Empati ve diğerkâmlık Geçtiğimiz hafta emekli Müftü Muhammet Hamdi Güner ağabeyimiz aradı ve yazılarımda empati kavramını çok sık kullandığımı, bunun yerine, değerlerimizin dinamikleri arasında önemli bir yere sahip olan diğerkâmlık kavramının kullanılmasının daha doğru olacağını ifade etti. Hayırlı işlerde yardımlaşmak önemlidir, ağabeyimizden Allah razı olsun… Yazılarımı takip edenler bilirler empati kavramını sık kullanmakla beraber, bunun kültürümüzde bahsi geçen diğerkamlık ve hemhal olmak gibi değerlerin yerini dolduramayacağını, halden anlamanın tek başına yeterli olmadığını her seferinde vurgulamışımdır. Ama insanlarımızın aşina olduğu bir kavram olması hasebiyle meramımı anlatırken yolum bir şekilde empatiye çıkıyor ne yazık ki… Bireyselleşmenin getirdiği girdaplarla boğuşan Batı zihniyeti sevgi, özgürlük ve empati gibi kavramları servis ederek, yaşanan ruhsal sorunlara çözüm bulabileceğini ima ediyor. Ben odaklı hücrelere sıkışan fertler anlaşılmamaktan ve yalnızlıktan şikâyetlenip, terapistlere koşarken, empati bir çözüm, sihirli bir değnek olarak sunuluyor. Arka planda ise popüler hale getirilen kavramlar üzerinden bir sektörün canlandırılmaya çalışıldığını görmekteyiz. Bilindiği üzere empati kişinin kendini muhatabın yerine koyup onun duygularını, düşüncelerini, taleplerini anlayabilmesidir. İslam kültürünün dinamikleri arasında yer alan diğerkâmlık ve hemhal olmak ise yardımlaşma kavramı ile birlikte ele alınır ve el uzatmayı gerekli kılar. Yani ilk evvela muhatabınızla hemhal olur ve halini anlarsınız sonra da sevgi elinizi uzatırsınız. Empati kişiyi sadece anlamakla sınırlı kalırken, kişisel ilişkilere ve içtimai hayata önem veren İslam kültüründe, hatırı sayılır bir yere sahip olan diğerkâmlık bunun da ötesine geçerek yardımlaşmayı, el uzatmayı
1000Kitap
Niyet hayır, akıbet/sonuç hayır Yıllar önce Uğur Dündar, haftada bir akşam önemli olayları detaylı araştırıp sunuyordu. Benim konuşmalarımda örnek olarak verdiğim o olaylardan birinde, Gaziantep’te bir vatandaşımızın, gece saat 24’ten sonra eve dönerken, bir lokantanın, çöp bidonuna yemek döktüğünü görür. Lokantacıya bu döktüklerini her gece gelip alabileceğini ve mahallesinde günlük yiyeceği bulamayanlara dağıtacağını anlatınca lokantacı razı olur ve her gün iki kovayla gelip alıp götürür. Diğer lokantacılar da o gün satılamayanları ona vermeye başlayınca lokantacılar ve hayırseverler bir kamyonet alıp üç kazan koyup binlerce insana yemek taşındığını anlatmıştı. Hala devam ediyor mu bilmem. Ben bunu birçok konferansımda yardım için illaki paraya ihtiyaç yoktur. “Yardım yapmaya meyil, niyet olması gerekir” diyerek anlatmaya çalışıyordum. 150 yıl önce, medrese hocası, köy düğününe davet edilir. Düğün yemeğinden sonra köyün meydanında delikanlılar kendilerine göre eğleniyorlar. Medrese hocası da onları düğün sahibinin evinin camından seyrediyor. Medrese hocasının dikkatini çeken, bir delikanlının oyunu herkesinkinden farklı ve çekici olmasıdır. Medrese hocası, “Eğlenceden sonra onu bana getirin” der. Delikanlıyı getirirler. Hoca efendi onun eline biraz para verir ve Mısır’a gitmesini, Ezher Üniversitesi’ni bitirip köyüne dönmesini söyler. Delikanlı da denileni yapar ve gider. Yıllar sonra köy muhtarına bir mektup gelir; “Filan gün dokuz tane katırla Mersin limanında hazır olmalarını” söyler. O gün gemiden inen delikanlının dokuz katırla taşınan kitapları köye getirilir. O delikanlının köyü ve etrafındaki 15 kadar köy hâlâ bu gün bile en az bozulan köylerdendir. Yani, medrese hocasının, o delikanlıdaki, ma’deni görmesi, o ma’deni işleyecek atölyeye göndermesi ve köyüne
1000Kitap
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Neden korkuyoruz? ... Malına el koysalar, “Yükümü hafiflettiler” der. Daha iyi koşar. Dövseler, “Günahlarımı çırpıyorlar” der. Hapse atsalar, “Kur’an eğitimine ve farzların yanında nafile ibadet etme fırsatı buldum” der. Sürgün etseler, seyahat olarak değerlendirir. Şehit etseler, “Beni ölümsüzler arasına gönderdiler” diye sevinir Allah’ın rızasına ulaşan vasılinin, gözü Rabbin rızasına ve cennete kilitlendiğinden, kazandıklarıyla sevinmez, kaybettikleriyle üzülmez. Bu adamı nasıl korkutacaklar. 03 Eylül 2024 - Milli Gazete, Mahmut Toptaş tarafından kaleme alındı milligazete.com.tr/makale/21503335...
