Okur
. BEYNELMİLEL YAHUDİ 1 - YAHUDİLİK HAKKINDA BİR AÇIK OTURUM (Ramazan bayramının ikinci günü... Necip Fazıl in Feneryolundaki evi... Gül ve hanımeli kokuları içinde büyük bir bahçe... Bahçenin arka kısmında muhteşem bir kameriye... Her tarafi sarmaşıklarla kaplı olan geniş kameriyenin ortasında, en aşağı bir buçuk metre kutrunda, koskocaman bir yuvarlak masa... Masanın da ortasında, yine en aşağı 40 santim kutrunda, küp gibi bir şey, büyük bir vazo... Bu küp, şeker yemeğe mahsus değil de, şekerle yıkanmaya mahsus bir havuz... Masanın etrafında, hasır ve beyaz boyalı iskemlelerde oturmuş 15 kişi... Bunlardan tam Il'i meşhur zat; (Ord. Prof.), (Prof.), âlim, muharrir, şair, vesaire... Necip Fazıl, manzaraya bakıp şöyle dedi: - İşte Büyük Doğu’nun hemen hemen bütün fikir kadrosiyle, onun içinde olmasa bile belli başlı bir seviye bakımından karşılıklı hürmetkâr bulunduğumuz bir grup, kendi kendisine bir araya gelmiş bulunuyor. Haftalardır, iş güç yüzünden toplayamadığımız Büyük Doğu Akademyasını şu anda kuruverelim! Lâtifeleriyle meşhur bir (Ord. Prof.) şöyle karşılık verdi: - Biz sana Bayram ziyaretine geldik. Hemen bizi istihdama kalkışman doğru mu ya?.. Hem de, Büyük Doğu kadrosundan olalım veya olmayalım; acaba bize uluorta sual tevcih edilmesine, cevaplarımızın neşrine ve isimlerimizin gösterilmesine razı olacak mıyız? Necip Fazıl: - Malûm, malûm, üstad, dedi; meselelerden ebedî firariliğin, nefse mühlet vermenin, özür tedarik etmenin muhitimizdeki beylik formülleri malûm... Ama lütfen şu halin içinden bir ân çıkalım... İsmini belli etmek istemiyen, hiç olmazsa isimsiz olarak fikirlerini gizlemesin!.. Aynı (Ord. Prof.) dedi ki: - Yâhu, bugün bayram! Ya ziyaretler devam ederse?.. Daha biraz evvel bir yığın insan gelip gitti. Necip Fazıl, öğle yemeği zamanının geldiğini, ziyaretlerin öğleden sonra başlıyabileceğini, o zamana kadar da her şeyin konuşulabileceğini söyledi. Nihayet Akademik konuşma teklifi kabul olundu. Fakat Akademyanın bu ilk toplanışına mahsus olmak üzere, herkesin serbestçe fikir yürütebilmesini temin için isimlerin birer harfle gösterilmesine ve isimli konuşmaların bundan sonraki toplantılara tâlik edilmesine karar verildi. Konuşmaya dâhil olacaklar deminki meşhurların kadrosu şeklinde 11 kişi olarak ayrıldı. Tarihçi D. Atıldı - Bahsimiz ne olacak? Necip Fazıl: - Aman, ne iyi ettiniz de bu suali ortaya siz attınız! Tam da ilim ve ihtisasınız içinde bir mevzu teklif ediyorum. Beynelmilel Yahudi meselesini konuşalım! • T - Kısakürek meseleyi (ekspoze) etsin! N.F.K – Başüstüne! Semavî dinlerden ve tarihin en karanlık devirlerinden beri gelmiş bir Yahudilik meselesi var. Bu, her millet için mevcuttur. Demek ki, beynelmilel ve âlemşümul... Muayyen bir ırk mı, muayyen bir din mi, muayyen bir fert mayası mı, ne belirttiği bugüne kadar sarih çizgilerle ilmî şekilde (determine) edilmemiş, hudutlandırılamamış olan bu (tipik) kalabalığın, tarih boyunca din, iman, millet, ırk gibi mihraklara bağlı ve birlik, bütünlük ifadesine mâlik büyük kitleler içinde, yıkıcı, çözücü, içten zayıflatıcı ve çürütücü bir rol sahibi olduğu tezi çok eskidir. Bu vaziyette, bu insan nevinin, daha doğrusu harici topluluk ifadesinden uzak, fakat kendi içinde ve gizli plânda çok toplu bir tip zümresinin, Yahudilik adı altında, tarihî, içtimaî, ruhî, fikrî, siyasî, iktisadî şartlarını konuşmak ve onları sağlam bir müşahede ve teşhise bağlamak... İşte meselemizin vazedilişi... D - Yahudilik deyince, hem sabit ve muayyen bir kavim ifadesi içinde ırk vâkıasını, hem de bu kavmin hisarı gibi sabit ve muayyen bir din halini bir arada buluyoruz. N.F.K - Öyle gibi duruyor ama, değil! Ben bu sahadaki tezimi, fikir ve müşahedeler yerine geldikten sonra birdenbire ortaya dökeceğim. Şimdi siz, bize Yahudilerin tarihini en kısa hatlarla hulâsa ediniz lütfen... D- Hazret-i İbrahim'den itibaren malum geliş... Yakup ve Yusuf Peygamberler... Filistinde tavattun... Göçler... Mısır Deltasına yerleşme... Takriben ve tahminen Milâttan evvelki 15'inci veya 13'üncü asır, Hazret-i Musa... Mısırdan çıkış ve “Tur-u Sina”da Hak Peygamber'e ilk ihanet... T - Fakat bu hükümler bizim dinî menkulâtımıza göredir. Onların tarihi kanaatlerine göre değil... L - Onların tarih görüşünü de takip edelim. D - Onlara göre Yahudilerin siyasî tarihi Milattan evvel 12'nci asırda ve Hazret-i Musa’dan sonra başlar... Bu çağlarda İsrail Oğulları göçebe kabileler halindedir. Nazarlarında “Arz-ı Mev’ut” ise Hazret-i İbrahim zamanından beri idealdir. O çağlarda “Arz-ı Kenan'ı zapta girişerek ilk mevcudiyetlerini gösterirler. Fakat muvaffak olamazlar. Kâh hâkim, kâh mahkûm vaziyette, çarpışmalar ve karşılıklı isyanlar içinde, Milâttan evvelki 11'inci asırda Hazret-i Davut'un rehberliğiyle kurtuluşa ererler. Mısırdan sonra Filistin esareti biter. Daha sonra Davud Peygamber'in oğlu Hazret-i Süleyman, İsrail oğullarının istiklâl ve hegemonyasını azamî haddine çıkarır. Milattan evvel 10'uncu asırda yine zaaf, fesat ve tereddi başlar. Bu defa Mısırlılar Filistini istilâ ve “Mâbed-i Süleyman”ı yağma ederler. 9'uncu Asırda tam tefessüh... İkiye bölünüş... Dinî tevhid ve tenzihî akidelerin terki ve putperestlerle kaynaşma... İlyas Peygamber'in boşuna mücadeleleri... İsrail oğulları nebîleriyle kütle arasında daimî ihtilaf... Yahuda ve İsrail... Karşılıklı, bitmeyen boğuşmalar... Kudüs her defasında tahrip edilerek elden ele geçer. Milattan evvel 8'inci asır... Asurların hakimiyet devri... Yahudi taktiği... Mısırla Asur arası politikalar... Bâbil'e ilk tehcir... Bu arada, daima Resul Hazret-i Musa'nın şeriatine bağlı bazı "Enbiya-yı Beni İsrail"... Milattan evvel 6'ncı asırda Bahtınasar istilâsı ve Bâbil'e ikinci tehcir... Feci Bâbil esareti çığırı... Milattan evvel 1’inci Asırda Roma boyunduruğu... Roma'ya hulûl ve içinde siyasî nüfuz temini... Artık millet ve kavim bütünlüğünü bir daha gösteremiyecek olan Yahudiliğin ilk içten feth teşebbüsü budur. Bu halden (Çiçeron)un Senatoda acı acı şikâyetleri... Derken Hazret-i İsa... Bütün Yahudi sahalarının ve parça hükûmetlerinin Roma'ya ilhakı... Milâdın ilk asrının başlarında (Sene 19) Romada Yahudilere karşı zecri tedbirler... Hazret-i İsa'nın, havarileri arasında (Yuda) isimli yahudi tarafından ihanete uğraması... Onlara göre Hazret-i İsa'nın, bize göre (Yuda)nın çarmıha gerilmesi ve Hak Peygamber'in urucu... Pavlos (Sen Pol) meselesi... İsa dininin Yahudiler eliyle uğramaya başladığı tahrif... Her tarafta başlıyan Yahudi katliamları, isyanları, tedipleri vesaire... 2'nci asırda, Afrika ve Cenubî Avrupa istikametinde Yahud hulûlleri... 5'inci asra kadar (Patriyarka)si... 5'inci asırda Bizans İmparatorluğunun bir kanuniyle Yahudilerin bütün içtimaî faaliyetlerden men’i... 6'ncı asırda Bizans âleminde Yahudilere karşı şiddetlenen hükümler... İslâmiyete karşı Yahudiler... Münafıklar, suikastçılar, fesatçılar... 7'nci asırda Hazret-i Ömer'den gördükleri muamele... Hukukî tahdit, hususî elbise vesaire... Buna rağmen tam ve gerçek adalet... 8'inci asırda İspanya, İslâm orduları tarafından zaptedilince hemen o istikamette Yahudi akını... Avrupa garbından ve cenubundan hulûl... Fransa krallarının Yahudilere koyduğu ağır vergiler ve tard kararları... 11'inci asırda Fransadan fiili tard... 11'inci asrın sonunda İngiltereye geçiş ve orada toplanış... 11'inci asırda Almanyada Yahudilik aleyhine ilk nümayişler... 12'nci Asırda İslâm Halifelerinin kanun ve tedbirleri... (Filip Ogüst) tarafından topyekûn kovulmaları... Bu asırda milyonluk kalabalıklar halinde Polonyada yerleşmeleri... Her yerde "Yahudi faizi" adı altında bir dehşet ifadesi... Buna karşı Avrupa kralları tarafından emirler, tedbirler, takipler... 13'üncü asırda Papa 3'üncü (Honoryus), bütün Yahudilere karşı, âmme hizmetlerinden memnuiyet istiyor. 8'inci (Lui) faizciliğe karşı tedbir arıyor. (Sen Loui) ise bu işi kökünden kaldırıyor. İngilterede de Yahudi aleyhtarı nümayişler... Almanya büsbütün taşkın... (Talmut) başta olmak üzere her tarafta Yahudi kitaplarının yakılması... 13'üncü asır sonu: Meşhur (Kabal) isimli eserin Yahudilerce kaleme alınışı... 1'inci (Edvard) İngiltereden bütün Yahudileri kovuyor, fakat muvaffak olamıyor. 14'üncü asırda, her tarafta Yahudilere karşı ufak tefek müsaadeler... Hulûl ve nüfuz başlıyor. Fransa, Almanya, İsviçre İtalya ve Macaristanda Yahudi aleytarı nümayişler... Yahudiler hemen her yerde iktisaden hâkim ve mânen çürütücü... 1360 yılında babasının kurtuluş fidyesini ödeyebilmek için (Menasse) isimli Yahudi bankere müracaat eden bir prens, Yahudilere birçok imtiyaz vermeyi kabul ediyor ve resmen %80 faiz tasdik ediyor. 14'üncü asrın sonlarında yine Yahudilere karşı ayaklanan dünya... İspanyada şiddetli tedbirler... 14'üncü asırda, Fransız İnkılâbina kadar yürürlükte kalan kat’i tard, Fransadan atılma kararı... 15'inci asır; İspanyaya dönenlere engizisyon... Onbeşinci asır sonlarında (1492) İspanyadan topyekûn kovuluş... İspanyol Yahudilerinin doğru Türkiyeye sığınmaları; Adalar denizi sahili, Bursa, Edirne ve İstanbul'a yerleşmeleri... Derken Amerikanın keşfi üzerine o tarafa akın... 16'ncı asırda İspanyol Amerikasına Yahudi akınının önüne geçmek üzere şiddetli emirler... Portekiz Yahudilerinin kurduğu “Yeni Hristiyanlar” isimli -tâbire ve taktiğe dikkat- fesat cemiyeti... Hanri II'den gizlice koparılan imtiyazlar... 16'ncı asır ortaları... Osmanlı Devletinde tam Yahudi parmağı... Kıbrıs'ın fethi işi ve bu münasebetle (Dük dö Naksos) olan (Yasef Nassi); siyonizmanın ilk rehberi... Aynı asırda muhtelif klise devletlerinin Yahudiler aleyhinde (Kristiyana Piktas - Hristiyanlık İttifakı) ilân etmeleri... Yahudilerin, bu defa da Amerika'da Brezilyadan tardı... 17'nci asırda Cenup Amerikadan Şimal Amerikasına atlaşlar... İngilterede (Kromvel)in koruduğu bir Yahudi hulûlü... Sene 1666... Gûya Yahudilerle anlaşmamazlığı yüzünden Müslümanlığı kabul eden (Sabatay Sevi)... Yahudiler Viyanadan kovulurken, İngilterede borsa (spekülasyonunun mucidi olan (Salamon Medina)nın (Lord) ünvanına lâyık görülüşü... 18.'inci asır başlarında Yahudilerin Rusyaya girmekten menedilmeleri... 18'inci asırda Yahudilik yine her yerde takip ve nefret mevzuu, fakat İngilterede nüfuz ve tesir mihrakıdır. Nihayet Fransız İnkılâbı ve bunda muazzam Yahudi hissesi... Yahudilerce "Beşer Hukuku Beyannamesi", meşhur Yahudi (Mendelson)dan mülhemdir. Fransız İnkılâbiyle beraber Fransada yahudilere rey verme ve mebus olabilme hakkı bahşediliyor. Artık Fransada isimleri “Fransız vatandaşı”... 19'uncu asır başları... Yahudilik, İngiltereden sonra Fransayı da fethetmiştir. Benî İsrail Muteberân Meclisi Pariste (1806) toplanır. Almanyada da aynı terakkiler... Avrupadan, tam 80 yıl sürecek olan, Amerika istikametinde Yahudi muhacereti... Napolyon'un bazı mücadeleleri... Fakat 19'uncu asırda her yerde Yahudi zaferi ve her tarafta vatandaşlık vesaireye nailiyet... İngilterede (1874) ilk Yahudi Nazır: (Disraeli)... (Karl Marks) ve komünizma... Bütün bunlara karşı bazı aksülâmeller ve Alman (anti-semit)lerinin (Dresd) şehrinde kongreleri... Fransada “Yahudi Fransa” isimli gazete... (Baron Hirş) tarafından kurulan "Yahudi Müstemlekeleştirme Birliği” isimli teşkilât... Her yere içinden hâkim ve nafiz Yahudilik... 1895; (Herzl) tarafından “Yahudi Devleti” isimli kitabın neşri... 1897; İsviçrenin (Bâl) şehrinde ilk (Siyonist) kongresi... 20'nci asır... Türkiyede Meşrutiyet ve Yahudi payı... Rus İhtilâli ve Yahudi payı... Almanya ve Macaristanda komünizma ve başında Yahudiler... Sadece Yahudi haklarını gözeten (Versay) muahedesi... Londrada kurulan Beynelmilel Yahudi muhaceret teşkilâtı (Hicem)... Nihayet (Hitler) ve (Musolini) rejimleri ve bugün... (Bir ân, çok takdirkâr bir sükût...) N.F.K - Harikulâde hulâsa! Şimdi bu terkibî tarih görüşünü fikir gözünde nihaî terkibe kavuşturalım! İşte bu nokta benim tezimin yeri!... T - Seni dinliyoruz. N.F.K - Yahudi; tarihine kuşbakışı bir göz atınca belli olduğu gibi, yeryüzüne büyük tevhid davasını getiren peygamberlerin, etrafında teşekkül etmiş, o peygamberlere de ırk ve kavim kaynağı vazifesini görmüş, İsrail oğulları isimli kavmin, hem ruhî, hem de ırkî istihalesinden doğma bambaşka bir varlıktır. Öyle bir istihale ki, ondan sonra ne Yahudi o peygamberlerden, ne de o peygamberler Yahudidendir. Yahudi, tarihin karanlık dehlizinde, sâf ve halis bir kavim belirttiği demlerde, içindeki büyük istidadın menfi kutbu halinde, evvelâ kendi peygamberlerine ihanet etmekle işe başladı ve gitgide bu ruh hâletini örnekleştirdi ve ondan sonra da aynı menfi ruhun kavmiyetini temsile ve ırkî dölünü yetiştirmeye başladı. Yani bu menfi ruhla, kendi mücerret ırkı içinde yeni bir kavim doğurdu. Şu halde Yahudi, kendi mücerret kavmi içinde, menfi istidatlarının kavmini doğurmuş ve sistemleştirdiği menfi ruhun nesillerini meydana getirmiş ve böylece kendi ilk özünden ayrılmış ve kendisine yabancı kalmış, ruhu ve maddesiyle müstakilleşmiş bir fert ve zümre hakikatidir. İşte bu fert ve zümre hakikati, kendi kavim bütünlüğünü hiçbir zaman ortaya çıkarmadan, fertleri arasındaki ayniyet yekûnile kavim; sadece kavmine tahsis ettiği ruhla da muayyen bir mezhep ifadesi olmuş; ve insanlık tarihinde, evvelâ kendi öz dinini çürütmekle işe başlayarak, ruhî ve millî bütün vahdetleri yıkmaya memur bir rol oynamıştır. Yahudiyi, her şeyden evvel böyle tanımak ve onu ilk mâzisinden, peygamberlerinden, nisbet iddia ettiği dininin hakikatinden tecrit ederek, müstakil bir ruh ve kavim vâkıası bilmek lâzım. (Bu sözlerden sonra büyük bir âlaka ve heyecan mihrakı