• Evet yine giriş cümlesi bulamadığım bir kitap yorumu.

    İlk öncelikle bu kadar alıntı yaptığım ve çok sevdiğimi söylediğim bir kitaba incelemeyi böyle geç yazmamın nedeni sanırım çok değil de sadece sevdiğime karar vermiş oluşum.

    Peki neden öyle oldu diye soracak olursanız basit. Son sayfalarda Tıfıl’ın yaptığı şeyler ve Tıfıl ve Öteki Will Grayson’ın ilişkisi.

    Bu kitabı gerçekten uzun zamandır almak istiyordum çünkü Kitapyurdun da iç sayfalara göz at butonuna tıklayarak birkaç sayfasını en az 78974945 kez okumuşumdur ve ne kadar okursam okuyayım hep gülmüşümdür. Ve sonunda aldım işte.

    Başlarda gerçekten aşırı eğleniyordum, kahkaha atıyordum. Bazı yerlerde anırıyordum falan hatta. Ama her şey İki Will karşılaştıktan sonrasına kadardı. Şimdi size oraya kadar yaşananları ve genel olarak kitabı anlatacağım.

    Şimdi bizim en başında Will Grayson adında bir karakterimiz var. Ve bu karakterinde hayatına koyduğu iki önemli ve tek kuralı var. 1. Çok umursama. 2. Sus. Ve birde bu karakterin arkadaşı olarak gösterilebilecek Tıfıl adında bu iki kuralına uymamaya dair sanki yemin etmiş gibi davranan tek ve en yakın arkadaşı birde EHB’den (EHB = Eşcinsel Hetero Birliği) Jane ve Gary var.

    Ayrıca o aralar Tıfıl, konusunun kendi hayatı olduğu ve başrolünde oynadığı bir müzikal için para toplamaya çalışıyor ve bulduğunda da müzikalin şarkılarını falan yapmaya başlıyor.

    Neyse bu Will bi yana dursun, Şikago da yaşayan bir Will Grayson daha var. Bu Will depresif bir ruh hali içerisinde ve sanal arkadaşı Isaac dışında konuşmak istediği çok bir insan yok. Isaac aynı zamanda aşık olduğu kişi ve zamanının çoğunu onun aktif olmasını bekleyerek ve onunla yazışarak geçiriyor. Gel zaman git zaman bir gün Isaac ‘buluşmalıyız’ diyor ve Will heyecanlanıyor ve sonra buluşmak için bir gün belirliyorlar.

    O günün gelmesini Will kadar kitabı okuyan herkes de (ben de dahil) heyecanla bekliyor ve nihayet o gün geldiğinde ve Will ne giyeceğine bir türlü karar veremezken neredeyse tüm okuyucuların içinden eminim ki ‘kesin bi haltlar olucak ama bakalım’ düşüncesi geçiyor.

    Ve o bir haltlar tabi ki de oluyor ama onu tabi ki yazmayacağım. :D

    Neyse Isaac ile buluşma bahanesiyle iki Will’in yolları bir erotik shopta kesişiyor ve daha sonra bunlar konuşuyorlar biraz falan sonra o sırada Jane ve Tıfıl konserden geri geliyor (ha bu arada söylemeyi unuttum Depresif olmayan Will Jane’den hoşlanıyor) ve neyse sonra Will ve Jane yürümek için Tıfıl ve depresif Will’in yanından ayrılıyor ve Tıfıl ve Will baş başa kalıyor ve sonra bunlar çıkıyorlar benzeri bir şey oluyor. Tıfıl bilmem kaç bin flörtten sonra gerçek aşkını buluyor, ilk uzun süreli sevdiği kişi falan. Daha sonra müzikalin konusunu kendi hayatından ‘Sevgi’ konusuna çeviriyor ki bu kitapta yaptığı 2 mantıklı şeyden biri. Diğeri Will’den (arkadaşı olandan) özür dilemesi. Ve sonra ben kitabı yavaş yavaş çoktan sadece sevme aşamasına düşüyorum.

