• Habeşistan'daki on sekiz milyon halkın tam on milyonu Müslümandı. Oysa Habeşistan bir Hristiyan ülkesi olarak bilinir, ama aslında Hristiyan olan yalnızca hükümettir. Batı, dünyanın neresinde olursa olsun, Hristiyan hükümetlerin iktidarda kalmaları için elinden gelen herşeyi yapmaktadır
  • Daha büyük olmak isteyen hiçbir şey görmüyoruz bugün; hep betere, daha betere gidildiğini seziyoruz, daha cılıza, daha iyi huyluya, daha rahata, daha vasata, daha kayıtsıza, daha Çinli'ye, daha Hristiyan'a; insan kuşkusuz, sürekli "daha iyi" oluyor..
  • Bu dava Şubat 2006'da patlayıverdi; komedi ve trajedinin sınırlarında çılgınca yön değiştiren, komik bir olaydı. Bir Danimarka gazetesi Jyllands-Posten, Hz.Muhammedi tasvir eden on iki adet karikatürü yayınladı. Sonraki üç ay zarfında, Danimarka'ya sığınmalarına izin verilmiş iki imam önderliğinde, Danimarka'da yaşayan Müslümanlardan oluşan küçük bir grup, Islam Dünyasını baştan başa saracak bir öfkeyi özenle ve sistemlice besledi. 2005 sonunda sürgünde yaşam süren bu kötü niyetliler, yanlarına bir dosya alarak Danimarka'dan Mısır'a seyahat ettiler. Ardından dosya burada kopyalandı ve başta Endonezya olmak üzere tüm Islam ülkelerine dağıtıldı. Dosyanın içeriğinde Danimarka'daki muslümanların maruz kaldığı sözümona eziyet hakkında temelsiz iddialar vardı ve Jyllands-Posten'in devlet yönetimindeki bir gazete olduğu iftirasi da bu dosyada yer almıştı. Dosyada ayrıca kritik nitelikli on iki karikatür ve imamların kaynağını açıklamadan ekledikleri, ancak Danimarka ile kesinlikle hiç ilgisi olmayan üç ilave resim bulunuyordu. Orjinal on iki karikatürün aksine, bu üç ekleme resim gerçekten hakaret boyutundaydı. Bu üç resimde bilhassa zarar verici olanı bir karikatür değildi ve bu resim, lastikli sahte bir domuz burnu takan sakallı bir adamın fotoğrafıydı. Daha sonra bu fotoğrafın Fransa'daki bir köy panayırının her sene düzenlediği domuz çığlığı yarısmasina katılan bir Fransız vatandaşın fotoğrafı olduğu ortaya çıktı. Fotoğrafın ne Muhammed peygamber, ne İslam ne de Danimarka ile bir bağlantısı yoktu. Ancak müslüman eylemcilerin Kahire'ye yaptıkları zararlı ve coşkulu yürüyüşleri bu üç bağlantıyı protesto ediyordu... ve tahmin edilebilir sonuçlar hayat buldu. Pakistan ve Endonezya'daki göstericiler Danimarka bayraklarını yaktılar ve Danimarka hükümetinin ozür dilemesi adına isterik taleplerde bulunuldu.( Ne için özür dilenecekti? Karikatürleri onlar çizmedi veya yayınlamadı. Danimarkalılar tam anlamıyla özgür bir basının bulunduğu bir ülkede yaşarlar ki bu, çoğu islami ülkedeki halkın anlamakta zorluk çekeceği bir şeydir .) Elçilik ve konsolosluklar kınandı, Danimarka ürünleri boykot edildi, Danimarkalilar ve müslüman olmayanlar fiziksel tehditlere maruz kaldılar; Pakistandaki Hristiyan kiliseleri, Danimarka ve Avrupa ile hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen yakıldı. Libyalı isyancılar saldırısinda 9 kişi öldü ve Bengazi'deki İtalyan konsolosluğu yandı.