doğdu. (T), (O), (B), (Ç), (Ö), (G), (Z), (Y), (E) ve ( N ) den ibaret alâkalılar, hep birden davaya atılmak ister gibi hereketler içinde... Roma lejyonlarının önünden vahşi bir sürü gibi kaçıp dünyanın her tarafına yayıldıktan sonra toplu millet seciyesini terkedip gizli ve ferdî millet maskesinin altına geçmiş ve esatiri bir hınç üslubile gizli plânda kendisini hâkim ve bütün insanlığı mahkûm kılmanın muazzam plânı içinde hareket etmiştir. Vasıtası para ve ruhun karanlık kutbu nefstir. Dine, millet ve milliyet mefhumuna, sâf iman ve itikada, tek kelimeyle ruha ve ulvî insana düşmandır. Her yerde ve her pâyidar kıymeti yıkıcı, çözücü ve çürütücüdür. Gâyesi de, kendi kanlı imparatorluğunu beşerî sefalet, tereddi ve ihtikarın gerisinde kurmaktır. Yahudi bundan ibarettir! Bize gelince, Tanzimattan beri her davranışımızda o vardır. • N.F.K - Sözü felsefeye, içtimaiyat ve ruhiyat gözüne bırakalım... Üstad konuşsun! T - Maharetle yapılan tarihî hulâsa hayli düşündürücüdür. Fakat peşin hüküm temeline dayalı... Kısakürek'in son istihracına göre tarihî hulâsa uygun duruyor ama, bu tarihî hulâsaya göre o istihraç, mutlaka zarurî görünmüyor. N.F.K - İlmi, daima olduğu gibi meflûç hale getirmeye çalışan Üstad, bu mizacına göre haklıdır. Fakat ben o istihracı sade tarihi hulasadan çıkarmış değilim ki... Umumî, eski ve her bakımdan elbette ki, peşin bir istihraç, tarihî hulâsadan sonra birdenbire başa geçmiş; neticeyi başa alıp ispatı sonraya bırakan riyaziye meseleleri gibi, işin (developman)ını taahhüt altına almıştır. Buyurun Üstadım, siz de (sosyolojik) verilere göre Yahudiyi sınıflandırın! T - İçtimaî bir tetkikte gördüğüme göre, Yahudilerin en sevdiği meslekler, tüccarlık, bankerlik, bankacılık, aktörlük, avukatlık, doktorluk, muharrirlik, gazeteciliktir. N.F.K - Ya en sevmediği meslekler? T - Çiftçilik ve askerlik... N.F.K - En küçük bir dikkat belli eder ki, Yahudi, daima (site)lerde, büyük şehirlerde kümelenmiştir. Öyle bir kümeleniş ki, o şehirlerin dayanağı olan sâf istihsâl sahaları ve o sahaları dolduran büyük kütlenin millî ve ruhî nasibile hiçbir ilgisi yoktur. T – Evet, daima (transit) yolları üzerindeki kasabalarda kümelenen ve sâf istihsal, acı emek ve bedenî faaliyet sahalarına kök atamayan Yahudi, bu haliyle tam bir ilmî teşhise mevzu teşkil edebilir. KISAKÜREK – Ah, Üstad, o kadar güzel ve sağlam bir tahlil tablosu kuruyorsunuz ki, ondan sonra terkipten niçin kaçtığın, kendi kendine gelen hükmü niçin reddettiğin anlaşılmaz bir şey oluyor. Sadece ihtiyar küre üzerinde Yahudiyi, harîmine sızdığı milletlerin faaliyet kadrosu içinde meslek meslek ayırmak bile belli eder ki, o, büyük milletlerin, alın terine batmış, nasibine razı ve çileden memnun, büyük ve müstahsil kütleleri içinde yer almaz. Sadece yer almamak şöyle dursun, o kütlelerin kendi cinsi içinde çıkardığı ve semerelendirilmesini, idare edilmesini eline tevdi ettiği (burjuva) sınıfı içinde pusu kurar; ve aynı milletin (burjuva)ları da içinde olarak, bütün millet emeğinin, istihsâl ve istihlâk bünyesinin, hayatî merkezlerine yerleşir, belli etmeden hüküm ve nüfuzunu yürütür, tek kelimeyle onu sömürür. T - Buraya kadar doğru ama, sömürdüğü nereden belli? Acaba onu bu hâle sevkeden, kendi fıtrî yapısı, kavmî deha ve istidadı değil midir? Böyle yapıyor, çünkü başka türlü yapmaya ehliyetli değildir diyemez miyiz? (K güldü, L atıldı..) L - Yok, üstad; evvelâ böyle bir mazerete, ırken ve ruhen yabancı olduğu bünyelerin dimağ sınıfı içine girip onu iptal edercesine kendisini kaim kalması ve buna rağmen Yahudi benliğini muhafaza etmesi müsaade etmez; sonra da deminki tarih hulâsasındaki menfi rolü, işin bir bünye zarureti değil, belli başlı bir kast olduğunu gösterir. N.F.K - Yaşasın sevgili hukukçumuz!.. Eğer ortada mâzur bir bünye zaruretinden başka bir şey olmasaydı, Yahudinin, harîmine sızdığı her millet içinde eriyip gitmesi, hassalarını o millete mal etmesi ve (spor)lu mikroplardan daha sağlam bütünlüğünü taassupla muhafaza etmemesi lâzım değil miydi? T - Ben Yahudiyi müdafaa etmiyorum ki, bana böyle yüklenesiniz... Maksadım ilmî ve riyazî olmak ve kaba teşhislerden kaçınmaktır. N.F.K - Güzel, güzel, Üstad!.. Endişende haklısın! Bizi daima böylece frenle ki, isbatlarımız kat’i olsun... T - Size, işinize büsbütün yarayacak bir tesbit levhası daha takdim edeyim: Düne kadar Berlin (site)sinde, mesleklere göre Yahudi nisbeti şuydu: Doktorların % 48'i, avukatlarin %50'si, aktörlerin % 12’si Yahudi... Halbuki Yahudi nüfusunun % yarımı, Berlin nüfusunun ise % 1'i... Demek Yahudi tip sahasında bire 48, avukatlıkta bire 50, aktörlükte bire 12, Almanların üstünde... Nisbeti bütün Almanyaya teşmil edelim: Muharrirlerin % 18’i, avukatların % 27'si, doktorların % 46'sı, aktörlerin % 8'i Yahudi... O halde, yüzde yarım nisbetinin belirttiği (x 2) üssüne göre, muharrirlik ve gazetecilikte 36, avukatlıkta 54, doktorlukta 92, aktörlükte 16 misli yer işgal ediyorlar. N.F.K - Üstad kendi kendisini haptediyor! T - Dünyanın, her sahada, en büyük kafalarının Yahudi olmasını nasıl izah edeceğiz? N.F.K - Sayar mısınız şunları! (T bir ân düşündü ve sonra B, O, Ç ve Y nin yardımlariyle bir liste meydana getirdi. Herkesin bir meslekten saydığı isimlere göre dünyanın en büyük çapta insanları, hemen her sahada Yahudi olarak görünüyor. Nazarlar hayretle birbirine bu suali sorarken K, dehşet havasını kamçıladı...) N.F.K - Evet, kimse (Sara Bernar) gibi bir sahne artistinin, (Vagner) gibi bir bestekârın, (Bismark) gibi bir devlet adamının dahi Yahudi olacağını tahmin edemez. Ama böyle... Böyle olması, meşhur bir Yahudi düsturu olan “Bir millette büyük adam ya bir melezdir, ya bir Yahudidir” hikmetine inanmamızı gerektirmez. Zira Yahudi bizzat ayrıldığı ve ihanet ettiği Peygamberleri müstesna olarak, aziz, sıhhatli, salim, müsbet ve sadece insanlığa faydalı en büyük kafalardan hiç birini yetiştirememiştir. Yahudi dehası hayrete şayan bir şey olmakla beraber, dünyanın aziz ve ulvî kafalarının seviyesine çıkamamış ve daima (defetist) bozguncu olmuştur. Bütün bu saydığımız Yahudi büyüklerine dikkat edecek olursanız görürsünüz ki, içlerinde (Homeros), (Sokrat) (Plâton), (Şekspir), (Kant), (Göte), (Bethoven), (Roden)"(Mikel Anj), (Napolyon) (Pastör) çapında kahramanlar bulunmadığı bir tarafa; pek az istisnasiyle çoğu bozguncu, ümit kırıcı ve ideal körleticidir. Biz esasen Yahudi'yi hiçbir zaman ahmak farzetmemiş olduğumuza göre, onun kendi iç bünyesinden fışkırttığı bu garip ve marazî dehaları, aslında mâlik bulunup da tersine inkılâp ettirdiği müstesna istidadın şu veya bu türlü nişaneleri kabul edebiliriz. Yahudiyi, tersine dönmüş bir istidat kabul edince, bu dehalar insana hiç de hayret vermez ve Yahudilik lehinde vesika teşkil etmez. B - Bu nokta çok mühim... Gerçekten Yahudi dehalarının hepsi (defetist)tir. En muhteşemleri bile.(Aynştan dan insanlığa kalacak şey, içinde hiçbir hakikat yaşamayan korkunç bir izafilik dünyası ile son intihar âleti olan Atom bombasıdır (Freud) mukaddesat hissini ve ruhî temelleri berhava etmeye baktı(Şarlo), insanlığın sadece acıklı gülüncünü gösteren bir deha. Marks ve ona bağlı komünist aksiyoncuları malûm. (Anatole France) münkir ve müstehzi..Prust bedbin ve şevksiz... Ne âlimleri, ne kâşifleri arasında (Pastör) gibi bir tip var... N.F.K – Tamam... Her kelimesini imza edebilirim. Niçin Yahudiler arasında (Şekspir) veya (Dante) gibi, büyük ve ulvî tek bir şair yok?.. Onların işi gücü sadece akıl; menfi tarafiyle tepetaklak edilen ve her ân taraflarından yıkılıp, gûya taraflarından bina edilen akıldır. 0 - Fakat Yahudi, kendi geniş kütlesiyle, avamiyle hiç de müstesna ve mücerret bir zekâ göstermez. Sadece (pratik), maddeci, hesabî bir açıkgözlük; o kadar... N.F.K - Doğru! Onun orta entellektüelleri de böyledir. Çünkü mücerret arayıcılığı, mücerredi arayış, onun yalnız en ileri (elit) zümresinde... Bu da bir garibedir ve aslî kütle bağından ayrılık ifadesidir. Yüksek Yahudi (elit)i Yahudilere hitap etmez; içine sokulduğu milletin veya dünyanın entellektüellerine hitap eder. (Bergson) veya (Freud) veya (Proust) ile alâkalı kaç Yahudi bulabiliriz? Adeta Yahudi, aslından, özünden ve içindeki mücerretler istidadından kopmuş ve yamalı bohça halinde garip bir bütün ifadesine bürünmüş, acaipler panoraması... Şimdi onun ticarî ve iktisadî cephesini ele alalım! Söz muhterem profesörün! B – Ben her şeyin bu cephede halledilebileceğine kaniim. âlemde para mefhumunu ve bu izafi kıymetin manevralarını Yahudi kadar bilen, duyan, sezen hiçbir örnek yoktur. Onun bu tarafını, bizzat korkunç bir Yahudi olan (Karl Marks) en iyi izah etmiştir. (Karl Marks) gibi kapitalizma düşmanı ve komünizmanın babası bir insanda tecelli eden şudur ki, o, Yahudinin, kendi nefsine karşı da bozguncu ve yıkıcı bünyesinden en parlak bir örnektir. Yahudiliği teşrih ve teşhir eden ve onu yerden yere batıran yine bir Yahudi olmuştur. İktisadî ölçüsüyle hüküm şudur: Parayı anlayan, destekleyen, besleyen, ona kıymet üstü kıymet kazandıran ve fertlerle cemiyetleri ve devletleri ona esir eden Yahudidir. Kredi, faiz, kefalet, borsa, hep onların icadıdır. Bunlarsa, mazi ve hâl bakımından hâkim olunan paraya istikbal ölçüsü ile tahakküm iradesini temsil eder. Sermayeyi dahhâme haline getiren ve ezici kapitalizmayı kuran ve sonra da aynı müesseseyi komünistlere tahrip ettiren onlardır. İhtikâr, sahte arz-ü talep dalaverası ve stokçuluk işinin erkân-ı harbiyesi Yahudidir. G - İşte, anormal bir çapta büyüttükleri para kudretinin ruhî değerlere ve mânevi müeyyidelere galip hale gelmesi kasdiyle de, yaşadıkları milletleri ruhen ve bedenen zaafa uğratmak, şuursuz ve iradesiz keyf ve kötü âdet müptelâsı kılmak, birinci taktikleridir. Bütün keyf verici zehirlerin icat, idare, istihsal ve istihlâk şebekeleri emirlerindendir. Mânen de aynı şey... 0 - Tevhid akidesini ilk defa yeryüzüne getirmiş olmakla böbürlenen Yahudi, asıl kendi derunî putu olan parayı ve onun mizacını en iyi sezip kendini tasfiye edecek olan gerçek muvahhidlere, millî ve ırkî bütünlük temsil eden camialara düşmandır. N.F.K - Bana öyle geliyor ki, beyefendiler, bu üslûp içinde Yahudi bahsini birkaç ciltlik bir kitaba sığdırmak dahi mümkün olamaz. Öyle bedihî (donne)ler üzerinde bir fikir istimzacı yaptık ki, Yahudi Meselesi üzerindeki görüşümüzü bir ilk temele bağlamaya kâfi derecede kuvvetli oldu. Netice şudur: Yahudi, mahut tarihinden ve öz Peygamberlerine ihanet devresinden sonra Roma lejyonlarının önünden vahşî bir sürü gibi kaçıp dünyanın her tarafına yayıldıktan sonra toplu millet seciyesini terkedip gizli ve ferdî millet maskesinin altına girmiş ve esatirî bir hınç üslûbile gizli plânda kendisini hâkim ve bütün insanlığı mahkûm kılmanın muazzam plânı içinde hareket etmiştir. Vasıtası para ve ruhun karanlık kutbu olan nefstir. Dine, millet ve milliyet mefhumuna, sâf iman ve itikada, tek kelimeyle ruha ve ulvî insana düşmandır. Her yerde ve pâyidar kıymeti yıkıcı, çözücü ve çürütücüdür. Gâyesi de, kendi kanlı İmparatorlugunu beşerî sefalet, tereddi ve ihtikarın gerisinde kurmaktır. Bir millet içinde mutaassıp Yahudi düşmanlığı şart olmamakla beraber, nefsini muhafaza ve Yahudiyi tanıma şuuru mutlak bir icap kıymetidir. Zira Yahudi kuvvet ve irade karşısında kaldığı zaman, mikroplar gibi kesesine çekilmeyi bilir. T - Bir de bizde, Türkiyede Yahudiyi gözden geçirelim! D - Bu bahiste söz ve hükûm benimdir. Yahudi tek lûltuf ve sığınağı Türklerde ve İslâmiyetin ağuşunda buldu. Bize sığındı, fakat en kısa zamanda içimize zehrini döktü ve Tanzimattan itibaren bütün istihale ve inkılâplarımız üzerinde müessir oldu. Saraya ve hazineye tam nüfuzun, en eski zamanlarda iki mümessili: Moşa Kapsali ve Yasef Nassi... Yasef Nassi, devlete bir sefer açtıracak kadar nüfuz kazandı. Fakat Tanzimata kadar yahudi, bizi sadece içimizden kemirmek ve buna rağmen millet ve devlet bütünlüğümüze (menfaaati icabı) kasdetmemek yolunda gitti ve galiba buna da mecbur oldu. Fakat Garp emperyalizma ve kapitalizmasının bizi tam çember içine aldığı Tanzimat devresinde, kaleyi içinde teslim işi yine Yahudiye düştü. Memlekete Masonluğu ve kozmopolitlik fikirlerini o soktu. Malî ve iktisadî hayatımızı perişan etti, “Düyun-u Umumiye"yi bir hapishane gardiyanı edâsiyle göbeğimize yerleştirdi. Bu devrenin kahramanları, Sigmund Spitzer, David Ben Mayor, Yeheskel Sason, David Motho'lardır. Ondan sonra Meşrutiyet gelir ve bu hareket sadece Yahudi sevk ve idaresine dayanır. Başta, Yahudiden daha Yahudi Dönmeler bulunmak üzere, sonunda o korkunç inhizam ve inkıraz çığırımızı açan, Yahudidir. Bir Türk Hükümdarı ve İslâm Halifesine hal’i tebliğ eden heyetin başında Karasu'nun bulunması, Yahudi hınç ve taktiğinin Türk bütünlüğü üzerindeki tahakkukunu resmen bütün dünyaya ilân ve iblâğ etmek değil midir? Meşrutiyeti takip eden devirde ise Yahudi en büyük (kolpo)sunu oynamış ve İslâmiyete karşı tavrını, (Lozan) konferansının kulis aralarında karşılıklı bir anlaşma sağlamak suretiyle tam yerine getirmiştir. Hahambaşı Hayim Naum'un idare ettiği bu vaziyet, Büyük Doğu'nun 1949 – 50 devresinde inceden inceye tahlil edilmiştir. Bugün ise Yahudi, malî, iktisadî ve içtimai gayesine tamamiyle ermek yolundadır. N.F.K – Bu bahsi bu kadarla keselim; Yahudiyi mahallî plândan ziyade umumî ve beşerî plânda ve ilmî şekilde ele alalım; ve şimdilik Yahudilik hakkındaki bu ilk unsurları, ileride ve çok daha geniş bir tahlil ve terkibe medar olarak saklayıp konuşmamıza nihayet verelim. (Büyük Doğu Dergisi, 18 Haziran 1954, Sayı: 7)
2
Mehmet Ali BİLGİLİ
Truva Savaşı'ı inceledi.
