• Dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. Daha zekâsının pek iptidaî olduğu zamanlardan beri, insanların din sahibi oldukları da bilinen gerçeklerdendir. Zekânın ve bilimin yükselmesiyle dinler de yükselmiş, tek Tanrılı dinlerle dinler çağı kapanmış, din uğruna yapılan korkunç savaşlar ve kırgınlıklardan sonra medeni dünyada din, fertlerin vicdanına sığınmış, bir kanaat olarak saygıdeğer bir yer kazanmıştır. Artık medeni insanlar arasında din tartışması yapılmıyor. Dinler hakkında avamî yazılar değil, ancak bilginlerin etütleri yayınlanıyor. Medenî insan, başkalarının dini inancına saygı gösteriyor. Kimseyi propaganda ile kendi dinine çağırmıyor.

    Türkiye’de bir zamandır dine karşı takınılan yanlış tutum, yemişlerini vermeye başlamıştır. Mabetsiz şehir kurmakla övünen budalalar, çirkin harabelerin mabed haline getirileceğini düşünememiştir. Cumhuriyetin başlarında, artık görevi ve faydası kalmamış Arapçı ve Arapçacı softa takımı tasviye olunurken, milletin manevi ihtiyacı düşünülerek asrî din adamları yetiştirecek özlü bir din okulu açılsaydı, bugün il ve ilçe merkezleri, doktor payesine erişmiş din adamları ile dolar, bunlar köyleri de kontrol ederek yobazlığa engel olur ve İstanbul gibi şehirde çatalı ve radyoyu haram eden beyinsizler halka vaaz edemezdi.

    Mabetsiz şehrin ilk yemişi Ticanîlik, onun olup kurtlanmışı da Nurculuk oldu.

    Nurculuk nedir? Gazetelerde ikide bir görülen Nurcular, Nur risalesi talebeleri kimdir? Aralarında avamdan aydına kadar, mühendis, avukat ve doktora kadar her türlü adamın bulunduğu Nurculuk, “Saîd-i Nursî” adında cahil bir Kürdün peşine takılmış cahil bir sürü, Nur risalesi talebeleri de Saîd-i Nursî’nin o çetrefil ve cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı risaleleri atom fiziği ve Einstein nazariyesi okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır.

    Saîd-i Nursî denilen adam, eskiden Saîd-i Kürd-î diye bir takım risaleler yayınlayan, Türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını bilmekten aciz, Şafiî mezhebinden bir Kürttür. Mütareke yıllarında İstanbul sokaklarında millî Kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. Bu cakacı Kürt kendisine “Bedîüzzaman” demekte, müritleri de bu adı bir övünçmüş gibi kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. Bedîüzzaman, “zamanın harikası” demektir. Kürt Said cidden zamanın harikasıdır. Yirminci yüzyıl gibi bir zamanda bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da onbinlerce, belki yüz binlerce Türk’ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla gerçekten zamanın bir harikasıdır.

    Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir. Nasıl Moskofçular Türk milletini yıkmak için ortaya sosyal adalet ilkesiyle atılıyor, yoksulların davasını benimsemiş görünüyorlarsa, Kürt Said de ortaya Müslümanlık ve kardeşlik çığırtkanlığı ile çıkıyor. Kürtçülük davasını açıkça güdemeyeceği için, Türkçülüğü yıkacak ağuları Müslümanlık ve Nurculuk diye ileri sürüyor. Müritlerine veya kendi tabiriyle Risâle-i Nur şakirtlerine evlenmeyi yasak ediyor. Çünkü evlenip çocuk sahibi olurlarsa, o çocukların kötü ve dinsiz olma ihtimali varmış. Tabiî, dağdaki Kürdün bu büyük ve ilâhî buyruktan haberi olamıyacağı için, o evlenecek ve Kürtler çoğalacak. Herkesin sözüne inanan saf Türkler ise, büyük mürşidin buyruğu ile evlenmeyecek, böylelikle Türk soyu azalacak ve Kürt Şeyh Said’in 1924’de yapamadığını, Kürt Molla Said (yani Bedîüzzaman) kırk yıl sonra yapmış olacak.

    Kadını şeytanın askeri sayarak evlenmeyi yasak eden dinin, Zerdüşt dini olduğunu bilmeden koyu Müslümanlık adı altında bir nevi Mazdeizm yaptıklarının farkında olmayan bu beyinsizler sürüsüne ne demeli? Urfa’daki mezarının bir baş belası haline gelmemesi için, söylentilere göre, General Mucip Ataklı tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, bu kaldırmaya inanmayarak Kürt Said’in oradan uçtuğuna inanacak kadar şuursuz olanlara ne denebilir? Millî talihsizlik, akıl hastanesi kliniklerinde yatması gerekenlerin halk arasında dolaşmasındadır. Ciddi tedbirler alınmazsa, bu dinî cinayet daha yıllarca sürecektir.

    Nur risalesi (kendi tabirleriyle risale-i nur) denilen sayıklama kitapları pek çoktur. Beyni örümceklenmiş zavallılar bu sayıklamaları elle yazarak, yahut şapirografi veya taşbasmasıyla çoğaltarak onbinlerce satarlar. Bunu satmak için kasaba kasaba, köy köy dolaşan Nurcular vardır. Bunları satarak sevaba girerler. Sözde Türkçe olan bu sayıklama kitapları, Kürt hamalların fikir seviyesinde yazıldığı için, kimse bir şey anlamaz. Anlamadığı için de, onda gizli hikmetler, yüksek gerçekler olduğu kuruntusuna kapılır.

    Bir zamanlar bu sayıklamalardan bana da bir tane yollamışlardı. Kendimi zorlayarak okuyabildiğim bir tanesinde, Kürt Said radyodan bahsediyor, dünyanın bir ucundan söylenen bir sözün kutudan duyulmasını kutudaki meleklerle açıklıyordu.

    İşte, aşağı tabaka ile birlikte doktor, mühendis ve avukatın da şeyhi, piri olan, kendisinden “efendi hazretleri” diye söz ettikleri Kürt Said’in seviyesi budur.

    Fizikten, titreşimden haberi olmayan, müsbet bilimin kıyısından dahi geçmeyen bir yobaz, radyo hakkında ancak bu kadar düşünür. Fakat bilgisizliğini de anlamaktan âciz olan o kara cahil, bu katmerli bilgisizliğine bakmadan, Türkler aleyhinde hüküm çıkarmaktan da geri kalmıyor. Nur risalelerinin birinde, Ye’cüc Me’cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve Kırgız gibi “akvâm-ı vahşiyye” (yani vahşi kavimler) olduğunu yazmıştı. Sevsinler medenî Kürdü!… Özbek, Kırgız ve Tatarlar arasında okuyup yazma nisbeti % 90’dır ve aralarında atom bilginleri de olmak üzere her bilim dalında yüzlerce bilgin ve uzman bulunmaktadır.

    Kendisini Nurculuğa kaptırmış olan bir avukatla geçen yıl aramda küçük bir konuşma olmuş, Kürt Said’de ne bulduğunu kendisinden sormuştum. “Kuran’ın en güzel tefsirini yapmıştır.” diye cevap vermişti. Bu genç avukat eski yazıyı bilmiyor, Kuran’ın şimdiye dek en büyük İslâm bilginleri tarafından üç İslâm dilinde yapılan tefsirlerinden habersiz bulunuyordu. Bunu kendisine boşuna anlatmaya çalıştım. Bir kere çileden çıkmış, aklın ve mantığın dışına uğramıştı. Bir safsataya inanla uğraşmak neye yarar? Bugün devlete düşen görev, bunun sebeplerini arayıp bularak tedavisine gitmektir.

