• İç organlarımızdaki asimetrinin kaynağının ne olduğu konusunda bilim adamları uzun yıllardan beri araştırmalar yapmaktadır. Bu bilim adamlarından biri de 2004 yılından beri araştırma yapan Nice-Sophia Üniversitesi Gelişim Biyolojisi ve Kanser Araştırma Enstitüsü Başkanı Stephane Noselli’dir. Stephane Noselli araştırmalarının sonucunda embriyonun birkaç hücresinin yüzeyindeki küçük kirpiklerin bu organizasyonu gerçekleştirdiği sonucuna varmıştır.

    Peki kirpikli hücreler gelişimin hangi aşamasında ve nasıl devreye girerler?

    Vücudumuzdaki Hayati Organların Oluşumu Küçük Bir Düğümle Başlar

    Embriyonun gelişiminin en erken evresi olan gastrülasyon döneminde (ilk iki hafta), bebeğin vücudunun karın bölgesini oluşturacak bölümde geçici küçük bir çöküntü oluşur. Bu çöküntünün bulunduğu kısımda son derece sıkışık bir biçimde yaklaşık olarak 200 – 300 kadar kirpikle donanmış hücrenin yığılmasıyla bir yumru meydana gelir. “Hensen düğümü” adı verilen bu hücre yığını başlangıçta simetrik olan ve sırtın, karnın, başın, ayakların neye dönüşeceğine adeta “karar veren” embriyonun simetrik özelliğini bozmaya başlar. Burada ilginç olan özellik, düğümü oluşturan kirpikli hücrelerin moleküler yapısının klasik hücrelerin tersine saatin akrep ve yelkovanı doğrultusunda dönmeleridir.

    Embriyoyu Asimetrik Kılmak İçin Gönderilen Gizemli Sinyal

    Düğümü oluşturan kirpikle donanmış hücrelerin hepsi saatin akrep ve yelkovanı yönünde aynı doğrultuda, sola doğru hareket ederler. Bu ilginç olgu bilim adamları tarafından “düğümlü akım” olarak adlandırılır. İşte kirpiklerin dönerken meydana getirdikleri bu akım embriyoyu asimetrik kılmak amacıyla soluna gizemli bir sinyal gönderir. Burada durup düşünmek gerekir, bu sinyali gönderen kimdir? Niye düğümü oluşturan kirpikli hücrelerin moleküler yapısı klasik hücrelerden farklıdır? Bilim adamları bu sürecin oluşumunu izleyebilmekte fakat hücreleri bu şekilde davranmaya iten nedeni açıklayamamaktadır. Oysa bu sorunun cevabı çok açıktır. Çünkü tüm bu oluşum aşamaları gökleri ve yeri örnek edinmeksizin yaratan ve insanı yaratmaya bir damla sudan başlayan Allah’ın üstün yaratışının eseridir. Konuyla ilgili bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:

    “İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu?…” (Yasin Suresi, 77)

    Kabarcıkların Yolculuğu

    Kirpikli hücrelerin hareketi içinde bulundukları sıvıyı karıştırıp embriyonun soluna iter. Böylece doku farklılaşması ve gelişiminde etkili olan morfojen (doku farklılaşmasında ve gelişiminde etkili öğe) moleküllerin bir noktada yoğunlaşmasını sağlar. Çok kısa sürede gerçekleşen bu olay aslında son derece kompleks olan dört aşamada gerçekleşir:

    Kabarcıkların meydana gelmesi: Düğüm hücreleri, organların konumunda rol oynayan morfojen kabarcıkları serbest bırakırlar.

    Kirpiklerin harekete geçmesi: Bir saatin akrep ve yelkovanı doğrultusunda dönen kirpikler kabarcıkları sola iterler.

    Kabarcıkların solda birikmesi: Kabarcıklar solda birikerek kirpiklerin karşısında patlar ve morfojenleri salıverirler.

    Simetrinin kırılması: Morfojenler hücre içinde asimetriye yol açan bir dizi olayı tetikler.

    İşte kabarcıkların bu yolculuğunun sonunda göz açıp kapama süresi kadar kısa bir zamanda kirpikler kalbi vücudumuzun solundaki yerine yerleştirir. Daha sonra ise nöronlara (sinir hücreleri) yer değiştirtmek, solunum yollarını artıklardan temizlemek ve spermlerin hareketini sağlamak gibi diğer yaşamsal işlevleri yerine getirmek üzere başka kirpikli hücreler devreye girer.