288 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Tanrı Zeus'un bir kuğu kılığına girip Sparta kraliçesi Leda ile birlikte olması sonucu doğar Helen. Ancak Tanrı soyundan gelmesiyle açıklanabilecek bir güzelliğe sahiptir zaten. Kocası Menelaos sefere çıkmak üzere Sparta'dan ayrıldığı bir zamanda Truva prensi Paris çıkagelir Sparta'ya. Kayıtsız kalınamayacak kadar güzel olan Helen'e aşık olur ve onu hediyelere boğar, giderken de bir hediye de kendisi istemiş olacak ki Helen'i kaçırır Truva'ya. Olaydan haberdar olan Menelaos öfkelenir bu duruma ve ağabeyi Miken kralı Agamemnon'a gider. Kral; Achilles, Diomedes, Odysseus, Aias gibi komutanları yanına alır ve Truva'ya eşi benzeri görülmemiş büyüklükte bir sefer düzenler. Peki bundan Helen'in haberi var mıdır dersiniz? Ege ve Akdeniz'deki baskınlarda -özellikle de Miken baskınlarında- kadınları ganimet olarak görüp tarım, dokumacılık ve seks işçiliği için köleleştirip ticaretini yapmak adeta bir savaş geleneğidir. Deniz ticareti için harika bir konuma, şehrin etrafını çevreleyen metrelerce yükseklikteki surlara ve surların arkasında istila edenleri zengin etmeye yetecek inanılmaz bir servete sahip Troya şehri gerçekten de yalnızca bir kadın için mi kuşatıldı? Homeros'un İlyada'da bahsettiği o devasa ordunun tek amacı Helen'i vatanına kavuşturmak mıydı? Yazarımız destanları, şiirleri, Hitit yazıtlarını ve arkeolojik çalışmaları bir araya getirerek tarihin akışını değiştiren Truva savaşı hakkında aklımızı kurcalayan sorulara yanıtlar aramış kitabında. Bunu yaparken de biz okuyuculara dönemin sosyokültürel yapısı, güç mücadeleleri ve siyasi ilişkileri hakkında çok değerli bilgiler vermiş. Haritaları ve pek çok görseliyle anlaması bir romandan zor olmayan, bir ders kitabına göreyse çok daha eğlenceli bir kitap var karşımızda. Okumadan önce Truva filmini izlemenizi tavsiye edebilirim kahraman isimlerindeki bolluğun kafanızı karıştırmaması açısından.
Truva Savaşı
OKUYACAKLARIMA EKLE
7
Utku Orçan
İlyada'yı inceledi.
708 syf.
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Aslında planım İlyada ve Odysseia'yı birlikte incelemekti ama ikisi de çok büyük eserler olduğu için ayrı ayrı ve detaylıca yorumlamak istedim. Şimdi, Homeros gerçekten yaşadı mı? Bu eserleri Homeros mu yazdı, yoksa zaten olan şeyleri yazıya mı döktü? gibi sorulara girersek konudan saçma bir şekilde sapmış oluruz. Çünkü kimse bu eserleri Homeros'a saygı gösterisi olarak veya Homeros'u anmak için okumuyor. Okuyoruz çünkü tarihi değeri var, mitolojik değeri var, edebi değeri var. Kısacası, bunları kim yazmış, tek kişi mi yazmış, yazan kişi kör müymüş, aslında yaşamış mı sorularıyla uğraşmak yerine eseri konuşmak daha mantıklıdır. . Eserdeki anlatım şekli ve benzetmelerin çok üst düzey olduğunu belirtmeden geçemem. Yazıldığı tarihi (MÖ 9. yüzyıl) göz önünde bulundurursak Homeros'un olağanüstü yeteneğini farketmek zor olmasa gerek. Zaten bu yüzden otoritelerin büyük çoğunluğu tarafından "şiirin ve tragedyanın babası" olarak kabul edilir. Zamanında medya gibi araçlar olmamasına rağmen Homeros o kadar geniş bir alanda tanınmış ki, Platon ve Aristoteles bile eserlerinde Homeros şiirleri hakkında konuşup, tartışmış. . Kitabın önsözünde de geçen bir Alman defineci İlyada'yı defalarca okumuş ve her seferinde hayran kalmış. Bir gün hayatını bu eserde anlatılan Troya'yı bulmaya adamış. Eline kitabı alıp, olayların geçtiği yeri bulmuş ve şu an Anadolu topraklarında bulunan Troya'yı kazmaya başlamış. Kazdıkça katman katman 9 kent bulmuş ve bulduklarını kaleme almış. Ondan sonra binlerce arkeolog burada çalışmalar yapmış. Yorumumun başında belirttiğim gereksiz sorular yerine şu soruyu sormalıyız: Binlerce yıldır mitoloji olarak anlatılan bu savaşlar aslında gerçek miydi?
İlyada
8.7/10
· 3.655 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
4
Amo Rise
Yunanlılar Mitlerine İnanmışlar Mıydı?'ı inceledi.
167 syf.
·
6 günde
Paul Veyne, akıl ile mitin karşıtlığında kazanan olmadığını, doğru ile yanlışın bizim üretimimiz olduğunu, ve “iyisiyle kötüsüyle” hepsinin günümüz toplumsal kültürünü oluşturduğunu söylüyor. Bu kültür (yaşadığımız çağdaki bizim kültürümüz; çağ hangisi olursa olsun, biz kim olursak olalım) bize göre “her zaman hakikatin üzerine kurulmuştur, yanlış şeyleri dışlamıştır”. Ancak bu kitapta da anlatıldığı üzere, bu söylem doğru olsaydı, yaşamış tüm toplumlar hakikati yaşamış sayılırdı ve geçmiş, hiçbir zaman yanlış olmazdı. Hâlbuki toplumun doğruları (Veyne’e göre bilim dahil) hep değişken olmuştur. Demek ki toplumun hakikati, ve dolayısıyla bu hakikatin bireylerdeki tezahürü, her zaman bir sanrıdan ibarettir. Veyne bunu anlatmak için bize tarih yazımından bahsediyor (özellikle Yunanlarınkinden): Antik Çağ tarihçisinin mitleri hakikatlere, ikinci el kaynakları birincilere karıştırması o günün şartlarına göre doğaldır, olması gerekendir. Günümüzde ise anlayış bunun tersi, ki bu da günümüzün doğal olanıdır. Bu yüzden örneğin İlyada yahut Oğuz Kağan Destanı önemsiz yahut romantik eser, yani roman sayılmaz; onlar tarih kitabıdır. Yani tarihsel hakikatin gelenekleşmiş, kültüre işlemiş hâlinin anlatımıdır. “Düşünceler tarihi gerçekten de hakikat konusundaki felsefi düşünce tarihselleştirildiği zaman başlar.” diyor Veyne. Bu tarihsel hakikatleri binyıllardır farklı uzmanlar farklı şekilde yorumlamıştır. Bazıları mitleri tamamen reddetmiş, “İsa da, Theseus da, Akhilleus da yaşamamıştır” demiştir. Diğerleri bu karakterler yaşamıştır ama dinsel yönleri insan uydurmasıdır der (örneğin Theseus yaşamış bir kraldır ama Tanrı’nın oğlu değildir). Üçüncü grup ise onların tarihini dinsel olarak da gerçek kabul etmiştir. Veyne, tarihçiyi ne derse desin, toplumu ne hissederse hissetsin haklı ve geçerli kabul etmek zorunda olduğumuzu söyler; çünkü doğru diye bir şey zaten yoktur, o vakit insanların yaşam yorumu olduğu gibi kabul edilmelidir, zira insanlar hayatlarını o yaşam yorumuna göre yaşarlar, bir kültürü oluşturmak ve yaşamaktan daha geçerli yapan ne olabilir ki?.. “Yunanlar kendi mitlerine hem inanmışlardı, hem inanmamışlardı. Aynı bir çocuğun hem Noel Baba’nın hediye getirdiğini düşünüp, hem de o hediyeyi ailesinin bıraktığını bilmesi gibi.” İnsanın toplumun hakikatine ve sistemine boyun eğmesinin sebebi ise Veyne’e göre, sürü içinde bireyin çoğula boyun eğip uyum sağlamak güdüsüdür. Şimdi zekamın yettiği kadar anladığım bu kitabın (çünkü Ivan Illich ve Foucault tarzı kompleks bir yazım tarzı var) bize verdiği mesajın bir kısmını kabul edip, bir kısmını neden etmediğimi açıklayabilirim: “İnsan bilgilendikçe fikirlerinde bir yumuşama meydana gelir” diyen İlber Ortaylı haklı. Sarsılmaz bir hakikat, bir doğru-yanlış, iyi-kötü yoktur. İnsan (ve onun toplumu), her şeyin ölçüsüdür. Böylece Homeros Troya Savaşı’nı ve Tanrıları anlatıyorsa, o savaş olması gerektiği kadar olmuştur, o Tanrılar olması gerektiği kadar vardır, hepsi görevini yerine getirmiştir. Günümüz Tanrısı da aynı şekilde toplumsal görevini yerine getirmektedir; bu yüzden Veyne ateist bile olsa, inançlılara “Tanrı olmadığı hakikatinin” anlatılmasını saçmalık olarak görür. Herkes bilse ne olacak ki? Sen kendin ne kadarını biliyorsun ki?.. Diğer yandan ben Veyne’in aksine, en azından bilim, sanat ve felsefe üçlüsünün hakikatinin, insanlığı toplumu aşacak noktaya götürmesi imkânını savunuyorum. Yani toplum hakikati bunlara göre şekillendiğinde, insan var olsa da, olmasa da, farklı bir yapıya da bürünse, birlikte yaşamanın daha sağduyulu bir hâlini keşfettiğini iddia edeceğim. En azından kendi uydurduğu sisteme ve geleneğe uyumlu bir şekilde hayatta kalmaktansa yok olmayı tercih edecek bir ırk bilincine de razıyım. O vakit Veyne’in insan kültürüne ve zekâsına haklı olarak çektiği sınırı aşmış, ve gerçek insanlığa adım atmış olabileceğiz.
Yunanlılar Mitlerine İnanmışlar Mıydı?
OKUYACAKLARIMA EKLE
2
Ulaş Başar Gezgin
Kadınlar Vaizi'yi inceledi.
