• Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
    Merdüm-i dide-i ekvân olan âdemsin sen
                                               Şeyh Galib


    (Kendine iyi bak; yaratılmışların gözbebeğisin sen,
    alemin çekirdeği (özü) olan insansın sen..)
  • Insanın hissizleşmesi, duygusuzlaşması  ve umursamaz oluşu hangi evrede olur diye soracak olursam birbirinden farklı cevaplar alırdım mutlaka. Yabancı olmak. Neye kime yabancı olmak. Kendime mi? yoksa insan dediğimiz varlığı meçhul yaratıklara mı? İnanın bana çoğumuz kendimize yapancıyız.

    Albert Camus yabancı kitabında Annesinin ölümünden üzüntü duymayan bir insanın aradan geçen zamanda  bir insanı öldürmesi ile neler yaşıyor onu anlatıyor. Baş karakter cinayetten yargılanırken kendini bir anda duygusuzluktan yargılanırken buluyor. Ve cezası muebbet iken bir anda idam oluyor!  Hissizlik bakın nelere mâl oluyor.

    Albert Camus derin düşünmek isteyenler için kesinlikle okunması gereken bir kitap. Dilinin ağırlığının yanında felsefi sözleri  anlaşılması için biraz zorlasa da. Ufkunuzu açacağına eminim.

    Bol ve keyifli okumalar

    Zübde-i alemsiniz siz hoşça bakın  zatınıza ...
  • Maupassant' ın arnavut kaldırımlı yollarında ettiğim seyahat nihayete erdi. Kütüphaneden aldığımı belirtmiştim bir önceki yazıda. Kendi kütüphanemde bulunmasını istediğim kitaplardan biri olarak yerini aldı zihnimde.

    Kitabı tanıtmadan önce Maupassant' ı tanımak gerektiğini düşünüyorum. Gerçekçilik ve doğalcılık sularında yüzen yazar; tam bir anlatım, kurgu, gözlem ve hiciv ustasıdır. Maupassant' a göre gerçekçi bir sanatçı "yaşamın sıradan fotoğrafını değil, kendisinden bile daha tüm, daha kavrayıcı, daha inandırıcı bir görüntüsünü vermeye çalışacaktır"
    Çok üretken olan Maupassant 11 yılda 300 öykü, 6 roman, inceleme ve gezi yazıları yayınlamıştır. Fakat romanları öykülerini yanında sönük kaldığı edebiyat tarihçileri tarafından hemfikir olunan bir konudur.

    İlham kaynağı Flaubert olan yazar: olaylara, nesnelere hep dışarıdan bakması, kişileri genellikle yalnızca görünüşleri, devinimleri ve sözleriyle yansıtmasıyla Flaubert'in anlatı sanatına getirdiklerini yeterince özümlediğini kanıtlar.

    Kitaba gelince, çok etkilendiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Çok değişik çevrelerde, çok değişik insanlar arasında dolaştığım bu yolda bir askeri birliğin betimlemesi tam 4 sayfa içerisinde anlatılınca, anladım ki ayrıntılar insanı her zaman sıkmıyormuş. Betimlemeler ve tasvirler sayesinde kendinizi olay örgüsünün içerisinde buluyorsunuz. Çevirmeni Tahsin Yücel kitabın önsözünde :" Maupassant'ın öykülerinin büyük çoğunluğu okuru hep derin bir gerçekçilik içinde gülümsetir ya da ürpertir, ya da hem ürpertir, hem gülümsetir" diye bir ibare kullanır. Katılmamak elde değil, mesela 'Hora' ve 'Hayalet' adlı öykülerinde şizofrenik bir kurguyla karşılaşıyorsunuz. bunun yanı sıra 'İp' ve 'At Üstünde' adlı öykülerini birilerine anlatma hissi ile yanıp tutuşuyorsunuz.

    Burada öyküleri tek tek ele almak isterdim ancak hem işin büyüsü bozulacak hem de haddimi aşmış olacağım. Neden mi? Çünkü Julien Greimas, Maupassant'ın 6 sayfalık bir öyküsünü 300 sayfa boyunca derinlemesine çözümleyip onun zengin anlam evrenini gözler önüne sermiştir de o yüzden.

    Ben de herkesi bu zengin anlam evrenine davet ediyorum. Okuyun, okutun.
    Hoşça Bakın Zâtınıza.....
  • Hayat bir tesadüfler silsilesi imiş âlâ! Fakat tesadüflerinde kendine göre bir mantığı olmalı değil mi ya?
    (İçimizdeki Şeytan) Sabahattin Ali

    Uzun zamandır kendime ket vuruyordum, Hakan Günday okumamak adına. Kütüphanenin önünde vakit geçirdiğim her zaman gözüm "AZ" a takılıyordu. Sonunda -popüler olana uzak durma- önyargıyımı yenerekaldım elime ve okumaya başladım.

    Günday'a atfedilen Yeraltı Edebiyatı kimliğini hak ettiği kanısında olduğum; ilk bölümdeki dışavurumsal betimlemeler, gerçekten rahatsız edici şekilde SERT. Bu sertlik ve şiddet, diğer kitaplarını okumadığımdan ötürü, okumuş olan arkadaşlara normal gelebilir. Ülkemizin içinde bulunduğu -cinnet- ruh halini ve hayalimizde, yaşanmasını istemediğimiz fakat yaşanan gerçekleri köküne kadar sokuyor gözümüze. Derdâ'nın görmüş olduğu şiddetin, intikamını alırken yaşadığı kayıtsızlık ; bazı kesimlerin zeka geriliğinden dolayı, yaşanılan travmanın " BİR KEREDEN BİR ŞEY OLMAZ" mantığı ile rehabilite edilemediğini anlamaları için, ders kitabı niteliğindeki ilk bölüm kafalarına vura vura okutulması gerekiyor.

    Yazar, kitabı 2 bölüme ( Derdâ ve Derda diye) ayırmış. Ancak ben de nacizane bir bölüm daha eklemek isterim: Oğuz Atay.

    İlk bölümdeki -Derdâ- toplumsal eleştirilerin aksine ikinci bölümde -Derda- duyumsanan içsel bir yolculuk dikkat çekiyor. İkinci bölüm biraz daha naif, yalın ve tutarsız kalmış görünüyor. ikinci bölümün içinde yer alan "Oğuz Atay" kısmı kitabın bağlayıcı noktası olmasının ötesinde kimi çevrelere yöneltilen bir eleştiri olarak da okunabilir. Rüya sekansı ile ( sanırım Günday'ın kendi el yazısı) basit ama Oğuz Atay okuyucuları için güzel bir ütopik hikayede yer alıyor bu kısımda.

    Gelelim yazının başında Sabahattin Ali'den yaptığım alıntının sebebine. Kitabı okurken, kendimi bir an Alejandro Gonzalez filmindeymişim gibi hissettim. 'Ameros Perros' ve 'Babel' gibi filmlerinde tesadüf zincirlemesi kurguları ile tanınan yönetmeni severim fakat bazen zorlama bulurum. Aynı zorlama 'AZ'ın kurgusunda da hissediliyor ve bazı kısımlarda iğreti durabiliyor.

    Sinema demişken, eğer bu kitabın bir filmi yapılması düşünülürse, ki bence yapılsın. Filmi, 'Gemide' ve 'Lalelide Bir Azize' ile, kesişen iki öyküyü beyazperdeye aktarıp, kült olmasını sağlayan Serdar Akar çeksin... Bence - Sizce? - başka kim kotarabilir ki bu filmi.

    Herkese keyifli okumalar. Hoşça bakın zâtınıza
    ......