Alıntı
Kural Üstü Ben kanuna bakarım demekle kanun bana bakar demek farklı. Her şeyin sıradanlaştığı ülkemizde bir insanlık sıradanlaşamıyor! İnsanlık özel kalıyor. Biri bir insanlık yaptığında kahramanlık yapmış gibi muamele ediliyor. Oysa insanlık insana özgü bir durum. Sıradan davranış şeklidir gerçekte. İnsan o kadar kaybedilmiş ki hafif bir hatırlatmada sanki dünya gelincik tarlası. Her şey birdenbire güzelleşiyor. Bu güzel tarafı. Güzel olmayan ise kurallara tıpatıp uyup da insanlığa uymamak. Yani insanlık göstermemek. Elbette kurallar lazım ama kuralları aşmak lazımdan öte bir durum. Kanunlar insanlar tarafından yazılmıştır ama insanlık halleri sadece insanlara bağlanamaz. İnsanların neden olduğu hallerden daha fazlası var insanlık hallerinde. İnsanın başına gelen sadece insanlardan kaynaklanmaz. İnsanın dış dünyasında sayılamayacak kadar materyal var. Doğanın gizinden kaynaklananlar kadar doğadışı kaynaklar. İnancın verdikleri de olabilir. Kader çizgisinin insan dışında işliyor oluşu. İnsan kadere tabidir, kaderin sahibi değil. Kendi dışında işleyen bir düzenin bir parçasıdır aynı zamanda. Düzen denince tabi insanın aklına hemen kanun geliyor. Kanundan önce insanlık gelmeli oysa. İnsan kanuna değil kanun insana bakmalı. Normal bir insandan beklenen kuralların üstünde insanlığın gerektirdiği davranış şeklini göstermesi. Bu, insanlara zor geliyor. Oysa normal insan insandır burada sorun yok ama bir tık üstü. Bir tık üstü ayırıcı özellik olabilir. Tamam kurallara uyan, insanlık dışı davranmayan bir insan ama insanlık da yapmayan bir insan, dünya bu insan tipinden çekiyor ne çekiyorsa. Ben kanuna bakarım diyor, kuralın insanlığı geçtiği nokta burasıdır. Tamam yasaya uy ama bir tık üste çıkarak insanlık yap insanlığa uy. Kurala uymasında sıkıntı yok ve elhak kural da
Alıntı
Ezikler  ezilmekten ve ezmekten zevk alırlar
Misafirliğe gittik, geç vakit oldu. Evin dört yaşlarındaki çocuğu yüksek sesle ağlamaya başladı. Ağlama devam edince ev sahibi, “Annesinin yumruğunu yemeden uyuyamaz. Sizin yanınızda da annesi ona vuramaz, siz gidince annesi ona iki yumruk vuracak, onun ağlaması biraz yükselecek ve bir dakikaya varmadan uyuyacak” diyor. Firavun'un yönetiminde işkencenin her türlüsüne maruz kalan, Kur’an’ın ifadesiyle bir ara yeni doğan erkek çocuklarını öldürten Firavun'un işkencesi, yüz yıllarca sürünce bu hayatın normal hayat olduğuna inanan bu İsrail oğulları, Musa aleyisselamın onları Firavun'un zulmünden, baskısından, kulluğundan kurtarıp özgürleştiklerinde, hemen altından buzağı yapıp tapmaya ve biz bıldırcın etinden, kudret helvasından bıktık, Mısır'ın kabağından sarımsağından isteriz isyanına kalkmışlar. Nefislerinin  kölelikten zevk alması, midelerinin sarımsağa göre ayarlanması nedeniyle, onları özgürlük havası çarptı. Hani televizyondan çöp evlerin içinin belediye tarafından temizlenmesini seyrederken, çöp evde kalanlar, evden dışarı çıkınca dışarının havasıyla ışığı, onların burnunun direğini sızlatıyor ve gözlerine kamaştırıyor. Aynen öyle. İki bin yıl hep sürgünde yaşamışlar. Sürülmekten zevk alır hale gelmişler. 1948 yılında Birleşmiş Milletler'e kabul edilmekten rahatsızlık duymaya başlamışlar. Asurlulardan, Babillilerden, Romalılardan, bütün Avrupa ülkelerinden sürgün ve en son Almanya Hıristiyanlarının okmuş generallerinden dayak yemeyi, doktorlardan kalorifer kazanına atılacakların nasıl kesilip biçileceği, zehirle nasıl öldürüleceği, mühendislerden işkence kamplarının ve işkence hanelerin planını… papazlardan yakılma fetvasını almaları ve insanlardan hiçbir iyilik görmediklerinden şu anda öğrendiklerini uygulamaktan zevk alır hale gelmişler. Acı biberden
Alıntı