• Bakara Suresi, 35. ayet: Ve dedik ki: "Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleş. İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."
    Bakara Suresi, 49. ayet: Sizi, dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında, Firavun ailesinin elinden kurtardığımızı hatırlayın. Onlar, kadınlarınızı diri bırakıp, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
    Bakara Suresi, 187. ayet: Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz, siz de onlara örtüsünüz. Allah, gerçekten sizin, nefislerinize ihanet etmekte olduğunuzu bildi, tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazdıklarını dileyin. Fecir vakti, sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde itikafta olduğunuz zamanlarda onlara (kadınlarınıza) yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, (sakın) onlara yanaşmayın. İşte Allah, insanlara ayetlerini böylece açıklar; umulur ki sakınırlar.
    Bakara Suresi, 197. ayet: Hacc, bilinen aylardır. Böylelikle kim onlarda haccı farz eder (yerine getirir)se, (bilsin ki) haccda kadına yaklaşmak, fısk yapmak ve kavgaya girişmek yoktur. Siz, hayır adına ne yaparsanız, Allah, onu bilir. Azık edinin, şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır. Ey temiz akıl sahipleri, Benden korkup-sakının.
    Bakara Suresi, 222. ayet: Sana 'kadınların aybaşı halini' sorarlar. De ki: "O, bir rahatsızlık (eza)dır. Aybaşı halinde kadınlardan ayrılın ve temizlenmelerine kadar onlara (cinsel anlamda) yaklaşmayın. Temizlendiklerinde, Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin. Şüphesiz Allah, tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever."
    Bakara Suresi, 223. ayet: Kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlanıza dilediğiniz gibi varın. Kendiniz için (geleceğe hazırlık olarak güzel davranışlar) takdim edin. Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki elbette O'na kavuşucusunuz. İman edenlere müjde ver.
    Bakara Suresi, 226. ayet: Kadınlarından uzaklaşmaya yemin edenler için dört ay bekleme süresi vardır. Eğer (bu süre içinde eşlerine) dönerlerse, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
    Bakara Suresi, 227. ayet: (Yok) Eğer boşamada kararlı davranırsa (boşanırlar). Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.
    Bakara Suresi, 228. ayet: Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç 'ay hali ve temizlenme süresi' beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidirler. Onların lehine de, aleyhlerindeki maruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece var. Allah Azizdir. Hakimdir.
    Bakara Suresi, 229. ayet: Boşanma iki defadır. (Sonra) Ya iyilikle tutmak veya güzellikle bırakmak (gerekir). Onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şeyi geri almanız size helal değildir; ancak ikisinin Allah'ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkmuş olmaları (durumu başka). Eğer ikisinin Allah'ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkarsanız, bu durumda (kadının) fidye vermesinde ikisi için de günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır; onlara tecavüz etmeyin. Kim Allah'ın sınırlarına tecavüz ederse, onlar zalimlerin ta kendileridir.
    Bakara Suresi, 230. ayet: Yine onu (kadını üçüncü defa) boşarsa, (kadın) onun dışında bir başka kocayla nikahlanmadıkça ona helal olmaz. Eğer (bu koca da) onu boşarsa, onlar (ilk koca ile karısı) Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını sanıyorlarsa, tekrar birbirlerine dönmelerinde ikisi için günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır; bilen bir topluluk için bunları (böyle) açıklar.
    Bakara Suresi, 231. ayet: Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini tamamlamışlarsa, onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle bırakın. Fakat haklarını ihlal edip zarar vermek için onları (yanınızda) tutmayın. Kim böyle yaparsa artık o, kendi nefsine zulmetmiş olur. Allah'ın ayetlerini oyun (konusu) edinmeyin ve Allah'ın size verdiği nimeti ve size öğüt olarak indirdiği Kitabı ve hikmeti anın. Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah herşeyi bilendir.
    Bakara Suresi, 232. ayet: Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini de tamamlamışlarsa -birbirleriyle maruf (bilinen meşru biçimde) anlaştıkları takdirde- onlara, kendilerini kocalarına nikahlamalarına engel çıkarmayın. İşte, içinizde Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere bununla (böyle) öğüt verilir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah, bilir de siz bilmezsiniz.
    Bakara Suresi, 233. ayet: Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği bilinen (örf)e uygun olarak, çocuk kendisinin olana (babaya) aittir. Kimseye güç yetireceğinin dışında (yük ve sorumluluk) teklif edilmez. Anne, çocuğu, çocuk kendisinin olan baba da çocuğu dolayısıyla zarara uğratılmasın; mirasçı üzerinde(ki sorumluluk ve görev) de bunun gibidir. Eğer (anne ve baba) aralarında rıza ile ve danışarak (çocuğu iki yıl tamamlanmadan) sütten ayırmayı isterlerse, ikisi için de bir güçlük yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (bir süt anneye) emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun olarak ödedikten sonra size bir sorumluluk yoktur. Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir.
    Bakara Suresi, 234. ayet: İçinizden ölenlerin (geride) bıraktığı eşler, kendi kendilerine dört ay on (gün) beklerler. Bu bekleme süresi dolduğunda, artık onların kendi haklarında maruf (meşru) bir şekilde yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Allah, işlediklerinizden haberi olandır.
    Bakara Suresi, 235. ayet: (İddeti bekleyen) Kadınları nikahlamak istediğinizi (onlara) sezdirmenizde ya da böyle bir isteği gönlünüzde saklamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Gerçekte Allah, sizin onları (kalbinizden geçirip) anacağınızı bilir. Sakın bilinen (meşru) sözler dışında onlarla gizlice vaadleşmeyin; bekleme süresi tamamlanıncaya kadar nikah bağını bağlamaya kesin karar vermeyin. Ve bilin ki, elbette Allah kalbinizden geçeni bilmektedir. Artık ondan kaçının. Ve bilin ki, şüphesiz Allah bağışlayandır, (kullara) yumuşak davranandır.
    Bakara Suresi, 236. ayet: Kendilerine el sürmediğiniz, mehirlerini tespit etmediğiniz kadınları boşamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Onları yararlandırın, zengin olan kendi gücü, darda olan da kendi gücü oranında, maruf (meşru ve örfe uygun) bir şekilde yararlandırsın. (Bu,) iyilik edenler üzerinde bir haktır.
    Bakara Suresi, 237. ayet: Eğer onlara mehir tespit eder de, el sürmeden boşarsanız, bu durumda -kendileri veya nikah bağı elinde olanın bağışlaması hariç- tespit ettiğiniz (mehr)in yarısı onlarındır. Sizin (tümünü veya fazlasını) bağışlamanız takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü (derece farkını) unutmayın. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.
    Bakara Suresi, 240. ayet: İçinizde ölüp de (geride) eşler bırakanlar, (evlerinden) çıkarılmaksızın, bir yıla kadar yararlanmaları için eşlerine vasiyet (bıraksınlar). Ama onlar, (kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık onların maruf (meşru) olarak kendileri için yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur. Allah güçlü ve üstün olandır. Hüküm ve hikmet sahibidir.
    Bakara Suresi, 241. ayet: (Kocası tarafından) Boşanan (kadın)ların maruf (meşru) bir tarzda yararlanma (ve geçim pay)ları vardır. Bu, sakınanlar üzerinde bir hak (borç) tır.
    Al-i İmran Suresi, 35. ayet: Hani İmran'ın karısı: "Rabbim, karnımda olanı, 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak' Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen" demişti.
    Al-i İmran Suresi, 36. ayet: Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: "Rabbim, doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise, kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş (kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım."
    Al-i İmran Suresi, 37. ayet: Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı. Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: "Meryem, bu sana nereden geldi?" deyince, "Bu, Allah Katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verendir" dedi.
    Al-i İmran Suresi, 42. ayet: Hani melekler: "Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı," demişti.
    Al-i İmran Suresi, 43. ayet: "Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et."
    Al-i İmran Suresi, 44. ayet: Bunlar, gayb haberlerindendir; bunları sana vahyediyoruz. Onlardan hangisi Meryem'i sorumluluğuna alacak diye kalemleriyle kur'a atarlarken sen yanlarında değildin; çekişirlerken de yanlarında değildin.
    Al-i İmran Suresi, 47. ayet: "Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken, nasıl bir çocuğum olabilir?" dedi. (Fakat) Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse, yalnızca ona "ol" der, o da hemen oluverir."
    Al-i İmran Suresi, 61. ayet: Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle 'çekişip-tartışmalara girişirlerse' de ki: "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah'ın lanetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım."
    Nisa Suresi, 1. ayet: Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinizden korkup-sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizle dilekleştiğiniz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.
    Nisa Suresi, 3. ayet: Eğer yetim (kız)lar konusunda adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, bu durumda, (onlarla değil) size helal olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet adaleti sağlayamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir (eş) ya da sağ ellerinizin malik olduğu (cariye) ile (yetinin). Bu, sapmamanıza daha yakındır.
    Nisa Suresi, 4. ayet: Kadınlara mehirlerini gönülden isteyerek (ve bir hak olarak) verin, fakat onlar, gönül hoşluğuyla size ondan bir şeyi bağışlarlarsa, onu da afiyetle, iç huzuruyla yiyin.
    Nisa Suresi, 7. ayet: Anne ve baba ile akrabaların bıraktıklarından erkekler için bir pay vardır; anne ve baba ile akrabanın bıraktıklarından kadınlar için de bir pay vardır. Bunun azından ve çoğundan farz kılınmış bir pay vardır.
    Nisa Suresi, 11. ayet: Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder. Eğer onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kadın (veya kız) bir tek ise, bu durumda yarısı onundur. (Ölenin) Bir çocuğu varsa, geriye bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir, çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda annesi için üçte bir vardır. Onun kardeşleri varsa o zaman annesi için altıda bir'dir. (Ancak bu hükümler, ölenin) Ettiği vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Babalarınız, oğullarınız, siz onların hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bunlar) Allah'tan bir farzdır. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.
    Nisa Suresi, 12. ayet: Eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, geride bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa, -onunla yapacakları vasiyetten ya da (ayıracakları) borçtan sonra- bu durumda bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Sizin çocuğunuz yoksa, geriye bıraktıklarınızdan dörtte biri onların (kadınlarınızın)dır. Eğer sizin çocuğunuz varsa geriye bıraktıklarınızdan sekizde biri onların (kadınlarınızın)dır. (Yine bu hükümler,) Edeceğiniz vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Mirası aranan erkek ya da kadın, çocuğu ve babası olmayan bir kimse olup erkek veya kız kardeşi bulunursa onlardan her biri için altıda bir vardır. Eğer bundan fazla iseler, bu durumda -kendisiyle yapılan vasiyette ya da (varsa) borçtan sonra- üçte bir'de -zarara uğratılmaksızın onlara ortaktırlar. (Bu size) Allah'tan bir vasiyettir, Allah, bilendir, (kullara) yumuşak olandır.
    Nisa Suresi, 15. ayet: Kadınlarınızdan fuhuş yapanların aleyhinde olmak üzere içinizden dört şahid tutun. Eğer şehadet ederlerse, onları, ölüm alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol kılıncaya kadar evlerde alıkoyun.
    Nisa Suresi, 19. ayet: Ey iman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmaya kalkışmanız helal değildir. Apaçık olan 'çirkin bir hayasızlık' yapmadıkları sürece, onlara verdiklerinizin bir kısmını gidermeniz (kendinize almanız) için onlara baskı yapmanız da (helal değildir.) Onlarla güzellikle geçinin. Şayet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama Allah onda çok hayır kılar.
    Nisa Suresi, 20. ayet: Bir eşi bırakıp yerine bir başka eşi almak isterseniz, onlardan birine (öncekine) yüklerle (mal ve para) vermişseniz bile ondan hiçbir şey almayın. Ona iftira ederek ve apaçık bir günaha girerek verdiğinizi alacak mısınız?
    Nisa Suresi, 21. ayet: Onu nasıl alırsınız ki, birbirinize katılmış (birleşerek içli-dışlı olmuş)tınız. Onlar sizden kesin bir güvence (kuvvetli bir ahid) de almışlardı.
    Nisa Suresi, 22. ayet: Kadınlardan babalarınızın nikahladıklarını nikahlamayın. Ancak (cahiliyede) geçen geçmiştir. Çünkü bu, 'çirkin bir hayasızlık' ve 'öfke duyulan bir iğrençliktir.' Ne kötü bir yoldu o!..
    Nisa Suresi, 23. ayet: Sizlere anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerin kızları, kız kardeşlerin kızları, sizi emziren (süt) anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri ve kendileriyle (gerdeğe) girdiğiniz kadınlarınızdan olup koruyuculuğunuz altında bulunan üvey kızlarınız -onlarla gerdeğe girmemişseniz, size bir sakınca yoktur-, sizin sülbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi biraraya getirdiğiniz (evlilik) haram kılındı. Ancak (cahiliyede) geçen geçmiştir. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
    Nisa Suresi, 24. ayet: Sağ ellerinizin malik olduğu (cariyeler) dışındaki kadınlardan 'evli ve özgür' olanlarla da (evlenmeniz haramdır.) Bunlar, Allah'ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında kalanı iffetlerini koruyup fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla (mehir vererek) evlenecek kadın aramanız size helal kılındı. Öyleyse onlardan hangi şeyle (veya ne kadar) yararlandıysanız, onlara ücret (mehir)lerini tespit edildiği miktarıyla ödeyin. Miktarın tespitinden sonra, karşılıklı hoşnut olduğunuz bir şey konusunda üstünüze bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.
    Nisa Suresi, 25. ayet: İçinizden özgür mü'min kadınları nikahlamaya güç yetiremeyenler, o zaman sağ ellerinizin malik olduğu inanmış cariyelerinizden (alsın.) Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Öyleyse onları, fuhuşta bulunmayan, iffetli ve gizlice dostlar edinmemişler olarak velilerinin izniyle nikahlayın. Onlara ücretlerini (mehirlerini) maruf (güzel ve örfe uygun) bir şekilde verin. Evlendikten sonra, fuhuş yapacak olurlarsa, özgür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı(nı uygulayın.) Bu, sizden günaha sapmaktan endişe edip korkanlar içindir. Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
    Nisa Suresi, 32. ayet: Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize göre üstün kıldığı şeyi (malı) temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından pay (olduğu gibi), kadınlara da kazandıklarından pay vardır. Allah'tan onun fazlını (ihsanını) isteyin. Gerçekten, Allah herşeyi bilendir.
    Nisa Suresi, 33. ayet: Anne-babanın ve yakınların geride bıraktıklarından ve her birine mirasçılar kıldık. Yeminlerinizin (akid ile) bağladığı kimselere de kendi paylarını verin. Şüphesiz, Allah, herşeye şahid olandır.
    Nisa Suresi, 34. ayet: Allah'ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde 'sorumlu gözeticidir.' Saliha kadınlar, gönülden (Allah'a), itaat edenler, Allah nasıl koruduysa görünmeyeni koruyanlardır. Nüşuzundan korktuğunuz kadınlara (önce) öğüt verin, (sonra onları) yataklarda yalnız bırakın, (bu da yetmezse hafifçe) vurun. Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Doğrusu Allah Yücedir, büyüktür.
    Nisa Suresi, 35. ayet: (Kadın ile kocanın) Aralarının açılmasından korkarsanız, bu durumda erkeğin ailesinden bir hakem, kadının da ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar, (arayı) düzeltmek isterlerse, Allah da aralarında başarı sağlar. Şüphesiz, Allah, bilendir, haberdar olandır.
    Nisa Suresi, 36. ayet: Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.
    Nisa Suresi, 43. ayet: Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişseniz yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin, (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
    Nisa Suresi, 75. ayet: Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?
    Nisa Suresi, 76. ayet: İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.
    Nisa Suresi, 98. ayet: Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan müstaz'aflar olup hiçbir çareye güç yetiremeyenler ve bir yol (çıkış) bulamayanlar başka.