    Çünkü başından beri Will’ın Isaac’i unutamadığını içimde hissediyorum ve Tıfıl’la ona asla sıcak bakmıyorum ki zaten bana samimi gelmiyorlar. Ve bu ilişki yüzünden depresif Will’ı severken ona olan sevgimi yitiriyorum. Çünkü abi ilişkinin yürümeyeceği en başından belli. Will bu kadar neşeyi ve ilgiyi kaldırabilecek türde bir karakter değil.

    Tıfıl’a ise bilmiyorum ama sevmemin nedeni kendini sürekli ön plana atıyormuş gibi hissetmem sanırım. Sonra Will ile çıkmaya başladığında arkadaşı olan Will’ı hafiften görmezden gelmeye başladığında sadece sevgimi kaybetmekle kalmadı aynı zamanda biraz da nefretimi de kazanmış oldu.

    Çoğu insan Tıfıl’ı, Will’a olan patlamasından sonra, ‘herkesin iyiliğini istiyorum ama kimse bunu görmüyor. Kilolu oluşumu bir an bile düşünmediğimi sanmıyor musun?’ gibi bir patlama sevmeye başlamış ama maalesef biraz üzülsem de Tıfıl benim için çoktan ölmüş bitmiş bir karakterdi.

    Jane’i de başta severken sonra sevmedim çünkü o da birtakım saçmalıklara bulaştı ama sonra onu yeniden sevdiğimi söyleyebilirim.

    1-) Müzik zevki

    2-) Will ile olan diyaloglarından dolayı

    Neyse kitabın sonunda gerçekten sevdiğim tek bir karakter kaldı.

    O da Tıfıl’ın arkadaşı olan ama depresif olmayan Will Grayson.

    Gerek karakteri, gerek düşünceleri ve konuşmaları, her şeyiyle beni etkileyen bir karakter oldu. Özellikle ikili diyaloglarda olan konuşmalarıyla. İnsan gerçekten öyle bir arkadaşa sahip olmayı istiyor sanırım.

    Ve şunu da söylemek istiyorum ki, şu Will ve Isaac olayında yaşanan şeyler ‘u want me 2 kill him’ filminde olanlara benziyordu. Yani gerçek hayatta böyle bir şey yaşanmış zaten de yaşansa işte bu birinin duygularını taciz etmekten dolayı suç sayılıyor. Yani böyle bir şey yapmak hafife alınacak bir şey değil.

    Onun dışında depresif Will’ın takdir ettiğim bir yönü de hatasını fark ettiğinde annesine kötü davranmayı bırakması. Isaac darbesini yedikten sonra (o darbeyi ben de yedim çünkü Isaac ve Will ikilisini baya sevmiştim…) ‘anlıyorum. Şimdi annemi anlıyorum’ demesi beni etkilemişti. Bazı şeyleri yaşamadan gerçekten bazen karşımızdaki insanı anlayamıyoruz cümlesini gerçekten deneyimleyerek yaşadı ve tattı.

    Ve son bir şey, çoğu kişi depresif Will’deki yazım tarzını baskı hatası sanmış ve bunları okurken cidden ÇOK FAZLA ŞAŞIRDIM. :D Depresif Will’de ki bölümler hep büyük harf kullanılmadan yazılmıştı, hatta cümle başlarında bile ve ben bu tarzı ne bileyim onunla özdeşleştirmiştim. Üşengeç olduğu için büyük harf bile yapmıyor falan diye. (Asıl sebep: Will'leri ayırt edebilmemiz içinmiş) Ayrıca çoğu kişi farklı iki Will olduğunu sonradan fark etmiş. İki Will’ı aynı kişi sananlar falan olmuşta, baya şaşırdım. Fark edilmeyecek gibi değil çünkü… Onu geçtim kitabın arkasını okuyan her kişi iki farklı Will olduğunu zaten bilir. Yani yazarların bunun için yazım değişikliğine gitmesi bile gerekmiyordu ki bence zaten boşa gitmiş, kimse fark etmemiş kflfjff

    Neyse kitap hakkında söyleyeceklerim bu kadardı.