    Bana gör Tîcânilik, Nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebepleri, milli ülküden yoksunluktur. Tıpkı normal yemek bulamayan aç çocuğun duvarı yalaması, yerde bulduğu faydasız ve zararlı şeyleri yemesi gibi, bağlanacak büyük bir ülkü bulamayan insanlar, abur cubur düşüncelere kurtarıcı diye yapışıyorlar. Çünkü insanlar bir fikre bağlanmaya mecburdur. Bu istidat insanlığın mayasında vardır. Bunu hiçbir kuvvet önleyemez.

    Türkiye’de gerçek ülkü olan Türkçülük türlü bahanelerle baltalanmasa, gerçek Türkçü olan eski “Milliyetçiler Derneği” 1953’de kapatılmasaydı, bunlara gelişme imkânı verilseydi, bugün memlekette partiler üstünde, gayet ateşli ve şuurlu bir milliyetçi topluluk bulunacak, hükümetler güç durumlarda bunlardan yardım isteyebileceklerdi.

    Türkçülük insanlara hiçbir vaitte bulunmuyor, maddi veya manevi bir şey vermiyor. Yalnız istiyor… Fedakârlık ve feragat istiyor. Nurculuk ise cennet va’dinde bulunuyor. Ebedî saadet, cennette köşkler, yemekler, huriler va’dediyor…. Kafası işlemeyen, hatta aslında materyalist olanlar tabiî Nurculuğu seçecektir. Netekim bunu kendileri de söylüyor “Türkçülük mezara kadar… Ondan sonra ne olacak?” diyor… Tabiî ondan sonrasını kendilerine Kürt Said hazırlayacak.

    Kürt Said’in 1327 (=1909) yılında, İstanbul’da Vezir hanındaki İkbal-i Millet matbaasında basılmış bir eseri vardır. Adı: “İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yahut Divan-i Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î”dir. Kendisinin Saîd-i Kürd-î Yani Kürt Said) olduğunu tastik ettiği bu eserde, eserin muharriri diye de kendisini “Bedîüzzaman” diye taktim etmektedir. Eserin tâbii, yani editörü de “Kürdîzade Ahmed Ramiz”dir. yani dört başı mamur bir eser. Bu 48 sayfalık eserin “hâtime” kısmı (44-48. sayfalar) Kürt Said’in içyüzünü göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir. Bunun aynen alıyor ve ağdalı bir dille yazıldığı için açık Türkçeye çeviriyorum: Ebnâ-i cinsime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahs nâtamam kalır. (=Soydaşlarıma burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik kalır.)

    Ey Asurîler ve Keyânîlerin cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri olan arslan Kürtler!… Beşyüz sene yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. Hikmet-i ilâhî denilen makine-î alemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşa’ib kanun-i nûrân-î ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-i ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhit ve mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz’iyyeleri gibi gibi bir câzibe-i umum-î millî teşkili ile Kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i islâmiyye Osmâniyyenîn mevkibinde bir kevgeb-i münevver gibi câzibesini ittiba ile muvazene ve âheng-i umumiyyeyi muhafaza ediniz. (= Ey Asurlular ve Ahemenidlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri ve kahraman askerleri olan arslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. İlâhi hikmet denilen âlem makinesinin nizamı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan Tanrı’nın nurlu kanununun kurucusu olan ilâhî hikmet, ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emrediyor ki: Ayrılık, gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikriyle birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkili ile Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek İslâm ve Osmanlı şevket güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumî ahengi muhafaza ediniz.)

    ***

    Görülüyor ki Kürt Said, zavallı Kürtlere eski Asur ve İran ordularının hayali öncülüğünü yaptıracak kadar koyu bir Kürt milliyetçisidir ve çapraşık acemî ifadesiyle Kürtleri Kürt milliyetçiliği etrafında birleşmeye çağırmaktadır. Bunun hiçbir tevili, tesfiri yoktur. Beyninde ve gönlünde kötü düşüncesi olmayanlar, bu açıklıktan sonra onun bir İslâmcı değil, bir Kürtçü olduğunu kabule mecburdur.

    Bundan sonrasını, zaten anlaşılmaz ve bozuk ifadeli metinden sıyırarak yalnız tercümesini (evet, bu kelime yerindedir) vermek suretiyle okuyucuları boşuna yormaktan alıkoyacağım. Bundan sonra Kürt Said şöyle diyor:

    Süphan ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriata dayanmış olan hürriyet sultanı yüksek sesle sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için “fen, sanat ve silâh başına, ileri arş” emrini veriyor.

    Hakikat denilen tabakalar altında örtülü ve mahpus kalmış ve istibdadın yok edilmesiyle omuzu üstünde olan cehalet ve gafletin hafiflemesi sayesinde harekete gelip kalkmaya teşebbüs etmiş bulunan hakikatler habercisi, size her cihetle haber veriyor ki, mahiyetinizde kaderin ektiği istidatları ve mukadderatınızı fiile çıkaran ve kavmi mahiyetinizde saklanmış olan seciyenizi maarifin hayat suyu ile sulamanın vaktidir. Yoksa kuruyup çürüyecektir.

    İhtiyaç denilen, medeniyetin babası ve ilerlemelerin kurucusu olan üstad, sillesini kaldırmış, size hükmediyor: Ya hayat ve hürriyetinizi bu vahşet sahasında yağma ettireceksiniz, yahut medeniyet alanında fen ve sanat balon ve trenine binerek istikbali karşılayacak ve olgunluğun Kâbesine koşacaksınz.

    Milliyet denilen mâzi derelerinde, hâl sahralarında ve istikbâl dağlarında çadır kurmuş olan Rüstem-i Zâl ve Selâhaddin-i Eyyubî gibi, herkesi başkasını haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve yüksek duyguların timsali olan milliyet fikriniz size kesin emirle emrediyor ki, her biriniz umum bir milletin hayatının mâkesi, saadetinin koruyucusu ve bütün milletin müşahhas misali oldunuz. Şimdiki gibi bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. Zira, maksadın büyümesiyle himmet de büyür ve millî hamiyetin galeyanıyla ahlâk da yükselir.

    Kavimlerin saadetinin sebebi olan ve millî hakimiyeti temin ile hayat makinesinin buharı olan hürriyetteki cüz’i iradeyi istibdadın söndürmesinden kurtaran ve şer’i meşveretin mayasıyla mayalandıran meşru meşrutiyet, sizi imtihan meclisine davet ediyor. Erginlik çağına vardığınızı ve vâsîye ihtiyacınız olmadığını görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Varlığınızı birleşerek gösteriniz. Millî hamiyet ve şahsî fikir ve vicdanınızı milletin müşterek kalbi ve aklı gibi gösteriniz. Yoksa sıfır alacaksınız ve hürriyet şahadetnamesi elinize verilmeyecektir.

    Mâzide dağınıklığınıza sebebiyet veren birinizdeki bencillik fikri şimdi istikbalin medeniyet saadethanesinde icad fikrine, şahsî teşebbüse ve hürriyet fikrine inkılâb edecektir. Hattâ diyebilirim ki, başkalarının sükûtî medreselerine nisbetle sizin gürültülü olan medreseleriniz bir ilmî mebuslar meclisini gösteriyor. İmam arkasında Fatihalar okuduğunuz zamandaki semâvî ve rûhânî vızıltılarınızda, mezhebi ve kavmi mahiyetinizdeki istidat, meşrutiyet sırrına kaderin bir îmâ ve nişanı vardır.