    Dış görünümümüzde muhteşem bir simetri söz konusuyken iç organlarımızın dizilişinde bir asimetri dikkati çeker. Hatta akciğer gibi çift organların bile sağı ile solu arasında morfolojik (biçimsel) farklılıklar görülür. Nitekim sağ akciğerde üç lob ve sol akciğerde iki lob vardır. Bağırsak da sürekli aynı yönde dolandığından yanaldır. Kuşkusuz bu durum Yüce Allah’ın hikmetli yaratışının her şeyi bir düzen içinde evirip-çevirdiğinin apaçık bir kanıtıdır. Konuyla ilgili bir Kuran ayeti şöyledir:

    “Gökten yere her işi O evirip düzene koyar…” (Secde suresi, 5)

    Vücudumuzdaki Asimetri Yüce Allah’ın Hikmetli Yaratışının Bir Delilidir

    Bedenimizi oluşturan yaklaşık 100 trilyon hücrenin tamamı, annenin yumurta hücresi ile babanın sperm hücresinin birleşimiyle oluşan tek bir hücreden çoğalarak meydana gelmişlerdir. Tek bir hücrenin önce bölünüp çoğalması, ardından aynı tür hücrelerin bir araya gelerek kemikleri, sinirleri, karaciğeri, midemizin iç yapısını, derimizi, gözümüzün kornea tabakasını oluşturması elbette büyük bir mucizedir. Fakat mucize bununla bitmez. Organları oluşturan hücrelerin her biri vücudumuzda bulunmaları gereken yeri “bilirler”. Bu nedenle her insanın gözü, kulağı, kalbi, midesi, karaciğeri aynı yerdedir. Fakat bilinci olmayan bir hücrenin vücudun parçalarını oluşturmak için gitmesi gereken yeri “kendi kendine bilebilmesi” mümkün müdür? Peki, embriyo gelişim aşamalarında vücudun diğer taraflarındaki simetrik yapısını, iç organlar söz konusu olduğunda neden asimetriye dönüştürmektedir? Aslında bu soruların tek bir cevabı vardır. İnsanı kusursuzca yaratan, sonsuz kudretine, tüm evreni sarıp kuşatan sınırsız ilmi ve üstün aklına bir kez daha şahit olduğumuz Yüce Allah, iç organlarımızda asimetrik bir oluşum yaratırken aslında ince hesaplara dayalı çok önemli bir detayı da göstermektedir. Organların bazılarını tek yaratarak ve gövdemizin belli yerlerine yerleştirerek, vücudumuzda bir denge ve düzen sağlamaktadır. Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah “yaratıcıların en güzeli” olduğunu Kuran’da tüm insanlara şöyle haber vermektedir:

    “Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne Yücedir.” (Müminun Suresi, 12-14)

    Hücreler Arasındaki Açıklanamayan İşbirliği

    Henkel düğümünün her yerinden yayılan kabarcıkların düğüm akımı tarafından embriyonun sol tarafına taşınması sırasında kabarcıklar patlar. Sonic Hedgehog1 ve retinoik asit (A vitamini) moleküllerini açığa çıkarırlar. Bu her iki molekülün organların asimetrik sıralanmasında önemli görevleri vardır. Bu moleküller hücre içi kalsiyum düzeyini yükseltirken, bunu genlerin asimetrik hareketliliği izler. Embriyonun organojenez (5-8 hafta) olarak adlandırılan gelişim sürecinde bu genler organların yerleşimini belirler. Aslında organlarımızdaki asimetri sayısız hücrenin son derece akıllı ve şuurlu bir işbirliği ile gerçekleşir. Her bir aşamasının nasıl gerçekleştiğini detaylı bir biçimde inceleyen bilim adamları bile tam olarak bu olayın özünü kavrayamadıkları halde, hiçbir bilinci olmayan hücrelerin son derece karmaşık işlemleri hatasız bir biçimde gerçekleştirmeleri elbette imkansızdır. Bu gerçek ise bize üstün bir aklın varlığını kanıtlar. Bu üstün aklın sahibi elbette Alemlerin Rabbi Yüce Allah’tır.