    Sevdim ve eğlenmek istiyorsanız okumanızı öneririm ama eğer homofobikseniz okumanızı tavsiye etmem.
  • "Ben Humdrum değilim! Ama neden bunu düşünmek beni öpmek istemene sebep oldu?"
    "Her şey seni öpmek istememe sebep oluyor. Bunu hala fark edemedin mi? Gerçekten kalın kafalısın." Beni tekrar öptü. Yine gülüyordu.
    "Humdrum değilim," diye tekrar ettim fırsat bulduğumda. "Olsaydım bilirdim."
    "Sen tam bir trajedisin, Simon Snow. Gerçekten daha büyük bir felaket olamazsın."
    Beni öpmeye çalıştı ama geri çekildim. "Ve sen bundan hoşlanıyor musun?"
    "Bayılıyorum," dedi.
    "Neden?"
    "Çünkü birbirimize uygunuz."
  • “Geniş bir aile en sonunda daha büyük bir eve taşınabilmişti. Bir süre sonra amcalardan biri yeğenine, "Yeni evinden hoşlanıyor musun?" diye sordu.

    "Çok iyi" diye cevap verdi oğlan. "Erkek kardeşim ve benim kendi odamız var ve kız kardeşlerimin de öyle ama zavallı annem hâlâ babamla aynı odada mahsur kaldı!"

    Her çocuk zeki, TEMİZ, saf doğar ama biz onun üzerine pislik atmaya başlarız”
  • ÇOK FAZLA SPOİ






    ÇOK FAZLA SPOİ









    ÇOK FAZLA SPOİ







    19 sene sonrasında Minerva McGonagall Hogwarts müdüresi, Hermione Granger Sihir Bakanı, Harry Potter Sihirli Yasal Yaptırım Dairesi departmanının başında, Ron Weasley abisi George ile şaka dükkanını işletiyor ve Neville Longbottom Hogwarts’ta Bitkibilim Profesörü. Neville’in bahsi geçmesine rağmen oyunda hiç gözükmüyor.

    Oyun Harry’nin oğlu Albus Severus, Draco’nun oğlu Scorpius ve Hermione ile Ron’un kızı Rose’un Hogwarts trenine binmeleriyle başlıyor. Hogwarts’a vardıklarında Albus ve Scorpius Slytherin’e seçilirken, Rose Gryffindor’a seçiliyor. Albus’un Slytherin’e seçilmesi, hem kuzeni Rose hem de Hogwarts öğrencileri tarafından negatif karşılanıyor. Albus, Harry’nin oğlu olarak Slytherin’e seçildiği ve Scorpius da Draco’nun oğlu olduğu için okulda çokça nefretle karşılaşıyorlar. İki karakter bir süre sonra en yakın arkadaş oluyorlar. Harry ikisinin arkadaşlıklarına karşı çünkü Scorpius’un Lanetli Çocuk olduğuna inanıyor. Rose annesine oldukça benziyor ama Hermione’nin aksine uçmakta oldukça başarılı ve ikinci senesinde Gryffindor’un Quidditch takımına Kovalayıcı olarak giriyor. Harry’nin büyük oğlu James Sirius da Gryffindor öğrencisi ve karakteri Fred ile George’u anımsatıyor.

    Bu arada Harry’nin Scorpius’un Lanetli Çocuk olduğuna inanmasıyla ilgili olarak, bu Lanetli Çocuk muhabbeti nasıl başlıyor belli değil. En azından internette Harry’nin böyle bir kehanete neden inandığına dair bilgi verilmemiş. Tahminimiz “Lanetli Çocuk” olarak anılan kişinin karanlığı tekrar yükselteceği ve eski kötü günlerin geri geleceğiyle alakalı. Harry Potter da bir seherbaz olarak bunun önüne geçmeye çalışıyor.

