• Bilgiyi nasıl elde ederiz? Nasıl biliriz?

    İnsanlar inançlarına göre bu sorulara pek çok alternatif yanıt üretebilirler. Pozitivistler gözlem, rasyonalistler akıl yürütme, entüisyonistler sezgi derler. Astrologlar yıldızlara, büyücüler kürelere, falcılar telvelere bakarlar. Bunların her birinin "bilginin eldesi" için, yani bir hipotez oluşturmak için yeterli kaynaklar olduğunu varsayalım. Bir şekilde elinizde artık kendi kaynağınızdean elde ettiğiniz "A'lar B'dir" gibi bir önerme var. Peki... Ama iş bu önermenin doğruluğunu sınamaya ve "doğruluğunu" nesnel bir biçimde ortaya koymaya geldiğinde bunun yolu tektir: Bilimsel yöntem.

    İnsanlar bazen "her şey bilimsel olmak zorunda değil" diyor. Hayır. Derdiniz hakikatse sadece bilimsel yöntem geçerlidir. Gerisi lafoloji. Kombiniz bozulduğunda sebebinin Merkür ya da büyü olduğunu düşünmeniz onu ancak servisin gelip, çeşitli testlerle arızalı parçayı bulup düzeltebileceği gerçeğini değiştirmiyor. Yıldızların uygun açıya gelmesiyle, Feng Shui'yle, büyüyle, totemle düzelmeyeceğini bilirsiniz. Çünkü bu mekanikle, fizikle ilişkilidir. Belirsizlik düşüktür. Mekanizmayı bilmeseniz bile, bunun bir mühendislik ürünü olduğunu anlarsınız. Bilinmezlik azdır; parçaların birbirleriyle ilişkisi açıktır. Tasarımcının ve teknikerin elinde zaten kombinin şeması vardır.


    Bilim dışı yaklaşımlar bilinmezliklerin yüksek alanlarda ortaya çıkar. Amerikalı kuşkucu Michael Shermer bunu güzel örneklendirir: Beyzbolda vuruculuk ve tutuculuk şansla farklı düzeylerde ilişkilidir. Vuruculukta tutturma oranı düşüktür; ve vurucular batıl inançlara daha çok sarılırlar. Beyzbolcuların uğurlu nesnelere, dualara olan bağlılığı muhtemelen basketbolculara göre çok daha fazladır. Hadi bir de buna satranç ekleyelim: Sizce "uğurlu piyonu" olan bir satranç oyuncusu var mıdır? Kulağa bile saçma geliyor değil mi? Satrançta da belirsizlik düşüktür. Rüzgâr vb. oyunu etkilemez. Zaten oyunu matematik olarak modelleyebilirsiniz. Bu sayede Deep Blue'nun Kasparov'u yenmesi mümkün olmuştur. Uğurlu piyonlar veya açılışlar değil, mantıklı ve stratejik hamleler vardır ve bunu herkes anlayabilir. Bu nedenle, sözgelimi bir makine mühendisi uğurlu taşlara, bağlama büyüsüne ya da astrolojiye inanabilir ama ona gidip "yanma odasının dışına asetat kalemiyle şu büyülü sözleri yazarsan makine verimi %10 artar" derseniz en iyi ihtimalle sizi kovar. Aynı sebepten insanlar falcıların 30'da 1 olasılıklı isabetlerine hayret edip, beceri atfederken, loto tutturmuş biri için efsaneler üretmez; oysa imkânsıza yakın bir başarıdır. Çünkü mekanizma anlaşılır olarak cereyan eder: 49 adet top döner, altısı düşer, şanslı olan bilir.

    Salt buradan bilime neden ihtiyacımız olduğuna ulaşıyoruz aslında: Bilim bizim mekanizmaları anlamamızı sağlayarak onlara hatalı nedenler ve sonuçlar atfetmemizi engelliyor. Küresel ısınmayı "Ateş tanrısının" kızgınlığı olarak değil de karbon emisyonu olarak yorumluyoruz. Bu da onunla mücadele edebilmemizi sağlıyor. Aksi takdirde küresel ısınmayı ateş tanrısına kurbanlar adayarak durdurmaya çalışırdık. Dünyamızda, vücudumuzda, çevremizde olup bitenlerin nedenlerini bilimsel olarak anlamadan, etkili sonuçlar üretemeyiz.

    Şimdi gelelim tartışmalı kısımlara: Bilimsel bulgular ve ona bağlı teknolojik bulgular hep refah ve afiyet mi getirdi? Hayır. En basitinden küresel ısınma çoğunlukla sanayi devriminin sonucu. Atom bombası, DDT gibi pek çok "zararlı buluşlar" sayılabilir. Bilim insanları çok mu dürüst ve etiktir? Ne münasebet. Bu dünyada "tamamı şöyledir/ böyledir" denebilecek homojen bir grup olacağını sanmıyorum. Bilimsel itibar kötü amaç ve niyetlerle de kullanılabilir, bilim ticari ve etik olmayan bir kârın aracı olabilir. Ancak bu "bilimsel yöntemin" akla uygunluğu, geçerliliği, en güvenilir ve nesnel yöntem olduğu gerçeğini değiştirmez. Bir buluşun bile zararlı olduğunu yine bilimsel yöntemle anlayabiliyoruz. Sigaranın, DDT'nin, küresel ısınmanın zararlarını yine bilimle anlıyoruz.