    Nisa Suresi, 124. ayet: Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir 'çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar' bile haksızlığa uğramayacaklardır.
    Nisa Suresi, 127. ayet: Kadınlar konusunda senden fetva isterler. De ki: "Onlara ilişkin fetvayı size Allah veriyor. (Bu fetva,) Kendilerine yazılan (hakları veya miras)ı vermediğiniz ve kendilerini nikahlamayı istediğiniz yetim kadınlar ve zayıf çocuklar (hakkında) ile yetimlere karşı adaleti ayakta tutmanız konusunda size kitapta okunmakta olanlardır. Hayır adına her ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.
    Nisa Suresi, 128. ayet: Eğer bir kadın, kocasının nüşuzundan veya ondan yüz çevirip uzaklaşmasından korkarsa, barış ile aralarını bulup düzeltmekte ikisi için sakınca yoktur. Barış daha hayırlıdır. Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.
    Nisa Suresi, 129. ayet: Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
    Nisa Suresi, 130. ayet: Eğer ikisi ayrılacak olurlarsa, Allah her birine 'genişlik (rızık ve ihsan) kaynaklarından' kazandırır (ihtiyaçlardan korur.) Allah, (rahmetiyle) geniş olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Maide Suresi, 38. ayet: Hırsız erkek ve hırsız kadının, (çalıp) kazandıklarına bir karşılık, Allah'tan, 'tekrarı önleyen kesin bir ceza' olmak üzere ellerini kesin. Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
    En'am Suresi, 100. ayet: Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa onları O yaratmıştır. Bir de hiçbir bilgiye dayanmaksızın O'na oğullar ve kızlar yakıştırıp-uydurdular. O ise nitelendiregeldikleri şeylerden Yücedir, uzaktır.
    En'am Suresi, 101. ayet: Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O'nun nasıl bir çocuğu olabilir? O'nun bir eşi (zevcesi) yoktur. O, herşeyi yaratmıştır. O, herşeyi bilendir.
    En'am Suresi, 139. ayet: Bir de dediler ki: "Bu hayvanların karınlarında olan, yalnızca bizim erkeklerimize aittir, eşlerimize ise haramdır. Eğer o, ölü doğarsa onlar da bunda ortaktırlar." Allah, (bu) düzmelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz O, hüküm sahibi olandır, bilendir.
    Araf Suresi, 81. ayet: "Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz."
    Araf Suresi, 127. ayet: Firavun kavminin önde gelenleri, dediler ki: "Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır'da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terk etmeleri için mi (serbest) bırakacaksın?" (Firavun) Dedi ki: "Erkek çocuklarını öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara karşı kahir bir üstünlüğe sahibiz."
    Araf Suresi, 141. ayet: "Hani size dayanılmaz işkenceler yapan, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı öldüren Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir imtihan vardı."
    Araf Suresi, 189. ayet: O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması için ondan eşini var etti. Onu (eşini) örtüp-bürüyünce, o da bir yük yüklendi de bununla (bir süre) gezindi. Nitekim ağırlaşınca, ikisi Rableri olan Allah'a dua ettiler: "Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden olacağız."
    Tevbe Suresi, 24. ayet: De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resûlü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez.
    Tevbe Suresi, 67. ayet: Münafık erkekler ve münafık kadınlar, bazısı bazısındandır; kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar, ellerini sımsıkı tutarlar. Onlar Allah'ı unuttular; O da onları unuttu. Şüphesiz, münafıklar fıska sapanlardır.
    Tevbe Suresi, 68. ayet: Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da ve (bütün) kafirlere, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşini vadetti. Bu, onlara yeter. Allah onları lanetlemiştir ve onlar için sürekli bir azap vardır.
    Tevbe Suresi, 71. ayet: Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Tevbe Suresi, 72. ayet: Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.
    Hud Suresi, 71. ayet: Karısı ayaktaydı, bunun üzerine güldü. Biz ona İshak'ı, İshak'ın arkasından da Yakub'u müjdeledik.
    Hud Suresi, 72. ayet: "Vay bana" dedi (kadın). "Ben kocamış bir kadın iken ve şu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım? Gerçekten bu, şaşırtıcı bir şey!.."
    Yusuf Suresi, 21. ayet: Onu satın alan bir Mısırlı (aziz,) karısına: "Onun yerini üstün tut (ona güzel bak), umulur ki bize bir yararı dokunur ya da onu evlat ediniriz" dedi. Böylelikle Biz, Yusuf'u yeryüzünde (Mısır'da) yerleşik kıldık. Ona sözlerin yorumundan (olan bir bilgiyi) öğrettik. Allah, emrinde galib olandır, ancak insanların çoğu bilmezler.
    Yusuf Suresi, 23. ayet: Evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: "İsteklerim senin içindir, gelsene" dedi. (Yusuf) Dedi ki: "Allah'a sığınırım. Çünkü o benim Efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez."
    Yusuf Suresi, 24. ayet: Andolsun kadın onu arzulamıştı, -eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydi- o da (Yusuf da) onu arzulamıştı. Böylelikle Biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik). Çünkü o, muhlis kullarımızdandı.
    Yusuf Suresi, 25. ayet: Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın onun gömleğini arkadan çekip yırttı. (Tam) Kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: "Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka cezası ne olabilir?"
    Yusuf Suresi, 26. ayet: (Yusuf) Dedi ki: "Onun kendisi benden murad almak istedi." Kadının yakınlarından bir şahid şahitlik etti: "Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmışsa bu durumda kadın doğruyu söylemiştir, kendisi ise yalan söyleyenlerdendir.
    Yusuf Suresi, 27. ayet: Yok eğer onun gömleği arkadan çekilip-yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve kendisi doğruyu söyleyenlerdendir."
    Yusuf Suresi, 28. ayet: Onun gömleğinin arkadan çekilip-yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): "Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür" dedi.
    Yusuf Suresi, 29. ayet: "Yusuf, sen bundan yüz çevir. Sen de (kadın) günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Doğrusu sen günahkarlardan oldun."
    Yusuf Suresi, 30. ayet: Şehirde (birtakım) kadınlar: "Aziz (Vezir)'in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu onu açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz." dedi.
    Yusuf Suresi, 31. ayet: (Kadın) Onların düzenlerini işitince, onlara (bir davetçi) yolladı, oturup dayanacakları yerler hazırladı ve her birinin eline (önlerindeki meyveleri soymaları için) bıçak verdi. (Yusuf'a da:) "Çık, onlara (görün)" dedi. Böylece onlar onu (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler, (şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve: "Allah'ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir" dediler.
    Yusuf Suresi, 32. ayet: Kadın dedi ki: "Beni kendisiyle kınadığınız işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürülenlerden olacak."
    Yusuf Suresi, 100. ayet: Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu; onun için secdeye kapandılar. Dedi ki: "Ey Babam, bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı. Bana iyilik etti, çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra, (O,) çölden sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O'dur."
    Ra'd Suresi, 8. ayet: Allah, her dişinin neyi yüklendiğini (neye hamile kaldığını) ve döl yataklarının neyi eksiltip neyi eklediğini bilir. O'nun Katında herşey bir miktar (ölçü) iledir.
    Ra'd Suresi, 23. ayet: Onlar, Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından 'salih davranışlarda' bulunanlar da (Adn cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:)
    Ra'd Suresi, 38. ayet: Andolsun, senden önce de elçiler gönderdik, onlara eşler ve çocuklar verdik. Allah'ın izni olmaksızın (hiç)bir elçiye herhangi bir ayeti (mucizeyi) getirmek olacak iş değildi. Her ecel (tespit edilmiş süre) için bir kitap (yazı, hüküm, son) vardır.
    İbrahim Suresi, 6. ayet: Hani Musa kavmine şöyle demişti: "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O sizi Firavun ailesinden kurtarmıştı, onlar sizi en dayanılmaz işkencelere uğratıyor, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir sınav vardır."
    Hicr Suresi, 71. ayet: Dedi ki: "Eğer yapmak-istiyorsanız, işte bunlar, benim kızlarım."
    Nahl Suresi, 57. ayet: Ve Allah'a kızlar isnad ediyorlar, (haşa) O Yücedir. Hoşlandıkları (erkek çocuklar) da kendilerinindir.
    Nahl Suresi, 58. ayet: Onlardan birine kız (çocuk) müjdelendiği zaman içi öfkeyle-taşarak yüzü simsiyah kesilir.
    Nahl Suresi, 72. ayet: Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve size eşlerinizden çocuklar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerden rızıklandırdı. Şimdi onlar, batıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetini inkar mı ediyorlar?
    Nahl Suresi, 78. ayet: Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi.
    Nahl Suresi, 97. ayet: Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.
    İsra Suresi, 23. ayet: Rabbin, O'ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle-davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: "Öf" bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle.
    Meryem Suresi, 5. ayet: "Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım adına korkuya kapıldım, benim karım da bir kısır (kadın)dır. Artık bana Kendi Katından bir yardımcı armağan et."
    Meryem Suresi, 14. ayet: Ana ve babasına itaatkardı ve isyan eden bir zorba değildi.
    Meryem Suresi, 16. ayet: Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o, ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti.
    Meryem Suresi, 17. ayet: Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik, o da, düzgün bir beşer kılığında görünmüştü.
    Meryem Suresi, 18. ayet: Demişti ki: "Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah)a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma)."
    Meryem Suresi, 19. ayet: Demişti ki: "Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım)."
    Meryem Suresi, 20. ayet: O: "Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken" dedi.
    Meryem Suresi, 21. ayet: "İşte böyle" dedi. "Rabbin, dedi ki: -Bu Benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır)." Ve iş de olup bitmişti.
    Meryem Suresi, 22. ayet: Böylelikle ona gebe kaldı, sonra onunla ıssız bir yere çekildi.
    Meryem Suresi, 23. ayet: Derken doğum sancısı onu bir hurma dalına sürükledi. Dedi ki: "Keşke bundan önce ölseydim de, hafızalardan silinip unutuluverseydim."
    Meryem Suresi, 27. ayet: Böylece onu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: "Ey Meryem, sen gerçekten şaşırtıcı bir şey yaptın."
    Meryem Suresi, 28. ayet: "Ey Harun'un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın, utanmaz (bir kadın) değildi."
    Meryem Suresi, 29. ayet: Bunun üzerine ona (çocuğa) işaret etti. Dediler ki: "Henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?"
    Taha Suresi, 40. ayet: "Hani kız kardeşin gezinip; "Onu(n bakımını) üstlenecek birini size haber vereyim mi?" demekteydi. Böylece, seni annene geri çevirmiş olduk ki, gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın. Sen bir insan öldürmüştün de, Biz seni tasadan kurtarmış ve seni 'esaslı bir denemeden geçirip-denemiştik.' Medyen halkı arasında da yıllarca kalmıştın, sonra bir kader üzerine (buraya) geldin ey Musa."
    Taha Suresi, 117. ayet: Bunun üzerine dedik ki: "Ey Adem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun."
    Taha Suresi, 121. ayet: Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp-örtmeye başladılar. Adem, Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp-kaldı.
    Enbiya Suresi, 91. ayet: Irzını koruyan (Meryem); Biz ona Kendi ruhumuzdan üfledik, onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık.
    Mü'minun Suresi, 50. ayet: Biz, Meryem'in oğlunu ve annesini bir ayet kıldık ve ikisini barınmaya elverişli ve akar suyu olan bir tepede yerleştirdik.
    Nur Suresi, 2. ayet: Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek (celde) vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onlara Allah'ın dini(ni uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın; onlara uygulanan cezaya mü'minlerden bir grup da şahit bulunsun.
    Nur Suresi, 3. ayet: Zina eden erkek, zina eden ya da müşrik olan bir kadından başkasını nikahlayamaz; zina eden kadını da zina eden ya da müşrik olan bir erkekten başkası nikahlayamaz. Bu, mü'minlere haram kılınmıştır.
    Nur Suresi, 4. ayet: Korunan (iffetli) kadınlara (zina suçu) atan, sonra dört şahid getirmeyenlere de seksen değnek vurun ve onların şahidliklerini ebedi olarak kabul etmeyin. Onlar fasık olanlardır.
    Nur Suresi, 6. ayet: Kendi eşlerine (zina suçu) atan ve kendileri dışında şahidleri bulunmayanlar ise, onlardan da her birinin şahidliği, Allah adına dört (kere yemin) ile kendisinin hiç şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuna şahidlik etmektir.
    Nur Suresi, 7. ayet: Beşinci (yemini) ise, eğer yalan söyleyenlerdense, Allah'ın lanetinin muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dir.
    Nur Suresi, 8. ayet: Onun (kadının) da dört kere Allah adına (yeminle) onun (kocasının) hiç şüphesiz yalan söyleyenlerden olduğuna şahidlik etmesi kendisinden cezayı uzaklaştırır.
    Nur Suresi, 9. ayet: Beşinci (yemini) ise, eğer o (kocası) doğru söylüyor ise, Allah'ın gazabının muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dır.
    Nur Suresi, 26. ayet: Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler, kötü kadınlara; iyi ve temiz erkekler, iyi ve temiz kadınlara (yaraşır). Bunlar, onların demekte olduklarından uzaktırlar. Bunlar için bir bağışlanma ve kerim (üstün) bir rızık vardır.
    Nur Suresi, 31. ayet: Mü'min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar. Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah'a tevbe edin ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz."
    Nur Suresi, 32. ayet: İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah, Kendi fazlından onları zengin eder. Allah geniş (nimet sahibi)dir, bilendir.
    Nur Suresi, 33. ayet: Nikah (imkanı) bulamayanlar, Allah onları Kendi fazlından zenginleştirinceye kadar iffetli davransınlar. Sağ ellerinizin malik olduğu (köle ve cariyelerden) mükatebe isteyenlere -eğer onlarda bir hayır görüyorsanız- mükatebe yapın. Ve Allah'ın size verdiği malından onlara verin. Dünya hayatının geçici metaını elde etmek için -ırzlarını korumak istiyorlarsa- cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz, onların (fuhşa) zorlanmalarından sonra Allah (onları) bağışlayandır, esirgeyendir.
    Nur Suresi, 60. ayet: Kadınlardan evliliği ummayıp da oturmakta olanlar, süslerini açığa vurmaksızın (dış) elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir sakınca yoktur. Yine de iffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah, işitendir, bilendir.
    Furkan Suresi, 74. ayet: Ve onlar: "Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl," diyenlerdir.
    Şuara Suresi, 166. ayet: "Rabbinizin sizler için yaratmış bulunduğu eşlerinizi bırakıyorsunuz. Hayır, siz sınırı çiğneyen bir kavimsiniz."
    Şuara Suresi, 171. ayet: Yalnızca geri kalanlar içinde bir kocakarı hariç.
    Neml Suresi, 32. ayet: Dedi ki: "Ey önde gelenler, bu işimde bana görüş belirtin, siz (herşeye) şahidlik etmedikçe ben hiçbir işte kesin (karar veren biri) değilim."
    Neml Suresi, 42. ayet: Böylece (Belkıs) geldiği zaman ona: "Senin tahtın böyle mi?" denildi. Dedi ki: "Tıpkı kendisi. Bize ondan önce ilim verilmişti ve biz Müslüman olmuştuk."
    Neml Suresi, 44. ayet: Ona: "Köşke gir" denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki: "Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir." Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum."
    Neml Suresi, 55. ayet: "Siz gerçekten, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz (yaptığı şeyi) bilmeyen bir kavimsiniz."
    Neml Suresi, 57. ayet: Biz de, onu ve ailesini kurtardık, yalnızca karısı hariç; onu geride (azap içinde kalanlar arasında) takdir ettik.
    Kasas Suresi, 7. ayet: Musa'nın annesine: "Onu emzir, şayet onun için korkacak olursan, onu suya bırak, korkma ve üzülme; çünkü onu Biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu gönderilen (elçilerden) kılacağız" diye vahyettik (bildirdik).
    Kasas Suresi, 9. ayet: Firavun'un karısı dedi ki: "Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz." Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuurunda değillerdi.
    Kasas Suresi, 10. ayet: Musa'nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü'minlerden olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı.
    Kasas Suresi, 11. ayet: Ve onun kız kardeşine: "Onu izle," dedi. Böylece o da, kendileri farkında değilken onu uzaktan gözetledi.