    Oyunun çoğu Albus, Scorpius ve Rose’un 4. senesinde geçiyor. Bu süreç içerisinde Scorpius’un annesi Astoria ölüyor ve ölümü Scorpius ile Draco’yu oldukça derinden etkiliyor. Hogwarts’ta Scorpius’a olan nefretten dolayı aslında Draco’nun değil, Voldemort’un oğlu olduğuna dair dedikodular var. Scorpius ve Draco bu dedikoduları yalanlıyorlar. 4. senelerinde Albus ve Scorpius oldukça yakın arkadaşlar ve Scorpius Rose’dan hoşlanıyor. Harry ve Ginny’nin kızı Lily Luna da Hogwarts’a başlıyor ve Gryffindor binasına giriyor. Scorpius’un karakterinin oldukça utangaç ve sevimli olduğu söyleniyor.

    Albus ve Scorpius’un bu kadar yakın olmalarının sebeplerinden biri de Albus babası Harry’nin iyi şöhretinin yükü altında kalırken, Scorpius’un babasının kötü şöhreti yüzünden dışlanması. İki karakter de babalarının geçmişte yaptıklarıyla anılıyorlar. Fakat Scorpius bu konuda babasıyla sorun yaşamazken, Albus yaşıyor. Yeniyıl için evine giden Albus, babasıyla kavga ediyor. Harry kızı Lily Luna’ya oyuncak kanatlar, oğlu James’e görünmezlik pelerinini verirken, Albus’a bebekken kendisine ait olan ve Hagrid’in bebek Harry’i sarmak için kullandığı battaniyeyi veriyor. Babasının diğer kardeşlerine güzel hediyeler verirken kendisine eski bir battaniye vermesine sinirlenen Albus, babasıyla kavga ediyor ve Albus “Senin gölgende yaşamak ne kadar zor biliyor musun? Zavallı Harry Potter, ailesiz büyümüş ve herkesi kurtarmış aman da aman ama oğlu ancak Slytherin’e girebilmiş! Keşke babam sen olmasaydın,” dedikten sonra Harry sinirlenip “Hiç yoktan bir baban var!” diye cevap veriyor. Kavga kızışınca Harry Albus’a “Keşke sen de benim oğlum olmasaydın.” diyor. Buna sinirlenen Albus odasına koşarken Harry kızgınlıkla söylediği şeylerden pişman oluyor.

    hogwarts-yeni-armalar-ust

    Bu olaylardan sonra Cedric Diggory’nin babası Amos Diggory Harry’i ziyaret edip, Harry’den geçmişe dönerek oğlunu kurtarmasını istiyor. Geriye hiç zaman döndürücü kalmadığını söyleyen Harry, Amos’un isteğini geri çeviriyor. Fakat aslında Harry bir zaman döndürücüsüne sahip fakat geçmişi değiştirmenin tehlikelerini bildiği için isteği reddediyor. Amos’un yeğeni Delphi adındaki bir karakter, Albus ve Scorpius’a bu olayı anlatıyor ve Harry’nin aslında bir zaman döndürücüye sahip olduğunu söylüyorlar. Üçü birlikte çok özlü iksir içerek Harry, Ron ve Hermione’nin kılığına giriyorlar ve gizlice Harry’nin ofisine giderek zaman döndürücüyü alıyorlar. Geçmişe dönmeden önce Albus ve Scorpius, Delphi’ye ona ihtiyaçları olmadığını söyleyerek Delphi olmadan geçmişe gidiyorlar.