    Bilim karşıtı yaklaşımlar genelde aynı akıl yürütme hatalarından doğuyor. Birincisi, bilim insanları mükemmel değil. Böyle bir argüman zaten yok. İkincisi "ahlaksız bilim insanlarının olması", bilimdışı bir uygulamaya geçerlilik kazandırmaz. Örneğin: Rüşvetle öğrencisini dersten geçiren bazı öğretmenler var olmasından "eğitimin zararlı" ya da "okullarda eğitim vermek yerine dayakla eğitmenin daha doğru ve iyi" olduğu sonuçlarına ulaşamazsınız. Bu hatalı bir akıl yürütmedir. Doğrudan bir örnek olarak ilaç şirketlerinin doktorlarla gayri ahlakî anlaşmalar yaptığı bilgisinin, biyoenerjinin, hacamatın ya da homeopatinin geçerliliğine bir katkısı yoktur. Kanıta dayalı tıbbi bulgular, güvenilir olmayan enerji ve tedavi açıklamalarından üstündür. Küresel ısınma iddiasindaki bir kaç kişinin "gayriahlakî bağlantıları" olduğunda "ateş tanrısına kurban vermek" doğru hale gelmez.

    https://www.herkesebilimteknoloji.com/...tter_impression=true
  • 352 syf.
    ·345 günde·5/10
    > Avrupa tarihinde başka hiçbir ülke, Almanya kadar kitaba ve makaleye konu olmamıştır diye düşünüyorum. Zaman içerisinde Nazizmin ya da Nazi döneminin saklı kalan bazı sırları ve nispeten küçük özelliklerinin yeni keşif haberlerini duymak kesinlikle olası mümkündür.

    > 2014 yılının sonlarına doğru İngiltere’de eğitim gören genç Alman bilim adamı olan Stefan Ihrig, çok ilginç olabilecek bir doktora tezi ile tarihi aydınlatma gayretine girdi. Ihrig, kendince bu tezinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Atatürk'ün Nazi’lerin hayalinde oynadığı sözde önemli rolü keşfetti. Bu kitabı/tezi ile ilk olarak 1920'lerin başlarına ve daha sonrasında Üçüncü Reich'e odaklanan Ihrig, önde gelen Nazilerinden oluşan şahısların yazılı ifadeleri üzerinden yola çıkarak ve yine dönemin Üçüncü Reich gazeteleri üzerinden Türkiye’nin Nazi’lere olan etkilerinin daha da ayrıntılı bir incelemesini konu alıyor.

    > Kitapta, Adolf Hitler'in de dâhil olduğu Nazilerin, Türkiye'yi, Atatürk'ün öncülüğünde bir ilham kaynağı olarak görmekte oldukları vurgusu devamlı ele alınıyor. Weimar Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına denk gelen Kurtuluş Savaşı mücadelesinin tarihi zaferi sonrasında, Sevr’i Lozan Antlaşması ile alaşağı eden Türkiye, Nasyonal Sosyalistlerin Almanya'da yaratmak istedikleri yeni Reich için ideal bir model olarak görülmektedir. Türkiye ilk başta İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefikler tarafında, Almanya’ya karşı yer aldığını bildirmiş ve nihayetinde savaşa fiilen katılmamış olmasına rağmen, Nazi liderliği ve Nazi basını, Üçüncü Reich’in tarih sayfalarında yer alacak olan acı sonuna kadar Atatürk’e ve Atatürk Türkiye’sine sempati duymaya devam etmiştirler. Bunu, Haziran 1941 tarihinde imzalanan “Türk-Alman Dostluk Antlaşması” ile Almanya’nın Türkiye saldırmayacağına dair verdiği güvenceden de anlayabiliyoruz.

    > Osmanlı İmparatorluğu, Almanlar için uzun zamandır “oryantalist” bir cazibe nesnesi olmaktaydı ve görünen egzotizmine rağmen, imparatorluk, özellikle II. Kaiser Wilhelm döneminde, Almanya'nın doğal müttefiki olarak görülüyordu. Tabi doğal olarak bu ilişkiler, Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya ile ittifakı ile doruk noktasına ulaştı diyebiliriz.

    > Mustafa Kemal'in 1919 yılının Mayıs ayında başlattığı ve 1922'in sonlarına doğru sona eren Türklerin bağımsızlık savaşı Almanlara örnek teşkil eden bir mücadeleydi. Bu savaş, modern Türkiye'nin sınırlarını oluşturdu ve Almanlar için en önemlisi, Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalara ayıran 1920 Sevr Antlaşması’nın milliyetçi Türkiye’nin yok saydığı Türk Versay’ının, Lozan Barış Antlaşması sayesinde yeniden gözden geçirilmesiyle sonuçlandı. Cumhuriyetin umutsuz ve ıssız ilk yıllarında Türkiye'nin bu küçük düşürücü ve kendisini ağır yaptırımlar altına sokan bir antlaşmayı yeniden gözden geçirtmesi ve Mustafa Kemal'in önderliğinde Türkiye'deki milliyetçiliğin yeniden canlanması, Almanya’nın ileride Versay Antlaşmasını yeninden ele alabilmesi adına bir umut ışığı olarak görülmeye başlanmıştır.

    > Kitapta yer alan iddiaya göre, yeniden dirilen, şahlanan Türkiye, Almanya için bir “rol modeli” olarak görülmekteydi ve Mustafa Kemal, özellikle Alman politik yelpazenin en sağcı gazetelerinde milliyetçi bir kahraman olarak kutlanmaktaydı. Bu Nazi yanlısı aşırı sağcı basında Türkiye, egzotik veya oryantal olarak görülmekten ziyade, “Almanya'ya ile aynı kaderi taşıyan ve haklı mücadelesinden zaferle çıkan” olarak tasvir edilmiştir. Türkiye böylesi aşağılayıcı bir barış antlaşmasının revizyonunu gerçekleştirebilmiş ve ulusu yeniden diriltmek için ilham verici bir lider çıkarabilmiş ise, o zaman Almanya bunu neden yapa bilemesin?