    Kasas Suresi, 12. ayet: Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik. (Kız kardeşi:) "Ben, sizin adınıza onun bakımını üstlenecek ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi size bildireyim mi?" dedi.
    Kasas Suresi, 13. ayet: Böylelikle, gözünün aydın olması, üzülmemesi ve gerçekten Allah'ın va'dinin hak olduğunu bilmesi için, onu annesine geri vermiş olduk. Ancak onların çoğu bilmezler.
    Ankebut Suresi, 8. ayet: Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.
    Lokman Suresi, 14. ayet: Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Banadır."
    Lokman Suresi, 15. ayet: Bununla birlikte, onların ikisi (annen ve baban) hakkında bir bilgin olmayan şeyi Bana şirk koşman için, sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda onlara itaat etme ve dünya (hayatın) da onlara iyilikle (ma'ruf üzere) sahiplen (onlarla geçin) ve Bana 'gönülden-katıksız olarak yönelenin' yoluna tabi ol. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, böylece Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim.
    Ahzab Suresi, 4. ayet: Allah, bir adamın kendi (göğüs) boşluğu içinde iki kalp kılmadı ve kendilerini annelerinize benzeterek yemin konusu yaptığınız (zıharda bulunduğunuz) eşlerinizi sizin anneleriniz yapmadı, evlatlıklarınızı da sizin (öz) çocuklarınız saymadı. Bu, sizin (yalnızca) ağzınızla söylemenizdir. Allah ise, hakkı söyler ve (doğru olan) yola yöneltip-iletir.
    Ahzab Suresi, 6. ayet: Peygamber, mü'minler için kendi nefislerinden daha evladır ve onun zevceleri de onların anneleridir. Rahim sahipleri (akrabalar) de, Allah'ın Kitab'ında birbirlerine öteki mü'minlerden ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza maruf üzere yapacaklarınız başka; bunlar Kitap'ta yazılmış bulunmaktadır.
    Ahzab Suresi, 29. ayet: "Eğer siz Allah'ı, Resûlü'nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız artık hiç şüphesiz Allah, içinizden güzellikte bulunanlar için büyük bir ecir hazırlamıştır."
    Ahzab Suresi, 30. ayet: Ey peygamberin kadınları, sizden kim açık bir çirkin-utanmazlıkta bulunursa, onun azabı iki kat olarak artırılır. Bu da Allah'a göre pek kolaydır.
    Ahzab Suresi, 31. ayet: Ama sizden kim Allah'a ve Resûlü'ne gönülden -itaat eder ve salih bir amelde bulunursa, ona ecrini iki kat veririz. Ve Biz ona üstün bir rızık da hazırlamışızdır.
    Ahzab Suresi, 32. ayet: Ey peygamberin kadınları, siz kadınlardan herhangi biri (gibi) değilsiniz; eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamah eder. Sözü maruf bir tarzda söyleyin.
    Ahzab Suresi, 33. ayet: Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargah edinin), ilk cahiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah'a ve elçisine itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.
    Ahzab Suresi, 34. ayet: Evlerinizde okunmakta olan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, latiftir, haberdar olandır.
    Ahzab Suresi, 35. ayet: Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, gönülden (Allah'a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah'tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çokça zikreden erkekler ve (Allah'ı çokça) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır.
    Ahzab Suresi, 36. ayet: Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü'ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.
    Ahzab Suresi, 37. ayet: Hani sen, Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye: "Eşini yanında tut ve Allah'tan sakın" diyordun; insanlardan çekinerek Allah'ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun; oysa Allah, Kendisi'nden çekinmene çok daha layıktı. Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, Biz onu seninle evlendirdik; ki böylelikle evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onlarla evlenme konusunda mü'minler üzerine bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir.
    Ahzab Suresi, 49. ayet: Ey iman edenler, mü'min kadınları nikahlayıp sonra onlara dokunmadan boşarsanız, bu durumda sizin için üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur. Artık (hemen) onları yararlandırın (onlara yetecek bir miktar verin) ve güzel bir salma tarzıyla onları salıverin.
    Ahzab Suresi, 50. ayet: Ey Peygamber, gerçekten Biz sana ücretlerini (mehirlerini) verdiğin eşlerini ve Allah'ın sana ganimet olarak verdikleri (savaş esirleri)nden sağ elinin malik olduğu (cariyeler) ile seninle birlikte hicret eden amcanın kızlarını, halanın kızlarını, dayının kızlarını ve teyzenin kızlarını helal kıldık; bir de, kendisini peygambere hibe eden ve peygamberin kendisini almak istediği mü'min bir kadını da, -mü'minler için olmaksızın yalnızca sana has olmak üzere- (senin için helal kıldık). Biz, kendi eşleri ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) konusunda onlar (mü'minler) üzerine neyi farz kıldığımızı bildik (size bildirdik). Böylelikle senin için hiçbir güçlük olmasın. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
    Ahzab Suresi, 51. ayet: Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini de yanına alıp-barındırabilirsin; ayrıldıklarından, istek duyduklarına (dönmende) senin için bir sakınca yoktur. Onların gözlerinin aydınlanıp hüzne kapılmamalarına ve kendilerine verdiğinle hepsinin hoşnut olmalarına en yakın (en uygun) olan budur. Allah, kalplerinizde olanı bilir. Allah bilendir, halimdir.
    Ahzab Suresi, 52. ayet: Bundan sonra (başka) kadınlar ve bunları başka eşlerle değiştirmek -güzellikleri senin hoşuna gitse bile- sana helal olmaz; ancak sağ elinin malik olduğu (cariyeler) başka. Allah herşeyi gözetleyip denetleyendir.
    Ahzab Suresi, 55. ayet: Onlar için babaları, oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) hakkında bir sakınca yoktur. (Ey Müslüman kadınlar) Allah'tan sakının. Şüphesiz Allah, herşeye şahid olandır.
    Al-i İmran Suresi, 58. ayet: Bunları Biz sana ayetlerden ve hikmetli zikirden (Kur'an'dan) okuyoruz.
    Ahzab Suresi, 59. ayet: Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
    Ahzab Suresi, 73. ayet: Şundan ki: Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları azaplandıracak; mü'min erkeklerin ve mü'min kadınların tevbesini kabul edecektir. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
    Fatır Suresi, 11. ayet: Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla sudan. Sonra da sizi çift çift kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah'a göre kolaydır.
    Yasin Suresi, 56. ayet: Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.
    Saffat Suresi, 48. ayet: Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır.
    Saffat Suresi, 49. ayet: Sanki onlar, saklı bir yumurta gibi (çarpıcı ve pürüzsüz).
    Saffat Suresi, 135. ayet: Geride bırakılanlar arasında bir yaşlı kadın dışında.
    Saffat Suresi, 149. ayet: Şimdi sen onlara sor: -Kızlar senin Rabbinin, erkek çocuklar onların mı?
    Saffat Suresi, 153. ayet: (Allah,) Kızları, erkek çocuklara tercih mi etmiş?
    Zümer Suresi, 6. ayet: Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan kendi eşini var etti ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?
    Mü'min Suresi, 8. ayet: "Rabbimiz, onları Adn cennetlerine sok ki onlara (bunu) va'dettin; babalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanları da. Gerçekten Sen, üstün ve güçlü olansın, hüküm ve hikmet sahibisin."
    Mü'min Suresi, 25. ayet: Böylece, o, Katımız'dan kendilerine bir hak ile geldiği zaman, dediler ki: "Onunla birlikte iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün; kadınlarını ise sağ bırakın." Ancak kafirlerin hileli-düzeni boşa çıkmakta olandan başkası değildir.
    Zuhruf Suresi, 16. ayet: Yoksa O, yarattıklarından kızları (kendine) edindi ve erkekleri size mi ayırdı?
    Zuhruf Suresi, 17. ayet: Oysa onlardan biri, O, Rahman (olan Allah) için verdiği örnek ile (kız çocuğunun doğumuyla) müjdelendiği zaman, yüzü simsiyah kesilmiş olarak kahrından yutkundukça yutkunur.
    Zuhruf Suresi, 18. ayet: Onlar, süs içinde büyütülüp de mücadelede açık olmayan (kızlar)ı mı (Allah'a yakıştırıyorlar)?
    Ahkaf Suresi, 15. ayet: Biz insana, 'anne ve babasına' iyilikle davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle doğurdu. Onun (hamilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır. Nihayet güçlü (erginlik) çağına erip kırk yıl (yaşın)a ulaşınca, dedi ki: "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve Senin razı olacağın salih bir amelde bulunmamı bana ilham et; benim için soyumda salahı ver. Gerçekten ben tevbe edip Sana yöneldim ve gerçekten ben Müslümanlardanım."
    Ahkaf Suresi, 17. ayet: O kimse ki, anne ve babasına: "Öf size, benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni (diriltilip) çıkarılacağımla mı tehdit ediyorsunuz?" dedi. O ikisi (anne ve babası) ise Allah'a yakararak: "Yazıklar sana, iman et, şüphesiz Allah'ın va'di haktır." (derler; fakat) O: "Bu, geçmişlerin masallarından başkası değildir" der.
    Fetih Suresi, 5. ayet: (Bütün bunlar,) Mü'min erkekleri ve mü'min kadınları, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere sokması ve kötülüklerini örtüp-bağışlaması içindir. İşte bu, Allah Katında 'büyük kurtuluş ve mutluluk'tur.
    Fetih Suresi, 6. ayet: Bir de; kötü bir zan ile zanda bulunan münafık erkeklerle münafık kadınları ve müşrik erkeklerle müşrik kadınları azaplandırması için. O kötülük çemberi, tepelerine insin. Allah, onlara karşı gazablanmış, onları lanetlemiş ve onlara cehennemi hazırlamıştır. Varacakları yer ne kötüdür.
    Hucurat Suresi, 11. ayet: Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi 'olmadık-kötü lakablarla' çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların ta kendileridir.
    Hucurat Suresi, 13. ayet: Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.
    Zariyat Suresi, 29. ayet: Böylece karısı çığlıklar kopararak geldi ve yüzüne vurarak: "Kısır, yaşlı bir kadın (mı doğum yapacakmış)? dedi.
    Tur Suresi, 20. ayet: Özenle dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Ve Biz onları iri-ceylan gözlü hurilerle evlendirmişiz.
    Necm Suresi, 45. ayet: Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O'dur.
    Hadid Suresi, 12. ayet: O gün, mü'min erkekler ile mü'min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. "Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir." İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur.
    Hadid Suresi, 18. ayet: Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir borç verenler; onlar için kat kat arttırılır ve 'kerim (üstün ve onurlu)' olan ecir de onlarındır.
    Mümtehine Suresi, 10. ayet: Ey iman edenler, mü'min kadınlar hicret ederek size geldikleri zaman, onları imtihan edin. Allah, onların imanlarını daha iyi bilendir. Şayet (gerçekten) mü'min kadınlar olduklarını bilip-öğrenirseniz, artık sakın onları kafirlere geri çevirmeyin. (Çünkü) Ne bunlar onlara helaldir, ne onlar bunlara helaldir. Onlara (kafir kocalarına kendileri için) harcadıklarını verin. Onlara (hicret eden mü'min kadınlara) ücretlerini (mehirlerini) verdiğiniz takdirde onları nikahlamanızda size bir güçlük yoktur. Kafir (kadın)ların ismetlerini (nikahlarını) tutmayın ve (onlar için) harcadıklarınızı isteyin. Onlar da (mü'min kadınlara) harcadıklarını istesinler. Bu, Allah'ın hükmüdür; sizin aranızda hükmeder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Mümtehine Suresi, 11. ayet: Ve eğer eşlerinizden (kafirlere kaçmalarından dolayı) herhangi bir şey kafirlere geçer, böylece siz de (savaşta onları yenip) ganimete kavuşursanız, eşleri (kaçıp) gidenlere (mehir olarak) harcama yaptıklarının bir mislini verin. Kendisi'ne iman ettiğiniz Allah'tan sakının.
    Mümtehine Suresi, 12. ayet: Ey Peygamber, mü'min kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp-uydurmamak (gayri meşru olan bir çocuğu kocalarına dayandırmamak), ma'ruf (iyi, güzel ve yararlı bir iş) konusunda isyan etmemek üzere, sana biat etmek amacıyla geldikleri zaman, onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret iste. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
    Talak Suresi, 1. ayet: Ey Peygamber, kadınları boşadığınız zaman, iddetleri süresinde (temizlendiklerinde) boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah'tan korkun. Onları evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar; ancak açık 'çirkin bir hayasızlık' göstermeleri durumu başka. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını çiğnerse, gerçekte o, kendi nefsine zulmetmiş olur. Sen bilmezsin; olabilir ki Allah, bunun arkasından bir iş (durum) oluşturur.
    Talak Suresi, 2. ayet: Sonra (üç iddet bekleme) sürelerine ulaştıkları zaman, artık onları maruf (bilinen güzel bir tarz) üzere tutun, ya da maruf üzere onlardan ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahid tutun. Şahidliği Allah için dosdoğru yerine getirin. İşte bununla, Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilir. Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir;
    Talak Suresi, 4. ayet: Kadınlarınızdan artık adetten kesilmiş olanlarla henüz adet görmemiş bulunanların iddet (bekleme süre)leri, -eğer şüpheye düşecek olursanız (bilin ki- |üç aydır. Hamile kadınların bekleme-süresi ise, yüklerini bırakmaları (ile biter). Kim Allah'tan korkup-sakınırsa (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir.
    Talak Suresi, 6. ayet: (Boşadığınız) Kadınları, gücünüz oranında oturmakta olduğunuz yerin bir yanında oturtun, onlara 'darlık ve sıkıntıya düşürmek amacıyla' zarar vermeyin. Eğer onlar hamile iseler, yüklerini bırakıncaya (doğumlarını yapıncaya) kadar onlara nafaka verin. Şayet sizler için (çocuğu) emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin. (Durum ve ilişkilerinizi) Kendi aranızda maruf (güzellikle ve İslam'a uygun bir tarz) üzere görüşüp-konuşun. Eğer güçlük içine girerseniz, bu durumda (çocuğu) onun (babası) için bir başkası emzirebilir.
    Talak Suresi, 7. ayet: Geniş-imkanları olan, nafakayı geniş imkanlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah'ın kendisine verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir.
    Tahrim Suresi, 1. ayet: Ey Peygamber, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek, Allah'ın sana helal kıldıklarını niçin haram kılıyorsun? Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
    Tahrim Suresi, 3. ayet: Hani Peygamber, eşlerinden bazılarına gizli bir söz söylemişti. Derken o (eşlerinden biri), bunu haber verip Allah da ona bunu açığa vurunca, O da (Peygamber) bir kısmını açıklamış bir kısmını (söylemekten) vazgeçmişti. Sonunda haberi verince (eşi) demişti ki: "Bunu sana kim haber verdi?" O da: "Bana bilen, (herşeyden) haberdar olan (Allah) haber verdi" demişti.
    Tahrim Suresi, 4. ayet: Eğer sizler (Peygamberin iki eşi) Allah'a tevbe ederseniz (ne güzel); çünkü kalpleriniz eğrilik gösterdi. Yok eğer ona karşı birbirinize destekçi olmaya kalkışırsanız, artık Allah, onun mevlasıdır; Cibril ve mü'minlerin salih olan(lar)ı da. Bunların arkasından melekler de onun destekçisidirler.
    Tahrim Suresi, 5. ayet: Belki onun Rabbi, -eğer o sizi boşayacak olursa- ona yerinize sizlerden daha hayırlı Müslüman, mü'min, gönülden itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan dul ve bakire eşler' verir.
    Tahrim Suresi, 10. ayet: Allah, inkar edenlere, Nuh'un eşini ve Lut'un eşini örnek verdi. İkisi de, kullarımızdan salih olan iki kulumuzun nikahları altındaydı; ancak onlara ihanet ettiler. Bundan dolayı, (kocaları) kendilerine Allah'tan gelen hiçbir şeyle yarar sağlamadılar. İkisine de: "Ateşe diğer girenlerle birlikte girin" denildi.
    Tahrim Suresi, 11. ayet: Allah, iman edenlere de Firavun'un karısını örnek verdi. Hani demişti ki: "Rabbim bana Kendi Katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar."
    Tahrim Suresi, 12. ayet: İmran'ın kızı Meryem'i de. Ki o kendi ırzını korumuştu. Böylece Biz ona ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O, (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı.
    Nuh Suresi, 28. ayet: "Rabbim, beni, annemi, babamı, mü'min olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlere yıkımdan başkasını arttırma."
    Nebe' Suresi, 33. ayet: Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar.
    Tekvir Suresi, 8. ayet: Ve 'diri diri toprağa gömülen kızcağıza' sorulduğu zaman:
    Buruc Suresi, 10. ayet: Gerçek şu ki, mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence (fitne) uygulayanlar, sonra tevbe etmeyenler; işte onlar için, cehennem azabı vardır ve yakıcı azap onlaradır.
  • 67-Zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında dizüstü çökekaldılar.
    (Hud Süresi)
  • Zulmedenleri o korkunç çığlık tututverdi de, yurtlarında çöküp kaldılar.
  • Mü’minler Kimlere Karşı Merhametli Olmalı?
    İblis gibi hatasında ısrar eden; kendisi O’nun rahmetinden umudu kestiği gibi, başkalarını da O’nun rahmetinden uzaklaştırmak için her tür şeytanlık düşünen kimseler ilahi rahmetten ebediyyen mahrum kalacaklardır.