    Geçmişe gittiklerinde ortadan kayboldukları için Harry ve Draco oğullarının yerini merak etmeye başlıyorlar. Oğullarını bulamadıkları için kavga eden Draco ve Harry, Harry’nin mutfağında düello yapıyorlar. Düello sırasında içeri giren Ginny iki karakteri ayırıp “İki dakika baş başa kalınca hemen birbirinizi öldürmeye çalışıyorsunuz,” diyor.

    Albus’un kayıbı için kendini suçlayan Harry, Dumbledore’un Hogwarts’taki portresini ziyaret ediyor ve iki karakter arasında duygusal bir konuşma geçiyor.

    Albus ve Scorpius, Harry’nin okuldaki Üç Büyücü Turnuvası zamanına geri dönüyorlar. Cedric oyunu kazanamasın diye Durmstrang öğrencisi kılığında Cedric’e büyü yapıp onu küçük düşürmeye çalışıyor. Hermione bunu görüyor ve baloya Viktor Krum ile gitmiyor. Ron baloya Padma Patil ile gidiyor ve Hermione’yi Viktor’dan kıskanmadığı için aralarında o efsanevi aşk bir türlü alevlenemiyor. Ron, Padma ile baloda yakınlaşıyor ve ileride onunla evleniyor

    Albus ve Scorpius geri döndüğünde Hermione ve Ron hiçbir zaman bir araya gelmemiş oluyor ve çocukları Rose ile Hugo hiç doğmamış oluyorlar. Bu durumu düzeltmek için tekrar geri dönüyorlar. Geçmişe gittiklerinde Albus ve Scorpius Cedric’i etkisiz hale getirerek 2. görevde başarısız olmasını sağlıyorlar. Bu sayede Cedric turnuvadan eleniyor ve hayatı kurtuluyor.

    Cedric’i kurtardıktan sonra kendi zamanlarına dönüyorlar ve döndüklerinde Scorpius tek başına döndüğünü ve Albus’un ortalıkta olmadığını fark ediyor. Bu alternatif gelecekte Hogwarts’ın müdürü Dolores Umbridge ve büyü dünyası Voldemort’un elinde. Umbridge ile Scorpius arasında şöyle bir konuşma geçiyor.

    Scorpius: “Al nerede?”

    Umbridge: “Al?”

    Scorpius: “Albus Potter”

    Umbridge: “Harry Potter öldüğünden beri yıllardır bir tane bile Potter görülmedi”

    Bu bilgiyle şok olan Scorpius, geldiği günün Voldemort Günü olduğunu öğreniyor ve ilk bölüm bitiyor.

    lanetli-cocuk-olum-yiyenler

    Oyunun ikinci bölümü bu alternatif gelecekte başlıyor. Cedric hayatta kalmasına rağmen, Turnuva’yı kaybettiği için Harry’den nefret etmiş ve Voldemort’a katılmış. Daha sonra Neville’i öldürmüş ve bu sebepten dolayı Neville savaşta Harry’e yardım edememiş. Hogwarts Savaşı’nda Harry ölmüş ve bu yüzden Albus hiç doğmamış ve Voldemort ise iktidarda. Draco Malfoy, Sihirli Yasal Yaptırım Dairesi’nin başında ve Muggle doğumluları yok etmekten bizzat sorumlu. Scorpius babasının konumundan ve gücünden ötürü Hogwarts‘ta ünlü, o zaman çizgisindeki hali de normal halinden farklı olarak oldukça kötücül ve lakabı Akrep Kral (adı Scorpius’un adı, akrep anlamına gelen scorpion kelimesinden üremedir). Hatta Muggle doğumlu öğrencileri Hogwarts zindanlarına hapsetmek gibi uygulamaların da fikrini ortaya süren de Scorpius’muş. Kafası karışan ve ne kadar kötü bir insan olduğuna inanamayan Scorpius, Draco’nun yanına neler olduğunu sormaya gidiyor. Scorpius’un bu “değişmiş” halini -özellikle de Harry Potter ve Hogwarts Savaşı hakkında sorular soran halini- gören Draco’yla aralarında uzun bir tartışma geçiyor. Draco sinirlenip, Scorpius’un kafasını masasının üzerine vuruyor. Fakat Scorpius, Draco’ya zamanında annesi Astoria’nın ne kadar iyi bir cadı olduğunu ve annesinin Draco’nun ne kadar iyi biri olduğuna inandığını hatırlatıyor. Baba ve oğul el sıkışarak ayrılıyorlar. Bu evrendeki herkes “Voldemort ve Cesaret” diyerek el sıkışmak zorunda. Ayrıca aralarındaki konuşmada Severus Snape’in hayatta olduğunu öğreniyoruz.