    Organların Yeri Değişirse…

    Bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm insanların iç organları vücudun hep aynı yerinde ve aynı düzende sıralanmışlardır. Bu organların dizilişindeki farklı sıralanma ise, ender rastlanan genetik bir hastalığa bağlıdır. Bu hastalığın özelliği, kişilerde organların yer değiştirmesine neden olması; örneğin kalbin sağa, karaciğerin sola kaymasıdır. Hastalığın nedeni zahiri olarak kişide sağ-sol ayrımının belirlenmesinde kilit rol oynayan kirpik hücrelerinin işlev bozukluğudur. Ancak normal işlev gören kirpik hücrelerine çalışma komutunu veren Yüce Allah’tır. Şüphesiz bu hastalık da Yüce Allah’ın dilemesi ile gerçekleşir. Rabbimiz bu örnekle tüm kudretin yalnızca Kendisi’ne ait olduğunu kullarına bir kez daha gösterir. Konu ile ilgili bir Kuran ayetinde bu gerçek şöyle haber verilmektedir:

    “Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, Biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak’tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için…” (Hac Suresi, 5)

    Vücudumuzdaki iç organların birer tane olmasında ve bu organların gövdemizdeki dağılışında kusursuz bir denge söz konusudur. Akciğerin sağ tarafının üç lob ve sol tarafının iki lob olmasında kalbin solda yer almasının etkisi vardır. Mide, dalak ve pankreasın solda, karaciğer ve safra kesesinin sağda olması, ortadan yana doğru bir kare biçiminde uzanan dışta kalın içeride ince bağırsakların bulunması aslında bu asimetriye rağmen iç organların kusursuz bir düzen içinde sıralandığını göstermektedir. Yüce Allah her şeyde olduğu gibi vücudumuzu da hikmetle dolu çok ince detaylarla birlikte yaratmıştır.
  • İşte bunlarda hep bilgi serimden yeniden selamlar.

    Hali vakti yerinde olmaktan ziyade bilgisi ve hayatı bilim ile olanlardan olmanız dileğim ile. İyi okumalar. 🎩

    Bakterisidal etkili manyetik nano partiküller geliştirildi

    İnsanoğlunun gelecek dönemdeki en büyük tehdidini aslında kendisi büyük olmayan canlılar yani bakteriler oluşturuyor. Dünyadaki antibiyotik dirençli bakteri suşları artış göstermekle birlikte gelecek yıllarda minör enfeksiyonların bile letal düzeyde olabileceği tahmin ediliyor.

    Bu sebeplerden ötürü araştırmacılar bakterileri öldürmenin çeşitli yollarını geliştirmeye çalışıyor. Avustralya’lı bir araştırma ekibi ise bakterileri direnç gösteremeyecekleri bir yolla; manyetik nanopartiküller ile fiziksel olarak parçalara ayırarak öldürmeyi başardı.

    Bakterilerin direnç geliştirmesinin altında basit evrim mekanizmaları yatıyor. Bir kişi antibiyotik kullandığı zaman vücudundaki bakteri popülasyonunun büyük bir kısmı elimine oluyor ancak bazıları da hayatta kalmayı başarıyor. Hayatta kalan bakteriler ise hem mutasyonlar hem de çeşitli mekanizmalar ile genlerini diğer oğul döllere aktarıyor ve böylece bakteriler her kuşakta daha da güçleniyor, antibiyotiklere karşı direnç kazanıyor. Zaman içerisinde ise bakteri popülasyonunun çoğunluğu dirençli oluyor ve antibiyotiklerin etkisi mevcut popülasyonda azalmaya başlıyor.

    Yıllar içerisinde bakteri direncinin önüne geçilebilmesi için çeşitli alternatif antibiyotikler geliştirilmekle birlikte bu deniz de kurumak üzere yani her geçen gün yeni geliştirilen antibiyotiklerin de etkisi azalıyor. Yeni ilaçlar geliştirilmesine rağmen bu durum asla direncin önüne geçemiyor ve ilaç geliştirme süreçleri hayli uzun sürmekle birlikte ilaçların etkileri ve ilaç etkinliği beklenen süre zarfı boyunca korunamıyor.

    Bu sebeple de bakterileri öldürmenin başka yollarının bulunması gerekiyor.

    RMIT araştırma ekibi; bakterileri direnç geliştirebilecekleri kimyasallar ile elimine etmek yerine bakterileri fiziksel olarak öldürebilecek yeni yöntem geliştirdi. Geliştirilen manyetik sıvı fazdaki nano partiküller; düşük yoğunluktaki manyetik alana maruz kaldığında şekil değişikliğine uğruyor ve nano partiküllerin yüzey yapısı sivri bir forma dönüşüyor, böylece hücre duvarları ve bakterilerin kendilerini korumak için oluşturduğu yapışkanımsı biyofilm tabakası hasarlanıyor.