    Mü’minler Kimlere Karşı Merhametli Olmalı?

    “ Muhammed (sav) Allah’ın elçisidir ve onun safında olanlar kâfirlere karşı eşidda/çok çetin/kararlı ve ödünsüz, ruhama/birbirlerine karşı ise çok merhametlidirler. Onları hep rükû ve secde halinde Allah’ın kerem ve rızasını ararken görürsün; onların nişanları yüzlerindeki secde izleridir. Bu onların Tevrat’taki temsilidir. Bir de onların İncil’deki temsili var: Onlar filiz vermiş tohum gibidir; derken o filizi (Allah) güçlendirir ve kalınlaştırır ki kökü üzerine dimdik dursun da üreticiyi sevindirsin. Böylece o, kâfirleri kinlerine mahkûm etmiş olur. Allah onlardan iman eden ve ıslah edici eylemler ortaya koyanlara limitsiz bir bağış ve büyük bir ödül vaat etmiştir.” (Fetih, 48/29)

    Giriş

    Ayetin indiği dönemin arka planında Hudeybiye Anlaşması vardır. Ayet, Hudeybiye’de “Allah’ın Rasulü” ifadesini anlaşmadan sildiren Mekke elçisi Süheyl b. Amr’ın şahsında tüm kâfirlere yapılmış ihtar niteliğindedir. Rıdvan Biatı’yla mü’minlerin dosta ve düşmana karşı gösterdiği onurlu, kararlı duruşu ifade etmekte, adeta deklarasyon yayınlamaktadır.

    Birbiriyle uyumlu iki tavır vardır yukarıdaki ayette: Birincisi “eşidda”dır; sert, kararlı, ödünsüz ve çetin. İkincisi ise “ruhama”dır; merhametli ve şefkatli. Bu iki tavır aynı zamanda iki sınırı ifade ediyor. Bu sınırlar; ilkeler ve mücadele yöntemiyle ilgilidir. Yoksa insan ilişkilerinde, dar alandaki toplumsal ilişkilerde, medeni münasebetlerde mü’minlerin kâfirlere karşı merhametle, şefkatle muamele etmesi hiçbir ayette yasaklanmış değildir.