    Nijerya'da Danimarkayı kınayan Müslüman protestocular, birkaç Siyah Nijeryalılara ait Hristiyan kiliselerini ateşe verdiler ve Hristiyanlara saldırıp öldürmek için pala kullandılar. Bir Hristiyan zorla araba lastiginin içine tıkıldı, benzinle ıslatılıp tutuşturuldu. Pankartlarında, İslama hakaret edenleri katledin, islama alay edenleri doğrayın, Avrupa bunun bedelini ödeyeceksin, yıkım başlamak üzere ve görünüşe göre ironisiz olarak; İslam vahşi bir dindir diyenlerin kafasını kesin gibi yazılar yazmaktaydı.
  • - Gel hristiyan ol. Kurtuluş burda...
    - Sen elinde iPhone 7 varken iPhone 6 alır mısın? Almazsın. O zaman neden müslümanlık varken hristiyan olasın? :)))
  • 18. yüzyılın sonunda Osmanlı İmparatorluğu'ndaki reform girişimlerinin bir tek nedeni vardır: Hristiyan Avrupa'ya özellikle Rusya'ya karşı durabilmek için orduyu modernleştirmek...
  • Brown bu kitabında da yine müthiş bir yazın ekibi olduğunu gösteriyor bizlere. Artık seri kahramanımız Simgebilimci Robert Langdon, yine macerayı tam orta yerden yakalıyor. Paris Louvre Müzesi müdürü Jacques Sauniere’nin öldürülmesiyle başlayan serüvende, olay gecesi Robert langdon ile randevulaşan profesörün katil zanlısı yine R. LAngdon ilan edilir. müteveffa müze müdürü öldürülmeden önce torunu Sophie Neveu ' a bir not bırakır ' PS, Robet Longdon ile iletişime geç' yazılıdır. Müzede İ.Nevton'un naaşının bulunduğu odada bir kutu saklıdır ve bunun kimsenin eline geçmemesi gerekmektedir. Bütün kovalamaca ve şifrelerin çözümünün sonu onları tüm Hristiyan dünyasını ayağa kaldıran bir gerçeğe götürür. Bütün Hristiyanlık yanlış temeller üzerine kurulmuştur ve aslında İsa Peygamberin soyu devam etmektedir. Sophie’de o soyun son temsilcilerindendir. Longdon ve Sophie izleri takip ederek kutsal kaseye gitmeye çalışırlar.
    **Daha fazlası spoiler'a gireceğindenbu kadar detayla yetiniyoruz. Yine 24 saat içerisinde başlayıp biten bir macera. Yine akıllara durgunluk veren bir koşuşturma. Muhakaka okumanızı öneriyorum.
  • Okumak, günlük yaşantımızda çok geniş bir yelpazede kullandığımız bir sözcük. Kitap okumak, insan okumak, tarih okumak, işletme okumak, canına okumak, dua etmek/okumak, olayları / oluşumları okumak (değerlendirmek, analiz etmek), büyük resmi görmek/Okumak gibi.

    Anlam açısından bu kadar zengin bir kavramın bulunduğumuz coğrafyada hak ettiği şekilde anlaşılmadığını düşünüyorum.

    Hangi dünya görüşüne sahip olunursa olunsun; okumak, iyi okumak, nitelikli okumak, doğru okumak çok önemli ve gerekli. Bu bağlamda eleştirel düşünce ile okumak arasında da önemli ilişkiler kurmak mümkün (eleştirel düşüncenin sadece yerden yere vurma tarzındaki eleştiriden ibaret olmadığını sanırım açıklamama gerek yok. İlgilenenler çok kısa bir sürede internetten konuya ilişkin kapsamlı bilgi edinebilir).

    Okumanın motivasyonu, yöntemi, getirisi ne olmalı?

    Okumayı sadece bir zaman geçirme enstrümanı olarak görenler için belki bu soru gereksiz görülebilir ama bir yaşam biçimi olarak benimseyip okuma eylemine nitelik ve kalite katmak isteyenler için önemli olduğunu düşünüyorum.

    Okumayı bu açıdan dua veya ibadet etmeye benzetiyorum (Maksadım burada mistik bir yaklaşım geliştirmek değil; zaten bunu yapacak yeterli donanımım olduğu düşüncesinde de değilim). Şöyle ki;

    -Dua sadece kişinin beklentilerini sözlü olarak ifade edip beklemeye çekilmesi değildir. İbadet de sadece şekilsel ritüelleri yerine getirip erdemi, pozitif davranmayı, insanı ilişkileri, empati yapmayı dışlamak değildir. Aynı şekilde okumak da sadece belli bir zaman diliminde gözümüzün önünden geçen kelime yığınlarının hafızada rastgele biçimde biriktirilmesi değildir.