    Araştırma ekibi yeni geliştirilen maddeyi laboratuvar ortamında bakteri biyofilmleri üzerinde test etti ve 90 dakika içerisinde bakteri biyofilmlerinin %99’unun parçalandığı tespit edildi. Yeni materyal hem gram pozitif hem de gram negatif bakteriler üzerinde etkili olmakla beraber insan hücrelerine de herhangi bir zarar vermiyor.

    Yeni geliştirilen yöntem ile implantlar ve laboratuvar malzemelerinin sterilitesi sağlanabilecek ve nano partiküller doğrudan enflamasyon bölgesine enjekte edilebilecek gibi görünmekle birlikte yeni madde uzun vadede mantar enfeksiyonları, kolesterol plakları hatta kanserli hücreler için modifiye edilebilecek gibi görünüyor ancak bahsi geçen durumlar için daha fazla çalışmanın yürütülmesi ve denenmesi gerekiyor.
  • kolay değildir yalnızlık. öğrenilmesi gerekir. tabiî eşleri öldükten sonra otuz dört yıl evlenmeden yaşayan yaşlı kadınların yalnızlığı değil bahsettiğim. daha çok benim gibi, kendini dünyada üzerinde yaşayan tek canlı olarak gören ve hisseden adamla- rın yalnızlığından bahsediyorum. böyle bir tercihin nedeni yıllarca düşünülse bulunmaz. çünkü tek bir nedeni yoktur insanları reddetmenin. uzun bir süreçtir. dokuz yaşlarında başlar ve gerçekten yalnız kalana kadar devam eder. yalnızlık paranın çektiği dostluklarla, fahişelerle bozulur arada bir. sonra hepsi biter... fa- hişelerin yalnız adamlar üzerindeki etkileri en az annelerinki kadar güçlüdür. onlarla beraber boşluğu seyreder, içki içip konuşurlar. son derece profesyonelce gelişen ilişkilerdir. iz bırakmazlar eğer bir mucize olup da, mesleğine ihanet eden bir fahişe yanındaki yalnıza âşık olmazsa... bir insanın yalnızlığı üzerine söylenecek o kadar söz vardır ki! o kadar büyüktür ki yalnızlık. o kadar kalabalıktır ki. dünyayı dolduran canlılardan uzak bir hayat yaşamak ya da binlerce bedenin arasında olup hiçbirini dinlemeden ilerlemek. hepsi de, yalnızlığın türleridir. hapishanelerdeki tek kişilik hücreler bazılarını delirtip kendi isimlerini bile unuttururken, bazılarını da tanrı'ya dönüştürür... ama ne olursa olsun, önemli olan tek şey pişmanlıktan arınmaktır. kendini yalnızlık okyanusuna can simidi olmadan, boğulmak üzere bırakmış bir insan, içindeki dibe sürüklenirken devirdiği her metrede sonsuz huzuru hissetmeye başlamışken, eğer tek bir salise pişmanlık duyarsa yalnızlığından, tek bir salise bile tereddüt ederse tercihinden, işte o an kişinin felaketi başlar. panik acıyı getirir. bir kuş gibi suyun içinde süzülen vücudu çirkinleşir, gerilir, kıvrılır, kontrolsüzce kasılır. ve tercih ettiği yalnızlığın içinde kaybolmaktan korkan insanın en büyük acısı olan deliliğin başladığı noktadır. daracık, nefesin bile zor alındığı, yerin metrelerce altındaki bir dehlizde, tonlarca havayı hatırlayıp nefes almamaya ve kalp krizi geçirecek kadar büyük bir panik yaşamaya benzer... içine adım atıldığında girdaba ayak uydurulur. kendisine çeken dev hortumla uyumlu şekilde dönmek yapılması gereken tek doğru harekettir. kurumuş bir yaprağın lodosa boyun eğmesi gibi insan da yalnızlığına boyun eğmelidir. yalnızlığın çelikleşmiş iskeletine karşı çıkmaktansa, onda keşfedilmeyi bekleyen binlerce bilinmeyeni aramaya çalışılmalıdır. yalnızlık, insanın içindeki gizli mabettir... benim yalnızlığım ise, hayatım boyunca ürkütücü bir hızla büyümüş ve sosyal denilebilecek bütün yeteneklerimi teker teker yok etmiştir. bedenimin çevresinde yıllar boyu inşa etmiş olduğum ve yakında kapısını tamamen içeriden kilitlemeyi düşündüğüm yalnızlık katedralim, belki de şimdiye kadar başardığım tek iştir... sorarlarsa, "ne iş yaptın bu dünyada?" diye, rahatça verebilirim yanıtını: "yalnız kaldım. kalabildim! altı milyarın arasında doğdum. ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