    Scorpius, Snape’den yardım istemeye karar veriyor fakat ilk başta hikayesine onu inandıramıyor. Sonra Snape’e Lily’den ve aralarındaki sevgiden bahsedince Snape ona ve zamanda yolculuk hikayesine inanıyor. Scorpius, Snape’e Harry’nin oğluna onun ismini verdiğinden bahsediyor ve Snape Lily’nin hatırına Scorpius’a yardım etmeyi kabul ediyor ve onu gizli odasına götürüyor.

    Odada Ron ve Hermione ile karşılaşıyoruz. Ron ve Hermione bu evrende de evli değiller ama aralarında bir yakınlık var. Ron, Hermione ve Severus Voldemort’a karşı aktif direnişte rol oynuyorlar. Ron ve Hermione, Snape ile yakın arkadaşlar. İkisi de başta Scorpius’a inanmıyorlar fakat Scorpius onlara diğer evrende başlarına gelenleri anlatıyor ve kendileri hakkında bu kadar bilgi sahibi olmasına şaşırıp Scorpius’a inanıyorlar. Tekrar zamanda Üç Büyücü Turnuvası’ndaki göreve geri gitmeyi, Albus ve Scorpius’un Cedric’e yardım etmek için kullandıkları büyüleri kalkanla engelleyerek her şeyi olması gereken haline getirmeyi planlıyorlar.

    İlk görevde işler yolunda gidiyor ama ikinci görevde bir terslik çıkıyor ve Ruh Emiciler geliyor. Hermione, diğerlerine kendisinin Ruh Emicileri engelleyeceğini o arada diğerlerinin kaçmaları gerektiğini söylüyor. Onlar gitmeden önce de Ron’a onu hep sevdiğini ve seveceğini açıklıyor. Ron da Hermione’yle kalmaya karar veriyor ve ikisi de Ruh Emici öpücüğüne maruz kalıp ölüyorlar.

    l-r_Ron_Weasley_(Paul_Thornley),_Hermione_Granger_(Noma_Dumezweni),_Rose_Granger-Weasley_(Cherrelle_Skeete)-large_trans++qVzuuqpFlyLIwiB6NTmJwanvEx60GDKHt8thW94NfqQ

    Snape ve Scorpius ormana kaçıyorlar fakat Ruh Emiciler gelmeye devam ediyor, Snape de Scorpius gidip işleri düzeltebilsin diye kendini feda ediyor ve ölmeden önce Scorpius’a Harry’nin oğluna kendi ismini vermesinden onur duyduğunu söylüyor.

    Scorpius ikinci görevde her şeyi düzeltiyor, Albus geri geliyor ve beraber kendi zaman çizgilerine dönüyorlar. Herkes onlara oldukça kızıyor. Scorpius onlara zaman döndürücüyü kaybettiğini söylüyor. Fakat sonra kaybetmemiş olduğunu ve yok etmeye karar verdiğini öğreniyoruz. Albus’la beraber zaman döndürücüyü yok etmek için Baykuşhane’ye gidiyorlar. Orada onu nasıl yok edeceklerini bulmaya çalışırlarken karşılarına Amos Diggory’nin yeğeni ve onların da arkadaşı olan Delphi çıkıyor. Albus’la Scorpius kıza Cedric’i kurtaramadıklarından bahsediyorlar fakat Delphi onlara zaman döndürücüyü nasıl yok edeceklerini göstereceğini söylüyor.