    > Weimar Cumhuriyeti'nin, Adolf Hitler’inde aralarında bulunduğu, kendilerini potansiyel “Alman Mustafa’sı” olarak gören bir dizi aşırı sağcı düşmanı vardı. Nazi basınının tek taraflı yayınına dayanan Ihrig, 9 Kasım 1923 yılında, Hitler'in Münih'te başarısızlık ile sonuçlanan “Birahane Darbesi” esnasında “Mustafa Kemal ve Anadolu'daki olaylara Mussolini'nin örneğinden çok daha fazla ilham verdiğini” iddiasını öne sürüyor. Ihrig'in mesnetsiz çarpıtmalarına göre, tarihsel literatürde Atatürk'ün Hitler'in düşünce ve eylemi üzerindeki kritik etkisi, Mussolini lehine olarak gözden kaçmıştır.

    > Birçok tarihi detayı bilinçli bir şekilde çarpıtan Ihrig, “Mustafa Kemal Paşa'nın 1920'lerin başında Hitler'in modern Führer hakkındaki düşüncelerinin ve siyasi lider olarak kendisinin de gelişmesinde kilit bir etken olması gerektiğini” iddia ediyor. Nazi basını ve Hitler'in Atatürk ve Genç Türk devrimi hakkında olumlu konuştuğu gerçeği, Nazilerin ve geleceğin Führer'in eylemlerinin kendilerinden ilham aldıkları anlamına gelmez, hatta Atatürk'ün Nazi hayalindeki Mussolini'den daha önemli olduğu anlamına gelmez… Ihrig gene, Atatürk'ün “Türk örneğinin”, Nazilerin ve Weimar Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında Hitler için önemli olduğuna dair ikna edici kanıtlar sunsa da, kayıtlara geçen birçok konuşma ve yazışmaları kendi tezini çürüteceği için bilinçli olarak göz ardı ediyor ve etik olmayan bir yol tercih etmeyi kendince daha doğru görüyor. Tarihi dezenformasyonu ile kendince Hitler'in 1923 Birahane Darbesi girişiminde bir “Türk, Kemalist bir boyut” vardı havası vermeye çalışıyor.

    > Ihrig, o zaman döneminde Almanya’da bulunan diğer yayınevlerinin ve gazetelerin Türkiye hakkında yapmış oldukları yayınları ve köşe yazılarını baz almak yerine, sadece iki aşırı sağcı yayını tezinde kaynak göstermeyi daha çok yeğlemiştir. Çünkü diğer sol kanattan, hatta komünist kanattan olan gazetelerde de Türkiye’ye ve zaferine övgüler dizilmekte, haklı zaferini Lozan ile taçlandırılması dillendirilmekteydi. Size bununla ilgili en iyi bilgi ve belgeleri Sn. Cengiz Özakıncı’nın, Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi kitabı verebilir. Yine Ihrig’in iddialarına göre, Naziler ve Hitler, iktidarı ele geçirene kadar geçen sürede, Türkiye'ye ya da liderine olan hayranlıklarını asla kaybetmediler ve 1933'ün başından sonra Nazi basınında Atatürk ve Türkiye'yi takdir eden kamuoyunun ifadeleri yer almaktaydı…

    > Nitekim Hitler, o yıl yapılan bir röportajında Mustafa Kemal'i “yüzyılın en büyük adamı” ve yeni Türkiye'yi ise “parlayan bir yıldız” olarak tanımlamaktaydı. Üçüncü Reich sırasında Nazi propagandacıları Türkleri Aryan ırk olarak ilişkilendirdiler ve 1938'de ölümüyle bir doruk noktasına ulaşan bir “Atatürk kültünü” yaydılar. Hitler, büyük adamların eylemlerine işaret etti ve Atatürk'ün Türk devleti tarafından sağlanmış olan örnek tek parti yönetiminin –özellikle de etnik ve ırksal olarak homojen bir völkisch (ırkçı) milletindeki tek parti yönetiminin üstünlüğünü gösterdi.

    > Osmanlı’dan geriye kalan Türkiye çok ırklı olmasına rağmen, Atatürk'ün kurmuş olduğu modern Türkiye için etnik ve ırkçı bir şekilde homojen olduğu iddia edildi. Sözde Ermenilerin katliamı o dönemin basınında, “bu yeni völkisch (ırkçı) devletin ana temellerinden biri” olarak sunuldu. Fakat Türkiye Lozan Antlaşması'nı müteakip, Yunanlıların isteği üzerine yaptığı mübadele ile Türkiye’de “azınlık sorununu” çözdü. Bunun için bkz. #35369071 ve #35369193

    > Mesnetsiz iddialardan bir diğeri de: Nazi basınının Türkiye'yi bir völkisch (ırkçı) devleti olarak kutlamasında, Türkiye'de ikamet etmeye devam eden Türk olmayanları (Yunanlılar, Ermeniler, Yahudiler, Kürtler ve diğerleri) göz ardı ettiğidir. Bu külliyen yalandır ve bunu yine yabancı bir yazar olan Prof. Dr. Hester Donaltson Jenkins’e kulak veriyoruz. (bkz: #36005113) Kitabında, Atatürk’ün getirmiş olduğu laikliği ve doğal olarak Türklerin kalkınmasını uzun süre geciktiren İslam'i yönetimin etkisini kısıtlama çabalarından ötürü övgüyle bahsediliyor. Ihrig, Atatürk'ün Türkiye’sini, büyük ölçüde tarımsal kalmasına ve endüstriyel gelişme yolunda Batı Avrupa ülkelerinin gerisinde kalmasına rağmen, modern bir ulus-devlet modeli olma yolunda ilerleyen bir ülke olarak kutluyor.

    > Şunu kesin bir dille ifade edebilirim ki: Ihrig, dönemin Nazi medyasında geçen haberleri ve Nazi önde gelenlerinin sözlerini fazlasıyla çarpıtmış, Mustafa Kemal ve milletinin tarihi haklılık ve gerçeklerini sıklıkla göz ardı etmiş ya da büyük ölçüde es geçmeyi tercih etmiştir. Bu sebeptendir ki, Ihrig, Mussolini’yi ikinci plana atarak, Atatürk'ü ve Türkiye'yi Naziler ve Hitler'e ilham kaynağı olarak göstermeyi tercih etti ve Cambridge Üniversitesi aracılığı ile tarihe yanlış bir tez (kitap) sundu.