  • İnsanlar hapislik ile yalnızlığı kafalarında çoğu zaman bir tutmakla büyük bir yanılgıya düşerler. İnsan hapiste yalnız değildir. Hapishane başlı başına bir toplumdur, en ağır tecrit bile insanı topluluktan koparıp alamaz – kendi kendini dışlamadığı sürece tabii. Tutsak edilenlerin kardeşliği, uğradıkları zulüm karşısında pekişir, kıvamlanır ve daha duyarlık kılınır. Yaşayan, konuşan ve işaret gönderen duvarları delip geçer. Kardeşlik, ortak görevlerle, ortak kaygılarla, başlarındaki aynı gardiyanlarla, hep birlikte çıkan havalandırmalarla koridor boyunca birbirine bağlanan bütün hücreleri kucaklar. Hücreden çıkıp dışarda buluştuklarında, tek bir sözcük ya da tek bir el hareketi, bir haberin iletilmesini, dahası bazen bir hayatın kurtarılmasını mümkün kılar. Kardeşlik, topluca sorgulara götürülen, ‘’Sinema’’da tıkış tıkış oturtulan, sonra da hücrelerine geri götürülen tutukluları kaynaştırır. Birkaç sözcüğün büyük yararlar sağladığı bir kardeşliktir bu; bir elin sımsıkı sıkılması ya da bir sigaranın uzatılması, kapatıldığın kafesi kırıp parçalar, seni çökertmek amacıyla düzenlenmiş yalnızlıktan özgür kılar. Hücrelerin elleri vardır; sorguda işkence gördükten sonra geri döndüğünde, yıkılmaman için sana nasıl sarıldığını duyumsarsın. Seni açlıktan ölüme sürüklerlerken, hücreler seni besler. Hücrelerin gözleri vardır; idama götürülürken seni izler, o zaman dimdik yürümen gerektiğini anlarsın, çünkü onların kardeşisindir ve ayakların birbirine dolanarak onları güçsüz düşürmemen gerekir. Yaralarından kan akıyor olsa da bu kardeşliği yıkmak olanaksızdır. Onun desteği olmasa, tepene çöken bu zulmün onda birine katlanamazsın. Ne sen, ne de başka biri.
  • Türk mezarlıklarındaki fahişeler. Küçücükken daha her şeyi öğrenirler. Burda genç bir dul bulmak mümkün. Erkekler bundan hoşlanır. Mezartaşları arasında aşk. Romeo. Zevk katar çeşni. Ölümün ortasında yaşıyoruz biz. Birleşen uçlar. Zavallı ölülere büyük düş kırıklığı Açlıktan gözü kararanlara ızgara biftek kokusu. Kendi organlarını kemirirler, insanları keyiflendirme isteği. Molly'nin pencere önünde o işi yapmayı istemesi. Zaten sekiz çocuğu var.
    Burda bulunduğu süre boyunca pek çok kimsenin göçtüğünü çevresinde parsel parsel yattığını görmüştür. Kutsal topraklar. Dikine gömülünse daha çok yer kalırdı. Oturur ya da diz çöker vaziyette olmaz. Ayakta? Bakarsın bir gün üstündeki toprak kaymış da kafası çıkmış ortaya eli de bir yeri göstermekte. Petek petektir toprağın her yanı garanti: Uzunlamasına hücreler. Ne de bakımlı tutuyor her yanı: Çimler kırpılmış, kenarlar düzgün. Major Gamble bahçesine Mount Jerome adını takmış. E, zaten öyle. Uyku getirici çiçekler olmalı. Çin mezarlıklarında yetişen dev afyon çiçeklerinden en kaliteli esrar üretilirmiş dediydi bana Mastiansky. Botanik Bahçesi na surda. Toprağa geçen kandır yepyeni hayat fışkırtan. Hıristiyan oğlanı öldürdüklerini söyleyen o Yahudilerinki de aynı düşünce. Her insanın bedeli, iyi muhafaza edilmiş yağlı ceset, beyefendi, boğazına düşkün, meyve bahçesi için ideal.
  • İçinde bulunduğumuz çağda faaliyet gösteren uluslararası bir şirketi zihinlerimizde canlandıralım. Farklı niteliklerdeki yüz binlerce insanın böyle bir ticari organizasyonun çatısı altında ve belirli bir hedef doğrultusunda bir araya geldiklerini gözlerimizin önüne getirelim. Bu dev şirketin dünyanın değişik bölgelerine dağılmış fabrikaları, üretim tesisleri, yönetim merkezleri, şubeleri ve yan kuruluşlarının olduğunu dikkate alalım.