    “İnsan için çalışmaktan başka yol yoktur” sözünün öteki ifadesi, şahsî teşebbüstür. Her kemâlin kurucu ve koruyucusu olan cesaret ve millî namus emrediyor ki, şimdiye kadar nasıl maddi şecaatte terakki ettinizse, şimdi de akıl ve medeniyet meydanında millî namusu çiğnetmeyiniz. Millî duyguların mâkesi olan, kıymetinizin ölçüsü olduğu halde ihmalinizle gayet çapraşık bulunan diliniz, tûbâ ağacı gibi bir ağacın tecellisine müstatken, böyle kurumuş, perişan ve edebiyatsız kalmış olduğundan, diliniz sizden millî hamiyete şikâyette bulunuyor. İnsanda kaderin sikkesi sikkesi lisandır. Anadil tabiî olduğundan, kelimeler zihne kendiliğinden gelir. Zihin çatallaşmaz, O zihne giren bilgiler taş üzerinde oyulmuş gibi bâki kalır. Millî dille görünen her şey hoş gelir. Millî hamiyetin bir misalini size takdim ediyorum. O da Mutkili Halil Hayâlî Efendi’dir. Millî hamiyetin her şubesinde olduğu gibi, dil alanında da dilimizin esası olan elifbe, sarf (= gramer) ve nahvini (= sintaksını) vücuda getirmiştir. Hakikaten Kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine ratgeldiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.

    İşte bu zat bir hamiyet örneği göstermiş ve tekemmüle muhtaç dilimize bir temel atmıştır. Onun izinden gitmeyi ve temeli üzerine bina kurmayı hamiyet sahiplerine tavsiye ediyorum.

    Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî

    Kürt Said’in tam bir Kürt milliyetçisi olduğunun bu yazıdan daha kesin bir tanığı olamaz. Böyle olmayıp da, yalnız geri kalmış Kürtleri kalkındırmak amacı gütseydi, onlara “Bilgi sahibi olun” demekle yetinir, medeni ve ebedî Türkçe dururken, millî dil diye kaba ve iptidaî Kürtçeyi tavsiye etmezdi. Meşrutiyetin memlekette yaptığı sarsıntıdan ve otoritenin zaruri gevşemesinden faydalanarak, Türkiye’yi parçalamak ve kendi cemaat gayelerini gerçekleştirmek isteyen Hıristiyan tebaalar gibi, bu Müslüman kardeş de İmparatorluğun bütün yükünü ve çilesini çekmiş olan Türkleri vurmaya çalışıyor. Kendilerine tarih ve şeref uydurmak ihtiyacında olan bütün iptidaî cemaatler gibi, roman kahramanı olan Zâloğlu Rüstem’i ve ancak anası Kürt olan Selâhaddin Eyyubî’yi Kürt kahramanı diye ileri sürüyor. Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Kısacası, onlara devlet kurdurmaya çalışıyor. Tabiî devletin buna müsaade etmeyeceğini anladıktan sonra, Saîd-i Kürd-î adını Saîd-i Nursî yaparak ve Nur risaleleri diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalar düzerek, bir din mürşidi gibi ortaya çıkmaya başarıyor.

    Bizim için şaşılacak nokta, onun şu veya bu davranışı değil, onbinlerce, belki yüz binlerce gafil Türk’ün, bu cahil Kür’dün arkasından gitmesi, onun cahilâne ve hâinâne öğütlerine körü-körüne boyun eğmesidir.

    Şimdi bu gafil Türklere hitap etmek istiyorum:

    Siz, Türk ve Müslüman mısınız? Türk’seniz, hangi sebeple cahil bir Kürdün ardından gidiyor, onun telkinleriyle kendi ırkınızı, kendi dilinizi hor görüyorsunuz? Aranızda “Türkçe de dil mi?” diyen ahmaklar, resmî dilin Arapça olmasını isteyen hainler var. Siz ne biçim Müslümansınız ki, cahil bir Kür’dün telkini ile evlenmeyi lanetliyor, dinsiz çocuklar yetişir de günaha gireriz diye bekâr kalmaya azmediyorsunuz? Putperest olduğunuzun farkında değil misiniz? Bir cahil Kürdün sakalını, tırnaklarını, abdest aldığı suyu kutsal emanetler gibi saklamak hangi Müslümanlığın, hangi insanlığın, hangi temizlik kaidesinin, hangi şuurun işidir? Uyanın! Radyoyu melekle açıklamaya kalkan bir budalanın müridi olarak eşe dosta, dosta düşmana karşı gülünç olmayın. Müslümanlık, temeli atılmış, büyük bilginlerini yetiştirmiş, tedvin olunmuş bir dindir. Onun yeni baştan açıklanması için Kürt Said gibi maskaralara ihtiyaç yoktur.

    Bana bu yazıyı yazdıran, Trabzon’dan yollanan acayip bir nesne oldu. Çok küçük boyda, 8 yapraklık bir broşür olan bu nesne, hangi basımevinde basıldığı belli olmayan bir Said-i Kürd-î reklamıdır. Gönderen, O. Nuri Kurt adında tanımadığım birisidir. İçinde Kürt Said’in sayıklamalarından parçalar var. İkinci yaprağın ikinci yüzündeki şu hezeyana bakın:

    “Aziz, sıddık kardeşlerim:

    Siz kat’î biliniz ki, risâle-i nur şakirtlerinin meşgul oldukları vazife rûy-i zemindeki en muazzam mesâilden daha büyüktür.”

    * * *

    Evet! Sizin vazifeniz cidden büyüktür. Haçlıların, bozuk iradenin, azınlık ihanetlerinin yıkamadığı Türkiye’yi cehaletiniz, gafletiniz ve hamakatinizle yıkacaksınız. Türklüğü inkâr ederek, şeriati Anayasa ve Medenî Kanun durumuna getirerek, evlenmeyerek, yalnız kalan kadınları evlere tıkarak, eski yazıyı getirip Arapçayı resmi dil yaparak, İslâmiyet’ten önceki tarihimizi küfürdür diye kitaplardan kazıyarak Türklüğü yıkacaksınız. Bunu yaparken, ölü Stalin’le, sağ Makaryos’un müttefiki olduğunuzun asla farkında olmayacaksınız. Müslüman geçindiğiniz halde Peygamber’in “Evlenip çoğalınız” anlamındaki hadîsini hiçe sayarak, Kürt Said’in evlenmemek hususundaki hezeyanlarına baş eğmekle kimin ekmeğine yağ sürdüğünüzün farkında olmayacak kadar acınacak yaratıklarsınız.

    Neymiş o sizin meşgul olduğunuz büyük vazife? Bir odaya kapanıp Kürt Said’in hezeyanlarını okuyarak kendinizden geçmek mi? Bu zavallı ve gülünç halinizle siz, aslında ruhî tababetin ve marazî ruhiyatın konusu olabilirsiniz. Kendisi genç ve güzel bir kadın olduğu halde, ihtiyar, çirkin ve kör bir zenci ile evlenen Amerikalı artist gibi anormal zevk sahipleri dünyada seyrek görülen nesne değildir. Sizinki de kendi içinizde kalsa, Türklüğün aleyhine yönelmese, belki böyle sayılabilir. Fakat Cennet vaadi ile gafilleri avlıyor, onların milli duygusunu yıkıyor ve Türklükten ayırıyorsunuz. Araplarla aramızda bir dâva oldu mu, mutlaka Arapları haklı buluyorsunuz. Türk – Arap savaşı olursa, “Din kardeşime silâh çekmem” diyorsunuz.

    İşte, sizin üstadınızın kimliğini kendi yazısıyla gösterdim. Onun bir Kürt milliyetçisi olduğu apaçık ortaya çıktı. Bu açıklamadan sonra, gerçeği kabul edip de Türklüğe dönerseniz, hoş… Yine eski sapıklıkta inat ederseniz, sizin vicdanınızdan şüphe etmeli…
  • 424 syf.
    ·4 günde·7/10
    Jane Austen, hiç evlilik yapmamış bir kadın. Evlilik yapmaması onun evlilik hakkında hiçbir şey bilmediği anlamına gelmiyor, aksine yazarların o bilindik gözlem gücü sayesinde etrafından çok şey öğreniyor. Evlenmemesi sayesinde evliliğe, insanlara daha çok ilgi duyuyor. Deneyimlerini ve gözlem gücünü kurguya çevirmek istiyor, çeviriyor da. Yeri gelince yeriyor insanları, yeri gelince övüyor.