    > Ihrig, Atatürk'ün ülkesi adına olan haklı ve mücadelesi ile pek ilgilenmez. Yine de, bu gerçek, bazı yüzeysel benzerlikler içermesine rağmen, Nazi’lerin hayal gücünde bulunan vahşetten önemli ölçüde ayrışmış bir Kurtuluş Savaşı’dır. Bunu anlayabilmesi için Ihrig, en azından Hitler’in iki cilt olarak kaleme aldığı Mein Kampf (Kavgam) kitabını tekrar ele almalıdır ya da 24 Şubat 1920 tarihli, 25 maddelik Nazi Parti Programı’nı dikkatlice okumalıdır derim. Ben kendisinin bunları okuduğuna da eminim, ama maksatlı bir şekilde burada geçen ve önem arz eden bilgileri, tezini çürüteceği için tarihi yok sayarak işlemediğini düşünmekteyim. Atatürk için Nasyonal Sosyalizm türü bir düşünce kesin olarak anlamsızdır ve kendisi ömrü vefa ettikçe Nazi Almanyası'ndan uzak kalmayı tercih etmiştir. Atatürk ve Türkiye'nin Hitler ve Naziler'e ilham verdiği düşüncesi, kasıtlı ve maksatlı bir şekilde Türkiye’yi geçmişte yaşanan barbar Avrupa tarihini aklamak adına yürütülmekte olan bir propaganda olarak görüyorum. Eğer bu kitabı okumaya niyetiniz varsa, bu kitabı okumadan önce ya da okuduktan sonra muhakkak Sn. Cengiz Özakıncı’nın “Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi” kitabını okumasını da tavsiye edeceğim.

    > Okumakta olduğunuz bu incelemeye ait kitabın sadece ülkemizin haklı zaferini ve Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü uluslararası arenada kötülemek amacıyla kaleme alınmış olduğunu bilmenizi isterim. Bu tez Cambridge Üniversitesi tarafından gerçekler göz ardı edilerek onaylanmış ve Harvard Üniversitesi tarafından yayın hakları alınarak, eğitim kurumlarında bir ders niteliğinde okutmak, Türkiye ve kurucu önderi hakkında soru işaretleri oluşturmak adına yayımlanmıştır. Yine aynı Cambridge Üniversitesi, kendi arşivlerinde bulunan ve dönemin İngiltere Büyükelçisi, Sir Percy Loriane tarafından kaleme alınmış olan: “Atatürk Olağanüstü Bir İnsan” adlı raporunu/metnini yok sayarak bu propaganda içerikli tezin onaylanması ile tarihi bir hata yapmıştır. İlk Yayınlanma Tarihi: 20 Kasım 2014 olan ve ağır akademik İngilizce ile basılmış olan bu kitap, daha Türkiye’de Türkçe yayımlanmadan yaklaşık on gün sonra 01.12.2014 tarihinde gazeteci Hilal Kaplan tarafında hatmedilmiş ve kitaba hemen methiyeler düzülmüş, resmen ayakta alkışlanmıştır. Kendi çalışmış olduğu gazetede bu yazı görünmüyor olsa da, aşağıda siz gene diğer medya kanallarının linklerini vereceğim. Yazıların, köşe yazısının nerelerde ve ne zaman yayınlandıklarını görürseniz, o zaman bu makalenin de kendisine okyanus ötesi ellerden hazır gönderildiği ihtimalini düşüneceğinize de eminim. Unutmayınız ki, bir kitabın özel istek dışında normal bir gönderi ile bile ABD’den buraya üç haftadan erken gelmeyeceği aşikâr. Hadi özel geldi, bunu hangi ara, kaç günde okudunuz, anladınız (Anlamanız için derin tarih bilgisine ve sahip olmanız, burada bahse konuların doğru olup olmadığını araştırmanız gerek. Aksi taktirde meslek ahlakına uygun düşmez.) ve hemen ateşli bir şekilde köşenize taşıdınız??? Diyorum ve burada incelememi sonlandırıyorum.

    Linkler: Yayın tarihleri ve saatlerine dikkat lütfen!
    Agos - 19.12.2014
    http://www.agos.com.tr/...erin-yok-edilmesiydi

    Ermenihaber - 01 Aralık 2014 - 18:18
    https://www.ermenihaber.am/...i-Atat%C3%BCrk/25291

    Medya Tava - 01.12.2014 - 15:01
    https://www.medyatava.com/...-ogrencisiydi_116300

    Sanal Basın - 01.12.2014
    http://www.sanalbasin.com/...cisi-hitler-7399614/

    Bu sefer keyifli okumalar dileyemeyeceğim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • 414 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Kitap İnceleme Yazısı

    Kitap Adı : Sosyal Bilimlerle Çağı Yorumlamak
    Alt Başlık : Fikirler Düşünceler
    Yazarı : Farklı Konferans metinleri
    Yayıncı : Mahya Yayıncılık
    1. Cilt : 1. Baskı/ Haziran 2018/ 304 sayfa / Barkodu:9786055222659
    2.Cilt : 1. Baskı/ Haziran 2018 / 413 Sayfa/ Barkodu:9786055222673