    Bu iki tavır ve iki sınır bir kabileyi, bir ırkı, sırf kendi renginden, kendi takımından olduğu için her halükârda tutan ırkçıların tutumundan farklıdır. Çünkü bir peygamberin safında bulunmak, onun yanında saf tutmak, doğuştan elde edilmiş bir paye değildir; kazanılmış, elde edilmiş bir haktır.

    İlahi övgüye mazhar olan bu iki tavır, emekle elde edilmiş bir ürün gibidir: Kökleri üzerinde dimdik duran hoş bir ekin, güzel bir filiz. Tevrat ve İncil’de de aynı tasvirler, önceki peygamberlerin zamanındaki mü’minler için yapılmıştır.1

    Bu Kur’anî bilinçlenme yolculuğumuzda iki nur diğerlerinden daha parlak bir şekilde önümüzü aydınlatacaktır. Bunlardan biri hududullah2 diğeri ise vasat ümmet’tir.3

    Biz vahye iman eden mü’minler için Allah’ın hayatımız çerçevesinde çizdiği güvenlik sınırları çok önemlidir. Biz o sınırlara riayet ettiğimizde dünya ve ahirette tehlikelerden korunacağımıza iman ediyoruz. Diğer yandan ruhama ve eşidda kavramları üzerinden, insan ilişkilerini itidal ekseninde ele alacağımız bu çalışma için “vasat ümmet” vurgusu da çok önemlidir. Çünkü her şeyi çift kutuplu olarak yaratan Yüce Allah, itidalin, dengenin ve vasatın nerede durduğunu da vahiyle bize beyan edip yol göstermiştir.

    Kur’an bir bakıma gazaptan kurtuluşun, iç huzurun ve manevi mutluluğun güvencesidir:

    “Çünkü o (Kur’an) da, insanlar için bir rehber ve rahmettir.” (Neml, 27/77)

    Kur’an rahmetullah’tır. Ancak kim için rahmetullah’tır? Bu sorunun cevabını araştıracağımız çalışmamızda ruhama’nın sınırlarını Rabbimiz nasıl çizmişse onu ortaya koymak niyetindeyiz.

    Ruhama’nın ve eşidda’nın da sınırlarını adalet ekseninde çizecek olan ötekisi olmayan Allah Teâlâ’dır. Çift kutuplu ve zıt kutuplu olan insanoğlu ise, itidali tayin konusunda sınırları doğru çizmekten acizdir. Sınırları doğru tayin etmek, ancak vahyin rehberliğinde mümkündür. İşte biz bu çalışmamızda bunun imkânlarını araştırmak ve ortaya koymak istiyoruz. Üzerinde duracağımız ana soru şudur:

    Mü’minlerin merhameti ve sertliği kime karşı nereye kadardır?

    A- Ruhama’nın Tefsiri ve Sınırları

    “Mü’minler sadece kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile hareket edin ki, O’nun merhametine nail olasınız.” (Hucurat, 49/10)

    Ruhama’nın sınırlarını tayin etmek için Kur’an’da mü’minlerle diyalogun ilkelerini, Müslümanlar arasındaki münasebetlerin ölçülerini ana çizgilerle ortaya koymak gerekir.

    Yüce Allah’ın er-Rahman, er-Rahim isimleri ve özümüze yerleştirdiği rahmet duygusuyla ilgili Kur’an’ın rehberliğine başvurduğumuzda, önümüz vahyin nuruyla aydınlanmaktadır.4

    Allah’ın rahmeti geniştir. Ama buna rağmen bundan yararlanma konusunda inatçı ve nankör kesilenler imtihan dünyasının bir gerçeğidir. Allah’ın rahmetinden kimler umut keser? Allah’ın rahmetinden kâfirler umut keser. (12/87) Umutsuzluk İblis’in asli özelliğidir. Allah’ın rahmetinden umut kesmek mü’minlere yakışmaz. (39/53) “Mü’min kimse Allah’ın azabının miktarını bilseydi cenneti umut edemezdi, kâfir de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilseydi, O’nun rahmetinden umudunu hiç kesmezdi.” (Müslim)

    Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. (A’raf, 7/156) O, Ğafur ve Rahim’dir. (A’raf, 7/167) Mağfiret, Aziz, Hakim sıfatlarının şahididir. (5/118.) Rasulullah’ın hadisteki tefsiriyle ifade edersek: “Allah’ın kullarına merhameti annenin çocuğuna merhametinden fazladır.”5

    Peki, Allah’ın rahmetinden nasıl yararlanacağız?

    Küçük kusurların affedilmesi büyük günahlardan kaçınmaya bağlıdır. (Şura, 42/37; Necm, 53/32)

    İnsan ilişkilerinde cezalandırma arzusunu öne çıkarmak doğru değildir; affı esas almak gerekir: Cahillerden yüz çevirenin affı esas alması elzemdir; dolayısıyla affı davranış biçimi olarak benimsemeyenler cahillere benzemiş olurlar. Çünkü cahiller duygu ve düşüncelerini davranışlarını kontrol altında tutamaz, fevri hareket ederler. (A’raf, 7/199)

    Kötülüğü kötülükle değil, iyilikle savmak lazımdır. (Ra’d, 13/22; Fussilet, 41/34-35) Zulümle mücadelenin yöntemi zulüm olamaz; meşru olmalı, adaleti esas almalıdır. (Şura, 42/40-43) Mesela zulme karşı tepkide amacı aşıp saldırganlık yapmak haramdır. (Bakara, 2/190)

    Öte yandan Rahman ve Rahim’in diğer kutbunda yer alan el-Kahhar sıfatı, Kur’an’da bunlar kadar sıklıkla vurgulanmamıştır.6 Allah daha iyisini bilir; ancak bu karşılaştırmadan şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkündür: Yüce Allah’ın şefkat ve merhameti kahrından daha önde, ön planda durmaktadır.

    Yüce Allah el-Ğafur/affedici ve er-Rahim’dir/merhameti kendisine ilke edinmiştir. Rahman, rahim, rahmet, merhametle aynı kökten türeyen ve mü’minlerin bir sıfatı olarak beyan edilen “ruhama” sadece yukarıdaki ayette geçmiştir. (Fetih, 48/29)

    Rahmetini dilediği kimselere dağıtma hakkına sahip olan Rabbimiz, şefkatin de merhametin de asıl kaynağıdır; kime isterse şefkat ve merhametle muamelede bulunur.7

    Rabbimizin rahmetini dağıtmadaki adaleti, biz mü’minler için en temel ilkelerdendir. Hiç şüphesiz biz insanlar mutlak adaleti uygulama imkânından mahrumuz. Ancak ne kadar adaletli olursak, o kadar Rabbimizin merhametine layık olduğumuzu ortaya koymuş oluruz.

    Nefsimizin kötülüklerine karşı direnme kabiliyetini özümüze yerleştirmesi, hemen cezalandırmaması, ihmal etmemesi ama imhal etmesi/ertelemesi de bu rahmetinin bir eseridir.8

    Merhamet ve şefkatle muamele eden Yüce Rabbimizin insanları darlık ve sıkıntıdan kurtarması, zorlukla beraber kolaylığı da yaratması,9 merhametinin, şefkatinin şahitleridir.

    B- Allah’ın Rahmeti Kimler İçindir?

    Her şeyi belli bir ölçüye göre yaratan Rabbimiz rahmetini de adaletli bir şekilde dağıtmaktadır. Küfrü, nifakı, zulmü ve fıskı hayat tarzı haline getiren, bir kimlik olarak yüreğinde taşıyan, tüm benliğini küfr, nifak, zulüm ve fısk ile kirletenler O’nun rahmetinden mahrum kalacaktır.

    Rabbimiz Kur’an-ı Mubin’de rahmetini kimlere indireceğini beyan etmiştir. Bize düşen ilahi mesaja kulak vermek, gönül vermek ve gereğini ifa etmektir.

    Allah rahmetini ilkesiz ve ölçüsüz bir şekilde mi dağıtır? Kesinlikle hayır; her şeyin kaderini yaratan Rabbimiz rahmete bir kader/ölçü yaratmıştır. Bu nedenle Allah, rahmetini bazı kimselerden esirger.

    İyilerin nimette olması Allah’ın rahmetinin bir şahididir. Öte yandan O’nun rahmetinden yararlanmayı iradesi ile reddedenlerin cehenneme gitmesi kendilerine yaptıkları bir zulümden ibarettir. (İnfitar, 82/13-14)

    Rahmet ve adaletle kullarına muamele eden Yüce Allah ihmal etmez, imhal eder; imtihan için gereken süreyi vermeden cezalandırmaz. (Nahl, 16/61) Yüce Allah kâfirlerden zulümde ileri gidenleri, günahta ısrar edenleri cezalandırır. (Sebe, 34/17) Ebedi azap, bile bile yalanlayan, yüz çeviren nankörler içindir. (Taha, 20/48)

    Peki, Allah’ın rahmeti kimler içindir?

    1. Allah’a Gönülden Teslim Olanlar

    “O gün kim azaptan esirgenirse, kesinlikle Allah ona rahmet etmiştir. Bu ise apaçık bir kurtuluş demektir.” (En’am, 6/16)

    Allah’ın rahmeti, kendisine gönülden teslim olanlaradır. Allah’ın çizdiği sınırları ihlal eden, inatla kırmızıçizgileri geçen, günahı bir hayat tarzı olarak sürdürenler, tavır ve duruşlarıyla Âlemlerin Rabbi’ne karşı savaş açmış sayılırlar. Bu savaştan hiçbir insanın kazançlı çıkma ve zaferle çıkma ihtimali yoktur; böyle kimselerin payına düşecek olan mutlak bir hezimet ve ebedi hüsran boyunlarına ateşten halkalar olarak takılacaktır.

    2. Kötülüklere Karşı Mallarıyla Canlarıyla Cihad Edenler

    “Rabbimiz! Onları ve onların atalarından eşlerinden ve nesillerinden iyi ve dürüst olanları güzelliğin merkezi olan cennetlere yerleştir! Çünkü Sen, evet Sensin her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden! Ve onları tüm kötülüklerden koru! Ki Sen o gün birini kötü duruma düşmekten korursan, bu rahmet ettiğin anlamına gelir: En büyük başarı işte budur.” (Mü’min, 40/8)

    Şefkat ve merhameti sonsuz ve sınırsız olan Rabbimizin rahmeti; kendisini seyyiatlardan/kötülüklerden koruyan, kötü fiillerden koruyanlar içindir. Yukarıdaki ayet bunu bir dua formunda beyan etmektedir.

    Ebedi hüsrandan, ebedi helakten kurtuluş için Allah’ın rahmetine dünyada sığınmak gerekir; Hz. Musa ve yetmiş arkadaşının yaptıkları gibi.

    “…Rabbimiz bize acıyıp da bizi bağışlamazsa, işte o zaman büsbütün kaybedenlerden olacağız, diye dövündüler.” (A’raf, 7/149)10

    Bize merhamet etmesi ve mü’minlere merhametle muamele etmeyi başarabilmemiz için özümüzle, sözümüzle, amellerimizle Rabbimize yakarmalıyız:

    “…Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükü bize taşıtma! Günahlarımızı affet, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen bizim mevlâmızsın; Kâfirler güruhuna karşı Sen bize yardım et!” (Bakara, 2/286)

    Allah’ın rahmeti, zalimlere karşı kesintisiz cihad sürdürenler içindir. Bu rahmetten bir peygamber çocuğu olduğu halde, Nuh Peygamber’in oğlu yararlanamamıştır. Hatta baba şefkatinin etkisiyle, manevi aileden sayılmayan kâfir oğlunu Felah Gemisi’ne davet ettiği için Nuh Peygamber’in istiğfar dilemesi gerekmiştir.11

    Allah’ın rahmeti, İslami mücadeleyi hayat tarzı haline getirenleredir. Ebedi hüsrandan kurtuluş ilahi rahmetledir ve Allah’ın rahmeti, Nuh Peygamber gibi, zalimlere karşı Allah’ın rahmetine sığınarak kesintisiz mücadele yürütenler içindir.

    3. Tevbe Edenler

    “Her ikisi de (Âdem ve eşi) dediler ki: Rabbimiz! Biz kendi kendimize zulmetmişiz, eğer bizi bağışlamaz ve bize acıyıp esirgemezsen, ebediyyen manevi iflasa sürüklenenlerden oluruz.” (A’raf, 7/23)

    Allah’ın rahmeti Âdem ve eşi gibi özeleştiri yapan, hata yaptıktan sonra ısrar etmeyip hemen tevbe ederek hakka dönen kimseler içindir. İblis gibi hatasında ısrar eden; kendisi O’nun rahmetinden umudu kestiği gibi, başkalarını da O’nun rahmetinden uzaklaştırmak için her tür şeytanlık düşünen kimseler ilahi rahmetten ebediyyen mahrum kalacaklardır.