    Bu kitabında Austen akrabalar arasında dedikodularla, sohbetlerle, mektuplaşmalarla, ilginç olaylarla evliliği ve aile yaşantısını konu alıyor. Kısacası: Game Of Relatives
    Ana aile de Bennetlar. Şimdi bizim anne ve babalarımız bizim iyi bir iş sahibi ve mutlu olmamızı istiyorlarsa, o zaman da Mrs. Bennet 5 kızının evlenip iyi bir eş sahibi ve rahat olmalarını istiyordu. Buna bu kadar düşkün olmak akıllıca mı, bilmem. Fakat Mrs. Bennet'ın kötü niyetli olduğunu sanmıyorum; kızlarının evlenmelerini bu kadar istiyor:
    "Kızlarımdan birinin Netherfield'e şöyle mutlu mutlu
    yerleştiğini görebilsem," dedi Mrs. Bennet kocasına, "bir de ötekiler öyle iyi evlilikler yapsalar, dünyada başka hiçbir şey
    istemem."
    (s. 9)
    ''Jane on altısına bastığından beri en büyük hayali bir kızını gelin etmekti...''
    (s. 313)
    Anneler işte, yufka yürekliler ve her istekleri çocuklarıyla ilgili.
    Bennetlar 5 kız kardeşler. Marry, Kitty, Lydia, Jane Ve Elizabeth. Fakat kitap Jane ve Elizabeth'in üzerinde daha fazla duruyor, Elizabeth'in üzerinde daha da fazla duruyor.

    Öncelikle Austen, birbirine zıt karakterleri çok iyi tasvir etmiş, çok iyi açıklamış. Zaten kitaplar zıtlıklar barındırdığında iyi değil midir? Mesela Sefiller kitabı birçok zıtlık barındırdığı için muhteşem bir kitap değil mi? Bu kitap da karakterlerin zıtlığı bakımından güzel. Jane yufka yürekli, çekingen, uysal iken Elizabeth nazik fakat Jane'e göre dobra, girişken ve hırçın. Zıtlıklarını şu alıntıdan anlıyoruz:
    ''Zavallı Jane! Onun için üzülüyorum; onun karakterinde biri bunu çabuk atlatamaz. Keşke senin başına gelseydi, Lizzy; sen
    daha çabuk güler geçerdin.''
    (s. 147)
    Bir de Mr. Wicham ve Mr. Darcy zıtlığı var. Mr. Wicham görünüşte tatlı, nazik, kibar ve temiz biri, Mr. Darcy ise görünüşte soğuk, yeri geldiğinde kibar, somurtkan görünümlü. Fakat ''görünüşte''.
    "Zavallı Wickham; yüzünden iyilik akıyor! davranışları da
    nasıl cana yakın, nasıl nazik."
    (s. 229)
    Mr. Wicham, Elizabeth'e Mr. Darcy'yi kötülüyor, ona çamur atıyor. Onun sevimsiz addediyor, yanlış sözlerde bulunuyor. Burada da ona ''ikiyüzlü'' demek istiyor:
    ''...ama Mr. Darcy canı isteyince hoş biri olabilir.''
    (s. 86)
    Elizabeth'te aldanıyor tabii, hiç soruşturmuyor. Hep bu ''kara çalma'' olayları duyunca aklıma şu iki alıntı geliyor:
    ''Buzlar kadar el değmedik, karlar kadar temiz de olsan çamur atılmaktan kurtulamayacaksın.''
    -Shakespeare, Hamlet
    ''Kötü bilinmektense, iyisi mi, kötü ol,
    Zaten lekeliyorlar kötü değilsen bile...''
    -Shakespeare, Soneler, 121. Sone

    Fakat Mr. Darcy'nin ne kadar alçakgönüllü biri olduğunu daha kitabın başında anlıyoruz.
    ''Benim de kusurlarım var, ama akılla ilgili olmadıklarını umarım. Yaradılışımı savunacak değilim... Sanırım pek sevimli değil... herkesin çok hoşuna gidecek kadar değil. İnsanların
    ahmaklıklarını, kötülüklerini gereğince çabuk unutamıyorum,
    ya da bana yönelik kabalıklarını. Kimse duygularımı kolay
    kolay kışkırtamaz. Yaradılışım için kinci diyebiliriz belki...
    Birinden bir kez soğuyunca ilelebet soğurum."
    (s. 61)
    Ayrıca bu alıntıdan da ne kadar akıllı ve hatalarından ders çıkaran biri olduğunu anlıyoruz:
    ''Acı verici anılar kendilerini hep hatırlatıyorlar ve onları akıldan
    çıkarmak mümkün olmuyor, olmamalı.''
    (s. 373)
    Mr. Wicham'ın Mr. Darcy'yi kötülemelerine kanan Elizabeth, Mr. Darcy'den bir evlilik teklifi alıyor. Aldıktan sonra da şunları söylüyor ona:
    "Daha en başta, hatta sizi gördüğüm neredeyse ilk anda
    tavırlarınız beni küstah, burnu büyük ve başkalarının
    duygularına bencilce dudak büken biri olduğunuza inandırdı,
    size kızgınlığım öyle doğdu ve sonraki olaylarla ağır bir
    hoşnutsuzluğa dönüştü; sizi tanıyalı bir ay olmamıştı ki
    dünyadaki son erkek olsanız yine de hiçbir kuvvetin beni
    sizinle evlenmeye ikna edemeyeceğini hissettim."
    (s. 199)
    Bundan sonra da gerçekleri öğreniyor, Mr. Darcy ve Mr. Wicham hakkında ve pişman oluyor; böylece kitaptaki, benim için, en iyi monolog ortaya çıkıyor:
    ''Sonunda kendinden fena utandı... Darcy'yi de Wickham'ı
    da kör, taraflı, önyargılı, gülünç olduğunu hissetmeden
    düşünemedi.'
    'Ne rezilce davrandım!" diye haykırdı... 'Ben ki
    sezgilerimle gurur duyardım!.. Ben ki yeteneklerimi
    beğenirdim! Ablamın sınırsız iyi niyetini küçümser, ayıp ve
    anlamsız bir şüphecilik içinde kendime hayran olur dururdum...
    Bunu fark etmek ne kadar küçük düşürücü!.. Nasıl da küçük
    düşürücü!.. Âşık olsaydım bundan daha sefil bir körlük içinde
    olamazdım. Ama aptalca hatam aşk değil gurur oldu. Daha
    tanışır tanışmaz birinin tercihi olmaktan hoşlandım, öteki
    tarafından ihmal edildiğime gücendim; her ikisi hakkında da
    önyargılı ve cahilce davrandım, aklı bir kenara bıraktım.
    Meğer bu ana kadar kendimi tanımıyormuşum.''
    (s. 213)
    Bir kadın sizi Elizabeth gibi reddetse siz onu sonradan sever miydiniz? Araştırmadan, şüphelenmeden sizin pislik biri olduğuna inansa? Sonra da içinde size karşı olan nefreti hiç engellemek istemese, salsa? İşte Mr. Darcy, bu kadar âşık ve bu kadar yüce gönüllü bir insan.