    "körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz" diye meşhur bir deyimimiz vardır. Ben ise bu kitaplarda, beklentimden fazla, yani iki gözden fazlasını buldum. Felsefe var, mantık var, sosyoloji var, çözüm var, inanç ve insanlık var. Sosyal sorunlar el kitabı gibi.
    Toplumsal bir yapı için sosyal regülatör işlevi olan anlatımlarla karşılaştım.
    Medeniyet arayışı, mevcut medeniyetlerin tarihsel süreci, kültürler ve medeniyet ilişkisi.
    Sadece emeği ve üretim araçlarını, üretim sürecini merkeze alan bir anlayış/öngörüden kalıcı bir medeniyet çıkabilir mi? Sadece maddi taleple medeniyet hamuru yoğrulabilir mi?
    Bir insanın milliyetini önemseyen, diğerlerini öteleyen anlayış; insanlığa barış/mutluluk/huzur sunabilir mi?
    Bir inanca bağlı olanların dışında kalanların beklenti ve varlıklarını kabullenmeyen bir ideolojiden
    Bir medeniyet doğabilir mi?
    Sadece üretebilenleri ve daha çok üretimi tek gündem maddesi yapan mantıkla, kalıcı medeniyet temelleri atılabilir mi?
    Mezhep, aşiret, tarikat, cemaat, meşrep, fırka, hizip, doktrin gibi homojen tekdüze bir öğretiyle, toplumun tamamı kucaklanabilir mi? Böyle bir tercih, dayatma, bireysel iradeye zorlanabilir mi?
    Bu tür talep ve tercihler ancak üst bir medeniyet kuramı altında adres bulup, etkin olabilirler.
    Ahlakı, erdemi, dayanışma ve yardımlaşmayı, sosyal ilişkileri gündeme almayan bir doktrinden ortak bir medeniyet çıkabilir mi?
    Farklı düşünce, inanç ve aidiyetler, gelenekler, töreler, ancak kültürel faktör olarak, medeniyet şemsiyesi altında ve güvencesinde yaşayabilirler. Genel dayatma ve alternatif oluşturma girişimi,
    toplumsal kansere yol açmaktadır.
    Tüm çabamız/sorgumuz şudur: bizi bize yabancılaştıran, sosyokültürel çözülmeyi nasıl bertaraf edeceğiz?

    Bu kitaplarda hangi konular yok ki;
    -Alman düşünür Goethe’nin, sanat ve insanlık anlayışı
    -Sağlıklı beslenmenin gereği ve yöntemi
    -Birlikte yaşama kültürü
    -Edebiyat sanatı ve örnekleri
    -Kardeşlik seferberliği
    -Ekonomik kalkınma analizi
    -Medya politikası
    -Kimlik siyaseti
    -15 Temmuz darbe girişiminin sosyolojik yorumu
    -Sosyal bilimlerde değer problemi
    -Adalet, ahlak, tarih, yönetim bilinciyle ilgili anlatımlar
    -İnsanın niteliği, bilgi ve zihinsel altyapısı
    -Medeniyet anlayışı, tesisi ve geleceği
    -Kitle psikolojisi, Bilim ve din etkileşimi
    -Manevi açıdan toplumların ihtiyacı
    genel başlıkları ile özetleyebiliriz.
    SASGEM (Sakarya Üniversitesi Akademik ve Sosyal Gelişim Merkezi)’nin organizatörlüğü ile
    Düzenlenen konferanslar, iki cilt kitapta toplanmış. Yakın bir zamanda üçüncü cildin çıkacağını öğrendim.
    Kitaplar, 45 konuşmacının konferans sunumlarını içeriyor.
    Topyekûn tamirata, tadilata ve yenilenmeye ihtiyacımız var.
    Bu kitaptaki anlatımlar, bu toplumsal hamlenin aydınlatma fişeği niteliğinde.
    Daha büyük bir ateşi tutuşturabilecek bir çıra gibi adeta.
    Okuduğumda, içimdeki umutlar daha da yeşerdi. Toplum ve düşünce serisinden yazdığım
    “yaşam Merdiveni” ve “yaşam Donanımları” adlı kitaplarımda; “ Ulusal ve Uluslararası Sosyal Bilimler Şurası” organize edilmesini önermiş ve detaylarını anlatmıştım.
    Gerekçesini ve kısa özetini:
    http://www.edebiyatevi.com/...-surasi-onerisi.html
    web site adresinden okuyabilirsiniz.
    Her üniversitemizin bünyesinde; “sosyal bilimler şurası” oluşturulabilir.
    Önceden belirlenen ve konuların dağıtıldığı gündemle, periyodik olarak toplanır.
    Örneğin; ahlak ve maneviyat öğretimiz, üretim ekonomisi ve doğal kaynakların verimli değerlendirilmesi, işsizlik sorunu, toplumsal ilişkilerde yöntem, sivil toplum gönüllü çalışmaları,
    Eğitim ve kültür problemleri, kitap okumanın yaygınlaştırılması, rekabetsiz, birlikte yaşam medeniyeti, doğayı koruma ve çevre temizliği, sosyal adalet, tasarruf ve verimlilik, arge-ürge-planlama…
    Benzeri konularda sunumla çareler üretilebilir.
    Daha sonra tüm üniversitelerin katılımıyla “ulusal sosyal bilimler şurası” oluşturulabilir.
    İki yılda bir ise, yurt dışından da akademisyenlerin katılımıyla “uluslararası sosyal bilimler şurası”
    toplanabilir. Tüm konuşma metinleri ve ortak kararlar, Türkçe ve mümkün olduğu kadar farklı dünya dillerine çevrilerek, kitaplaştırılabilir ve web sitesinde yayınlanabilir.
    Ulusal ve uluslararası kaynaklardan ve fonlardan bağış alabilmek için de “Uluslararası Toplum, düşünce ve Birlikte Yaşam Vakfı” kurulabilir.
    Toplam 717 sayfalık kitapları okuyunca zihnimde neler canlanmadı ki.
    Birlikte yaşam medeniyetinin sosyal şifreleri ve yapı taşları sunuluyor önümüze adeta.
    Körlerin, bölgesel dokunuşlarla fili tanımlamaları gibi, kısıtlı ve kısır bir donanımla medeniyet arayışına giremezdik. Etki- tepki ikilemi ile ortaya çıkan algılarla ve sonucundaki çekişmelerle bütünlüğü kavramamız mümkün mü?
    Bir kültür veya medeniyet; varlığını ve gerekçesini, sadece başka bir olumsuzluğa yaslaması tutarsızlık ve çelişki doğurur. Çünkü olumsuzluklar ortadan kalktığında tüm söylem, öngörü ve heyecanlar boşa düşmektedir. Bu nedenle Sosyal Bilimlerle Çağı yorumlamak ve anlamak zorunlu hale gelmiştir.
    Daha sonra yapılacak olan Konferans ve şura çalışmalarına katkı sağlayabilecek, görüş ve öneri çeşitliliği açısından, ilk etapta aklıma gelen isimleri de listelemek isterim :
    Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu, Prof. Dr. Veysel Bozkurt, Sosyolog Nurdoğan Arkış, Prof. Dr. Afşar Timuçin,
    Prof. Dr. A. Kadir Özer, Prof. Dr. Ahmet Akbulut, Prof. Dr. Cengiz Yalçın, Doç. Dr. Zülfikâr Özkan
    Gazeteci-Yazar Taha Akyol, Prof. Dr. Zeki Özcan, Prof. Dr. Kadir Albayrak Prof. Dr. Kerim Edinsel
    Prof.Dr. Ioanna Kuçuradi, Nil Gün, Evrim Çalkavur Durmuş