    - Dua ve ibadetin anlam ve geçerlilik kazanması için asıl motivasyon takdir/beğeni görmek, çıkar sağlamak yerine; söz konusu eylemin bireyi doğru yaşamaya, doğru davranışlarda bulunmaya sevk edebilmesi, kendisine, topluma ve diğer canlılara (hatta cansızlara, yani evrene) zarar verebilecek durumlardan uzak durmayı sağlayabilmesi olmalıdır. Tıpkı okuma eyleminin doğru düşünmeye, var olan güzellikleri hissetmeye, farkındalığı artırmaya, doğru yaşamaya, düşünsel zenginliğe katkı sağlaması gerektiği gibi.
    (Ya da Joe Vitale'in Mucizeleri Beklemek kitabında önerdiği gibi; kayda değer bir şeyler yapma isteğini, sinerjisini uyandırmalıdır da diyebiliriz).
    -Dua ve ibadet samimi, ikirciksiz ve gösterişten uzak olmalıdır. Birey kendisi ve çevresi için istediği iyilik ve güzellikleri toplumun diğer bireyleri, hatta diğer toplumlar için de istemelidir. Aynı şekilde okumanın asıl amacı sadece okurun kendisini avutması, mutlu etmesi ya da okunan sayfa/kitap sayısını niteliksiz biçimde artırması olursa; kitabı kapatıp günlük yaşantıya girildiğinde yeni hayal kırıklıkları kaçınılmaz olacaktır. Böyle bir okurun durumunu, sürekli aynaya bakıp kendini pohpohlayan ancak toplum içine karışma ve sağlıklı ilişkiler kurma yetisinden yoksun olan insanlara, hatta Pamuk Prenses masalındaki kraliçeye benzetmek mümkündür.

    İyi ya da kötü şeklinde nitelendirilebilecek insanların var olduğu bir gerçektir. Kitaplar da sonuçta farklı yaşanmışlıkları olan insanların ürünüdür. Ama kitapları iyi kötü kitap şeklinde nitelemek yerine; beklentilere uygun şekilde seçmek veya içeriğine katılınmadığında bile her bir kitabı farkındalığı artırma, düşünsel zenginliği artırma adına bir fırsat olarak görmek daha doğrudur.

    Öte yandan şunu da belirtmeliyim ki; beklentiniz her ne olursa olsun, size göre bir kitap mutlaka vardır. Sadece onu seçmenizi ve okumanızı bekliyordur.

    Her bir kitap okuma etkinliği, belki de hiç bir araya gelemeyeceğimiz insanlarla, fikirlerle, hikayelerle bir araya gelme fırsatıdır. Hatta iyi yanı, bu birlikteliğin zaman, mekan ve süre seçiminin tamamen okurun inisiyatifinde olmasıdır.

    Paylaşmak, tek başına sahip olmaktan daha mutluluk vericidir. Kişisel gelişim veya psikolojik destek içerikli kitapların çoğunda, mutsuzluğu gidermenin en önemli yollarından bir tanesinin vermek, başkalarını mutlu etmek, paylaşmak olduğu yazıyor. Kitaplara da bir paylaşım enstrümanı olarak bakmak mümkün. Yazar yaşanmışlıklarını, tecrübesini, bilgisini, yeteneğini paylaşıyor; okur da kitaba verdiği parayı. Sonrasında ise okur kendi iç dünyasındaki düşünce ve duygularında yaşadığı etkileşimi diğer insanlarla paylaşarak bu zinciri sürdürüyor.

    Yok eğer sadece kendi mutluluğumuz, kendi zevkimiz için okuyorsak; -birilerinin (şu an sözün sahibini hatırlamıyorum) ifade ettiği gibi- okuduğumuz kitapların sayısı ne kadar yalnız olduğumuzun bir göstergesi hâline geliyor.

    Yazının giriş kısmında yer verdiğim olayları doğru okumak/analiz etmek, sorgulayarak doğruyu bulmaya odaklanmış bir eleştirel düşünce yaklaşımı geliştirmek konusuna gelince. Kur'anın ilk ayetinin "oku" şeklinde başlaması ile İslam coğrafyasının evrensel değerler, düşünsel zenginlik ve gelişmişlik düzeyi konusundaki mevcut durumunun çok büyük bir çelişki oluşturduğu düşüncesindeyim. Bunun da tarihi seyir içinde olayların, fikirlerlerin ve hayatın kendisinin yeterince doğru biçimde muhatapları tarafından "okunamamasından" kaynaklandığını değerlendiriyorum. Protestanlığın (ister onaylayın, ister karşı çıkın) Hristiyan dünyasına kazandırdığı pragmatist ivme, bulunduğumuz coğrafyada maalesef gerçekleştirilememiş. Bu noktada ışığın doğudan yükseldiğini kabul ettiğimi; ancak an/dönem/çağ itibariyle özdeki mevcut potansiyelin kapasiteye dönüştürülemediğini düşündüğümü üzülerek ifade etmek istiyorum.

    SONUÇ OLARAK; kitap okumanın erdemli bir insan olarak yaşamak, güzele ve doğruya ulaşmak yolunda bir mücadele ve paylaşım biçimi olduğuna inanıyor ve bu süreçte her bir okura başarılar ve esenlikler diliyorum.