    Ayrıca tabii neredeyse her kitap bir şeylere öykünmek için de yazılmıştır. Bu kitapta da ''muhteşem burjuvalar''a öykünüyor Austen. ''Muhteşem burjuva'' da Lady Catherine de Bourgh. Austen, böyle insanların sadece kendilerini yücelttiklerini, yardım etseler bile bunları herkesin gözüne vurduklarını, talimat verme aşkını çok güzel anlatıyor:
    ''Elizabeth hiçbir şeyin bu büyük hanımın ilgisinin aşağısında olmadığını fark etti, yeter ki ona başkalarına talimat verme imkânı sağlasın.''
    (s. 169)
    ''İngiltere'de benim kadar has bir müzik dinleyicisi, hatta benim kadar doğal zevki olan azdır, kanımca. Öğrenseydim büyük sanatçı olurdum.''
    (s. 179)

    Mr. Collins'in üç günde iki evlilik teklifi yapması ile de Austen bize insanların tutarsızlığını anlatıyor. Elizabeth bu alıntıda da bahsediyor:
    ''Dünyayı tanıdıkça hoşnutsuzluğum daha da artıyor; her geçen gün insan karakterinin tutarsızlığına ve akıllı, duygulu görünenlere bile güvenilmeyeceğine olan inancım güçleniyor. Son zamanlarda iki örneğe rastladım; birinin sözünü etmeyeceğim; diğeri Charlotte'un evliliği. Anlaşılır şey değil! neresinden bakarsan bak, anlaşılır şey değil!"
    (s. 141)

    Ayrıca insanların açgözlülüğünü ve o dönem insanının sadece mutluluk ve aşk istemediğini, başka şeyler de istediğinden yakınıyor:
    ''Mutluluğu yanında başka şeyler de isterler; serveti ve gücü artsın isterler; parası, önemli akrabaları ve gösterişi olan bir kızla evlensin isterler."
    (s. 143)
    Kim bilir, belki de bu yüzden evlenmedi Jane Austen.

    Kısacası, tüm kitap şu alıntıyı destekler nitelikte:
    ''İnsan bedeni görüntüden ibaret olabilir. Beden gerçekliğimizi saklar, ışığımızın veya gölgemizin üzerindeki katmandır. Gerçeklik ruhtur. Kesin konuşmak gerekirse, yüzümüz bir maskedir. Gerçek insan, tenin altındakidir.''
    -Victor Hugo, Deniz İşçileri (s. 47)

    Faydam dokunduysa ne mutlu bana. Keyifli ve verimli okumalar.

    ÖNERİ VİDEO:
    https://www.youtube.com/...mNf323z&index=90
  • 136 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Vincent Van Gogh...Kendisine neden bu kadar yakın hissettiğimi, kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplardan oluşan bu kitabı okuyunca daha iyi anladım.Sanata, hayata, insanlara, doğaya bakış açısı imrenilesi...ne var ki yaşadığı dönemde pek de anlaşılamamış anlaşılmak için çabalamış ama hakettiği yerde olamamış ne yazık ki.
    Resimlerinde yansıtmak istediği de salt gerçeklik değil, o anın ruhu, dokusu,tınısı, hisleri, renkleri, tonları hepsi hala canlı gibi duran duygu yüklü emek verilmiş resimler çizmek.
    Kitapta sadece sanata olan derin duygusu anlatılmamış bunun yanı sıra maddi manevi çektiği sıkıntılarla baş etmeye çalıştığını ve artık bedeninin dayanamayıp yavaş yavaş hastalığa yakalanması da yer alıyor.Ama Vincent, o durumda bile sağlığı için ekmek alacağı yerde boya almayı, hiç durmadan harika tablolar yapmayı tercih etmiş. Hatta kendini bu yüzden deli ilan etmiş varsın deli desinler o insanların kendisi hakkında ne dediğini zerre umursamamış tutkusunun peşinden ölene kadar gitmiş. Belki de onun artık çok tanınması eserlerinin her yerde olması sırf bu vazgeçilmemiş tutkusu sayesindedir.Genelde insanlar onu kulağını kesen ressam olarak bilse de aslında mektuplarında denk geldiğim bilinmeyen pek çok yönü var ve kitabın içerisinde çizdiği resimlerin örneklerinin olması da çok hoş "Natürmortlar, portreleri ,Patates yiyenler, Ayçiçekleri, Çiftçi ve Sabahçı Kahvesi, özellikle de en sevdiklerimden olan "Yıldızlı Gece"si yer almakta.
    Mutlaka okunmalı bence, benim için renkler daha da anlam kazandı Van Gogh'la... hemen bitmese daha iyi olurdu ama bitse de dönerek yeniden okunacak bir kitap.

    -S p o i l e r-

    Son olarak kendi hayatına son vermesi ve kardeşi Theo'ya yazdığı mektubun üzerinde bulunması üzücüydü...Keşke şu an ne kadar önemli ve değerli bir ressam olduğunu, eserlerinin ne kadar ilgi gördüğünü bilseydi ondan mutlusu olmazdı sanırım.

    Buraya hoşuma giden alıntılarını ekleyeceğim.
    ***
    "Ama ne yapayım ki satılmıyor resimlerim.

    Yine de bir gün bu resimlerin, harcadığımız boyanın ve uğruna feda ettiğimiz benim ne de olsa cılız hayatımın değerinden daha üstün bir değer taşıdıkları görülecektir.

    ***
    "...yıldızları görünce derin düşüncelere dalıyorum, nasıl ki haritalarda ufacık kara noktalarla gösterilen şehirler ve köylere bakınca safça düşlere dalıyorsam ansızın.
    ...
    Tarascon ya da Rouen'a gitmek için trene bindiğimiz gibi, ölüme binip bir yıldıza mı gideriz?

    Bu düşünce sürecinde gerçek olan bir şey varsa, yaşadığım sürece bir yıldıza gidemediğimiz ve öldükten sonra da trene binemediğimizdir."

    ***
    "İnsanların olduklarından başkaymış gibi görünmek istemeleri bana gülünç ve anlamsız geliyor."

    ***
    "Benim için buranın iyiliği şu ki, Rivet'in dediği gibi"herkes deli burada", böylece yalnız duymuyorum kendimi hiç olmazsa."

    ***
    "Le moulin n'y esy plus, mais le vent y est encore.
    *Değirmen yıkılmış ama rüzgar hala esiyor."
    ***
    "Elden geldiği kadar çok sevmeliyiz, çünkü asıl güç sevgidedir."


    İyi okumalar Van Gogh severler.
    . . .
  • İnsan, hedefe ilerlemeyi sever, ulaşmayı değil; şüphesiz çok gülünç bir durumdur bu. işin en hoş tarafı, insanın daha doğduğunda gülünç olmasındadır. iki kere iki dört formülü, yine de dayanılmaz şey doğrusu. bana kalırsa iki kere iki dört, büyük bir küstahlıktır ve etrafa tükürükler saçan, elleri belinde, yol kesen bir külhanbeyinin ta kendisidir. iki kere iki dördün mükemmelliğine inanıyorum; fakat ondan daha üstün olduğuna inandığım şey, iki kere ikinin beş etmesidir.
  • İnsan,hedefe ilerlemeyi sever,ulaşmayı değil;şüphesiz çok gülünç bir durumdur bu.İşin en hoş tarafı,insanın daha doğduğunda gülünç olmasındadır.İki kere iki dört formülü,yine de dayanılmaz şey doğrusu.Bana kalırsa iki kere iki dört,büyük bir küstahlıktır ve etrafa tükürükler saçan,elleri belinde,yol kesen bir külhanbeyinin ta kendisidir.İki kere iki dördün mükemmelliğine inanıyorum;fakat ondan daha üstün olduğuna inandığım şey,iki kere ikinin beş etmesidir.
  • 420 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan


    Ümit Yaşar Oğuzcan daha çok bir aşk şairi olarak bilinir. Ergenlerin gözdesidir. Kimi şiirlerinde ayrılık gibi evrensel izlekler oldukça başarılı bir biçimde işlenir. Hicivci ya da heccav yönü ise, belki bu başarısı nedeniyle geri planda kalmıştır. Akıllarda iki hicvi kalmıştır; bu, çeşitli seçkilerde bu ikiliye yer verilmesiyle doğrudan ilişkilidir. Bu ikili, hamama giden siyasetçilerle ve sadrazamın kavuğuyla ilgilidir. Özellikle ilki söyleyiş güzelliği açısından olmasa da ana düşünce açısından dikkat çekicidir: Hamama giden siyasetçiler, kendilerine öyle bir kese atılır ki sonunda yok olup giderler. Demek ki, tümüyle kirden oluşmaktadırlar. Peki bir aşk şairini hicve yönelten ne olmuş olabilir? Bu sorunun yanıtını şairin yayına kendi hazırladığı bütün yapıtları içindeki ‘Taşlamalar ve Hicivler’ kitabının girişinde görüyoruz.

