakalı şu sözü duyduğumu hatırlıyorum: Mitleri, tarihi bir yazı olarak okursanız bunun bir kurgu olduğunu düşünürsünüz; ancak bir kurgu olarak okursanız bunun tamamen tarihi bir yazı olduğunu düşünürsünüz.
    Hesiodos, Homeros'un tanrılarını halka indirmiştir. Çünkü Homeros'un tanrıları umursamazdır, mitlerde halk yoktur. Sadece soylular ve tanrılar vardır. O ise tanrıları farklı bir şekilde ele alır. Ancak Homeros'un bir taklididir.
    Antik eserlerde Homeros ve Hesiodos'a atıf yapılmamış bir eser yoktur. Ancak Hesiodos Homeros'dan bir yüzyıl daha sonra gelmiştir. Bir yerde Homeros'un tanrılarının soylular için Hesiodos'un tanrılarının halk için olduğuna dair hoş bir cümle okuduğumu hatırlıyorum.
    Hesiodos'un bu eseri manzum şeklinde yazılmış kısa bir kitap. Ancak tanrıların doğuşu isminden mütevellit teolojik eser olduğu kadar aynı zamanda kozmogonik bir eserdir. Neden? Çünkü tanrıları doğururken varlığa gelmeyi, evrenin kuruluşunu da anlatır. Henüz bilimler ayrı değil. Örneğin; kimi teoriler, Thales arkhe su derken okeanus mitinden yola çıkmıştır der. Sözün özü teoloji, kozmoloji, varlıkbilim vs her şey bu mitlerle başlıyor. Mitlerin şekillendirdiği dünyadan yola çıkılıyor.
    Bu şekilde okunduğu vakit anlam ve öneminin daha dikkat çekici olacağını düşünüyorum.