84 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Dikkat: Oyunbozan/tatkaçıran içerir. iTürk Yazınında ‘Budunsal (Etnik) Öteki’ İmgesininii Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve ‘Yankesiciler’ Adlı Öykü [ Bu inceleme, 2001 yılında yazılmıştır. ] Ulaş Başar Gezgin      Hüseyin Rahmi yazını, kuşkusuz, çok zengin bir yazındır. Bu incelemede, bu yazın, parçalarına ayrıştırılacak; Hüseyin Rahmi’nin yazın anlayışı, Hüseyin Rahmi’nin yaşamından yazınını etkilemiş olaylar, Hüseyin Rahmi yazınının kaynakları ele alındıktan sonra, bu ele alınanlar doğrultusunda, Yankesiciler ( Kadınlar Vaizi içinde) adlı öyküsü incelenecektir.     Hüseyin Rahmi, çoklukla bir doğalcı (natüralist) olarak bilinir. Ben Deli miyim? (1924) adlı romanı dolayısıyla yargılandığında, kendisini doğalcı oluşuyla savunmasına karşın, sözü edilen okula bütün bütün bağlı kalmamıştı. Lise kitaplarına da geçtiği şekliyle, en kaba bir biçimde söylersek; doğalcılık, yazını, görgül (ampirik) dünyayı gözlemlemek üzerine kurar ve konu olarak da iğrençlikleri / çarpıklıkları ele alır. Şimdi, Hüseyin Rahmi’ye geçmeden önce, soralım: Doğalcılık nasıl bir şeydir ki, yazını gözleme indirgiyor?  Ve doğalcılık tutarlı bir öğreti midir?      Doğalcılık, olguculuğu (pozitivizm) bir yöntem olarak benimser. Aynı zamanda bir toplumsal bilimci / tarihçi olan yazar, oturduğu yerden gözlem yapar. Soralım: O zaman, bilimsel bir gözlemle yazınsal bir gözlem arasında ne gibi bir fark vardır? Doğalcının yanıtı, ‘yoktur’ olacaktır. İşte burada, sapla saman karışıyor: Yazının işlevi, bilimin işleviyle özdeşleştiriliyor. Bilimin işlevi, bildirmektir. Halbuki yazının ve genel anlamda sanatın işlevi, duydurmak olmalıdır. Birşeyler hissettirmek. Yazına doğalcılık açısından bakıldığında, bir ansiklopedinin ‘Ağrı Dağı’ maddesi ile Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı betimlemeleri arasındaki fark ortadan kalkar; ki, bu hem ansiklopedinin pekinliğine hem de Yaşar Kemal betimlemelerinin güzelliğine yazık etmek olur.      Doğalcılık, yukarıda görüldüğü şekliyle, bir etkinlik alanı olarak, bilim ile yazını özdeş tutuyor. Bu, doğalcılığın kendi felsefel dayanağı olan olgulucuğa da tamamen zıttır. Şöyle ki, olgucu okula göre, bilimin kendine özgü araçları vardır ve bunlarla evrensel bilgiye (‘matesis universalis’) ulaşır. Yazın ise, bu (bilimsel) yöntemi bilmeyenlerce, matematik hizmete koşulmaksızın kaleme alınır ve bu yüzden, bilgifelsefel (epistemolojik) statü açısından hamdır. Örneğin, bilimsel bir gözlem cümlesi, “A insanı, 95 kilo ağırlığında, 30 yaşındadır, saçlarında B pigmentlerinden C oranında bulunmaktadır. A insanı, dudaklarını 14 santimetre yanlara genişletti.” şeklindeyken, yazınsal bir gözlem cümlesi, “Felatun Bey, şişmanca, orta yaşlı, kumral idi. Felatun Bey, güldü(!)” şeklinde olur. Bu yazınsal cümle örneğinin, bildirimsellik açısından, daha kusurlu olduğu açıktır. Ama aynı örneğin, duygulandırımsallık açısından güçlü olduğu görülür. Okurun kafasında, bir Felatun Bey resmi uyanır. Yazının yapmak istediği şey de budur. Doğalcılığın bu şekilde, nasıl ölü doğmuş bir bebek olduğunu anlattıktan sonra Hüseyin Rahmi’ye geri dönelim:      Hüseyin Rahmi’nin doğalcı okula tam anlamıyla bağlı kalmadığı, yukarıda söylenmişti. Hüseyin Rahmi, romanlarında / öykülerinde, hükmü, okura bırakmaz (Levend 1964, s.47; Göçgün 1990, ss.28-9). Okurun çıkarması gereken dersi de kendi ekler, kendi görüşlerini de yazar. Böyle yapmamış olsaydı bile, biraz önce karşılaştırılan iki cümle örneğinin ışığında, yine, doğalcı olamayacaktır. Bir metinde, sıfatların kullanılmaya başlandığı yerde, öznelleşme de başlar ve tam da bu noktada, verili bir metin, salt bir betimleme olmaktan çıkar. Hüseyin Rahmi ya bu gerçeğin farkında değildir ya da bu gerçeği, piyasa kaygısıyla görmezlikten gelmiştir. En üzücü örnek olarak, ‘İki Hödüğün Seyahati’ verilebilir. Bu öyküde, Eğinliiii  iki -saf- halk çocuğunun Adalar’a gitmesini anlatan Hüseyin Rahmi, kendisinin halkçı öykücülük anlayışından beklenmedik bir şekilde, bu iki genci ‘hödük’ olarak adlandırmaktadır! Burada, halkçılığı su götürmez bir öykücünün, İstanbul beyefendisi olarak, taşra insanını ne kadar aptal gördüğü sırıtır. Hüseyin Rahmi halkçılığı, ne yazık ki, İstanbul halkıyla kısıtlı kalmıştır.iv  Birçok öyküsünde, açıkça hüküm verir. Bu duruma örnek olarak, İttihatçılar’ı yerden yere vurduğu ‘Partici’ isimli öyküsü okunabilir (Partici, Kadınlar Vaizi içinde). İttihatçılar konusunda verdiği hüküm yetmiyormuş gibi, sonda bir de öğüt vermektedir.      Tutarlı olarak, “ben gözlemciyim” görüşünü savunması zaten olası değildir. Kişilerine, içinde sıfatlar bulunan cümleler kurdurduğunda ve bir aydın / yazar olarak bu cümleleri itirazsız bırakıp, o kısmı ya da öyküyü bitirdiğinde; yaptığı, zaten gözlemden farklı bir şey oluyor. Örneğin (Hürmüz Hanım’ın kocasının ağzından): - Boşanma hakkı kadınlara verilse pek çabuk her ailenin altı üstüne gelir. Allahın emri, peygamberin kavlindeki hikmeti şimdi anladın mı? Ben bırakmak için evlenmedim. Durup durup da karı boşayan erkekler de ahlak ve bünyece sizin gibi zayıf, mariz, merhamet bekleyen zavallılardır. Sinirlerini yatıştır da haydi evinin işine bak... (Kocasını Boşayan Hürmüz Hanım, Kadınlar Vaizi içinde)     Hüseyin Rahmi, bu ve benzeri satırları savunmak için, “bu benim görüşüm değil, ne duydumsa onu yazdım.” diyecektir. Sorulmalıdır: Hüseyin Rahmi, bir sürü yapıtında öğüt vermek kaydıyla, yapıtlarındaki görüşlere / olaylara müdahale ederken; burada niye susmuştur?.. O tarafsız(!) saydığı gözlemle, kendi değer yargılarını, anlattığı toplumsal kesite giydirmiştir.v     Hüseyin Rahmi’nin yapıtlarının esin kaynağı nelerdir? Hüseyin Rahmi, küçüklüğünden itibaren anneannesinin konağında, bir sürü kadın –özellikle ihtiyar kadın- arasında büyümüştür. Onların anlattığı öykücükler ve yaptıkları dedikodular, esin kaynağı olarak önemli bir yer tutar.vi  Oturup geçmiş senelerin olaylarını düşünür (Alıntılayan: Sevengil 1944, s.60). Uzun yıllar Heybeliada’da aynı evde kaldığı eski dostu emekli albay Hulusi Bey’in anlattıkları, diğer bir esin kaynağıdır (Eti Senin Kemiği Benim, s.53). Kitaplar okuyarak esin aldığı da olmuştur. Örneğin, ‘Ben Deli miyim?’ (1924) adlı romanını, delilik üstüne kitaplar okuduktan sonra yazdığını söyler (Sevengil 1944, s.65). O’na, gizli dertlerini ağlayarak anlatan kadınlar, bir başka esin kaynağı olmuştur (a.g.y., s.114). (Ada) Vapur(u) (yolculuğu) betimlemeleri, Hüseyin Rahmi’nin gerek romanlarında gerekse öykülerinde sıklıkla yararlandığı bir arka plan işlevi görür (örneğin; Ada Vapurunda, Kadınlar Vaizi içinde; Nimetşinas, vd.). Hüseyin Rahmi’nin Heybeliada’dan İstanbul’a gidiş gelişlerini yazınsal olarak hiç kaçırmadığı anlaşılıyor. Son otuz yılındaki bir diğer esin kaynağı, yine aynı evde beraber kaldıkları Aliye Hanım ve kızıdır. Bu iki hanımın, Adalar’da olan biten hemen hemen herşeyi Hüseyin Rahmi’ye aktardığı görülüyor (Sevengil 1944, ss.20-1).vii     Hüseyin Rahmi, Aydınlanma’nın neresindeydi? Hüseyin Rahmi, kütüphanesinde Voltaire’in tüm yapıtlarını bulundurmakla övünürdü (Tanrıkulu 1974, s.87). Batıl inançlara, bilgisizliğe yönelttiği saldırı okları çok iyi bilinir (örneğin; Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaçviii  (1911); Gulyabani (1912); Cadı (1912) vd.) Bu saldırı okları dolayısıyla, İsmet Paşa’nın övgüsünü kazanmıştır (Sevengil 1944, ss. VI-VII).ix  Tüm bunlara karşın, dindar biri olduğunu söylemektedir (Göçgün 1990, s.235). Hüseyin Rahmi, Aydınlanma’yı tamamıyla içselleştir(e)memiş bir insandır. Sık sık Allah’a gönderme yapar ve üfürükçülüğe, hurafelere karşıyken, bir yandan da doğaüstü güçlere / olaylara inanır. Ve bunu yaparken, -ilginçtir- Schopenhauer’ı tavsiye etmekten geri durmaz (bkz. Üfürükçülüğüm, ss. 39-48, Eti Senin, Kemiği Benim içinde). Bir görüşmede, “Nitekim bizde din gevşeyince, dine istinat eden (moral) de tabiat ile mahvoldu.” diyecek kadar ileri gider (Tanrıkulu 1974, s.153).x     Hüseyin Rahmi’deki töre (ahlak) nereden gelmektedir? Sözümona nesnel bir gözlemci / öykücü için, töre’nin varlıkbilimsel (ontolojik) ve bilgifelsefel konumu ne olacaktır? Sözgelimi; töre, hangi dünyaya aittir? Bu ve benzeri sorularda, Hüseyin Rahmi’nin kuramsal zayıflığını görürüz.xi  İlginçtir; Hüseyin Rahmi, o kadar empatiyle anladığı / anlattığı eşcinsellerden tiksinir ve aynı bağlamda, Andre Gide’in gerçekçiliğinin “hayasızlık” olduğunu söyler (Göçgün 1990, ss.233-4). Bunu söyleyenin, ‘Ben Deli miyim?’ adlı kitabı dolayısıyla müstehcenlikten yargılanmış olan aynı yazar olduğuna inanmak bir hayli güçtür. O zamanlar (1943) ününün doruğunda olan Andre Gide’in adını hatırlamayıp karşısındakine sormasını (a.y.) şaşırtıcı bulmak ve yüzünü döndüğü ve arkasını yasladığı Fransız yazınındaki gelişmeleri izlemediğinin bir kanıtı saymak mümkündür. Gerçeküstücülere saldırısı ise, yazınsal yobazlık belirtileri taşır.xii     Hüseyin Rahmi’nin romanları, töre romanlarıdır. Güldürü öğeleri, sık sık kullanılır. Ama içinde ve özellikle sonda, kesinlikle cinayet ya da intihar vardır. Acı ile biter. Alttan alta, “şunu yaparsanız mutsuz olursunuz” der. Romanlarında, şive oynamaları ve Karagöz-Hacivat’ı andıran diyaloglar vardır. Bu diyaloglar, Hüseyin Rahmi’nin hem yazınsal gücünü hem de güçsüzlüğünü oluşturur. Bu diyaloglar sayesinde en ağır yapıtlarını herkese okutabiliyor ama bu diyalogları metinle kaynaştıramıyor (Hizarcı 1953, s.9). Bu diyaloglar çıkarılsalar roman(lar)dan bir şey kaybolmaz. Roman(lar)dan bağımsız bir şekilde durmaktadırlar. Bazı yapıtlarındaki bu bağımsız bölümler konusunda, H. Fahri Ozansoy, bunları yeni baskılardan çıkarmayı önermekte ve Balzac’ın yeni baskılarında da bu yola gidildiğini belirtmektedir (Tanrıkulu 1974, s.186). Yine de, bu diyalogların, İstanbul’un çeşitli şivelerini çok iyi vermeleri açısından yazınsal değeri vardır (Hizarcı 1953, s.11). Hüseyin Rahmi’nin romanlarında teknik yetersizlikler olduğu, genel kabul gören bir olgudur. Roman akışını keserek kendi düşüncelerini sunması, doğalcılığı tam anlamıyla uygulamadığının bir göstergesidir (Bek 1998, ss. 14-5, Cadı Çarpıyor içinde, Şakavet-i Edebiyye). Romanlarına tam oturmamış felsefel parçaların varlığı, Hüseyin Rahmi’nin halkı felsefel düşüncelere alıştırma amacından çok, kendisinin bilgisini gösterme isteğinden (kaynaklanıyor) olabilir (Levend 1964, s.67).xiii  Aşkın, cinselliğin, çarpık evliliklerin / ilişkilerin yer almadığı bir romanı yok gibidir.     Hüseyin Rahmi’nin öykülerini/romanlarını meşru kılan şey, Hüseyin Rahmi yazınının varoluşsal ifadelere (‘existential statement’) dayanmasıdır. Diğer bir deyişle, Hüseyin Rahmi bir şey söylüyorsa o şey gerçekten vardır. Hüseyin Rahmi birinden söz ediyorsa, o kişi, başka bir adla gerçekten vardır. Hüseyin Rahmi yazınının, önermelerini, evrensel doğrular olarak sunmadığı açıktır. "Bütün ‘A’lar böyledir" demez; "bu özelliklere sahip bir ‘A’ var" der. Burada durmaz; halkçı oluşu ve bir yazın piyasası için yazıyor oluşu, burada durmasını engeller. Çünkü tek bir bireyin yaşadıklarını anlatması, ne halkçılığa uyar ne para getirir. Dolayısıyla, önermesi; "bu özelliklere sahip ‘n’ sayıda / yüzlerce / binlerce ‘A’ var"a döner. Tekil haber programları gibidir. Kitleler hakkında bilgi vermekten çok, kitleleri oluşturanları odağa alır. İsimleri değiştirir; böylece, kahramanlarının özel yaşamlarına saldırmamış ve onları rencide etmemiş olur.xiv     Hüseyin Rahmi’nin öykülerine bakıldığında, konu olarak aşka, cinselliğe ve çarpık evliliklere / ilişkilere romanlarındaki kadar sıklıkla rastlanmadığı görülür. Öykülerinde, konu artam alanı (‘range’) geniştir. Öykü konuları arasında, hayvan sevgisi ve hayvanlara duyduğu acıma da vardır (Nasıl Öldürdüler, İki Hödüğün Seyahati içinde; Kırço, Kedim Nasıl Öldü?, Gönül Ticareti içinde; Dağların Şenliği, Melek Sanmıştım Şeytanı içinde). Diğer bir öykü konusu da, kadın haklarıdır. Örneğin, ‘Kocasını Boşayan Hürmüz Hanım’ (Kadınlar Vaizi içinde) adlı öyküsünde, hukuk aile kararnamesinin yayınlanması ile kadın-erkek eşitliğinin gelişini işlemektedir. Öykülerinde; uzun konuşmalar, gereksiz ayrıntılar yoktur. Romanlarında görülen törel özelliğe, öykülerinde rastlanmaz. Öykülerinde, bir arka plan olarak çokekinliliğe (kozmopolitlik) daha az yer vardır. Hüseyin Rahmi’nin öykülerinin bir ikisi dışında (örneğin; Şeytanın Karısıxv , Namusla Açlık Meselesi içinde) hepsinde, başkahramanlar yerlidir. Romanları, hemen hemen her zaman intiharla ve/veya cinayetle biterken; öyküleri, açık uçlu veya mutlu bitebilmektedir. ‘Eti Senin Kemiği Benim, “Hikayeler-Sohbetler”’ isimli kitabı, Hüseyin Rahmi’nin kendi yaşamından sunduğu kesitlerden, öykülerden ve çeşitli konulardaki düşüncelerinden oluşmakta olup tamamen birinci tekil şahısta yazılmıştır. ‘Namusla Açlık Meselesi’ (1933) ise, güldürü öğesinin ve Hüseyin Rahmi yazınında sık rastlanan çokekinliliğin cılız olduğu, karamsarlığın egemen olduğu bir öykü kitabıdır. Çocukluğunun ve ilkgençliğinin geçtiği Aksaray, birçok öyküde (Arzın Yuvarlaklığına İnanmıyor, Büyük Ana, İki Hödüğün Seyahati içinde) su yüzüne çıkar. Doğalcılık akımına bağlı kalmaya çalışması, eleştirmenlerin O’nu (ya da Hüseyin Rahmi yazınını) tutarlılık düzleminde eleştirebileceği zemini ortadan kaldırmıştır. Adeta, “Siz benim dediklerimin tutarlılığına niye bakıyorsunuz; ben ne gördüysem yazdım; beni eleştirebileceğiniz tek ölçüt, (görgül) dünyanın benim yazdığım gibi olup olmadığıdır.” demektedir. Öte yandan, konu seçimiyle “Ah, görün bakın dünya ne halde. Öyle iyi bir dünyada yaşamıyoruz” demekte ve sıklıkla güldürü öğeleri kullanmasına karşın, okura karamsarlığı salık vermektedir. Bunda, gerek İstanbul konak yaşamının yozlaşmışlığının gerekse yurtdışında gerçekleşen dünya savaşlarının usdışılığı ve Hüseyin Rahmi’nin Nietzsche tutkusunun büyük payı vardı.     