    1926 yılında doğan Oğuzcan’ın ilk şiiri 15 yaşındayken yayınlanır. Demokrat Parti iktidarının başlangıcı olan 1950 onu bir siyasallaşma sürecine sokacaktır. Kendisinden dinleyelim:

    “(...) hiciv şiirlerini yazmaya çok sonraları, 1955'te başladım. 1950 yılında halkın dileği ve oyları doğrultusunda tek parti dönemi sona ermiş, DP büyük bir çoğunlukla iktidar olmuştu.
    4 yıl sonra, 1954'te yapılan seçimlerde de DP daha büyük bir zafer elde ediyor, CHP ve MP muhalefetlerini bir silindir gibi ezip geçiyordu adeta. Tüm muhalefetin TBMM'de elde ettiği sandalye sayısı, 25/30 kadardı. Geri kalan tüm milletvekilliklerini DP kazanmıştı. Ama ne var ki; Kırşehir MP lideri Osman Bölükbaşı ve arkadaşlarına oy vermiş, Malatya ise CHP lideri ve eski milli şef İnönü'yü seçmişti yeniden. Olacak iş miydi bu? Kırşehir de, Malatya da cezalandırılmalıydı! Nitekim öyle de oldu. Birincisi il'likten ilçeliğe düşürülürken, ikincisi de ikiye bölünüyordu, DP liderlerinin dileği DP milletvekillerinin oyları doğrultusunda. Böylece DP'nin 1960 ihtilaline değin sürecek hatalar zinciri de başlamış oluyordu. Giderek söz ve basın özgürlükleri kısıtlandı, muhalefet ve basına akıl almaz baskı, şiddet yöntemleri uygulanmaya başlandı. Derken üniversite olayları, vatan cephesi rezaleti, tahkikat komisyonu kepazeliği, kara cüppeliler edebiyatı ve "odunu aday göstersem, mebus olur" vecizeleriyle bir de baktık ki; 27 Mayıs 1960'a gelivermişiz.” (Oğuzcan, 2004, s.7)

    Oğuzcan’ın heccav yönüne girmeden önce nasıl bir hiciv ortamına doğduğuna dikkat çekelim: Ferit Öngören, ‘Cumhuriyetimizin 75. Yılında Türk Mizahı ve Hicvi’ adlı mizah ve hiciv seçmesinde Türkiye’de mizahın tarihçesini oldukça kapsamlı bir giriş yazısıyla ele alıyor. Antik Anadolu’dan başlayarak Selçuklu ve Osmanlı mizahından ve onun kuzeni olan hicivden cumhuriyet dönemine geliyor. Ona göre mizah, kapsamlı toplumsal değişimlerin olduğu dönemlerde can suyu buluyor. Keloğlan’ı saraylılara karşı bir göçebe Türkmen mizahı olarak değerlendiriyor. Nasreddin Hoca ise, Timur Anadolusu’ndan doğuyor. Osmanlı dönemi için Karagöz-Hacivat’ın çeşitli açılardan incelendiği kitapta Meşrutiyet’in ve İstibdat’ın mizahı ve karikatürü doruğa çıkartması süreci anlatılıyor. İşte Oğuzcan’ın 20’li yaşlarının sonlarına denk gelen süreç, yeni bir İstibdat’a karşılık geliyor. Bu yıllarda hem dönemin iktidarı yanlısı ve hem de karşıtı çok sayıda hicivci ve mizahçı ortaya çıkıyor. Bu dönemden örnekler için, Neyzen Tevfik’le ilgili kitabıyla tanınan Hilmi Yücebaş’ın 1961 tarihli ‘Hiciv Edebiyatı Antolojisi’[ Yazar bu kitabı 1976’da dönemine göre güncelleyip genişleterek onun 3. basımını yapıyor. Ancak önceki baskıyla ilgili yorumlarımız bu baskı için de geçerli. Bkz. Yücebaş (1976). ] önde gelen bir kaynak. Bu kitapta yer alanların çok çok azının günümüze kaldığını, diğer bir deyişle günümüz için de anlamlı olduğunu görüyoruz. Neden böyle? Çünkü dönem mizahının ve hicvinin çoğu, geçici güncel konulara odaklanıyor. Bunu bugünkü çeşitli mizah dergilerinde de görüyoruz. Ayrıca, hicvi kafiyeli küfür olarak gören gelenek de geleceğe kalamıyor ve neyse ki öyle. Böyle bir tarihsel arka plandan sonra Oğuzcan’ın hicviyelerini[ Hiciv şiirlerine, ilgili araştırmalarda ‘hicviye’ deniyor.] daha yakından bir biçimde gözden geçirebiliriz.

    Oğuzcan’ın hicviyeleri dönemsel olarak dörde ayrılıyor: 50’ler, 60’lar, 70’ler ve 12 Eylül dönemi. 50’lerde hiciv okları Demokrat Parti’nin ikinci beş yılına yöneliktir. 60’larda Milli Birlik Komitesi’nin umut verici ilk günleri yerini hayal kırıklığına bırakır. Bu ruh hali bize, tam da istibdata karşı savaş açmış olan Şair Eşref’in İttihat ve Terakki rejimiyle yağmurdan kaçarken doluya tutuluşunu anımsatır; “gelenler gidenlere rahmet okutmuştur” (Oğuzcan, 2004, s.116):[ Şair Eşref’in hayal kırıklıkları için bkz. Yücebaş (1978). ]

    “Tüm ulusun desteğini kazanan 27 Mayıs ihtilali de yeni yeni konular getirdi bana. Yassıada komedisi ve dramı, köpek-bebek davaları, mahkeme salonunda teşhir edilen donlar, cımbızlar, öte yandan ihtilalcilerin birbirlerini tutmayan safça beyanatları, toyca davranışları ve sonuçta kendi içlerinde bölünmeleri... Derken; demokrasiye dönüş, eski milli şefin başbakanlık dönemi, ardından ilk koalisyonlar ve Süleyman beyin sahne-i siyasete alayı vala ile adım atışı...” (Oğuzcan, 2004, s.8)

    70’lerde şair, hicv edecek çok şey bulur, çünkü Öngören’in kitabındaki giriş yazısında ileri sürüldüğü gibi, toplumsal değişim, mizahı ve hicvi besleyecektir. Özellikle de Süleyman Demirel esinleyecektir şairi. Esinler, ancak mizahı ve hicvi de hoş görür. Bunun için şairin kitabın girişinde kendisine teşekkür ettiğini görürüz. Dördüncü bölüm 12 Eylül’e ayrılır. Bu yıllar Oğuzcan’ın bu dünyadaki son yıllarıdır.[ ‘Taşlamalar, Hicivler 1’ kitabının başında yer alan, şairin kendi yazdığı önsöze 7.11.1984 tarihi düşülmüştür (s.11). Oysa şair bu dünyadan 4 Kasım 1984’te göçmüştür. Atılan tarih ya hatalıdır ya da ileri bir tarih atılmıştır. ] Hicivleri siyasetten çok ekonomiye yönelir; çünkü yazdırmazlar. Eşref’in yaşadıklarına benzer bir biçimde, her gelen, gideni aratacaktır.

    Oğuzcan hicviyelerinin partizan olmaması not edilmelidir. Hiciv oklarından hiç bir parti muaf değildir. Bu da belki daha etkili olmasını sağlamıştır diyebiliriz. Öte yandan, kimi hicviyelerini oldukça soyut tutması (örneğin, başbakan yerine padişahlarla, sultanlarla, sadrazamlarla, vezirlerle vb. ilgili hicivler yazması), belki de onu tarihteki diğer heccavların kötü sonundan kurtarmıştır da diyebiliriz. Kimi zaman, hicv ederken, muhatabı anlaşılmaz. “Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” gibi. Örneğin,

    KARDAN ADAM

    “Öldüğün zaman
    Eski sıcaklığın kalmayacak
    Er geç sen de anlayacaksın
    Kardan bir adam olduğunu” (s.46)

    Fakat başka şiirlerinde, hedef, ismiyle verilecek biçimde bellidir ve aşk şairi, kimi hakaretamiz dörtlüklerinde küfürbazlaşır.