    Düşünün ki söz konusu şirketin İngiltere'deki şubesi kendi ülkesindeki tüketicilerin taleplerini Amerika'daki genel merkeze iletsin; Amerika'daki yönetim kurulu, son beklentileri hesaba katarak İtalya'daki araştırma ve geliştirme ofisine direktif versin; İtalya'da dizayn edilen prototipler kamuoyu araştırmalarıyla İngiltere'de denensin; beğenilenler bu uluslararası kuruluşun Çin'deki fabrikalarında üretilmeye başlansın; bir taraftan da yeni ürünlerin tanıtımı için dünya genelinde büyük bir reklam kampanyası düzenlensin…

    Şüphesiz, yukarıda ana hatlarıyla tasvir edilen bu organizasyonun her aşamasında yoğun bir haberleşme trafiği söz konusudur. Yöneticiler, mühendisler, işçiler, reklamcılar, pazarlamacılar ve daha pek çok insan birbirleriyle daimi bir koordinasyon içindedir. Böyle olması da gerekir. Çünkü başarı kazanılması haberleşme faktörü ile doğrudan doğruya bağlantılıdır. Aksi takdirde bu kuruluşun çağın hızla değişen ve gelişen şartlarına ayak uydurması mümkün değildir.

    Şimdi zihnimizde çok daha büyük bir organizasyon canlandıralım. Bu organizasyona katılan insanların sayısını da alabildiğine fazla hayal edelim. Dünyada yaşayan bütün insanları, yani yaklaşık 6 milyar insanı bu organizasyon bünyesinde görevlendirelim. Her insanın belirli ve özel bir görevi olsun. İnsanların yüz binlercesini, bazen de milyonlarcasını aynı çatı altında toplayarak ortak bir çalışma yapmalarını sağlayalım. Ve her insana birer cep telefonu verelim. Öyle bir merkezi idare ve bilgi ağı kuralım ki, 6 milyar insanın her birine elinde bulunan cep telefonundan kendilerine ne yapmaları gerektiği teker teker bildirilsin. Örneğin eğer söz konusu insan bir fabrikada görevlendirildiyse, kendisinden bazen daha hızlı üretim yapması, bazen üretimi yavaşlatması, bazen de ürettiği ürünü değiştirmesi istensin. Sonuçta öyle bir planlama yapılsın ve öyle bir iletişim ağı kurulsun ki, dünyanın yüz binlerce farklı yerinde milyarlarca insan ortak bir plan doğrultusunda hareket etsin.

    Şimdi örneğimizi biraz daha büyütelim. Dünyanın nüfusunun şu andakinden daha fazla olduğunu, ancak söz konusu organizasyonun çok daha mükemmel bir şekilde işlediğini varsayalım. Ve dünyanın nüfusunu 15 bin kat daha artıralım. Yani dünya gibi 15 bin farklı gezegen olduğunu ve her gezegende bulunan 6 milyar insanın tek bir gezegene doluşarak 100 trilyonluk bir insan topluluğu oluşturduğunu varsayalım. Ve bu insan topluluğunun yine kusursuz bir uyum içinde birlikte çalıştıklarını, her bireyin ne yapması gerektiğinin kendisine cep telefonu vasıtası ile bildirildiğini düşünelim.

    İnsanın hayal gücünü dahi aşan bu örnek aslında gerçekten var olan bir organizasyonun basitleştirilmiş bir anlatımıdır. Ve bu kusursuz organizasyon dünya üzerindeki her insanın çok yakınında her saniye çalışmaktadır. Bu organizasyon kendi bedeninizi oluşturan yaklaşık 100 trilyon hücre arasında kurulmuştur.