    Bu arada Delphi yirmili yaşlarında. Çocukken bir hastalık geçirdiği için Hogwarts’a hiç gidemediğini anlatıyor ve Amos Diggory’nin kaldığı huzurevinde çalıştığını söylüyor. Fakat bu bir yalan. Delphi’nin sırtındaki bir dövmeden Voldemort sempatizanı olduğunu anlıyorlar. Kız aslında zamanda geri gidip tekrar Voldemort’u geri getirmenin planını yapıyormuş ve bu sırada Albus ve Scorpius’u da kullanmak istiyormuş çünkü kehanet Voldemort’u Albus’un geri getireceğini ve bu yüzden Albus’un Lanetli Çocuk olduğunu öngörüyormuş.

    Harry ve Ginny, Albus’la Scorpius’un yokluğunu fark edip deliye dönüyorlar. Ron onları en son Delphi’yle Baykuşhane’de gördüğünü söylüyor, onlar da nerede olduklarını öğrenmek için kızın tek yakını olan Amos Diggory’e gidiyorlar fakat Amos hiçbir zaman Delphi diye bir yeğeninin olmadığını söylüyor.

    Bu noktada Delphi, Albus ve Scorpius’a aslında Voldemort ve Bellatrix’in kızı olduğunu ve Hogwarts Savaşı’ndan önce doğduğunu söylüyor.

    Delphi, Albus ve Scorpius Üç Büyücü Turnuvası’nın üçüncü görevine gidiyorlar. Delphi kaçamasınlar diye ikisinin asalarını kırıyor ve hatta elindeki zaman döndürücüyü beş dakikadan fazla geçmişte kalamayacağı için almaya çalışan Scorpius’a Crucio Laneti yapıyor ve Scorpius’a daha fazla zarar gelsin istemeyen Albus, Delphi’ye boyun eğip istediklerini yapıyor.

    Albus ve Scorpius, sonunda ölecek olsalar bile Delphi’yi engellemeye karar veriyorlar. Buna sinirlenen Delphi tam onlara zarar vermeden önce Cedric tarafından donduruluyor. Cedric, Albus ve Scorpius’la konuşuyor ve Cedric ölüme gitmeden önce Albus babası Amos’un onu çok sevdiğinden bahsediyor.

    Delphi bir şekilde büyüden kurtuluyor ve Albus ile Scorpius’u yakalayarak onları kendisiyle birlikte geçmişe götürüyor. Albus bunun Lily ve James Potter’ın öldüğü 1981 gecesi olduğunu anlıyor. Yani Delphi diğer planında başarısız olunca bizzat Voldemort’a yardım edebilmek için Harry’i kendisi öldürmeyi planlıyor. Albus, Lily ve James’i birkaç kez dışarıda görüyor ve bebek Harry’nin battaniyesini tanıyor. Onu bir şekilde almayı başarıp üzerini yakarak “Baba yardım et 31/10/81” yazıyorlar.

    harry-draco-ronald

    O sırada Harry Draco’yla konuşuyor. Draco ona karısının aileden geçen bir kan hastalığı olduğunu, bu yüzden Scorpius’u doğururken zayıf düşüp öldüğünü, Scorpius hakkında dolaşan lanetli çocuk dedikodularının onları ne kadar yıprattığını falan anlatıyor. Harry ona üzülüyor ve sempati duymaya başlıyor.

    Hermione Sihir Bakanı olarak olağanüstü bir toplantı yapıyor ve bakanlığın diğer çalışanlarına neler olduğunu anlatıyor. O sırada Draco çıkıp suçun kendisinde ve oğlunda olduğunu söyleyerek sorumluluk alıyor.