    C- Mü’minlerin Merhametle Muamele Etmesi Gereken Kimseler

    1. Allah’a ve İndirdiklerine İman Edenler

    İman etmek; dünya ve ahirette Allah’ın güvencesi altına girmektir. Bu güvence nefsimizin kötü arzularına karşı kendimizi güvence altına almayı, çevremizin bizim elimizden dilimizden emin olmasını da içerir. İman bir te’liftir aynı zamanda; mü’minlerle aramızdaki bir kaynaşma, pekiştirme aracıdır. Vahye iman beyyinat ile, kin, nefret, bağy gibi nefsin öteki kutbunda bulunan vahdeti bozan kötülükleri de önler.12

    Aramızdaki ihtilaflarda hakem olarak Allah’ı ve vahyini; Rasulullah’ı ve sünnetini tayin etmeliyiz. Kur’anî ilkelerden olan şura ve istişare vahdeti ortadan kaldıran fitnelere karşı alınmış İslami tedbirlerdir.13

    Uhuvveti mü’minlere has kılmak gerekir. Akrabalar ile medeni ilişkiler ve nezaket her mü’minin şiarıdır. Ama uhuvvet anlamı taşıyan yakınlıklar kurmak caiz değildir. Ancak kâfirlerle müşriklerle arkadaş olmanın bir sakıncası yoktur. Nitekim Kur’an’da Rasulullah’tan söz ederken Necm Suresi’nde “arkadaşınız” denilmektedir. (Necm, 53/2)

    Bir mü’min, imanı ve ilkeleri söz konusu olduğunda ailesini değil davasını seçmek zorundadır.14 Kâfirler insanlıkta kardeşimizdir; ama dar anlamda ailemizden biri değildirler. Rabbimiz Nuh Peygamber’e, oğlu için, “O senin ailenden değil!” buyurmuştur. O yüzden canından kanında da olsa, oğlunu Felah Gemisi’ne alma hakkı kendisine verilmemiştir. Hz. İbrahim’in babası onun ailesinden değildir; o, babasına kayıtsız şartsız itaat etmek zorunda değildir. Hz. Lut’un eşi helak edilenler arasındadır.15 Gerçek aile, mü’minlerden oluşur. Çünkü asıl olan, kalıcı olan, ebedi olan kan bağı değil din bağıdır. (Hucurat, 49/10) Bu nedenledir ki, nikâh da mü’minlerle yapılır; kâfirlerle evlenmek, mü’minlere haramdır.16

    İlkeli siyasi emaneti tevdi etme anlaşması olan biatin taraflarının mü’min olması gerekir. (Fetih, 48/10)

    Kâfirlerle olan ilişkiler şirk, küfr, nifak anlamı taşıyorsa onlarla velayet ihtiva eden bir zeminde münasebet kurmak anlamına gelir. Ki, şirk, küfr, nifak, fısk ihtiva eden ilkelere ve emirlere itaat etmek bir mü’min için haramdır. Harama itaat de haramdır.17

    Kâfirlerle birlikte olup mü’minlere karşı pakt oluşturmak, onlarla velayet ilişkisi kurmak anlamına geleceği için haramdır. Çünkü “doğrularla beraber olmak” akidevî görevlerimizden biridir.18

    Biat ve velayeti mü’minlere has kılmak gerekir. Kâfirlere eman vermek eman almak caizdir; ama onlarla biatlaşmak; onları veli edinmek haramdır.19 Diğer yandan veli edinmemek diyalogu kesmeyi gerektirmez. Çünkü mü’min olmak, ne olursa olsun kendi tarafını tutan bir tür ırkçılık değildir. “Bir kavme olan düşmanlığımız bile bizi adaletsizliğe sevk etmemeli”dir.

    Medine Vesikası ekseninde konuyu inceleyelim: Bu vesika, Peygamberimizin Hicret’ten sonra bir tarafında mü’minlerin olduğu, diğer tarafında kâfirlerin olduğu ilginç bir belgedir. Bu belge ilkelerin tartışmaya açıldığı bir anlaşma değildir, münasebetleri adalet ekseninde düzenleyen ortak hukuk oluşturan, bir tür “anayasa” niteliğindeki örnek bir anlaşma metnidir.20

    Ma’ruf olan bir şey hakkında söz verdiğimizde kişinin mü’min olup olmaması önemli değildir. Diğer yandan Yahudiler ümmilere -kendilerinden olmayanlara- karşı sorumluluk hissetmezler.21 Ama mü’minler ma’ruf bir temelde verdikleri sözün muhatabı kim olursa olsun yerine getirme konusunda kendilerini sorumlu hissederler. Kendilerinden olmayanlara karşı sorumluluk hissetmemek, karanlık güçlerin özelliğidir ve bir Yahudileşme örneğidir.22

    Tevhide iman etmek; sınır çizmeksizin tüm hayatımız üzerinde tasarruf hakkını Allah’a tanımayı gerektirir. Bir başka deyişle O’nu kendimiz için ve içinde yaşadığımız hayatın Rabbi olarak görmektir. Tevhide iman ilahi rahmetin de ön koşullarının başında gelir. Yani ilahi rahmet; tüm âlemlerin ve şuhud’un da gayb’ın da rabbinin Allah olduğu bilinciyle yaşayanlaradır:

    “Kendilerine ‘sizi bekleyen (ahiret) ve geride bıraktığınız (hayattan) dolayı sorumluluktan tir-tir titreyin ki, ilâhi rahmete nail olabilesiniz’ denildiğinde (insanların çoğu yüz çevirdiler).” (Yasin, 36/45)

    2. Allah’a ve Elçisi’ne İtaat Edenler

    Allah’a ve Elçisi’ne itaat edenlere karşı merhametli olmalıyız. Allah’a ve Elçisi’ne itaat edenlere Allah merhamet eder; biz de merhametimizi öncelikle dinde kardeş olanlar için seferber etmeliyiz:

    “Allah’a ve elçisine tabi olun ki, rahmete mazhar olasınız!” (Ali İmran, 3/132)

    3. Vahye Gönül Veren Takva Sahipleri

    İlahi vahyin geliş amaçlarından biri de insanların rahmetten yararlanmasını sağlamaktır:

    “Ne yani, sizi uyarsın, sorumluluğunuzu hatırlatsın ve bu sayede rahmete nail olasınız diye içinizden bir adam eliyle Rabbinizden size bir bildiri gelmesinde şaşılacak ne var?” (A’raf, 7/63)

    Kur’an’ı can kulağı ile dinleyen, ona can-ı gönülden bağlanan, vahyin konuştuğu yerde kendi görüşünden vazgeçen, susup dinleyen, peygamberlerin yoluna tabi olan takva sahiplerine merhamet olunur:

    “İşte bu da Bizim indirdiğimiz mübarek bir kelamdır: Şu halde ona uyun ve takva sahibi olun ki, rahmete nail olasınız.” (En’am, 6/155)

    “Artık Kur’an okunurken onu can kulağıyla dinleyin ve sesinizi kesin ki rahmete nail olabilesiniz.” (A’raf, 7/204)23

    İlahi rahmet hayatını Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile sürdüren muttakileredir. Ki, muttakiler bozguncuların, fitnecilerin ve zalimlerin oyunlarını bozarlar. Bu sebeple biz de merhametimizi göstereceğimiz kimselerin başına, kardeşlerinin arasını düzelten muttakileri almalıyız. (Hucurat, 49/10)

    4. Namazında Devamlı ve Kararlı Olanlar

    “Şu halde namazı hakkını vererek kılın, zekâtı gönülden verin ve Rasul’ü izleyin ki merhamete mazhar olmayı umut edebilesiniz.” (Nur, 24/56)

    Bu ayete göre merhamete nail olmanın şartları; namazı gereğince kılmak, gönülden zekât vermek ve bu konularda Rasululullah’ı model almak, onun şahitliğine tabi olmaktır.

    Biz mü’minler de namazında devamlı ve kararlı olan; onu diğer yükümlülüklerle -zekâtla- takviye edenlere karşı merhametli olmalıyız.

    5. Kendilerini Tevbe, İstiğfar ile Arındıranlar

    “(Salih) şöyle dedi: Ey kavmim! Niçin iyi olan dururken kötü olanın çabucak gelmesini istiyorsunuz? Niçin Allah’tan bağışlanma dilemiyorsunuz? Belki affedilirsiniz.” (Neml, 27/46)

    Salih Peygamber’in dilinden ilahi kelama yansıyan bu ayetin mesajına göre; merhametle muamele etmenin ve merhameti hak etmenin ön şartı istiğfardır.

    Merhamet, nefislerini arındırmak için fırsatı ganimet bilenleredir. Günahta ısrar etmeyip, hatasını anlayınca kararlı bir şekilde dönen, nefsini kirliliklerden arındırmaya çaba sarf eden mü’minlere karşı merhametle muamele etmeliyiz. (Neml, 27/46)

    6. Anne-Baba

    “(Ey insan!) Allah ile birlikte başka bir ilah edinme! Sonra kınanmış olarak bir köşeye atılıp orada bir başına kalakalırsın. Zira senin Rabbin, başkasına değil yalnızca kendisine kulluk etmenizi emreder. Bir de anne babaya iyilik etmeyi… Eğer onlardan biri, ya da ikisi senin yanındayken yaşlanırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme ve onları azarlama! Aksine onlara gönül okşayıcı şeyler söyle! Dahası, o ikisine alçak gönüllü davranarak merhametle kol-kanat ger ve de ki: Rabbim! O ikisinin beni küçüklüğümde sevgiyle görüp gözettikleri gibi, Sen de onları merhametinle kolla!” (İsra, 17/22-24)

    Eğer anne-babamızı bir köşeye atar ilgilenmez isek, Allah Teâlâ da ahirette bunun adaletli sonucu olarak, bizi bir kenara atar, bizimle ilgilenmez. Nasıl anne baba küçükken bize merhametle muamele ettiyse biz de empati yaparak yaşlanıp küçük bir çocuk gibi ruhî hassasiyet kazandıklarında onlara merhametle muamele etmeliyiz.24

    7. Allah İçin Hicret ve Cihad Edenler

    “İmanda sebat eden, zulüm diyarından göç eden, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden ve onlara kucak açıp yardım edenlere gelince: İşte bunlar birbirlerinin gerçek dostudurlar. Ama iman etmiş fakat zulüm diyarından göç etmemiş kimselerin, göç edinceye kadar korunup gözetilmeleri konusunda size hiçbir sorumluluk düşmez. Şu var ki, eğer dini baskıya karşı sizden yardım isterlerse, bu durumda size düşen yardım etmektir; yeter ki kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa karşı olmasın: Çünkü Allah yaptıklarınızı tümüyle görmektedir.” (Enfâl, 8/72)

    İmanını hicretle takviye eden, ispat eden mü’minlere karşı merhametle muamele etmeliyiz. İman edip hicret eden, imanının ortaya koyduğu fedakârlıklarla imanını takviye eden mü’minlere kucak açmak, kol kanat germek, dostluk ve himayemize almak mü’min olmanın gereğidir.

    Sözün Özü

    Asla kaba ve nezaketsizlik anlamına gelmeyen, sadece maddi değil manevi duruşu da içeren eşidda; daha geniş bir çalışmanın konusudur ve kâfirlerle diyalogun nasıl olması gerektiğine ilişkin ipuçları taşımaktadır.

    Eşidda ve ruhama arasındaki itidalli tavır; vasat ümmet olan Müslümanların insanlık önündeki dengeli duruşunu özetlemektedir: Şedid ama merhametli; merhametli ama şedid!

    Eşidda ile ruhama arasındaki dengeyi doğru kurmak önemlidir. Mehmet Akif’in şiirindeki Müslümanca duyarlılık, bu iki duruş arasındaki dengeyi özetlemekte, şiir tadında tefsir etmektedir:

    Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
    Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

    Dipnotlar:

    1-Kitab-ı Mukaddes/Ahdi Atik, Tevrat, Tesniye, 33/1-3; Ahdi Cedid/İncil, Matta, 13/31-32; Markos, 4/26-27.

    2-Dokuz ayette geçen hududullah tamlamasının tamamı, Kur’an’da Allah’a nispet edilmektedir. Hayatın her alanıyla ilgili mü’minler için çizilmiş güvenlik sınırlarını ifade etmektedir. Allah’ın sınırlarını çiğneyenler bedeviler ve nezaketten haktan hukuktan bihaber katı yürekli kâfirlerdir. Allah’ın sınırlarına riayet edenler ise cennetle müjdelenmektedir; bkz. Tevbe, 9/112. Bedeviler Allah’ın sınırlarını korumada şehirlilere göre daha katı ve fevridir; Tevbe, 9/97. Oruç, Ramazan ve i’tikafla ilgili sınırlar için bkz. Bakara, 2/187. Boşanma ve aile hukukuyla ilgili sınırlar için bkz. Bakara, 2/229-230; Mücadele, 58/4; Talak, 65/1. Mirasla ilgili Allah’ın sınırlarının ihlali isyan anlamı taşımakta ve ateşle uyarılmaktayız; bkz. Nisa, 4/13-14.