    Siz bu yazıyı okurken vücudunuzda milyonlarca işlem yapılmaktadır. Bu işlemlerle bedeninizin hangi bölgesinde hangi hücrelerin neye ihtiyaçları olduğu hesaplanmakta, hangi görevleri yapmaları gerektiği belirlenmekte, hücrelerin ihtiyaçlarını karşılayacak önlemler alınmakta ve hücrelere ne yapmaları gerektiği teker teker bildirilmektedir.

    Örneğin bu yazıyı okumanızı sağlayan göz hücrelerinizin beslenmek için glikoza ihtiyaçları vardır. Bunun için kanınızda ne kadar şeker bulunacağını hesaplayan ve şeker miktarını sabit tutan bir sistem kurulmuş ve vücudunuza yerleştirilmiştir. Kalbinizin dakikada kaç kez atması gerektiği, kemiklerinizde depolanan kalsiyum oranı, böbreklerinizin dakikada süzdüğü kan miktarı ve bunlara benzer binlerce detay büyük bir planlama ve hücreler arasındaki iletişim ağı sayesinde hesaplanmakta ve organize edilmektedir. 100 trilyon hücrenin birbirleri ile uyum içinde çalışmalarını sağlayan bu kimyasal iletişim sistemine hormon sistemi adı verilmektedir.

    Hormon sistemi, sinir sistemi ile birlikte vücut hücrelerinin koordinasyonunu sağlar. Eğer sinir sistemi internet yoluyla gönderilen mesajlara benzetilirse, hormon sistemi mektup yoluyla gönderilen mesajlara benzer; daha yavaştır, ancak daha uzun süre etkilidir.

    İnsan bedenini yöneten bu sistemler incelendiğinde insanların farkında olmadıkları büyük bir gerçek de ortaya çıkar. İnsanların çoğu kendi hayatlarına kendilerinin hükmettiği, yaşamlarına kendilerinin yön verdikleri kanaatindedirler. Böyle düşünen bir insana "kendine, kendi bedenine ne kadar hakimsin?" sorusu sorulduğunda cevabı elbette, "tümüyle" olacaktır. Ancak bu cevap bilimsel gerçeklerle çelişmektedir.

    İnsan, kendi bedeninin çok kısıtlı bir bölümüne -o da ancak kısmen- hakimdir. Örneğin bedenini kullanarak yürüyebilir, konuşabilir veya ellerini kullanarak bir iş yapabilir. Ancak bedeninin derinliklerinde binlerce kimyasal ve fiziksel olay, insanın bilgisi ve iradesi dışında gerçekleşmektedir. Kendi bedenine ve kendi yaşamına hakim olduğunu zanneden bir insan bu yüzden büyük bir yanılgı içindedir.

    Bu kitap boyunca inceleyeceğimiz kusursuz iletişim sisteminin bize göstereceği bir başka önemli gerçek ise, cansız maddelerin kendi kendilerini tesadüfler sonucunda organize etmeleri ile canlılığın oluşmasının kesinlikle imkansız olduğudur. Darwinistler ve materyalistler, Allah'ın varlığına inanmazlar ve canlılığın, tesadüfler sonucunda, cansız maddelerden, kendiğilinden oluştuğunu iddia ederler. Ancak, 20. yüzyılda hücre ve hücrenin içindeki sistemler konusunda binlerce buluş yapılmış ve canlıların ileri derecede kompleks bir tasarıma sahip oldukları anlaşılmıştır. Sadece hormonlar ve hücreler arasındaki iletişim dahi, canlılarda ne kadar olağanüstü sistemlerin bulunduğunu ve bunların tesadüfen oluşmasının imkansız olduğunu göstermek açısından yeterlidir.

    Dolayısıyla bu kitabın iki yazılış amacı vardır. Bunlardan birincisi, tesadüfleri ilah edinen Darwinist materyalistlere, inandıkları felsefenin ne kadar mantıksız ve akıldışı olduğunu, bilimsel delil ve izahları ile göstermektir. İkinci amaç ise, Allah'ın varlığına iman edenlere, Allah'ın yaratışındaki kusursuzluğu ve mükemmelliği bir kez daha örnekleriyle göstermek, Rabbimizin şanını, kudretini ve üstünlüğünü görerek, O'nu en güzel isimleriyle yüceltmektir.