Hüseyin Rahmi, çokekinliliğin yaşamın demirbaşı olduğu bir dönemde (1864-1944) yaşamıştır. Ermeni bir lalayla (Agop) (Sevengil 1944, s.30), Arap bir dadıyla (Eti Benim Kemiği Senin, s.21) büyümüştü. Ev uşağı Laz’dı (a.g.y., s.31). II. Abdülhamid yönetimince sansüre uğratılıp, yazar olmaktansa memur olması istenen Hüseyin Rahmi, o dönem tüm çalışanlarının Ermeni olduğu Tercüme Odası’nda göreve başlar (1893). Bir görüşmesinde, ‘Keğork’xvi  Bey’le olan bir anısını anlatır. Hüseyin Rahmi ile Ermeni çalışanlar, ilk başlarda anlaşamamış, daha sonra kaynaşmışlardır (Tanrıkulu 1974, ss.151-2).xvii  Bu çokekinlilikten, yazınsal olarak bir hayli faydalanmıştır. ‘Mürebbiye’ adlı romanını yazarken, yakınlarda oturan bir Rum mürebbiyenin öyküsünden esinlendiği bilinmektedir (Sevengil 1944, s.61). Romanları, çokekinli bir dünyaya ayna tutar. Örneğin, ‘Şık’ (1888) adlı romanında Ermeni külhanbeylerine, ‘Cehennemlik’te (1924) Doktor Alimyan tiplemesine rastlanır. ‘Efsuncu Baba’da (1924) Ermeniler’i, ‘Şeytan İşi’nde (1933) çokekinli Samatya’yı, ‘Kesikbaş’ta (1942) Levantenler’i işler. Öykülerinde ise, çokekinliliğin unsurlarına yer yer rastlanır: ‘Benim Babam Kimdir’ adlı öykü de (Gönül Ticareti içinde), cami önüne bırakılan çocuğun kundağına konulan yazının “Türk çocuğudur” (a.g.y., s.185) şeklinde başlaması bile, Hüseyin Rahmi’deki çokekinlilik açısından önemli bir ipucu verir. Buradaki “Türk”ü, “Ermeni/Rum/Yahudi-değil” olarak okumak, daha yerinde olur. Budunsal kimliklerin eridiği, içiçe geçiştiği ve bir üstkimlik tarafından yutulduğu bir ortamda, hiç bir  anne, ‘tanıtım’ yazısında, “Türk çocuğudur” diye vurgu yapmaz. ‘Çingene Düğünü’ adlı öyküde (Gönül Ticareti içinde), ‘budunsal öteki’ olarak Çingeneler’i ve Onlar’ın kötü durumlarını büyük bir şefkat ve tepeden bakmaz bir acımayla anlatır. ‘Menekşe Kalfa’nın Müdafaanamesi’ adlı öyküde (Kadınlar Vaizi içinde), ‘Zencilik’ duygusu / olgusu ele alınır. ‘Tünelden İlk Çıkış’ta (Tünelden İlk Çıkış içinde), Rum hayat kadınları (‘Eftimya’ ve ‘Tombul Eleni’); ‘İki Hödüğün Seyahatleri’nde (İki Hödüğün Seyahatleri içinde), Ermeniler, Rumlar ve Yahudilerxviii ; Kocası için Deli Divane’de (Kadınlar Vaizi içinde), Laz hoca vardır. Hüseyin Rahmi’nin öykülerinde şiveli diyaloglara az yer verdiği gözönünde tutulursa, bunlarda çokekinliliğin barınmasını, sadece, yansıtmacılığa bağlayabiliriz. Çokekinli bir dönemde ve yerde (Heybeliada, Aksaray vd.) yaşamış olması, çokekinliliği yazınına davet etmiştir.xix      Böyle uzun bir giriş yaptıktan sonra, sonunda, Hüseyin Rahmi’nin ‘Yankesiciler’ adlı öyküsünü (Kadınlar Vaizi içinde) çözümleyebiliriz:      ‘YANKESİCİLER’ ÜZERİNE      Bu öyküde, sözcük dağarcığı zenginliği göze çarpıyor. Bununla birlikte, romanlarında yaptığı gibi, ‘budunsal ötekiler’i kendi şivesiyle konuşturmaması garip görünüyor.xx  Belki de, kahramanlar yankesici olduğundan, Hüseyin Rahmi, hepsinin Türkçe’yi çok iyi konuşması gerektiğini düşünmüş olabilir. Osmanlı’nın dört büyük ulusunu ele alıyor. 1920’de yazılmış. Birinci Paylaşım Savaşı sonrasındaki törel çöküntüyü yansıtıyor. Törel çöküntü, halka inmiş görünüyor. Hepsi kötü adam ve hiçbirinin kötü olma gerekçesi, Batı taklitçisi çarpık uygar olmalarından değil. En kötülerinin, en sonunda, Avrupalı olduğu anlaşılıyor. Diğer dördü, daha az kötü görünüyor. Doğalcı olma savındaki bir yazar olarak simgeselliğe ve andırışımlara (analoji) başvurmayacağı bilinmese, iyi bir taşlama olarak kabul edilebilirdi. Ayrıca bu yorumsama, Hüseyin Rahmi’nin doğalcı olma savının yanında, genel olgular yerine tekil/tikel olgular yansıtması dolayısıyla da geçersiz kalıyor. Bununla birlikte, Hüseyin Rahmi’nin Anatole France’ı bir dönem, E. Zola’yı sevdiğinden daha fazla sevdiği düşünüldüğünde (Hizarcı 1953, s.5) ve A. France’ın ‘Penguen Adası’ adlı simgesel, taşlama romanı gözönünde tutulduğunda, Hüseyin Rahmi’nin de, aynı şekilde bu yolu izlediği, olasılıklar hanesine yazılır. Öyleyse, bu olasılık hanesini biraz açıp, adı geçen öykünün (olası) simgesel göndergeleri üzerinde duralım:      Eğitim durumlarına bakıldığında: Yahudi, Alyanse okulunda; Rum, Pangaltı okulunda; Ermeni, Sulumanastırxxi  okulunda okumuşken, Türk cahildir ve mahalle okuluna devam etmiş fakat heceleri sökememiştir. Bu, Türkler’le ‘budunsal öteki’ arasındaki eğitim uçurumuna karşılık gelmektedir. Türk çocuklar, geri kafalı hocaların egemen olduğu mahalle okulunda falakaya yatırılırken; ‘budunsal öteki’ler, okullarda, Avrupa’yı öğreniyorlardı. Avrupa’ya ilk öğrenciyi Tanzimat Dönemi'nde gönderen bir ulusun, yüzyıllardır Avrupalı gibi yetişen ‘öteki’yle karşılaştırıldığında, araçsal ussallık (‘instrumental rationality’) açısından geri olması gayet doğaldır. Belki de, buradaki yankesicilik işini de, gerçekten yankesicilik olarak almaktansa, araçsal ussallığın bir görünüşü olarak değerlendirmek, daha aydınlatıcı olabilir.xxii  ‘Araç’ dendiğinde, teknik bir sorundan sözedilmektedir. Bu öyküde; beş kahramanın da amacı, para kazanmaktır. Mişon, yöntemi bilir görünmekte; Mıstık, hiçbirşey anlamamaktadır. Avrupalı da araçsal ussallığı kullanmaktadır. Ama O, araçsal ussallığı, oturduğu yerden kullanır. Telgraf yoluyla bilgi çalar. Bu açıdan bakıldığında; dört kafadarın yaptığı, sıradan bir iştir. Onlar’ın işi, anamalcılığın –işverenin aynı zamanda müdür olduğu- birinci aşamasına karşılık gelirken; Avrupalı’nın işi, anamalcılığın –işlerin, işverenin parayla çalıştırdığı bir müdür tarafından yürütüldüğü- ikinci aşamasına denk düşer. Türkiyeli -Türk, Ermeni, Rum, Yahudi olsun-, Avrupalı’yla karşılaştırıldığında, bir aşama geridedir. Bir aşama geriden gelen bu Şarklılar, Avrupalı için, yine de vazgeçilir değildir. Avrupalı’nın ticaret için bu Şarklılar’a gereksinimi vardır. Kargaşa içinde daha iyi çalışır. Bunları bir şekilde birbirine kırdırmak, hem Avrupalı’ya zaman kazandırır hem de bunların herbirini güçsüz durumda bırakmak için fırsat yaratır. Bu Şarklılar, o kadar ahmak da değildir. Çabucak uyanabilirler. Bu korkuyla, Avrupa, kapıyı bunların yüzüne kapatır. Sonunda uyanırlar, ama iş işten geçmiştir.      Bu yorumsama dışından bakıldığında, iki nokta dikkati çeker: Birincisi, Hüseyin Rahmi, neden Mişon’a, “Ah kardeşim Niko.. Moiz (Musa) de hak, Jezükri (İsa) de hak... İkisi büyük profet (peygamber). Biri ne dedi. Öteki de onu dedi. Ben Yahudi sen Rum nedir bu patırdı?... Haham.. Papaz ikisi beraber görüşsünler(...)” (Yankesiciler, s.70, Kadınlar Vaizi içinde) dedirtmektedir? Yine yansıtmacı bir nedeni mi var? Diğer bir deyişle, görgül dünyada, ‘A’ diye bir Yahudi böyle dediği için mi, Hüseyin Rahmi böyle yazmıştır? Yoksa bu, Mişon’la Niko’nun anlaşıp hile yapacağını bildiren bir ima mıdır? Metinde bu sorulara ilişkin bir ipucu görünmüyor. İkinci nokta ise şudur: Öykü, İşgal İstanbulu’nda geçiyor (1920). ‘Milli Mücadele’nin başladığı, ‘Ulusal Bilinç’in uyandığı bir dönem... Hüseyin Rahmi madem bir yansıtmacı / doğalcıydı, niye ‘Milli Mücadele’yi atlayıp yankesicilerin yaşamından bir kesite yöneliyor? (Bu soru, görüldüğü gibi, retorik bir sorudur. Bir yanıt beklenerek sorulmamıştır.) Bu açıdan bakıldığında, bu öykü, duyarsızlığın / yalancı doğalcılığın bir ürünü olmaktan öteye gidemiyor.      Kahramanlarının Türk, Ermeni, Rum, Yahudi olması dolayısıyla ümit edilen çokekinliliğin, öyküde, zerresine rastlanmıyor. Bu öykü, Hüseyin Rahmi gibi çokekinli diyalog ustası bir kalemin romanlarındaki çeşniyi aratıyor. Hüseyin Rahmi, bir çok romanında, budunsal köken hakkında bir şey söylemeksizin, budunsal kimlikleri diyaloglara yedirmeyi iyi bilir. Diyalogları okunduğunda, hangi konuşmanın hangi budunsal kimliğe ait olduğu, açıkça anlaşılır. Bu öykü, bu özelliğiyle değerlendirildiğinde, Hüseyin Rahmi’nin en kötü öykülerinden biridir. Hüseyin Rahmi, bu görüşe, “dünya böyle, ben ne yapayım...” diye karşılık verirse, O’na, bir konu seçmenin bile tek başına öznel olduğunu belirtmek gerekir. Çeşitli T.V. kanallarının magazinel haberleri ve spor haberlerini seçmesi, rastlantı değildir. Hüseyin Rahmi de, seçtiklerinden sorumlu olmalıdır.      Kısacası, ‘Yankesiciler’ adlı öykü, içeriğinin çiftanlamlılığı ve olası taşlamacı yönü ile başarılı, diyalogları ve yalancı doğallığıyla başarısız bir öyküdür. Hüseyin Rahmi yazınını temsil eder bir öykü değildir. Bununla birlikte, bu satırların yazarı zaten bu incelemeye, bu savla başlamamıştır.      EK: YAŞASAYDI NE YAZARDI?     Hüseyin Rahmi, bu çağda yaşıyor olsaydı ne yazardı? Bu sorunun imledikleri, yeni değilse de –çünkü Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi’nin ölümü üstüne yazdığı yazıda, ölümünden önceki yirmi yılın toplumsal yaşamını da yansıtacak olsaydı neler yazacaktı gibi bir soruyu açımlıyor (Tanrıkulu 1974, s.173)-, biçimi ve odaklandığı nokta açısından özgündür.xxiii  Bu soruya ancak kurgusal (spekülatif) bir yanıt verilebilir. Yine de, tefrika yazarı olmak yerine, dizi film yazarı olabileceği rahatlıkla söylenebilir. Doğu-Batı çelişkisini konu olarak aldığına göre, küreselleşmenin karşısına yerelliği koyan bir içerikle çıkacaktı. Deprem hakkındaki boş inançlar üstüne bir roman yazacaktı. Zamanımızda, 80.000 Ermeni, 20.000 Yahudi, 2.000 Rum’la, o eski çokekinliliği sergileyemeyecek ama Laz bakkalları, Rus / Romen / Ukraynalı hayat kadınlarını, Alamancılar’ı anlatacaktı. Ya da doğalcılık savında bir yazar olarak, kameranın yansılamacı mutlak gücüne teslim olacak ve kalemi bırakacaktı.      Bu incelemeyi, Hüseyin Rahmi’nin her kitabını okurken kafamda uyanan bir soruyla kapatıyorumxxiv  – ve bir yazının hiç bir zaman tamam olmadığını, bir yazıyı / incelemeyi bitirmenin onu terketmek anlamına geldiğinin bir kez daha farkına varıyorum:      Bir yazar, şu anki dünyayı betimlemekle gericileşmez mi?xxv  (Bir çatışmayı sadece betimleyerek, kitleyi / halkı aydınlatmak olası mıdır?) DİPÇELER: i Çıkmalar üstüne Önçıkma: Bu çıkmalar, bu satırların yazarının öznel görüşlerini ve tekil yaşamıyla bağlantılı noktaları sunmak üzere kullanılmıştır. Daha önemlisi; bu çıkmalar, “yazınsal metinlerdeki öteki imgesi” gibi daha geniş bir inceleme alanının bütünselliğine gönderme yapan ama bu bütünün bir parçası olan bu yazıyla doğrudan ilişkili olmayan ya da hiç ilişkili olmayan düşünce kırıntılarının da okurun gözü önüne serilmesi amacıyla kullanılmıştır. Bir inceleme metninde, sert bir dizgesellik (sistematiklik)  arayanlar, bu çıkmalara hiç bakmadan ana metni okurlarsa, daha rahat ederler. İşbu ‘Çıkmalar üstüne Önçıkma’, bu satırların, şizofren bir kafanın ürünü değil, hakikatın parçalılığının ve bütünlüğünün bilincinde olan bir kafanın ürünü olduğunu vurgulamak için eklenmiştir. ii Bu konuya yönelmem, karşılaştığım çeşitli türlerdeki metinlerden kaynaklanıyor. Şöyle ki; A.H. Tanpınar’ın ‘Huzur’ adlı romanında, kahveci çırağının sevgilisinin adı, Anahit’tir. (Anahit: Ermeni mitolojisinde Bereket Tanrıçası.) Neden? Başkahraman Mümtaz, neden yardım dileyen “yaşlı bir Ermeni karısı”nı yerden kaldırır? Niye bir başkasını değil? Kartal Tibet’li/Sadri Alışık’lı filmlerde, Hayganuş Hanımlar’ın, evsahibi madamların bolluğu niye? Olası üç yanıt var: (1) Ya bu metinler, yaşanmış olaylara dayanır. (Ki bu nedenden, Pierre Loti’yi hiç yadırgamıyorum. Yahudi kayıkçı, Rum gezdirici, Çerkes kızı Aziyade’yi aramaya geldiğinde kapısını çaldığı Anaktar Şiraz, O’nun oğlu Ahmet/Mihran... Bunlar hep, yaşantısının bir ürünü... Bunları kurgulamış değil, bunları yaşamış.) (2) Ya da bu metinler, yansıtmacı bir yaklaşımla yazılmıştır.  