    3-İslam ümmetine Rasulullah tevhid ve adaletin şahididir; biz de insanlığa şahit olmakla yükümlüyüz; bkz. Bakara, 2/143.

    4-Sadece marifesi geçen, nekrası bulunmayan er-Rahman Kur’an’da 57 defa geçmektedir. Er-Rahim ise marife olarak 34 defa, nekra olarak 81 defa geçmektedir. Yaklaşık doksan ayette, özel olarak Yüce Allah’ın merhameti bu sıfatlarla vurgulanmaktadır.

    5-Allah’ın kullarına merhameti annenin çocuğuna merhametinden daha fazladır. (Buhari, Müslim; Riyazu’s-Salihin, 444-491) Allah’ın rahmeti gazabının önündedir; rahmeti gazabına galiptir. (Buhari, Müslim) Allah rahmetini yüze bölmüş, birini yeryüzüne indirmiş, doksan dokuzunu kıyamete saklamıştır. (Buhari, Müslim)

    6-“Galip, saltanat ve hükümdarlık sahibi, sözünü ve emrini dinletme sıkıntısı çekmeyen güç sahibi” anlamlarına gelen Kahhar sekiz ayette geçmektedir: Yusuf, 12/39; Ra’d, 13/16; İbrahim, 14/48; Sad, 38/65; Zümer, 39/4; Mü’min, 40/16.

    7-Şefkat ve merhametin Rabbi de dağıtıcısı da Yüce Allah’tır: İsra, 17/54; Mü’minun, 23/109, 118; Ankebut, 29/21; Mülk, 67/28.

    8-Kral’ın karısı şöyle dedi: “Bununla ben kendimi temize çıkarıyor değilim, o kötülüğü işlemesini ona ben kendim ısrar ettim; ne var ki Rabbimin rahmeti bunu temizler; şüphesiz Rabbim rahmeti sınırsız bir bağışlayıcıdır.” (Yusuf, 12/53)

    9-Allah hayatı tümüyle zorluk ve meşakkatlerle formatlamamıştır; her zorluğun yanında kolaylığı da yaratmıştır; nice zorluğa rağmen bir çıkış yolu her zaman vardır: Mü’minun, 23/75; İnşirah, 94/1-8.

    10-Hz. Musa, “Buzağı Heykeli”ne tapan toplumun işlediği zulmün toplumsal bir cezaya dönüşmemesi için en dürüst olanlarla Allah’tan bağışlanma talep etmiştir: “Ve Musa, belirlediğimiz bir zaman ve mekânda hazır olmak üzere toplumu arasından yetmiş iki adam seçti. O zaman onları derin bir sarsıntı tutunca, şöyle dedi: Rabbim! Dileseydin bunları ve beni daha evvel helak ederdin. Şimdi içimizdeki beyinsizler yüzünden bizleri de helak eder misin? Bu Sen’in sınamandan başka bir şey değil, onunla dilediğini sapıklığa terk eder, dilediğini doğru yola yöneltirsin! Sen’sin bizim velimiz: O halde bizi bağışla, bize merhamet et! Çünkü Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” (A’raf, 7/155)

    11-Nuh Peygamber, oğlunu “Felah Gemisi”ne davet ettiği için Allah’tan istiğfar dilemek zorunda kalmıştır: Hud, 11/446-48.

    12-İman mü’minlerle aramızı te’lif eder: Enfal, 8/63. Beyyinata rağmen aramızda bağy olmamalı; kıskançlık vahdeti bozar. (Bakara, 2/213; Ali İmran, 3/19; Şura, 42/14; Casiye, 45/29) Eğer araya kin, nefret, bağy, adavet, ihtilaf, itikadın farklılaşması gibi fitneler girerse Ehli Kitab’a benzemiş oluruz. (Maide, 5/64; Yunus, 10/93; Meryem, 19/37; Mü’minun, 23/52-53; Fussilet, 41/45; Zuhruf, 43/65; Haşr, 59/14)

    13-Anlaşmazlıkları çözerken Allah’a ve Rasulü’ne müracaat etmek gerekir: Nur, 24/48, 51; Neml, 27/78. Bir mü’min diğer bir mü’mini hata ile olması dışında öldüremez; bilerek öldürmek onu ebedi cehennemlik kılar: Nisa, 4/92. İşlerimizi aramızda başına buyruk bir şekilde dayatma ile değil şura ve istişare ile yürütmemiz, Allah’a ve Rasulü’ne itaat anlamına gelir: Şura, 42/38. Yöneticilere mü’min olması, helali esas alması, ma’ruf olanı emretmesi, münkerden sakındırması koşuluyla itaat edilir. (Nisa, 4/59; Haşr, 59/8)

    14-Mus’ab b. Umeyr (r) Bedir’deki esirler arasında yer alan ailesinden birisi -kardeşi- için “Onun ailesi zengindir, çok fidye alırız, onu mutlaka yakalayın, dikkat edin!” demiştir.

    15-Bizim asıl ailemiz mü’minlerdir: Tevbe, 9/23, 113; Hud, 11/46; Lokman, 31/15; Hucurat, 49/10; Mümtehine, 60/3.

    16-Nikâh akdini mü’minlerle sınırlamak gerekir. Çünkü kâfirlerle, müşriklerle evlilik anlaşması yapmak haramdır. (Bakara, 2/221; Nur, 24/3) Ehli Kitab’la evlilikler azimet değildir; şartlı ve ruhsatlıdır. Erkekler kalbini İslam’a ısındırmak için mevzii evlilikler yapabilirler. Ancak bu, örnek bir model değildir. Hz. Ömer yerinde bir kararla şartların değişmesiyle nasıl Müellefe-i Kulub’a zekâttan pay vermeye son verdiyse Müslümanların Ehli Kitab’la yapacağı evlilikler de reel şartlara göre gözden geçirilmesi gereken bir ruhsattır. Diğer yandan her Hıristiyan ve Yahudi olma iddiasında olan kimse de Ehli Kitabp çerçevesinde değerlendirilmemelidir. Mesela din konusunda mü’minlerle savaşan, çatışan ve kavga eden bir kimse Ehli Kitab sayılmaz.

    17-Bir mü’min haram olan bir emre kimden gelirse gelsin itaat etmek zorunda değildir: Maide, 5/51, 54; Lokman, 31/15; Nur, 24/22.

    18-Mü’min olmak kendimiz gibi olanlarla dayanışmayı gerektirir; doğrularla beraber olmak Allah’ın üzerimize yüklediği sorumluklardandır: Ali İmran, 3/28; Nisa, 4/1, 139; Tevbe, 9/23, 71.

    19-Kayıtsız şartsız itaat anlamında kâfirlerle anlaşma yapmak caiz değildir. Kâfirlerle canımızı, malımızı, namusumuzu, neslimizi ve dinimizi emanet edecek derecede güvenmeyi gerektiren velayet ilişkisi kurmak caiz değildir: Bakara, 2/257; Mücadele, 58/22.

    20-Hamidullah Muhammed, İslam Peygamberi, s. 188-201, İrfan Yayıncılık, 1991, İstanbul.

    21-Yahudiler kendilerinden olmayanlara karşı sorumluluk hissetmezler; bu nedenle kendi aralarında faiz alış verişi yapmazlar ama diğer insanlarla bu ilişkiyi meşru görüler; bkz. Maide, 5/1.

    22-İslamoğlu Mustafa, Yahudileşme Temayülü, Denge, 1995, İstanbul.

    23-İlahi rahmet; ilahi vahye sahip çıkanlar içindir. (Hud, 11/119)

    24-Mekke müşrikleri kendilerine ma’rufu emreden Hz. İbrahim’e asi olmuş evlat durumuna düşmüşlerdir: Kehf, 18/80-81
  • Allah'ın Sevmediği Amel

    ZULÜM

    Zalim:Haksızlık ve zulüm eden, kötü kıyıcı, merhametsiz, gaddar kimse demektir.

    Zulüm:Haksızlık, eziyet, işkence, baskı, adaletsizlik demektir.

    Zulüm: bir şeyi kendine ait olmayan yere koymak, sınırı aşmak doğru davranmamak, günah işlemektir.

    Mazlum:Zulüm görmüş, zulme, haksızlığa uğramış kimse demektir.

    Bazen arabalarda, eşyalarda “zalim” yazıldığını, yazdırıldığını görüyoruz ki, bu son derece yanlıştır. Zalim, Allah'ın lânetlediği, zulmeden kimse demektir. Düşünülürse bu, kabullenilebilecek bir isim olamaz.

    Zalime, zulme özenilmez. Çünkü zulmün ömrü kısadır. Cenab-ı Allah zalime mehil verir, amam zalimin yaptığını yanına bırakmaz. Şair:

    Allah tokatının sedâsı yoktur

    Vurduğu zaman devâsı yoktur

    diyerek Allah'ın zalime, vakti saati gelince, devası olmayan tokat atacağını ifade etmiştir.

    Allah'ın zalime cezası, yıldırım gibi iniverir. Çünkü mazlumun âhı, insanların kulağına gelmese de Allah’a yükselmesinde bir perde yoktur.

    A) Zalim, lânetli kimsedir:

    Kura’n’da: “Allah'ın lâneti, zalimlerin üzerine olsun“ buyrularak zalime lânet okunmuştur. (A’raf:44)

    Yavuz Sultan Selim, kendisinden borç alınan Yahudi’nin ölümü üzerine, o paranın hazineye aktarılması teklifinde bulunan defterdara: “Ölene rahmet, malına bereket, çocuklarına âfiyet, gambaza da lânet” diyerek karşı çıkmıştır.

    Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurur:

    “Altı kişiye ben lânet ettim ve duası kabul edilen her peygamber de lânet etmiştir”

    1- Allah'ın kitabını tahrif edene,

    2- Allah'ın kaderini yalanlayana,

    3- Allah'ın haram kıldığını helâl sayana,

    4- Allah'ın zelil kıldığını aziz, aziz kıldığını, zelil kılana,

    5- Sünnetimi terk edene,

    6- Gücü ile halka musallat olana (Büyük Hadis Külliyatı:4/277)

    B) Zulmün sonu hüsrandır:

    Geçmişte öyle olaylar olmuştur ki, her birinde günümüze uzanan mesajlar vardır. Kur'an'da bildirildiğine göre, zalimin sonu helâk olmaktır. Bu konuda birkaç ayet meali nakledelim.

    1- “Resulüm! Sakın Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak Allah onları cezalandırmayı, korkudan dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim:42)

    2- “Yusuf (AS), kapıyı kapatıp, hükümdarın hanımı çağırdığı zaman, Yusuf (AS), asla deyip Allah'a sığındı. Gerçek şu ki: Zalimler iflah olmaz” dedi. (Yusuf:23)

    3- “De ki: Söyler misiniz; Size Allah'ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zalim toplumdan başkası mı helâk olur?” (En’am:47)

    4- “Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez.” (Bakara:258)

    - Bir zamanlar Tavas’ta bir çoban oduna giden bir kadının kirletip öldürür, gömer, üzerinde ateş yakar. 10 yıl sonra başka birini öldürürler, katil bulunamaz. Çoban tutuklanır, hapse atılır. Bir çobanda ziyarete gider. Geçmiş olsun der. Dama yemin billah göz yaşları ile ben yapmadım der. Ziyarete gelen der ki:

    - Bende inanıyorum bunu sen yapmadın. Ama sen hani bir ateş yaktıydın ya işe seni kayan o ateş demiş

    Eninde sonunda çıkar, ayağı dolaşır.

    * * *

    Adam karısını zulümle öldürürken, kadın yalvarır… Bak şu rüzgarın sürüklediği otlar söyler der. Adama acımadan öldürür ve tekrar evlenir. Onunla otururken rüzgârlı bir havada onunla otururken otlara bakıp gülmüş kadın:

    - Ne var ne oldu derken adam anlatır:

    Bir zaman gelir ki araları açılır. Kadında şikayet eder. Adam da tutuklanır.

    Yani otlar söylemiştir…

    “Alma mazlumun âhını çıkar aheste aheste” Demişler.