    İlerleyen sayfalarda insan bedenini insan adına yöneten hormon sisteminin üzerinde tecelli eden yaratılış mucizelerini inceleyecek ve Allah'ın yaratma sanatına hep birlikte şahit olacağız.
  • Siz dahil tüm insanlar dünyaya gelmeden önce anne karnında dokuz uzun ay geçirirler. İnsan, bu aşamanın başlangıcında sadece anne karnında gelişmeye başlayan küçücük bir hücre topluluğundan ibarettir... 22. günde fasulye tanesinden bile küçüktür. Bir gün, bu topluluğun tam orta yerinde küçücük bir yumru, bir emir alır ve aniden atmaya başlar. Vücuttaki tüm diğer hücreler sakindir ama o sürekli hareket eder ve asla durmaz. Asla "biraz durup dinlenme ihtiyacı" hissetmez. Ta ki, aradan on yıllar geçip de "dur" emrini alacağı güne kadar. Geçen bu süre ise, bir insan ömrünü tanımlar. Bu küçük yumruya "başla" ve "dur" emirlerini kim vermektedir?

    Siz henüz anne karnında 3 haftalıkken atmaya başlayan bu mükemmel pompanın, yani kalbin, çok önemli bir sorumluluğu vardır. Vücut içinde kanın dolaşmasını sağlamak; bir başka deyişle sizi meydana getiren ve tıpkı sizin gibi "canlı" olan yaklaşık 100 trilyon hücreye hayat vermek; bu hücrelerin nefes alıp vermelerini ve beslenmelerini sağlamak, onları temizlemek, hastalıklarını iyileştirmek ve onları düşmanlardan korumak... Sizi oluşturan hücreleri, dolayısıyla sizi yaşatan bu sistemi kuran kimdir?

    Peki size yaşam veren bu sistemin varlığı için siz ne yaptınız? Sizin böyle bir sisteme sahip olmak için yapabileceğiniz bir şey yoktu, çünkü henüz dünyaya gözlerinizi açmadan sizin için hazırlanmış bir düzenin içinde yaşamaya başladınız. Sahip olduğunuz beden kusursuz bir şekilde sizin için hazırlandı. Örneğin çevrenizi net olarak görebilmeniz için mükemmel bir çift göz yaratıldı. Dışarıdaki hava ile henüz karşılaşmış olmanıza rağmen, periyodik olarak soluk almanızı sağlayacak solunum sisteminiz daha siz anne karnındayken oluştu. Besinlerin her türlüsünü sindirebilecek bir sindirim sistemine, size özel parmak izleriyle birlikte parmaklara ve ellere, gözlerinizi yabancı maddelerden koruyacak göz kapakları ve kirpiklere ve bunun gibi çok sayıda organ ve özelliğe sahip olarak dünyaya geldiniz. Hızla yaklaşan bir cisme karşı otomatik olarak göz kapaklarınızı kapatarak gözünüzü korumanızı sağlayan refleks ve bunun gibi daha birçok "koruma tedbiri", hiç haberiniz yokken alındı ve bedeninize yerleştirildi. Bunlar için hiçbir zaman uğraş vermenize gerek olmadı.

    Bu sistemleri sizin için Yaratan, en kusursuz şekilde bedeninize yerleştiren Allah'tır. Sonsuz güç sahibi Allah şu ana kadar yaşamış olan ve şu anda yaşayan tüm insanları aynı mükemmel sistemlere sahip olarak yaratmaktadır.

    Size yaşam veren kalp ve onun hareketlendirdiği dolaşım sistemi de işte bu kusursuz ve eksiksiz düzenin bir parçasıdır. Kalbin pompaladığı "kan" adlı mucizevi sıvı, hareket etmeye başladığı andan itibaren bedeninizdeki hemen her hücreye "hayat" taşır. Kan, gözünüzden ayak parmaklarınıza kadar her noktayı dolaşan mükemmel bir ağ ile tüm bedeninizi kaplar. Siz büyürsünüz, o gelişir. Siz hastalanırsınız, sizi o savunur. Yaşamanız için hücrelerinizin beslenmesini o sağlar. Vücudunuzu o temizler. En önemlisi sizi yaşatacak olan oksijeni vücudun her hücresine ulaştırma görevi ona aittir. Bedeninizde dolaşan bu sıvı, yani kan, özel bir nimet, büyük bir mucizedir. Gelin bu mucizeyi birlikte inceleyelim ve böylece onu Yaratan Rabbimiz'in varlığına ve gücüne bir kez daha tanık olalım...