    50’ler Hicvi

    50’li yıllardan Nazım Hikmet’in “vatan çiftliklerinizse sizin” dizesiyle ilişkilendirilebilecek şu dörtlük akıllarda kalacaktır:

    “ÇİFTLİK

    Sevdikçe şımardınız, yedikçe semirdiniz
    Mukaddes bildiğimiz her şeyi devirdiniz
    Kendi keseleriniz iyice dolsun diye
    Bu yurdu baştan başa çiftliğe çevirdiniz” (s.56)

    Oğuzcan’ın hicviyelerinin bir bölümü değerli olmakla birlikte, ezen-ezilen diyalektiğini anlayamadığı ya da anlamamayı tercih ettiği ölçüde eleştirilerinin sığ olduğu anlaşılır. Bu kadar çok hiciv yazmış bir şairden kallavi bir kapitalizm eleştirisi bekleriz. Ancak o buna yanaşmayacaktır. Kapitalizmin sistemik sorunları, kimi şiirlerinde kişilere indirgenir. Şairin Kemalist olduğu bilinir; bu bilgi, hicivleri arasında yer verdiği ‘Atatürk’e Mektup’ta da görülecektir. Bu şiirde, şair, gericileri Atatürk’e şikayet edecektir. Koalisyon hükümetlerini eleştiren bir şiir yazar; ancak bunun alternatifinin ne olacağını söylemez. Tek adam rejimi mi olmalıdır bunun yerine?! Öte yandan, yalan haber yayan ve sansasyonel haberler basan boyalı basını yere yere yerin dibine batırır.

    Şair derin eleştiri yapmasa da şiirlerinde aydınların yanında yer alır her zaman:

    “AYDINLIKTAN KORKANLAR

    Aydınlara "komünist" demek bir moda oldu
    Düşmanlarımız bunu duyup bayram etmez mi
    Neden bu saldırışlar aydına, aydınlığa
    Kaç yüzyıl karanlıkta kaldığımız yetmez mi” (s.88)

    Ayrıca, oklarını doğrudan yönelttiği hicviyeleri de vardır:

    “HAŞERELER

    Meclisi haşereler istila etmiş, duyduk
    İmha edilecekmiş yakında biçareler
    Oysa; korumalıdır bu küçük cinslerini
    Partileri dolduran o büyük haşereler” (s.90)

    Bunun dışında kimi hicviyelerinde siyasetçilerin ismini bizzat anar (örneğin, İnönü, Bölükbaşı, Türkeş, Aybar, devlet bakanı Ali Fuat Alişan, Hasan Dinçer, İhsan Sabri Çağlayangil, Adnan Öztrak vd.). Bunların dava konusu olmaması, bugünkü durumla karşılaştırdığımızda dikkate değer.

    Oğuzcan’ın eleştiri okları siyasilerin ötesine geçer, çeşitli toplumsal olgulara yönelir: Ödül törenlerini (‘Salkımlı Kanarya’, s.43), kalkınma modelini (‘Kalkınma’, s.69), futbolcuların transfer ücretlerinin astronomik rakamlara ulaşmasını (s.90), turistlere kazık atılmasını (‘Turist Beklerken’, s.91) hicveder.

    Doğrudan hiciv üstüne yazdığı hicviyeler de dikkate değer:

    “TABİİ ZENGİNLİKLERİMİZ

    Hiciv yazanlar için çok zengin Türkiye'miz
    Baksanıza ne tipler doldurmuş sokakları
    İmkan olsa da biraz ihraç edebilseydik
    İktisadi bönleri, siyasi salakları” (s.93)

    Oğuzcan hicviyelerinde yaygın olarak işlenen bir konunun özgürlük olduğu görülür:

    “KELEPÇELİ HÜRİYET

    ''Türlü türlü hürriyet var" diyor ilham perisi
    Limonlusu, nanelisi, şallısı, peçelisi
    Bizim aşçıbaşıya sorarsanız; en iyisi
    Zeytinyağlısıyla, kelepçelisi” (s.97)


    60’lar Hicvi

    Oğuzcan’ın 1960’lardaki hicviyelerinde Demirel eleştirisi öne çıkar. ‘Süleyman’a Gazel’ (s.122), ‘Gazele Sığamayanlar’ (s.135), ‘Süleyman Bey Neylesin?’ (s.136), ‘Mühür Süleyman Otu’ (s.137), ‘AP İktidara Gelirse’ (s.168), ‘Atı Alan’ (s.170), ‘Devr-i Süleyman’ (s.250), ‘Allah Vergisi’ (s.283), ‘Demirel’in Dedikleri’ (s.316) gibi örnekler bu bağlamda anılabilir. Başka şiirlerinde Demirel’in şivesinin ve konuşma izleklerinin taklit edildiği görülür (örneğin, ‘Vâ mı Bunun İzah Tarzı’, s.123). Bu dönemde bir diğer öne çıkan konu, koltuk kavgasıdır:

    “Bütün istedikleri tam maaşla yolluktur
    Oturanlar kalkmıyor yarab bu ne koltuktur” (‘Koltukname’, s.124).

    ‘CHP’nin Ağır Topları’ (s.125), ‘CHP İktidara Gelirse’ (s.168), ‘CHP İçin’ (s.173) gibi şiirlerde hedef tahtasına CHP’yi ve CHP’lileri oturtur. Bu dönemde şairin İnönü hicivleri de sürecektir (örneğin, ‘Allah Gecinden Versin’, s.136; ‘İnönü’, s.174; ‘Ortanın Solu Destanı’, s.379-380). ‘Ortanın Solunda Bir Aday İçin’ (s.126) ve ‘Ortanın Sağında Bir Aday İçin’ (s.127) adlı şiirlerinde partilerin ötesine geçilerek seçim vaatleri eleştirilir. İnönü hükümetinin Kıbrıs’a bir askeri müdahale hazırlığında olduğu bir dönemde, ABD başkanınca kaleme alınmış ve sömürge valisini azarlar bir tonda yazılan, “böyle birşey yaparsanız size verdiğimiz silahları kullanamazsınız” tarzı ifadeler içeren Johnson mektubu da Oğuzcan şiirinde ti’ye alınacaktır (‘Johnson’un Mektubu’, s.130). Bu bağlamda Kıbrıs’ta yaşanan çatışmalar da hicivlerine konu olacaktır (‘Kıbrıs İşi’, s.131; ‘Makarios’, s.132).

    Demirel ve İnönü’ye ek olarak bu dönemde Türkeş, Bölükbaşı ve Aybar ve dönemin partilerine ilişkin hicviyeleri de görülür (s.175, s.179). Ancak TİP ve Aybar’la ilgili hicvi eleştirel değil, sanki el altından destekleyici bir niteliktedir. CHP’ye yönelttiği keskin okları TİP’ten esirgeyecektir.

    Bir başka uzun ve eğlenceli şiirinde ülkenin az gelişmişlik hallerini ortaya döker:

    “Palavramız bol bizim, en uzun diller bizde
    Köyden fakir ilçeler, okulsuz iller bizde
    Cahil aydınlar bizde, kara cahiller bizde

    Bir çağdaş uygarlığa ulaşmaktır gayemiz
    Fakat elden ne gelir az gelişmiş ülkemiz
    (...)