    İdeal, kalıcı bir toplum olma, birlikte yaşama ve sürdürülebilir kurullar koyma, sadece üst yönetimlerden beklentiyle gerçekleşecek kavramlar değildir.
    Bireysel bilinç, tercih ve eylemlerin bütünü ile toplum oluşur. Medeniyetlerin şekli/düzeni/verimi;
    alt kültür öğeleriyle belirlenir.
    Bu kitaplar ve devam eden serisi, bu amaca ulaşmak için çok önemli bir başlangıçtır.
    İyi okumalar dilerim.
    05.10.2018
    Ali Rıza Malkoç
    #armozdeyis
    http://www.arm.web.tr
  • 304 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Kitap İnceleme Yazısı

    Kitap Adı : Sosyal Bilimlerle Çağı Yorumlamak
    Alt Başlık : Fikirler Düşünceler
    Yazarı : Farklı Konferans metinleri
    Yayıncı : Mahya Yayıncılık
    1. Cilt : 1. Baskı/ Haziran 2018/ 304 sayfa / Barkodu:9786055222659
    2.Cilt : 1. Baskı/ Haziran 2018 / 413 Sayfa/ Barkodu:9786055222673

    "körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz" diye meşhur bir deyimimiz vardır. Ben ise bu kitaplarda, beklentimden fazla, yani iki gözden fazlasını buldum. Felsefe var, mantık var, sosyoloji var, çözüm var, inanç ve insanlık var. Sosyal sorunlar el kitabı gibi.
    Toplumsal bir yapı için sosyal regülatör işlevi olan anlatımlarla karşılaştım.
    Medeniyet arayışı, mevcut medeniyetlerin tarihsel süreci, kültürler ve medeniyet ilişkisi.
    Sadece emeği ve üretim araçlarını, üretim sürecini merkeze alan bir anlayış/öngörüden kalıcı bir medeniyet çıkabilir mi? Sadece maddi taleple medeniyet hamuru yoğrulabilir mi?
    Bir insanın milliyetini önemseyen, diğerlerini öteleyen anlayış; insanlığa barış/mutluluk/huzur sunabilir mi?
    Bir inanca bağlı olanların dışında kalanların beklenti ve varlıklarını kabullenmeyen bir ideolojiden
    Bir medeniyet doğabilir mi?
    Sadece üretebilenleri ve daha çok üretimi tek gündem maddesi yapan mantıkla, kalıcı medeniyet temelleri atılabilir mi?
    Mezhep, aşiret, tarikat, cemaat, meşrep, fırka, hizip, doktrin gibi homojen tekdüze bir öğretiyle, toplumun tamamı kucaklanabilir mi? Böyle bir tercih, dayatma, bireysel iradeye zorlanabilir mi?
    Bu tür talep ve tercihler ancak üst bir medeniyet kuramı altında adres bulup, etkin olabilirler.
    Ahlakı, erdemi, dayanışma ve yardımlaşmayı, sosyal ilişkileri gündeme almayan bir doktrinden ortak bir medeniyet çıkabilir mi?
    Farklı düşünce, inanç ve aidiyetler, gelenekler, töreler, ancak kültürel faktör olarak, medeniyet şemsiyesi altında ve güvencesinde yaşayabilirler. Genel dayatma ve alternatif oluşturma girişimi,
    toplumsal kansere yol açmaktadır.
    Tüm çabamız/sorgumuz şudur: bizi bize yabancılaştıran, sosyokültürel çözülmeyi nasıl bertaraf edeceğiz?