Metin yazarının odaklandığı toplum kesitinde, yukarıda belirtildiği gibi, “Hayganuş Hanımlar’ın, evsahibi madamların bolluğu” vardır. (3) Ya da bu çokekinlilikten (kozmopolitlik) güldürü öğesi olarak faydalanılmıştır. Hüseyin Rahmi incelemesinde, bu üç olası yanıtın büyük önem kazandığı görülecektir. iii Eğin: Erzincan’ın Kemaliye ilçesinin eski adı. iv Bir anısında, Heybeliadadaki Köşkü’nü inşa eden Kürt işçilerle nasıl ahbap olduğunu anlatır. (Üfürükçülüğüm, s.44, Eti Senin, Kemiği Benim içinde) Yine de ‘İki Hödüğün Seyahati’ndeki aşağılama havası, öyküde öylece durur. v Bu sözümona tarafsızlık, olgucuların gözlem cümleleriyle değer yargıları arasında yaptıkları ayrıma dayanır. Bu ayrım, -hele hele toplumsal bilimlerde- olgucuların sandığı kadar belirgin değildir, hatta yanlıştır. Örneğin, “cenin bir insandır.” gibi bir önermenin, kürtajla konumlandırıldığında, bu iki daldan hangisine düştüğü muğlaktır. vi Özellikle Penbe Hanım’dan çok öykü dinlediğini söyler. (Alıntılayan: Levend 1964, s.19) vii Adalar’da olup bitenlerden de yapıtlar kotardığı düşünüldüğünde, Hüseyin Rahmi’nin, yazınsal olarak, Troçki’nin Büyükada’da oturmasını (1929-aralıklarla-1933) atlamış olması şaşırtıcıdır. Oysa Troçki’nin Büyükada yaşamı, Hüseyin Rahmi’nin sevdiği türden yazınsal zenginliklerle (aşk oyunları, intiharlar vb.) ile dolu idi. (bkz. Tuğlacı 1989, ss.288-95.) viii ‘Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’ı, deprem inançlarını eksen alarak yeniden yazmak isterdim. ix Hüseyin Rahmi’nin kendisi de, 1935-1943 arasında (Kütahya) milletvekilliği yapmıştır. (Büyük Larousse, s.4869.) x Nietzsche okumuş ve O’nun birçok görüşüne katılan bir aydın olarak Hüseyin Rahmi’nin, töre’nin (ahlak) temellerini din olarak görmesi, şaşırtıcıdır. Bu cümleyle, dünyayı mı betimliyor yoksa kendi töre anlayışını mı ortaya seriyor; açık değildir. (Üstüne üstlük, Hüseyin Rahmi, 70 yaşından sonra, Nietzsche’nin yapıtlarını Türkçe’ye çevirmek arzusundaydı. (Sevengil 1944, s.134)) xi Ama kuramsal zayıflığın, iyi öyküler yazmak için engel olabileceğini sanmıyorum. Hatta tersine, Hüseyin Rahmi’nin kazanacağı olası kuramsal güç(lenme), iyi öykü yazmasına engel olabilirdi. Buna benzer bir yaklaşım, müzikçiler Miles Davis ve Jimmy Hendrix arasında görülüyor. Jimmy Hendrix’in fazla nota bilgisi yokmuş; buna karşın, Miles Davis, Jimmy Hendrix’in yaptığı müziği çok severmiş; O’na, “aman, “nota bilgimi geliştireyim” deme!” dermiş. xii 1941’de yayınlanan bir makalesinde, Hitler’in gerçeküstücülere/dadacılara/gelecekçilere (futurist) nasıl güzel bir tırpan attığını, ballandıra ballandıra, bir yazıncıya yakışmayacak yasakçı/yazınsal yobaz bir şekilde aktarır. (bkz. Tanrıkulu 1974, s.73.) Aynı makalede, kaba bir namus savunuculuğu ve ‘Vatan, millet, Sakarya’ yazını ortaya koyar. (a.g.y., ss.73-4) xiii Bu noktada Ahmet Mithat’a öykündüğü açıktır. Bu ikisinin arasındaki yazınsal farklardan biri şudur: Hüseyin Rahmi, öğreticiliği üçüncü tekil şahıstan yapıyorken; Ahmet Mithat, birinci tekil şahısı kullanır. xivGüzelliklerden çok, çarpıklıkları ele aldığı düşünülürse; ‘Flash T.V.’de yayınlanan ‘Gerçek Kesit’ isimli program, tam da Hüseyin Rahmi yazınına koşut bir anlatım biçemi sergiliyor. xv Bu öyküyü Makyavel’den aktardığını belirtmiştir. (a.g.y., s.14) Öykü kitaplarında bulunan öykülerden birinin ise (Papazın Eşeği, Gönül Ticareti içinde), çeviri olduğunu belirtmektedir. (a.g.y., s.236) xvi ‘Kevork’ olacak. xvii Bu anıya bakılırsa, Kevork Bey’in kafasındaki ‘karşı-öteki’ olarak Türk imgesi; aklına “ateş, tabanca ve kurşun”dan daha önce hiç bir şey gelmeyen bir kimliktedir. (a.g.y., s.152) xviii Bu öyküyü, Heybeliada’nın Tellal Yankosu’ndan derlemiş olabilir. xix Romanlarında ise, çokekinliliği hem yansıtma hem de güldürü amacıyla kullandığı anlaşılır. Çünkü romanlarında; şiveli diyalogların güldürücülüğü, çokekinlilik olmaksızın varolamaz. xx Hüseyin Rahmi, olağan koşullar altında, Ermeniler’i, sözlerine ‘zo’, ‘ahbar/ik’ (Erm. ‘birader/cik’) gibi sözcükler katarak ve Onlara Türkçedeki şimdiki zaman soneki olan ‘-yor’u ‘-oor’ diye söyleterek konuşturur; Rumlar’ı ‘ş’ sesini veremez bir halde (örneğin, ‘Mişon’ yerine ‘Mison’) ve kimi adların sonuna Rumca’da ‘-cığım’, ‘-cuğum’a karşılık gelen (dişiler için) ‘-ulamu’ (örneğin; Meri-Merulamu, Melani-Melanulamu) ve (eriller için) ‘–akimu’ (örneğin; Manolis, Manolakimu, Hasan-Hasanakimu) soneklerini iliştirerek konuşturur. Hüseyin Rahmi’nin bu öyküde, o şive oynamalarını kullanmaması, öyküyü, romanlarına özgü güldürü öğesinden yoksun bırakmıştır. xxi Sulumanastır: Samatyadaki Surp Kevork Ermeni Kilisesi. Yanındaki ayazma ve sarnıç dolayısıyla; Türkler, bu kiliseyi, ‘Sulumanastır’ olarak adlandırırdı. (Seropyan 1994, s.552) xxiiYazınsal metinlerin, araçsal ussallık bağlamında yorumsanabilmesi için; Horkheimer ve Adorno, çok güçlü yöntemsel araç(!)lar sunuyor. (Horkheimer & Adorno, 1995) (Sundukları bu yöntemsel araçları kullanarak hazırladığım bir opera metni çözümlemesi için bkz. Gezgin 2000.) xxiii Refik Halit Karay, bu soruyla şunu ima ediyor: Hüseyin Rahmi, yaşamının son yirmi yılında, daha önce yansıladığı aynı toplumsal  yaşamı ele almayı sürdürmüştür. Refik Halit Karay’a göre, Hüseyin Rahmi, son yirmi yılın toplumsal yaşamını yansılasaydı; yazınında, “sokak daktiloları”, “plaj eğlenceleri”, “memure kadınlar kızlar”, “vezinsiz kafiyesiz şairler”, “romancı bayanlar”, “yerli bar artistleri”, “milyoner mütehahhitler”, “vurguncu çeşitleri”, “kokteyl partileri”, “spor merakı”, “üniversite hayatı” vb. bulunacaktı. (Tanrıkulu 1974, s.173) Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi’nin, bir yazar olarak, bedensel ölümünden yirmi yıl önce öldüğünü ileri sürer. (a.g.y., s.173) Karay’ın bu görüşünün gerekçesini bilemiyoruz. xxiv H.B. Kahraman, ‘Yahya Kemal Rimbaud’yu Okudu mu?’ adlı yapıtında, nasıl Yahya Kemal’i “‘modern’ ama ‘modernist’ değil” diye nitelemişse, Hüseyin Rahmi’nin de bu şekilde ele alındığı bir yapıt, gereklidir. Hüseyin Rahmi, dünya yazınının neresindedir? Bu incelemeye sığdırılamayacak bir konu. xxv Marks’ın Balzac hakkında söylediği “Balzac ilericidir, arka mahallelere ayna tutmuştur.” sözü, Hüseyin Rahmi için de geçerli olabilir mi? Soru, böyle de sorulabilir. (Hüseyin Rahmi’nin, Marks’ın arka mahallelerine değil de, Freud’un arka mahallelerine ayna tuttuğu da savlanabilir. ) YARARLANILAN KAYNAKLAR Gezgin, U.B. (2000). Homeros Libretto Yazarsa ya da ‘Il Trovatore’ Üstüne. Katarsis(3). Göçgün, Ö. (1990). Hüseyin Rahmi Gürpınar. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları. Gürpınar, H.R. (1933). İki Hödüğün Seyahati. İstanbul: Hilmi Kitaphanesi. Gürpınar, H.R. (1934). Tünelden İlk Çıkış. İstanbul: Hilmi Kitaphanesi. Gürpınar, H.R. (1960). Kadınlar Vaizi. İstanbul: Hilmi Kitabevi. Gürpınar, H.R. (1963). Eti Senin, Kemiği Benim: Hikayeler-Sohbetler. İstanbul: Gürpınar Yayınları. Gürpınar, H.R. (1972). Namusla Açlık Meselesi. İstanbul: Atlas Kitabevi. Gürpınar, H.R. (1998). Cadı Çarpıyor, Şakavet-i Edebiyye. İstanbul: Özgür Yayınları. Gürpınar, H.R. (1999). Gulyabani/Gönül Ticareti/Melek Sanmıştım Şeytanı. İstanbul: Özgür Yayınları. Gürpınar, Hüseyin Rahmi. Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi. (C.10, s.212). İstanbul: Ana Yayıncılık Anonim Şirketi. GÜRPINAR (HüseyinRahmi). Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi. (C.8, ss. 4869-4870). İstanbul: Gelişim Yayınları A.Ş. GÜRPINAR (Hüseyin Rahmi). Büyük Lugat ve Ansiklopedi. (C.5, ss.458-9). İstanbul: Meydan Yayınevi. Hizarcı, S. (Haz.). (1953). Hüseyin Rahmi Gürpınar: Hayatı Sanatı Eserleri. İstanbul: Varlık Yayınevi. Horkheimer, M. & Adorno, T.W. (1995). Aydınlanmanın Diyalektiği. İstanbul: Kabalcı Yayınevi. İleri, S. (1994). Gürpınar, Hüseyin Rahmi. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. (C.3, ss.455-7). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı. Kahraman, H.B. (1997). Yahya Kemal Rimbaud’yu Okudu mu? İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Karaalioğlu, S.K. (1979). Resimli Dünya Edebiyatçılar Sözlüğü. İstanbul: İnkılap ve Aka Kitabevleri Koll. Şti. Levend, A.S. (1964). Hüseyin Rahmi Gürpınar. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Loti, P. (2000). Doğudaki Hayalet. İstanbul: Cumhuriyet. Seropyan, V. (1994). Kevork (Surp) Kilisesi. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. (C.4, ss.552-4). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı. Sevengil, R.A. (1944). Hüseyin Rahmi Gürpınar: Hayatı, Hatıraları. İstanbul: Hilmi Kitabevi. Tanpınar, A.H. (1998). Huzur. İstanbul: Dergah Yayınları. Tanrıkulu, A. (1974). H.Rahmi Gürpınar. İstanbul: Toker Yayınları. Tuğlacı, P. (1989). Tarih Boyunca İstanbul Adaları. İstanbul: Cem Yayınevi. Yücel, T. (1991). Eleştirinin ABC’si. İstanbul: Simavi Yayınları. Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology]. ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017) Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını 1. Marksist Açıdan Türk Romanı. 2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını. 3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik. 4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı. 5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk. 6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? 7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı Sabahattin Ali Yazını 8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna. 9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var. 10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü. 11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü. 12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü. 13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü. 14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü. Gülmece ve Hiciv Anlatıları 15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a. 16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’. 17. ‘Bay Düdük’ (1958). 18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan. Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum 19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü. 20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi. 21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani. Masallar ve Efsaneler 22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi. 23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi 24. ‘Masalın Aslı’. 25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’. 26. Tibet Masalları. Vietnam ve Tayland Yazını 27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı. 28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’. 29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi 30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu. 31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı. 32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler. Türkiye Yazını, Türkçe Yazın 33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak. 34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası 35. İstanbul Öyküleri. 36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak 37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti. 38. ‘Uzaklara Mektuplar’. 39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü 40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler. Taylan Kara Yazını 41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun... 42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü. 43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair. 44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında. Ütopya Anlatıları 45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya. 46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği. İranlı Öykücüler 47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4). 48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4). Avrupa Yazını 49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras. 50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak... 51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’ Diğer Yazılar 52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar. 53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’. 54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar. 55. ‘En-Dor’a Giden Yol’. 56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’ 57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri. 58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı. 59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler. Gezgin Yazını 60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi). 61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
Kadınlar Vaizi
OKUYACAKLARIMA EKLE
4
Roquentin
Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri'ni inceledi.
535 syf.
·
27 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Bilinmeyen Yönleriyle Filozofların Çılgın ve Eksantrik Hayat Öyküleri
Üniversitede her dönem zorunlu felsefe derslerimiz vardı zaten ilgim de olduğu için keyifle geçerdi dersler ama bu kitabı bilmiyor olmak beni gerçekten üzdü ve kesinlikle büyük bir eksiklik hissettim. Yıllar sonra bu açığı kapatmış olmak bir nebze rahatlatıyor. Kitap Tayfun ‘un paylaşımlarından dikkatimi çekti -adam kitabı olduğu gibi yazmaya başlayınca-, baktım çok güzel alıntılar paylaşıyor, sonrasında işleri kendisini taciz etme boyutuna kadar getirerek kitabı kendime aldırmayı başardım. Karşılığında gül gibi Huzursuzluğun Kitabı’nı da verdim ama olsun:) Kitapla ilgili söylemek konuşmak istediğim çok şey var, resmen bir ayımı keyifle, bir dolu bilgiyle, sanatla geçirmeme neden oldu, bu anlamda çok mutluyum. Tayfun ‘un kitaba dair yazdığı inceleme yarı akademik ve daha düzenli olduğu için aradaki dedikodu ve enstantaneleri yazmayı kendime daha uygun buldum, bu hem kendime not hem de okuma yaparken beslenecek kaynakları da görmek için güzel bir fırsat diye düşündüm. Kitap içinde bazı alıntılar yapmak da istedim ama yine Tayfun bütün kitabı yazdığı için onun alıntılarını kullanacağım, kendimce adamdan habersiz grup çalışması yaptım. Esinlerimle… Oldum olası büyük insanların “büyük olma” hikayeleri beni çok etkiler, hayatlarına dair özel bilgileri bilmek hem ortamlarda bilge cakası satmama hem de okuduğum, izlediğim gördüğüm ne varsa onu daha da benimsememe sebep oluyor. Şimdi sevgili Laertios’un bu kitabı “felsefesever bir hanıma” –yani bana- yazarak kendimi dahil edip daldım olaya. :) Kitap o kadar keyifli ki, bu felsefe kitabından asla sıkılmaz insan –cahiller hariç-. Ayrıca MÖ yaşamış insanların spoilerı olmaz, felsefe severler bu kitapla ilgili yazımı okuyup daha keyfine varmak isterse kitabı alır, gözünde büyütenler yine yazımı okuyup keyfini alır ona da yeter.:) 84 Filozofun yaşamları ve öğretilerini muazzam bir çalışma ile -ki bu zamana kadar gelmiş en kapsamlı araştırma da buymuş- bize getiren Diogenes Laertios burdan sana selam olsun, kral adamsın. Kitapta beni çeken öğretilerinden ziyade filozofların yaşamları elbette, öğretileri okulda öğrendik yeter. Mesela Efes’e gittiğim zaman orda Herakleitos’ların Sokrates’lerin ortamına dair izler bulduğumda çok sevinirdim, kendimce ortamlar oluşturur, yolda Aristo’ya takılır, Pisagor’a kafa tutardım. Şimdi gerçek yüzlerini gördüm, sandığımdan daha eğlenceli bir ortam varmış. Ayrıca 84 tane filozof var maalesef her birine gerekli değeri verememiş olabilirim, şimdiden ismini geçiremediklerimden özür diliyor, başlıyorum. 