    Albus’un odasına gitmiş olan Harry ise duygusal bir çöküş yaşıyor. O güne kadar çevresinde ölen herkes için kendisini suçluyor. Ginny ona umudunu kaybetmemesini söylüyor ve o sırada battaniyeyi eline alan Harry Albus’un geçmişten gönderdiği mesajı görüyor.

    Harry, Draco, Ginny, Ron ve Hermione 1981 yılının 31 Ekim’ine geri dönüyorlar çünkü aslında Draco’nun ailesinin de gizlice sakladıkları bir zaman döndürücüleri olduğu ortaya çıkıyor ve oğlanlarla Delphi’nin kullandığı bir prototip olduğu anlaşılıyor.

    Delphi’nin asıl niyetinin Harry’yi öldürmek değil, Voldemort’u uyararak Harry’e saldırmamasını söylemek olduğunu öğreniyorlar. Bu yüzden Harry Voldemort kılığına giriyor ve Delphi’yi diğerlerinin olduğu yere çekiyor. Hep beraber Delphi’yle savaşıp onu yeniyorlar.

    Bu sırada Harry ve Albus’un ilişkisi oldukça düzeliyor çünkü Albus birkaç kez babasını kurtarıyor. Karakterler hep birlikte Voldemort’un Lily ve James’i öldürmesini izlemek zorunda kalıyorlar. Geçmişi değiştirirse geleceği bozacağını bilen Harry ailesini kurtaramıyor ve ölümlerini izlerken yere yığılıp ağlıyor.

    Geri döndükten sonra Delphi’yi Azkaban’a kapatıyorlar ve Scorpius Rose’a çıkma teklif ediyor. Harry ve Albus, Cedric’in mezarını ziyaret ediyorlar ve Harry sürekli Cedric’ten özür dilemek için oraya geldiğini söylüyor.

    Oyun, tıpkı yedinci kitabın sonu gibi umut dolu olan şu cümleyle bitiyor:

    “Bugün güzel bir gün olacağa benziyor.”
  • "Bekleyin benim August'a bir sorum var," dedi Julian elini kaldırarak. "Neden saçının arkasında örgü var? Padawan şeysi falan mı?"
    "Hı-hı," dedim omuz silkme ile baş sallama arası bir hareket yaparak.
    Bayan Petosa bana gülümseyerek, "Padawan şeysi de nedir?" diye sordu.
    "Yildiz Savaşları'nda var," diye cevapladı Julian. "Padawan'lar, Jedi çırağıdır."
    "Ah, ilginç, " dedi Bayan Petosa bana bakarak. "Peki, Yıldız Savaşları'na düşkün müsün, August?"
    "Sanırım." Başımı salladım ama bakmadım çünkü o an aslında sıranın altına girmek istiyordum.
    "En sevdiğin karakter kim?" diye sordu Julian. O kadar da kötü biri olmayabileceğini düşünmeye başlamıştım.
    "Jango Fett."
    "Peki ya Darth Sidious? Ondan da hoşlanıyor musun?"
  • "Benden hoşlanmıyorsun, değil mi?"
    Tereddüt ettim. "Öyle bir şey yok Daemon. Seni... sevmek zor. Seni anlamak zor."
    "Seni de." dedi, gözleri kapalıydı, yüzünde rahat bir ifade vardı. "İmkânsızı kabul ettin. Kız kardeşime ve bana karşı iyisin, hem de itiraf ediyorum, sana hıyarlık etmeme rağmen. Dün hemen evden dışarı koşup bütün dünyaya bizi anlatabilirdin ama yapmadın. Bir de benim saçmalıklarıma katlanmıyorsun," diye ekledi, hafif bir kahkahayla. "Bu huyuna bayılıyorum."
    Vay canına. Bir dakika. "Benden hoşlanıyor musun?"
    "Sonraki soru?" dedi.