    Bu kitaplarda hangi konular yok ki;
    -Alman düşünür Goethe’nin, sanat ve insanlık anlayışı
    -Sağlıklı beslenmenin gereği ve yöntemi
    -Birlikte yaşama kültürü
    -Edebiyat sanatı ve örnekleri
    -Kardeşlik seferberliği
    -Ekonomik kalkınma analizi
    -Medya politikası
    -Kimlik siyaseti
    -15 Temmuz darbe girişiminin sosyolojik yorumu
    -Sosyal bilimlerde değer problemi
    -Adalet, ahlak, tarih, yönetim bilinciyle ilgili anlatımlar
    -İnsanın niteliği, bilgi ve zihinsel altyapısı
    -Medeniyet anlayışı, tesisi ve geleceği
    -Kitle psikolojisi, Bilim ve din etkileşimi
    -Manevi açıdan toplumların ihtiyacı
    genel başlıkları ile özetleyebiliriz.
    SASGEM (Sakarya Üniversitesi Akademik ve Sosyal Gelişim Merkezi)’nin organizatörlüğü ile
    Düzenlenen konferanslar, iki cilt kitapta toplanmış. Yakın bir zamanda üçüncü cildin çıkacağını öğrendim.
    Kitaplar, 45 konuşmacının konferans sunumlarını içeriyor.
    Topyekûn tamirata, tadilata ve yenilenmeye ihtiyacımız var.
    Bu kitaptaki anlatımlar, bu toplumsal hamlenin aydınlatma fişeği niteliğinde.
    Daha büyük bir ateşi tutuşturabilecek bir çıra gibi adeta.
    Okuduğumda, içimdeki umutlar daha da yeşerdi. Toplum ve düşünce serisinden yazdığım
    “yaşam Merdiveni” ve “yaşam Donanımları” adlı kitaplarımda; “ Ulusal ve Uluslararası Sosyal Bilimler Şurası” organize edilmesini önermiş ve detaylarını anlatmıştım.
    Gerekçesini ve kısa özetini:
    http://www.edebiyatevi.com/...-surasi-onerisi.html
    web site adresinden okuyabilirsiniz.
    Her üniversitemizin bünyesinde; “sosyal bilimler şurası” oluşturulabilir.
    Önceden belirlenen ve konuların dağıtıldığı gündemle, periyodik olarak toplanır.
    Örneğin; ahlak ve maneviyat öğretimiz, üretim ekonomisi ve doğal kaynakların verimli değerlendirilmesi, işsizlik sorunu, toplumsal ilişkilerde yöntem, sivil toplum gönüllü çalışmaları,
    Eğitim ve kültür problemleri, kitap okumanın yaygınlaştırılması, rekabetsiz, birlikte yaşam medeniyeti, doğayı koruma ve çevre temizliği, sosyal adalet, tasarruf ve verimlilik, arge-ürge-planlama…
    Benzeri konularda sunumla çareler üretilebilir.
    Daha sonra tüm üniversitelerin katılımıyla “ulusal sosyal bilimler şurası” oluşturulabilir.
    İki yılda bir ise, yurt dışından da akademisyenlerin katılımıyla “uluslararası sosyal bilimler şurası”
    toplanabilir. Tüm konuşma metinleri ve ortak kararlar, Türkçe ve mümkün olduğu kadar farklı dünya dillerine çevrilerek, kitaplaştırılabilir ve web sitesinde yayınlanabilir.
    Ulusal ve uluslararası kaynaklardan ve fonlardan bağış alabilmek için de “Uluslararası Toplum, düşünce ve Birlikte Yaşam Vakfı” kurulabilir.
    Toplam 717 sayfalık kitapları okuyunca zihnimde neler canlanmadı ki.
    Birlikte yaşam medeniyetinin sosyal şifreleri ve yapı taşları sunuluyor önümüze adeta.
    Körlerin, bölgesel dokunuşlarla fili tanımlamaları gibi, kısıtlı ve kısır bir donanımla medeniyet arayışına giremezdik. Etki- tepki ikilemi ile ortaya çıkan algılarla ve sonucundaki çekişmelerle bütünlüğü kavramamız mümkün mü?
    Bir kültür veya medeniyet; varlığını ve gerekçesini, sadece başka bir olumsuzluğa yaslaması tutarsızlık ve çelişki doğurur. Çünkü olumsuzluklar ortadan kalktığında tüm söylem, öngörü ve heyecanlar boşa düşmektedir. Bu nedenle Sosyal Bilimlerle Çağı yorumlamak ve anlamak zorunlu hale gelmiştir.
    Daha sonra yapılacak olan Konferans ve şura çalışmalarına katkı sağlayabilecek, görüş ve öneri çeşitliliği açısından, ilk etapta aklıma gelen isimleri de listelemek isterim :
    Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu, Prof. Dr. Veysel Bozkurt, Sosyolog Nurdoğan Arkış, Prof. Dr. Afşar Timuçin,
    Prof. Dr. A. Kadir Özer, Prof. Dr. Ahmet Akbulut, Prof. Dr. Cengiz Yalçın, Doç. Dr. Zülfikâr Özkan
    Gazeteci-Yazar Taha Akyol, Prof. Dr. Zeki Özcan, Prof. Dr. Kadir Albayrak Prof. Dr. Kerim Edinsel
    Prof.Dr. Ioanna Kuçuradi, Nil Gün, Evrim Çalkavur Durmuş