1. KİTAP Felsefenin iki başlangıcı varmış birini Anaksimandros diğerini de Pythagoras başlatmış, ama Anaksimandros Thales’in öğrencisi olduğuna göre aslında bizim Su bükücü Thales’in başlatmış olması gerekmez miydi eyyy Laertios! Neyse ilk kitapta hakikatin kaynağını arayan 11 adet filozofumuz var. Kendi popülist listemi yaptığım için hepsinin ismini geçiremeyeceğim. Bilgelerin bilgesi, idolüm; Thales, kendisi zamanının saygı gören, büyük gösterilen 7 bilgesinden biri sayılırmış. Thales’e neden çocuk sahibi olmuyorsun diyorlar, reis diyor ki “Çocukları çok sevdiğim için”. Buradaki inceyi anlayıp düzgün üreselerdi ama neyse.:) Anası evlen artık oğul vaktidir diye darlıyormuş, o da daha zamanı değil daha okuyup iş bulacam, askerlik, kpss falan derken kaçınıyormuş, yaşı ilerledikten sonra anne yine sıkıştırınca demiş “Anam, artık zamanı değildir”. Böyle güzel kafa görmedim. Evrenin, doğanın üzerine konuşan ilk kişinin 7 bilgelerden gökbilimci Thales olduğu söylenir hatta ruhun ölümsüz olduğunu da ilk o söylemiş. Yetinmemiş her şeyin başlangıcı sudur demiş ve taa şimdi bile kullandığımız yılı 365 güne bölmeyi, yıl içindeki mevsimleri de o bulmuş. Sana çok şey borçluyuz Thales, esinlerle, sevgilerle… Thales’e sorarlar sence kim mutludur? diye; “Bedence sağlıklı, ruhça becerikli, yaratılışça eğitimli olan” demiş. “Kendini tanı!” Bir sonraki adamım Solon. Köleliğin kaldırılmasını isteyen, hacizleri kaldıran Solon, sağlam yasalar koymuş, az biraz gereksiz savaşçı ama gerek Homeros koruyuculuğu gerek demokrasi, eşitlik ve adalete olan inancı, sosyal devlet çalışmaları takdire şayan. Haksızlığa uğramayanın da uğrayan kadar sesinin çıkması gerektiğine inanan sevgili Solon; SENCİYİZ. Tanrı ve yasaların halk iyi yönetiliyorsa bir anlamı olduğunu söylediğin için sana madalyamı takıyor, 80 yaşına kadar yaşamak isteğini gerçekleştirdiğin için de seviniyorum. Sıradaki reis: Khilon. Cinsiyetçi bir iki söyleminin dışında o da çok tatliş. Diyor ki; "Kefil ol, al başına belayı." Yumruk dövüşünde birinci olan oğluna sevinirken kalbi dayanmamış da ölmüş. Geride şu güzel öğütleri bırakmış. “Dostlarının mutsuzluğunda, mutluluğunda olduğundan daha hızlı koş!” “Dilin aklının önünde koşmasın.” Pittakos; nasıl bir yüce gönüllülük bu. Oğlunu öldüreni yanına getirdiklerinde "Bağışlamak öç almaktan iyidir" diyerek onu serbest bırakmış. Doğaya, varlığa, insanlığa saygın bir reismiş. Zorluklar çıkmadan önlem almaya akıl işi diyor taaa MÖ 640'larda, şimdikilere gel de anlat. Şu öğüdü de direkt bana vermiş gibi; “ Yapmayı düşündüğün şeyi önceden söyleme; çünkü başaramazsan, gülünç olursun.” Dava yürütürken yüreği daha fazla dayanamayan Bias var bir de; savunduğu davayı kazanınca ölmüş. İnsanlar için en tatlı şey nedir demişler o da “umut” demiş, daha iyi bir cevap olamazdı be Bias. Periandros denilen ruh hastasını anmak istemiyorum da bu kadar vahşi, beyinsiz bir adamın bilge olarak anılmasını anlamadığım için yazdım; şiddet düşkünü, ahlaksız, katil, ruh hastası. 2. KİTAP Ya bu ikinci kitap efsane, kimler kimler yok ki; İyon Felsefesi’nin kurucusu Thales’in öğrencisi, ana ilkeyi sonsuzluk olarak belirleyen; Anaksimandros, hava ve sonsuzluk diyen Anaksimenes, maddeye us bağlayan Anaksagoras, oluşu sıcak ve soğuğa bağlayan Arkhelaos, Yalınayak Sokrates, onun öğrencisi Ksenophon, mizahı bulan, atar gider reis; ARİSTİPPOS ve diğerleri… Sokrates; Yaşam hakkında konuşan ve filozoflar içinde ölüme mahkum edilerek ölen ilk filozoftur. Bu kadar bilinmesine hakkında onlarca kitap yazılıp üstüne konuşulmasına rağmen bir tane bile kitabı olmaması üzücü, ama biz onu sokak sokak gezip herkese sorular sorması ve insanların aklına bir ışık yakarak düşünmeye çalıştırmasıyla tanırız. Tabii bu uğurda nice tartışmalar yaşıyor, bir araba yumruk yiyor, saçı başı yolunuyor hatta çoğu zaman alaya alınıyormuş ama o sabırla dayanıyor, yoluna devam ediyormuş. Amacı insanları düşünmekten vazgeçirmek değil , doğruyu bulup ortaya çıkarmak. Sağlam ruhlu ve halk yanlısı bir insanmış, cağnım Sokrates. Sokrates’in en önemli özelliği sade yaşam biçimiyle övünmesi ve ders verdiklerinden para almamasıymış. Buna dikkat, burası çokomelli, öğrencilerine örnek olması gereken bir davranış. İnsanın bilmediği bir şeyi öğrenmesinin doğal olduğunu söylemiş, yaşlılığında da lir çalmayı öğrenmiş bu da bizi o meşhur sözüne götürüyor: “ Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” Sokrates’in eşinden yana muzdarip olduğunu bir çok hikayeden biliriz, Sokrataes’e sormuşlar; Evlenmeli mi evlenmemeli mi, diye, “Hangisini yaparsan, yap pişman olacaksın” demiş:) Karısı “Haksız yere ölüyorsun” demesi üzerine, “Haklı yere mi öldürülmemi isterdin?” demiş reis. Bir de Yiğit Özgür’ün çizdiği bir karikatürü koyayım, bayılıyorum. :) hizliresim.com/3c8xCt Roquentin’den buraya kadar okuyanlar için de dev hizmet. Ülkemizin büyük tiyatro sanatçısı, Nazım’dan sorumlu sanat bakanımız; Genco Erkal, korona sebebiyle evde kalan tiyatro severlere geçmişte oynadığı oyunlarının bazılarını youtube’a koydu, bunların arasında konumuza ilişkin enfes performansıyla “Yalınayak Sokrates”i de var, mükemmel bir oyun, hele bu kitabı da okuduktan sonra cila gibi geldi. İzleyiniz. youtube.com/watch?v=6y72G0ITiUc... Bütün insanların en bilgesi Sokrates’i dinsizlik ve gençlerin ahlakını bozmaktan ölüme mahkum etmişler, kendisi beş drakhme ödeyip yaptığı hizmetlerden kendisine maaş bağlamalarını da talep edince resmen uyuz oldukları, kendisine cevap yetiştiremedikleri için baldıran zehri ile ölmesine karar vermişler. Yalnız unutulmasın “fikirlere zehir işlemez” sevgili Atinalılar. O oy veren zavallıları hatırlamıyoruz ama MÖ 399’da öldürdüğünüz Sokrates’i çok iyi tanıyoruz. Veeeee gelelim adamım Aristippos’a Adam dünyaya laf sokmak ve felsefeyle geçinmek için gelmiş, Sokrates'in öğrencisi olması dışında o konuda bir sorun yok tabii, daha önce demiştim Sokrates’in önemli öğretisi bu işi para karşılığında yapmamak. Sokratesçiler arasında para alan ve hocasına da para yollayan ilk sofistmiş. Sokrates de itiraz ediyor “Bu kadar para nerden ? diye, “Sen şu birazcık parayı nerden elde ettinse ordan.”:) Yerine, zamanına, adamına göre davranmayı bilir, her durumda ustaca rol yaparmış. Kitapta ona dair bölümlerin hepsi şahane, şöyle Krene Antik Kenti’nde oturup birkaç kişi bu bölümleri okuyup makara yapmayı çok isterdim. Hatta keşke günümüze kalmış olsa bu kitabın en çok kullanılan kaynakçalarından biri olan Aristipposcuğumun yazdığı “Eskilerin Ahlak Dışı Yaşayışları” kitabını okuyup gıybetin dibine vursak, kampını bile yaparım. :) Bir gün Dionysios yanında üç hetairadan (üst sınıf hayat kadını) birini seçmesini istemiş, bizimki üçünü de alıp götürürken demiş ki “birini seçmek Paris’e bile yaramadı ( Çok sağlam İlyada esprisi be:) ) O kadar rahat ki başta hocası Sokrates olmak üzere büyük filozoflar, Platon, Dionysios'a laf sokup dalga geçmeden geri durmamış. Hiçbir laf sokma fırsatını pas geçmemiş, lafı yoksa da milletin suratına tükürerek, tükürecek başka yer bulamadım demiş, tam bir çakal pislik. Dionysios ona neden filozoflar zenginlerin kapısına geliyor da, zenginler filozofların kapısına hiç gitmiyor, demiş, "Çünkü filozoflar kendilerinde neyin olmadığını bilirler, öbürleri ise bilmez" diye yapıştırmış cevabı:) Kitapta en sevdiğim hikaye Aristippos’un denizin ortasında fırtınaya yakalandığı bölüm. Laf sokma ustası taşı gediğine koyuyor, adam daha napsın. Denizde Korinthos'a giderken fırtınaya yakalanınca korkudan allak bullak olmuş. Adamın biri, "Biz sıradan insanlar korkmuyoruz, ama siz filozoflar korku içerisindesiniz" demiş tabii ne bilsin karşısındaki Aristippos, "Evet, çünkü tehlikeye attığımız canlar aynı değil" demiş. Sana madalyamızı takıyor, beş drakhme etmez canımızı da alıp gidiyoruz Aristippos. O kadar güzel daha onlarca hikayesi var ki, merak eden kitabı okusun :) Anaa dur Platon’a laf çakmasını da anlatıp bitireyim. Bu arada en çok uğraştığı adam Dionysios, o da zengin bizimki fakir ama akıllı olduğu için çekiyorlar sanırım yoksa bu manyak çok yaşamazdı Neyse Dionysios’tan o para Platon kitap alırmış, ona bunu söyleyip çatana “benim paraya, Platon’un ise kitaba gereksinmesi var” diyerek Platon’a da zekasız muamelesi yapmış, lafını sokup çekilmiş.:) Adamımsın Aristippos! 3.KİTAP Tek adam Platon; Sırada hepimizin bildiği, gerek ideal devlet düzeninden gerek Sokrates’in bir numaralı öğrencisi olmasına gerek hocasının savunmasını yazdığı kitabına kadar günümüze gelen az sayıda filozoftan biri Platon. Ama gerçekte onu iyi biliyor muyuz? Üzgünüm ama hayır. İşte gerçekler… Büyük bir dedikodu ile başlamak isterim, bu bizim Platon’un Devlet kitabı “İNTİHAL”miş. Vallahi farklı birçok kişinin söylediğine göre Protogoras'ın İtirazlar kitabını olduğu gibi araklamış. Hele bir özelliği var, kendi fikirlerini başta hocası Sokrates'in lafıymış gibi millete satmış, sallamış. Sokrates’in Savunması’nda da belli ki söylemediği bir çok şeyi söyletmiş adama. Ama boş adam değil tabii, çocukluğundan itibaren Dionysios’un elinde büyümüş, okuma yazmayı da ondan öğrenmiş, genç yaşta Sokrates’in öğrencisi olmuş, fikirler elbette şekillenecek. Tabii kral filozoftur, affedilir. Çünkü evrende bulunan her şeye dair fikirleri felsefenin temelini oluşturuyor. Ruhtan bedene, yönetimden sanata, müzikten bilgiye, hekimlikten yasalara erdemden soyluluğa güzellikten iyiliğe, toplumdan mutluluğa... İkinci bir dedikodum da Platon da gay imiş. Hatta o kadar çok sevgili isimleri var ki, saymak zor, bir çoğuna da yazdığı şiirler pek tatlı. Arkandayız Platon! Mesela şu Dion’a yazdığı; “Yıldızlara bakıyorsun, sevgili Yıldız’ım; Keşke gök olsam da, sana binlerce gözle baksam.” Enfes değil mi? Evrenin ilkelerini anlamak isteyenlere ilkin ideaları eşitlik, birlik, çokluk, büyüklük, duruş ve hareket olarak ayırt etmelerini; ikinci olarak kendi başına güzel, iyi, doğru ve bunun gibi kavramları ele almalarını son olarak da bilgi, büyüklük ve efendilik gibi idealardan hangilerinin birbiriyle ilişkili olduklarını anlamaları gerektiğini söyler. Kitapta Platon ile ilgili yüklüce bilgi var, okumak gerek. Şu karikatürle uğurlayalım. hizliresim.com/0j6mqQ 4.KİTAP Platon'dan sonra Atina'da durumlar değişiyor, onun yeğeni Speusippos bayrağı devralıyor Akademeia'dan sağlam filozoflar çıkıyor; güvenin tek adresi demir irade Ksenokrates, Aristippos'umun mirasçısı, çoklu ilişkili; Polemon, onun sevgilisi Krates, Polemon'a platonik Krantor. Hele bir Arkesilaos var, Platon'u daha da ileriye götüren, laf sokmada usta reis. Tabii o dönemlerde hem hayat kadınlarıyla hem de öğrencilerle ilişkiler filozoflara has mıdır nedir, şıpsevdi bir filozofmuş kendisi. Bion da çok kafa. Kendisini soysuz diye ezdirmemiş azim ve sağlam yükselişini göğsünü gere gere anlatmakla kalmamış, dalga geçmediği hiçbir konu, çatmadık kimse bırakmamış. Yalnız evlat edindiklerini istismar eden bir arsızmış o ayrı. Tanrıya inanmıyor diye bakmamışlar da ölmüş. Diyor ki eli sıkı bir zengine, "Bu servet edinmemiş, servet bunu edinmiş" :) 5.KİTAP Sokrates’in en önemli öğrencisi Platon’un, en önemli öğrencisi Aristotales ile başlıyor, onun öğrencisi Theophratos, onun da öğrencisi narin Straton, ondan sonra okulun başına geçen tatlı Lykon, bol bol heykeli dikilen Demetrios ve Karadeniz’in zengin çocuğu Herakleides. Aristotales; Sokrates'in açtığı yolda Platon'un eklediği taşlarla felsefeyi iyi işlemiş. Aristo'nun insandan doğaya, politikadan sanata, eğitime ruha yani akla gelebilecek her konuda kitabı varmış hepsi toplam 445.270 satır ediyor, çalışkanlığa bak. Tabi acaip karakter özellikleri Aristo'yu pas geçer mi, geçmemiş. Mesela sıcak zeytinyağında banyo yapmayı çok seviyormuş sonrasında da bu yağı satıyormuş (biraz pislik galiba). Aristo anladığım kadarıyla vasiyet mevzusuna yeni bir soluk getirmiş. Vasiyetinde sağken yapmak isteyip yapamadığı ne varsa millete buyuruyor deli mi ne! Kızının kimle ne şartlarda evlenmesi gerektiğinden başlarına bir şey geldiğinde ne yapacaklarına… Normalde efendi ölünce köle azat olur, vasiyette ettirmiyor, iş buyuruyor, hatta anasına yapılmasını istediği anıt var koordinatlarıyla birlikte tarif ediyor daha neler neler… Tabii büyük bir zat kendisi biliyorsunuz İskender'in de akıl hocalığını yapıyor, iddialara göre İskender'le haşna fişna oluyor ama sonra gözden düşüyor, İskender onu Anaksimenes ve Ksenokrates'le kıskandırmış, acaip acaip ilişkiler. Dedikodunun kralı yine Aristipposcuğumun “Eskilerin Ahlak Dışı Yaşayışı Üzerine “ kitabından; Aristo, Atarneus tiranı Hermias’ın sevgilisi oluyor sonra da Hermias’ın bir cariyesine vuruluyor, kadınla evleniyor bir de bu kadın için kurban kesiyor olay çıkacak gibi oluyor galiba bu da Makedonya’ya gidip İskender’in hocası oluyor. Tabii uzun verimli yıllar, kendisinden önceki filozoflardan beslenmesi, onu yine zirvede tutmaya yeter. Yanında uzun saatler çene çalıp sonra 'başını şişirmedim ya' diyen gevezeye 'yok canım, zaten seni dinlemiyordum ki' demiş:) Okumalarım tam da denk geldi:) Umberto Arte ile Sanat kitabını da bir yandan götürüyordum, ne göreyim; Raffaello’nun “Atina Okulu” tablosu Hazır Aristo 'yu bitirmişken Roquentin’den dev bir hizmet daha. hizliresim.com/BAl2yG "Atina Okulu" eseri, muazzam bir çalışma kimler kimler yok ki. Sokrates’ten Platon’a Aristotales’ten Diyojen’e Pisagor’a Heraklitos’a kadar yok yok. Daha ayrıntılı bilgi almak isteyene, şu linki bırakayım, dusunbil.com/raffaellonun-atina-... Orjinalini görmek isteyene de Vatikan Müzesi’ndeki Raphael’in odasını gezme keyfisi. museivaticani.va/content/museivatica... Theoprastos; Şampiyonlar gibi hocaları var, o da Aristotales Khalkis’e gidince okulun başına geçmiş. Atinalıların içinde öylesine saygın bir insanmış ki derslerini iki bine yakın kişi izliyor, üstün zekasıyla her fikrini rahatça dile getiriyor hatta kıskananlar kendisini dinsizlikle suçlayıp mahkemeye verdiğinde az daha kendileri mahkum oluyormuş. Aristo’dan sonra ciddi bir vasiyet geleneği var, millet yapacağı tüm işleri resmen vasiyete bırakıyor. Öğrencileri son bir isteğini sorduklarında hiçbir isteğim yok diyor ama şunu da ekliyor; “Yaşamdaki sevinçlerin çoğu şan olsun diye solup gidiyor. Çünkü biz yaşamaya başladığımız gün ölüyoruz. Demek ki adını duyurma merakı kadar yararsız bir şey yok. Haydi size uğurlar olsun, ya bilimi bırakın – çünkü çok yorucu- ya da gereğince ilgilenin: çünkü şanı çok büyük.