    Bir kazanç hırsı sarmış herkesin yüreğini
    Düşünen yok yurtsever olmanın gereğini
    Yağmacılar paylaşmış Hasanın böreğini

    Çoğumuz sıska amma bir kısmımız pek semiz
    Kimsede kabahat yok az gelişmiş ülkemiz” (‘Az Gelişmiş Ülkemiz’, s.133-134).

    Bu az gelişmişlik halleri ve nüfus sayımı bu dönemde kendine yer bulacaktır:

    “SAYIM GÜNÜ

    Yıllardır her sayım günü
    Sayıyoruz sayıyoruz
    Sonuç hiç değişmiyor
    Yıllardır
    Yerimizde sayıyoruz” (s.146).

    Bir diğer izlek, İstanbul, İstanbul yaşantısı ve idaresi olacaktır:

    “İSTANBUL'DA OLANLAR

    İnsan bu şehirde her şey olur
    Örneğin aşık olur önceleri
    Bir bakış için, bir gülüş için
    Deli olur, divane olur
    Kahrından içip içip sarhoş olur her gece
    Fakir gelip, zengin olanlar başka
    Kimi de zengin gelir, fakir olur
    Yek ekmeğe muhtaç olur
    Bir gün bakarsın terbiyesiz olur en terbiyelisi
    Hür düşüneni softa olur
    Hasta gelen iyi
    İyi gelen hasta olur
    Böyledir bu şehrin havası
    Yazı kışa benzer
    Kışın yaz olur
    Milyonlarla olur olmaz yaşarken
    Olmaz olur
    Velhasıl İstanbul' da
    Her şeyin kötüsü olur iyisi olur
    Kimi de avantadan
    Belediye reisi olur” (s.150)

    Yine bu dönemde çeşitli meslek gruplarını (‘Bir Politikacı İçin’, ‘Bir Doktor İçin’, ‘Bir Avukat İçin’, s.163; ‘Bir Müteahhit İçin’, ‘Bir Kapıcı İçin’, s.164; ‘Bir Büyük Tüccar İçin’, ‘Bir Sporcu İçin’ s.165) hedef alır ve öğretmenlere, küçük memurlara ve küçük çiftçilere hürmet eder (‘Bir Öğretmen İçin’, s.164; ‘Bir Küçük Memur İçin’, s.165; ‘Bir Küçük Çiftçi İçin’, s.166):

    “Bazan akıl durdurur senin kâr hesapların
    Nerde ihale varsa atlarsın balıklama
    Malzeme çürük olsun, yeter ki ucuz olsun
    Dinin göz boyamadır, imanın kazıklama” (‘Bir Müteahhit İçin’, s.164).

    “Çifte çifte araba, apartman, yazlık köşk
    Anlaşıldı bunları yoktan var ediyorsun
    Vatanseverliğine bir diyecek yok amma
    Vergi beyannamende hep zarar ediyorsun” (‘Bir Büyük Tüccar İçin’, s.165).

    Bu dönem hicviyeleri, başka şairlerin şiirlerinden (Yahya Kemal, Orhan Veli, Köroğlu, Bekir Sıtkı Erdoğan) ve türkülerden (Genç Osman türküsü) yaptığı hiciv uyarlamalarıyla şenlenir (s.187- 195). Sonrasında Oğuzcan’ın ‘Dostlara Taşlar’ adıyla Çetin Altan, Yaşar Kemal, İlhan Selçuk, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Haldun Taner ve Ahmet Muhip Dranas gibi dostlarını alaya aldığını görürüz (s.196-206), ancak bunların çok azı başarılı örnekler olarak anılabilir:

    “Dr. FARUK BAYÜLKEM'E
    (B.Köy Akıl Hast. Baş Tab.)

    Bu gidişle artacak işleri Faruk Beyin
    Her akıllı bilinen bir divaneye döndü
    İçerdekini geçti dışardaki deliler
    Memleket baştan başa tımarhaneye döndü” (s.205)

    Yine bu dönemde Ecevit’i de dostları arasında anmasını not edebiliriz (s.407). Ve burada da durmayacaktır Oğuzcan. Kendisiyle barışık bir şair olarak kendisini de taşlayacaktır (s.207- 209):

    “(...)
    Hatası affedilmez valideyle pederin
    Dünyaya getirirken fikrimi sormadılar” (s.207)

    “İNTİHARA DAİR

    Biraz insaf ederek söyleyin, bir insanı
    Öldürmez de ne yapar bunca kahır, bu cefa
    İntihara teşebbüs ettim, elbet doğrudur
    Ama çok fazla değil topu kırk defa” (s.209)

    Daha sonra şair 27 Mayıs’ı ve sonrasındaki başarısız darbe girişimlerini hicvetmeye yönelecektir (‘İhtilali Nasıl Yaptık’, s.214-216, ‘Gizli Kalmış Mektuplar’, s.221-225). Bu bize Levent Kırca’nın darbecilerle ilgili parodisiyle Aziz Nesin’in konuyla ilgili kitabını anımsatır. Adnan Menderes’in asılmasıyla ilgili hicviye ise başarısız olmanın ötesinde ne komik ne nezaketlidir (‘Ayhan Beyi Kim Astırdı’, s.217-220). Aslında onu asanların yaptıklarının arkasında durmamalarını, suçu başkalarına atmalarını eleştirir, ancak yine de daha iyi bir ifade gerekliydi. Darbecilerle ilgili hicviyeleri genel olarak zayıf görünmektedir ve gülünç değillerdir.

    Ayrıca hicviyelerinde sosyete eleştirisi (s.278-279, s.377-378), orta sınıf yaşantısı eleştirisi (s.254-257), ABD’deki ırkçı uygulamaların eleştirisi (s.251-253), Amerikan emperyalizminin eleştirisi (‘Amerika, Ay Lav Yu’, s.294-295), savaş eleştirisi (s.298-299), film taşlamaları (s.342-344), trafik (s.169, s.351-354), gericilerin eleştirisi (s.365-366), 50’lerde olduğu gibi kalkınma modeli eleştirisi (s.370) gibi öğelerle karşılaşırız. ‘Ninni’ adlı görece uzun bir şiirde her kötülüğü solculara yükleyenleri hicvediyor (s.274-276).


    Sonuç

    Bu yazıda çıkarabileceğimiz sonuçlar şunlar: Birincisi, şairin hicivlerinde niceliğin niteliğin önüne geçtiği görülüyor. Çok başarılı hicviyeleri olduğu gibi çok başarısızları da var. Bu, Oğuzcan’ın editoryal destek konusunda eksik olduğunu gösteriyor. Hicviyelerinin yaklaşık yarısının kitapları içinde yer almaması daha doğru olurdu. İkincisi, dostlarıyla ilgili yazdıklarının neredeyse tümünün başarısız olduğunu görüyoruz. Şair, ağır olmamakla birlikte kimi zaman küfürbazlaşabiliyor. Eleştirileri, siyasal bilinç eksikliği nedeniyle yüzeysel kaçıyor. Yine de günümüze kalan başarılı hicviyeleriyle bugün anımsanmayı hak ediyor.[ Bu yazıda yalnızca 50’ler ve 60’lara odaklandık. 70’ler ve 80’lerde yazdığı hicviyeler ayrı bir inceleme gerektiriyor. ]


    Kaynakça

    Oğuzcan, Ü.Y. (2004). Taşlamalar Hicivler 1. İstanbul: Özgür Yayınları.

    Öngören F. (1998). Cumhuriyetimizin 75. Yılında Türk Mizahı ve Hicvi. İstanbul. Türkiye İş Bankası Yayınları.

    Yücebaş, H. (der.). (1978). Şair Eşref Bütün Şiirleri ve 80 Yıllık Hatıraları. İstanbul: Gül Matbaası.

    Yücebaş, H. (1976). Hiciv ve Mizah Edebiyatı Antolojisi (genişletilmiş 3. baskı). İstanbul.

    Yücebaş, H. (1961). Hiciv Edebiyatı Antolojisi (2. baskı). İstanbul: Aka Kitabevi.




    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).