    İdeal, kalıcı bir toplum olma, birlikte yaşama ve sürdürülebilir kurullar koyma, sadece üst yönetimlerden beklentiyle gerçekleşecek kavramlar değildir.
    Bireysel bilinç, tercih ve eylemlerin bütünü ile toplum oluşur. Medeniyetlerin şekli/düzeni/verimi;
    alt kültür öğeleriyle belirlenir.
    Bu kitaplar ve devam eden serisi, bu amaca ulaşmak için çok önemli bir başlangıçtır.
    İyi okumalar dilerim.
    05.10.2018
    Ali Rıza Malkoç
    #armozdeyis
    http://www.arm.web.tr
  • 167 syf.
    tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
  • 304 syf.
    ·27 günde·Puan vermedi
    Hiçbir devrim tek başına yapılmamıştır. Tarihi etkileyen bir değişim için kitleleri etkileyebilmek önemlidir. Kitleler nasıl etkilenir? Neden etkilenir? Ya da bu devrimlerden( değişimlerden ) kitleler ne kadar etkilenir?
    Kitle kavramı toplum,grup,halk kavramlarıyla bir bütün olduğu kadar ayrışıktır da.
    Bu kavram ve etkileriyle ilgilenen düşünürlerin çoğu (ya da benim okuduğum düşünürlerin çoğu) kitleyi daha çok kendi düşüncesinden bağımsız, dışlanma korkusundan uyumlu olma peşine düşen ve ( gerçek anlamıyla) sürü gibi körü körüne hareket eden topluluklar olarak düşünür.
    Gustav Le Bon ( bu konudaki önemli düşünürlerdendir.) şöyle demektedir: Kitlelerden doğal zeka değil, aptallık birikimi olur.
    H. David Thoreau : Kitle hiçbir zaman en iyi üyesinin standardına ulaşmaz, aksine en kötüsünün seviyesine indirir.
    Peki kitleler neden bu şekilde hareket ederler? bunu Erich Fromm " Özgürlük Korkusu" kitabında açıklar.
    Gel gelelim yazının asıl amacı olana "Kitlelerin Bilgeliği"ne; kitle ve bilgelik nasıl mümkün olur?
    Yazar öncelikle kitle ve sürü topluluğunu birbirinden kavramsal olarak ayırır.
    sürü topluluğunu daha çok aynı fikirden oluşan (homojen) kendi düşüncesinden ziyade bir önderin, uzmanın, konuşmacının fikrine kapılıp uyumluluk güdüsüyle hareket eden topluluk olarak niteler. bunu şöyle örnekler :"Karıncalar kaybolduklarında , basit bir kurala uyar. önündeki karıncayı izle. Sonuçta bir çark meydana gelir. ve ancak birkaç karınca tesadüfen çemberin dışına çıkıp diğerlerini de peşine takınca kırılır."
    Kitleyi (bilge olanı) şöyle tanımlamaktadır: Birbirinden bağımsız- ki en önemli nokta budur- düşünce, görüş, yaşam tarzı ve eğitim seviyesinden gelen bireylerden oluşan topluluklar. Bunu şu şekilde açıklar "Diğer yandan, bağımsızlık mutlaka ussallık ya da tarafsızlık demek değildir. Taraflı ve mantıksız olabilirsiniz ama bağımsız olduğunuz sürece grubu daha aptallaştıramazsınız." demek istediği grup üyelerinin birbirine bağlı ama bağımlı olmamasıdır.
    yazar bu savını güçlendirmek için çeşitli araştırma ve deneylerden bolca örnekler vermiştir. Yazar bu konuyu felsefi yönden değil daha çok iktisadi yönden ele almıştır ( bu yüzden biraz sıkıldım).
    Kitap daha çok bu konuyla ilgili olanları, farklı bir yaklaşımı merak eden okurlar için tavsiye kitabıdır.
    iyi okumalar.
  • 240 syf.
    Osmanlı Toplumunda Aile, İlber Ortaylı’nın yıllar önce basılmış bir kitabı. Yeni baskısı Kronik Kitap tarafından yapıldı. Kitap, Ortaylı’nın Osmanlı toplumundaki aile yapısı ve diğer başka sosyal mevzuları ele alan çok sayıda makalesinden oluşuyor. Soru cevap tarzında bir kitap değil, buna rağmen bilimsel sıkıcılıktan uzak, kendini okutan bir eser olduğu açık.

    Ortaylı, kitabında Osmanlı toplum yapısının adeta röntgenini çekiyor. Aileyi merkeze alan bir anlatımı var. Osmanlı toplumunun homojen olmadığı malumumuz. Sonuçta bir imparatorluk. Nitekim Hoca, pek çok örnekle birlikte bunu ortaya koyuyor; yani Osmanlı’da tek ve müşterek bir aile yapısı, eğitim ya da kadın dünyası yok.

    Hoca’nın doğru bildiğimiz bazı önyargılarımızın aslında pek o kadar doğru olmadığını anlattığı pek çok bölüm var. Mesela Osmanlı’da bırakın din farkını aynı dine mensup topluluklar içinde coğrafya farklılıkları sosyal yapıya sirayet ediyor. Örneğin Ortadoğulu göçebelerle, Türkmen göçebelerin din ve aile anlayışları farklı; keza Avrupalı Müslüman toplumlar olan Boşnaklar, Arnavutlar ile Doğu Anadolu halkının arasında aynı dine mensup olunmasına rağmen farklılıklar var. Hatta Hoca, konuyu daha ilginç bir hale sokarak esas farkın din değil, coğrafya olduğunu anlatıp, Doğulu Hıristiyan toplumların, mesela Ermenilerin, Karadenizli Rumların bile aile yaşantısı olarak Müslüman komşularından neredeyse hiç farkları olmadığını örneklendiriyor.

    Yine yaygın bir kanaatin aksine Osmanlı Türk toplumunda çokeşliliğin oldukça düşük olduğunu anlatıyor. Balkanlar ve Anadolu’da, bu oran en fazla %3 civarında imiş. Yani, öyle birden fazla eş almak iktisadi ve sosyal sebeplerle çok görülen bir durum değilmiş.

    Kitapta Osmanlı toplumunda şeri hukukun çok zaman uygulanmadığı da anlatılıyor. Yine Tanzimat döneminde Medeni Kanun gibi konularda yapılan öncü çalışmalardan bahsedildiği gibi, kadının öyle kafes arkasında, durağan bir hayatı olmadığı, bilakis özellikle kırsalda çalışma hayatında yer aldığını hatta başlık parası gibi uygulamaların biraz da bu işgücü katkısı için olduğu ( bir nevi bonservis bedeli sayılabileceği ) anlatılıyor. Yine sanılanın aksine kadının da boşanma hakkı olduğunu görebiliyoruz.

    Hoca, recm cezasının Osmanlı tarihinde yalnızca bir defa ( rakamla 1 ) uygulandığını ve Osmanlı ceza hukukunun kendi özgün kimliği nedeniyle böyle ağır cezalara cevaz vermediğini ifade ediyor.

    Kitapta aile kavramı incelenirken elbette Osmanoğulları ailesi de anlatılıyor. Haremden kardeşlik ilişkilerine kadar yığınla ilginç bilgi var.

    Osmanlı Toplumunda Aile, alanında yazılmış en değerli eserlerden birisi durumunda ve ciddi bir referans eser aynı zamanda.