“ Tabii bu kadar laf atıyor ama o da vasiyetinde Aristotales’in heykelinin dikilmesini başkalarından istemiş ( kendin niye yapmıyorsun be adam) bir de tüm malını mülkünü felsefe yapmak isteyenlere bırakmış. Helal! Bu ölürken bile köleleri yönetme işini çok düşündüm de bu kitabı okurken. Onlar o kadar hak, adalet, eşitlik gibi birçok fikri düşünüp felsefeyle ilgilendiklerinde bile insanlar arasındaki eşitliğe inanmıyorlar mıydı yani, nasıl düşünmemişler. İlginç. Herakleides Bu da ayrı manyak filozoflarımızdan biri. Öldükten sonra efsane olarak kalmayı kafasına koymuş, tabutuna yılan koyulmasını istemiş, tabut hareket edince insanların onun tanrılara ulaştığını sanacağını düşünmüş. Bir de kıtlıktan kırılan Herakleialılar’a bundan kurtulmanın çaresi olarak, kendisi öldükten sonra onu kahraman ilan ederlerse bu beladan kurtulacaklarını söyletmesi için parayla rahip tutmuş. Tam bir ruh hastası. 6.KİTAP Kyniklerin mekanı Bu kitapta Sinop'tan bir güneş doğuyor. Sokrates’in öğrencisi Antiathenes, Diogenes’in öğrencisi deli Monimos, bir diğer öğrencisi sağlam reis Krates, koskoca 84 kişilik filozoflar kitabının tek KADIN filozofu Hipparkhia, osuruklu Metrokles, bir diğer meczup Menippos ve son olarak şarlatan Menedamos. Aristhenes; de bir manyak. Atinalılarda kendi memleketlilerinden olmayanlara karşı bir küçümseme durumu varmış, bizimki Atinalı ama safkan(!) olmadığı için çeşitli kınamalara, küçümsemelere maruz kaldığı için onlardan önce davranıp onları sümüklüböcek ve çekirgeden daha az soylu olmakla itham ediyormuş. Sırf Sokrates’i dinlemek için her gün dağ tepe aşar, kendi öğrencilerini de peşine takarmış. Ne istediniz be adamdan. Kendisi Kynik okulunun kurucularından, çıldırmayı bile hazza yeğleyen, laf sokma yarışında Aristippos’a yaklaşan bir reis, sırf Platon’a laf sokucam diye adamı hasta yatağında ziyaret edip kustuğu tasa bakmış; “burda safra görüyorum ama hiç çalım yok” demiş. İnsanlar bunu övmeye çalışınca bile laf sokmaya çalışıyor. Seni çok beğeniyorlar diyor adam, “niye kötü bir şey mi yapmışım” diyor. Atinalılara eşekleri meclis kararıyla at yapmalarını önermiş; onlar bu öneriyi anlamsız bulunca, "Ama aranızda hiçbir şeyden anlamadıkları halde, sırf oylamayla komutan oluyorlar," demiş. Manyak! Veeeeeeee kral Diogenes. Karadeniz’in asi çocuğu, ülkemizin kuzeyinin orantısız zekası, bilginin efendisi, laf sokma piri, taşı gediğine yerleştirmede bir dünya markası: DİYOJEN Sinoplu dostumuzun hayat serüveni banker babasının sahte para basması sonrası yakalanıp bunların da sürgün edilmesi ile başlıyor. Peki bu durum Diyojen için bir eziklik meselesi olabilir mi, asla ve kat’a. Deli deliyi görünce sopasını saklarmış atasözü Diyojen’in Antisthenes’in öğrencisi olma hikayesi sonrası yazılmış olabilir. Diyojen ısrarla kendisini öğrencisi yapıyor. Ve basit yaşamı başlıyor, kendini zorluklarla mücadeleye kızgın kumlara atıp karlı heykelleri kucaklayarak alıştırmaya çalışıyormuş. Sonrasında bir fıçıda yaşadığını da biliyoruz. Diyojen reisin küçümsemediği çok az insan var, çalım satan Platon’u dinlemek zaman kaybı, Eukliedes’in okulu safra, yarışmalar da ancak aptallar için yapılırdı gibi açıklamaları var. Bir gün ciddi bir konudan söz ederken kimse dinlemek için yanaşmayınca, kuş gibi ötmeye başlamış. İnsanlar çevresine toplanmaya başlayınca da, “maskaralık oldu mu güzelce gelirsiniz, ciddi konu olunca ne umursamasınız” diye milleti kınamış, tükürmüş gitmiş. Diyojen’in önemli bir hikayesi de sürgün olduğu için özgür değil, bunu köle pazarında satışa çıkarıyorlar. Elinden ne iş gelir diye soruyorlar satıcılar; “insanları yönetmek” diyor. Kendisini satan adama diyor ki “sor bakalım efendi satın almak isteyen var mı?” Haha özgüvene bak! Şanslı olacak ki Kseniades onu satın alıyor ve hayatı boyu destek oluyor, çocuklarını yetiştirtiyor ve çocukları da ona sahip çıkıyor. Diyojen bu, rahat davranışları yüzünden çok dayak yemiş, yeri gelmiş dayak da atmış. Bu hır gürden kalma, kendisine köpek deniliyormuş, o da bu lakabı benimsemeye başlamış. Bir şölende bunla dalga geçmek için önüne kemik atmışlar o da bunlara cevaben çıkmış kemiklerin üstüne işemiş. Hatta bir gün İskender’le karşılaşıyor, İkender diyor ki “ben büyük kral İskender”, “ben de köpek” diyor Diyojen, kral niye sana öyle diyorlar diyince o da “bana bir şey verene kuyruk sallıyorum, vermeyene havlıyorum, kötüleri de ısırıyorum ondan” demiş. İskender ile karşılaşmalar bitmiyor tabi, en meşhuru bizimki bir gün güneşleniyor, İskender başına dikilmiş, “dile benden ne dilersen” demiş. Diyojen’in cevabı “ gölge etme başka ihsan istemem.” İskender kızıyor tabii bu cevaplara, diyor sen benden korkmuyor musun. Diyojen de diyor ki sen nesin; iyilik mi kötülük mü, kral iyilik deyince “İyilikten kim korkar” diyor. Ve tiz kellesi vurulmuyor elbette. Diyojen’e bu kadar tahammül edilmesi gerçekten zeki ve bilgili bir filozof olup insanları düşünmeye sevk etmesinden. Ki o kadar saldırdığı Platon’a soruyorlar sence Diyojen nasıl biri diye o da “Sokrates’in delirmiş hali” diyor. Varın siz düşünün. Diyojen talihin karşısına gözü pekliği, yasanın karşısına doğayı, tutkunun karşısına da aklı koyuyor. Bu yüzden beğenmediği, aklına yatmayan, doğru olmadığını düşündüğü her şeye gözü pekçe saldırıyor. Bir gün kötü ruhlu bir hadım, evinin girişine “içeri kötülük girmesin” yazmış, e Diyojen orda arkadaş, yazılır mı o; bizimki de “peki evin sahibi içeri nereden girecek” demiş. Bunlar da Tayfun’dan, hepsini yazamadım #49337304 #49335680 #49335147 En komiklerinden biri bir gün agorada açıkta mastürbasyon yaparken; “keşke ovuşturmakla karnın da açlığı geçse “ demesi. Valla kral be. En doğru cümlelerinden biri bence bir gün tapınak görevlilerini tapınaktan kupa çalmış bir bekçiyi götürürlerken görünce “büyük Hırsızlar küçük Hırsızı götürüyorlar” demesi, hey yavrum hey. Ya küfrü bile böyle güzel edebilen kaç kişi var; Bir yosmanın oğlunu kalabalığa taş atarken görünce, "Aman dikkat" demiş, "sakın babana gelmesin!" Ayağına taş değmesin Diyojen, şahanesin. Bu da Yiğit Özgür’den hizliresim.com/68DCeq Bu da yakın çekim Atina Okulu tablosundan, rahatlığa bak hizliresim.com/hG01K6 7. KİTAP Bu kitap Stoacıların kurucusu Zenon ile başlıyor, kafası karışık kel (garibim kellikten başına güneş geçtiği için ölmüş) Ariston, Herillos, Dönek Dionysios, yumruk dövüşçülüğünden Zenon’un okulunu teslim ettiği Kleanthes, Sphairos, Khrysippos,. Stoacıların reisi Zenon; kalabalıktan kaçınan, oğlanlarla ilişki kurmaz ama kadın düşmanı olmadığını da kanıtlamak için mecbur bir iki köle kızla birlikte olmuş, asık suratlı bir de üstüne cimriymiş. “Daha çok dinleyelim daha az konuşalım diye iki kulağımız ve bir ağzımız var” deyip hırsızlık yapan bir köleyi kırbaçlarken hırsızlığın kaderi olduğunu söyleyen köleye dayak da öyle deyip vurmaya devam etmiş, sen nasıl bilgesin arkadaş. Stoacılar felsefeyi fizik, mantık ve ahlak olarak üç bölüme ayırmışlar. Felsefeyi canlı varlığa da benzetirler; mantık kemik ve sinirlere, ahlak etli kısımlara, fizik de ruha denk gelir. İnsanı temele alınca onu mutlu etmek de amaç oluyor, bunu sağlayan etmenler de mantığın zorunluluğundan, erdem, diyalektik, retorik yani insanın usunu kullanarak yaptığı her şeyi kapsıyor. 8. KİTAP Bu kitap İtalya felsefesini onun da en önemli temsilcisi Pythagoras yani bizim bildiğimiz hali ile Pisagor’la başlıyor diğerleri de onun öğrencileri; Geometride küpü bulan Arkhytas, Epikharmos, Alkmaion, Hippasos, Philolaos, Eudoksos. Bizim ilgimiz Pisagor reise; Üç yüze aşkın öğrencisiyle birlikte İtaliotlar’ı öyle iyi yönetmişler ki, gerçek bir aristokrasi ile yani en iyilerin egemenliği. Pisagor’un acaip de bir iddiası var, kendisinin reenkarnasyonla dünyaya yeniden geldiğini, ruhunun göç ederek çok yollardan geçtiğini söylermiş, bilgisinin derinliği ile bunu kanıtlamak için de bir çok konuda örnek anlatmış. Pisagorcum insan yaşamını “çocukluk 20 yıl, delikanlılık 20 yıl, gençlik 20 yıl, yaşlılığı da 20 yıl olarak dörde; bunu da mevsimlere karşılık olarak yaymış, çocukluk ilkbahar, delikanlılık yaz, gençlik sonbahar, yaşlılık da kış. Reis üçgendeki hipotenüsün karesinin dik karelerinin toplamına eşit olduğunu bulunca yüzlük de kurban kesmiş. Öğretilerini ima yoluyla vermiş mesela terazinin üstüne basma derken adaleti ve eşitliği çiğneme demek istiyor, güzel laf oyunları. “İnsanlarla ilişkilerini dostlarını düşman kılmayacak, tersine düşmanlarını dost kılacak biçimde ayarla.” 9. KİTAP Bence kitabın diziminin yanlış yapıldığı bölüm bu. 1. Kitap ya da 2. Kitap olmalıydı çünkü bu kitabın bir kısmı Sokrates öncesi filozoflara ayrılmış, tabii evren ve insan üzerine ilk bilgiler onlardan geldiği için aslında çok önemliler. En önemlilerinden değişimin efendisi Heraklitos, sonra gereksiz Homeros düşmanı, evreni açıklamak için fikir beyan etmiş ilk bilgelerden Ksenophanes, onun öğrencisi, yerin küre biçiminde olduğunu ilk söyleyen, felsefeyi temellendiren; Parmenides, onun da öğrencisi evreni sonsuzlayan Melissos, Parmenides’in evlat edindiği sonra sevgilisi yaptığı, Aristotalesi de gerek diyalektiğiyle gerekse hitabetiyle etkileyen Elealı Zenon, onun öğrencisi ana ilkeyi atom olarak belirleyen ilk filozof Leukkippos, Sokrates’in beş dalda yarışan atlete benzettiği (fizik, ahlak, matematik, sanat ve temel eğitim konuları) “Söz eylemin gölgesidir” diyen, çok yönlü Demokritos, diyalektiği Sokrates’e öğreten, “her şeyin ölçüsünü insana dayandıran, tanrıyla ilgili olarak bilgilerin bilinmeme meselesinin insanın yaşam süresinin kısalığı ve belirsizlikle açıklayan, konuşmanın temellerini belirleyen ilk kişi., Protogoras, çok yönlü bir doğa düşünürü Apollonialı Diogenes, tepkisiz ve kolay yaşadığı için kendisine “mutlu insan “ denen İskender’e kafa tutup aldığı bir yaradan sonra kanını gösterip “reis bak sen kendini tanrı sanma bu kan ikhor değil” diyerek kendini tanrı sanan İskender’i yola getiren; Anaksarkhos, soylu bir felsefe getiren Pyrrhon, keskin zekalı, edebiyata düşkün, Homeros’a trajedya konusu vermiş Timon’u içeriyor. Herakleitos Yazarımız sevgili Laertos nasıl uyuz olduysa kibirli ve kendini beğenmiş diye saldırıyla başlıyor, tabii bu kendi fikri değil ama kendisi de insanlardan nefret ettiği için mecbur herhalde. Bunda küçük yaşta felsefeye başlamasının, kimsenin öğrencisi olmamasının, her şeyi kendi kendine öğrendiğini söylemiş olmasının yanı sıra kendini bilge olarak gördüğü için diğerlerinden üstünlüğünü anlatmak için cahile cahil demekten başka çaresinin de olmayışının etkisi var bence. Her şeyin ateşten oluştuğunu söylemiş, kendini beğenmişliği kutsal hastalık, her şeyin yine karşıtlıkların çatışmasıyla olduğunu, her şeyin ırmak gibi aktığını evrenin sonlu dünyanın tek olduğunu söylemiş. Değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu da zaten biliyoruz. Pyrrhon Felsefeye soyluluk katan Pyrrhon öğretisiyle tutarlı yaşamına bolca bilgi sığdıranlardan. Bir gün kendi kendine konuşurken yakalanmış nedenini sormuşlar, “doğru insan olmaya çalıştığını” söylemiş, çok kral adammış. Çok sabırlıymış ama bir gün öğrencileri bunu çok bunaltınca harmanisini çıkardığı gibi Alpheion nehrine atlayıp karşı kıyıya geçerek kurtulmuş Pyrrhon’un öğretilerini kuşkuculukla birleştirip zilyon fikirle onu desteklemişler, kitapta onun ölümü çok iyi anlatılmış, ayrı bir inceleme konusu olacak kadar uzun. 10. KİTAP Epikuros Son kitap yalnız Epikuros ‘a ayrılmış. Kendisi çok küçük yaşta felsefeye başlıyor ve kendisinden önce gelen birçok filozofun öğretilerini temele alıp çala çırpa toparlamış. O yüzden tüm filozoflardan bir parça bulunabilecek eserler verip tomar tomar kitap yazmış, kendi okulunu kurmuş. Vasiyetine “Elveda, öğretilerimi unutmayın” diyor ve tembeller ile gerizekalılar için yazdığı kitapların bir de özetini anlattığı elkitabı hazırlıyor. Böylece duyuların önemiyle başladığı özetine evrenin yapısından, cisimlere atomlardan sonsuzluğa; ruh bilincinden ahlaka toplum sisteminden insan doğasına kadar geçmişten bugüne felsefenin konusuna giren her şeye dair açıklama yapıyor. İnsanlar arasındaki haksızlıklarının sebebini kıskançlık, nefret ve küçümseme ile açıklıyor, çok mantıklı değil mi? En çok insanın mutluluğuna ilişkin tespitleri hoşuma gitti; “mutluluk sağlayan şeylerle ilgilenmeliyiz; çünkü mutluluk varsa, her şeyimiz tamamdır, yoksa onu elde etmek için elimizden geleni yaparız. Ben bu kitabı okurken çok güldüm, hatta etrafımdaki insanları makarasını yapmak için çok aradım, ama yazarken zor oldu çünkü bu notları okurken yazmadım, çok pişman oldum. Kitabı iki üç kere okumak zorunda kaldım bazı notları toparlamak için. Bu incelemem kitabı okumayanlar için kopuk ve dışarıda hissettirebilir, yine de buraya kadar okuyana da helal olsun, korona sonrası kahve ısmarlarım.:) Esinler, sevgiler…
10
73