    5- “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, orada hiçbir insan kalmazdı. Onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.” (Nahl:6)

    Geçmişteki zalimlerin nasıl helâk olduğunu Kur’an şöyle anlatıyor:

    1- “Onların her birin günahı sebebiyle cezalandırdık. Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar göndermedik. Kimini korkunç bir ses yakaladı. Kimini yerin dibine geçirdik. Kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor; asıl onlar kendilerine zulmediyorlardı.” (Ankebut:40)

    2- “İşte haksızlık yüzünden çökmüş evleri, anlayan bir topluluk için elbette bunda bir ibret vardır” (Neml:52)

    3- “Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı ve orada diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç oturmadılar. Biliniz ki, Semud kavmi Allah'ın rahmetinden uzak kılındı.” (Hud:67-68)

    Zalimlerin kıyamet günündeki halleri de şöyle anlatılır:

    1- “Kıyamet günü, yüzünü azabın şiddetinden korumaya çalışan kimse, kendini ondan emin kılan gibi midir? Zalimlere kazandığınızı tadın” denilir. (Zümer:24)

    2- “Bir memleket vardır ki, o memleket halkı zulmetmekte iken biz onları helak ettik. Şimdi o ülkelerde, duvarlar çökmüş, tavanların üzerine yıkılmıştır. Nice kuyular kullanılmaz hale gelmiş, ıssız kalmış saraylar vardır.” (Hac:45)

    Allah Rasûlü’nün ifadesiyle : “Zulümden sakınınız. Çünkü zulüm kalblerinizi harâb eder.” Kalb harâb olduysa harâb gelir ki, kula zulmü allar ve Resûlü haram kılmıştır. Peygamberimiz şöyle buyurur:

    1- “Müslüman müslümanın kardeşidir, ona hıyanet etmez, onu yalanlamaz, onu utandırmaz. Her müslümanın diğer müslümana ırzı, malı, kanı haramdır. Takva, işte bunlardır. Bir kimseye şer olarak, Müslüman kardeşini hor görmesi kâfidir.” (Riyâz’üs-Salihîn Trc: C.1, S.276)

    2- “Birbirinize haset etmeyiniz. Alış-verişte birbirinizi aldatmayınız. Birbirinize dargın durmayınız ve birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Birinizin bitmek üzere olan pazarlığını bozmayınız. Allah'ın kulları, kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, ona hor bakmaz. Rasûlüllah üç defa göğsüne işaret eder, Takva işte buradadır. Bir kimsenin şerir olması için Müslüman kardeşi hor görmesi kâfidir. Müslümanın müslümana kanı, malı, ırzı haramdır.” (Riyâz’üs-Salihîn Trc: C.1, S.277)

    Allah Rasûlü, hayatı boyunca bir müslümana sıkıntı vermeyi, eziyet etmeyi, zulmetmemeyi ve öldürmemeyi kesin olarak yasaklamıştır.

    Süheyl bin Amr, İslâm düşmanıydı. Hep İslâm aleyhine çalışırdı. Bedir savaşında esir düşünce, geçmişinden dolayı Hz. Ömer:

    - “Ya Rasûlüllah, bana müsade et, Süheylin ön dişlerinden ikisini dökeyim de bir daha senin aleyhinde konuşmasın” dedi.

    Hz. Peygamber, razı olmadı ve şöyle buyurdu:

    - “Hayır, ona eziyet verme konusundaki Allah'tan korkarım.”

    İslâm’da zarar vermemek eziyet etmemek vacibtir.

    İnsanı öldürme konusunda Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

    “Haksız yere bir cana kıyan bütün insanları öldürmüş olur.” (Miada:10)

    Peygamberimiz de: “Zulümden kaçının. Zira zulüm, kıyamet günü karanlıklar olacaktır. Cimrilikten kaçının. Zira cimrilik sizden öncekileri helâk etmiş, onları birbirlerinin kanını dökmeye, haramları helâl addetmeye sevk etmiştir.” (K. Site:16-312) buyurarak zulümden kaçınmamızı istemiştir.

    Yunus 44’de

    - “Allah insanları hiçbir şeyle zulmetmez, lakin insanlar, kendi kendilerine zulmederler.”

    Kehf 57’de

    - “Kendine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi eliyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır?”

    Bakara 114’de

    - “Allah'ın mescidlerinde onun adının anılmasına engel olan ve mescidlerin harap olması için çalışandan daha zalim kim vardır.”

    C) Halka görevini yapmayan, onlara zulmetmiş olur:

    İnsan insana, görevli halka, aile reisi ev halkına, yönetici, idaresi altındakilerin işlerin görmek ve onlara hizmet etmekle görevlidirler.

    Peygamberimiz şöyle buyurur:”Allah bir kimseyi insanların herhangi bir işini görmeye memur ederde o kimse Müslümanların eksik ve gediklerine karşı kapısını kapatır, kulak asmazsa, Allah da kıyamet gününde onun ihtiyacına bakmaz.” (R. Salihîn:2/77)

    Anladığımız kadarıyla Firavun zalimdi; ama mert zalimlerdendi. Zulmünü gizleme gereği duymaz, bir şeylerin arkasına saklanma ihtiyacı hissetmezdi. Ne yapacaksa açıkça söyle; mertçe icra ederdi.

    - Ben bu zulmü yapmayı istemiyorum; ama kanunlar bunu emrettiği için mecburum.. filan demişti. Böylesine bir saklanma gereği duymamıştı.

    Açıkça ve mertçe emrini vermişti bir gün zulüm destekçilerine:

    - Bugünden itibaren Mısır’ı mahalle mahalle dolaşacaksınız, hamile kadınların listesini yazıp doğum günleriyle birlikte önüme koyacaksınız…

    Zulüm tatbikçileri anlamadılar, niyetini de sorma gereği duydular.

    - Niçin hamile kadınları ve doğum günlerini tespit edip de getireceğiz size efendimiz?

    Mertçe anlattı Firavun mantığını:

    - Ben kahinlerden dinledim. Bugünlerde doğacak bir oğlan çocuğu büyüdükten sonra benim makamımı elimden alacak, yönetimim sona erdirecekmiş.

    Efendimiz sizin makamınızı elinizden alacak olanın hangi çocuk olduğun nasıl bileceğiz?

    - Bilmenize gerek yoktur. Doğacak çocukların hepsi de potansiyel tehlikedir. Hepsinin de suça iştirak ihtimali söz konusudur. Öyle ise hiçbirini de hayatta bırakmayacak, hepsini de doğar doğmaz öldüreceksiniz. Potansiyel suçlu yaşatmak istemiyorum ülkede…

    Şimdi biraz daha beriye hicretin yetmişinci senelerine doğru geliyoruz. Tarihte zulmüyle şöhret yapmış Haccac-ı Zalim, birçok insanın boynunu vurmuş; mancınıkla Kâbe’yi taşa tutup Beytullah’ı bile yıkmış, kalan az sayıdaki ashabın da hayatlarını zehir etmişti.

    İşte bu adama bir gün şöyle dediler:

    - Sen Hazreti Ömer’in adaletini, halkına karşı takındığını müşfik tavrını biliyorsun. ne olur, biraz da ona benze. Onun gibi ol! O, halkının ayağına bir taş değmesinden bile teessüre kapılıyor; bir sene de olsa, helallik diliyordu.

    Haccac’ın bu isteğe tarihi cevabı şöyle oldu:

    - Doğru söylüyorsunuz! Fakat Ömer’in zamanında Ebu Zerr gibi hak vardı. Siz Ebu Zerr gibi halk olun, ben de Ömer gibi idareci olayım, Siz Ebu Zerr gibi halk olmadıkça benden de Ömer gibi idareci olmamı isteyemezsiniz.

    Ne dersiniz bu tarihi olaya? Tarih tekerrürden mi ibaret yoksa?

    Biz Ebu Zerr gibi olmadıkça başımızdakiler de Ömer gibi olmayacaklar. Haccac gibi mi kalacaklar?

    Biraz da bizim düşünmemiz mi gerek?

    Nasılsanız öyle idare olunursunuz.” hadisini unutmayalım. Layık olmak lazım…

    Hz. Ömer bir hac mevsiminde halkı topladı ve:

    “Ey insanlar! Ben valilerimi size zulmetsinler ve malınızı alsınlar diye göndermedim. Onları, aranızda zulme mani olsunlar, ganimetler adâletli bölüştürsünler diye gönderdim. İçinizden, haksız muâmeleye maruz kalan varsa kalksın”buyurdular. Bunun üzerine sadece bir kişi kalktı ve

    “Ey mü’minlerin emiri! Filan vâli bana yüz kırbaç vurdu” dedi. Hz. Ömer (r.a.) sordu: “Ona niçin vurdun” Sonra da şikâyetçiye: “Kalk ona kısas yap (yani attığı kadar kırbaç vur.)” Bunun üzerine Amr b. Âs söz istedi ve

    “Ey mü’minlerin emiri! Sen böyle hareket edersen, insanların çoğu şikâyetçi olacaktır. Bir zaman sonra âdet olur ve senden sonrakiler de böyle yapar” diyerek itirazda bulundu. Hz. Ömer:

    “Rasûlüllah (s.a.s.) kendisine bile şayet hakkı olan varsa kısas yapılmasına izin verdiği halde, ben kısas yaptırmayayım mı?” diye sordu. Amr:

    “Bırak da onun rızasını alalım” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):

    “Haydi onu razı edin. İki yüz dinar fidye verin, her kırbaç iki dinar” dedi.

    Hz. Ebu Ber (r.a.) da:

    “İçinizde en zayıfınız, benim indimde hakkını alıncaya kadar en kuvvetlidir.” Demiştir.

    Zulümle devlet bile ayakta durmaz.

    Kanuni Sultan Süleyman, devleti zirve noktasına getirdiği bir zamanda büyük alimlerden Yahya Efendi’ye sorar:

    - Bir devlet hangi hallerde çöker:

    - “Sultanım, Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitilenler ne nemelazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlarda sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hale gelir…”

    Derler ki dünya dört şeyle ayakta durur:

    1- Alimlerin ilmi,

    2- Salihlerin ibadeti,

    3- Cömertlerin sahaveti,

    4- Devlet adamının adaleti.

    1509 yılında ki müthiş depremden sonra padişah 2.Bayezid devlet yöneticilerini şöyle hitap eder:

    “Ey vezirlerim, kadılarım, subaşılarım, ağalarım, beylerim!...

    Şu felâketi görüyorsunuz, Ben; bunda, siz kulların zalimlikle zulüm yaptığınız intibaını alıyorum…

    Ayağınızı den atın!.

    Vazifenizi adaletle yapın!..

    Kimseye zulmetmeyin!..

    Bu Cenab-ı Hakk’ın bize bir ikâzıdır.

    Size bildiriyorum ki, zulüm irtikap edeni hâl ederim.”

    Nisâ 168. ayetinde Cenab-ı Allah zalimleri affetmeyeceğini ifade ediyor.

    Hz peygamberde, zulmederek ölen için “Allah ona cennetin kokusunu haram kılar” buyurmuştur. (Tecrid-i Sarih:2177)

    Zulüm, hayatın tadını değiştirir. Zulüm, insanın yapısını bozar. Zulüm, Allah'ın nimetlerinin bile tadını değiştirir.

    İslâm’da, kimseye eziyet yoktur. Bir hadislerinde peygamberimiz: “Komşuya eziyet eden bana eziyet etmiş olur” buyurur. (Ramuz:395/7)

    Bir başka hadislerinde de: “Hiçbir şekilde hayvana eziyet vermeyin.” Buyurur. (K.Sitte:14/125) Kurban edilecek hayvan eziyet edilmeden kesilmelidir. Hayvan, hedef seçilmemeli, aç susuz bırakılmamalı, fazla yük yüklenmemeli, dövülmemeli, dövüştürülmemeli, ateşte yakıp, suda boğulmamalıdır.

    Peygamberimiz: “Merhamet etmeyen merhamet edilmez.” Demiştir. Hayvan ahirette insandan hakkını alacak ve ondan sonra toprak olacaktır.

    İnsana zulüm ise en kötüsüdür. Allah Kur'an'da :

    1- “Adil olunuz, takvaya en yakın olan budur.” (Miada:18)

    2- “İnsanların arasında hakim ve hakem olduğunuz zaman adaletle hüküm veriniz.” (Nisâ:58)

    3- “Allah adaleti emreder.” (Nâhl:90)

    4- “Bir topluluğa olan kininiz sizi adalesizliğe sevk etmesin.”

    İnsanın hak ve hürriyetinin kısıtlanması, elinden alınması zulümdür. Düşünceye, inanca baskı da zulümdür.

    Zulümlerin başında Allah'a isyan geliyor. Bir kutsi hadiste: “Kim geçici nimeti, kısa hayatı ve devamsız bir zevki severse, kendine zulmetmiş, Rabbına isyan etmiş, ahireti unutmuş ve dünyası da onu aldatmıştır.” (40 Kutsi Hadis H.H.Erdem, S.11)

    Kur'an'da şu ayetleri zikredebiliriz:

    - “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir. Bilin ki Allah'ın lâneti zalimlerin üzerinedir.” (Hûd:18)

    - “Allah'ın ayetlerinden yüz çevirenden daha zalim kim olabilir. Muhakkak ki biz, günahkârlarda lâyık oldukları cezayı veririz.” (Secde:22)

    - “yalan sözlerle Allah'a iftira edenden veya onun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphe yok ki zalimler kurtuluşa eremezler.” (En’âm:21)

    Peygambere muhalefette insanın nefsine yaptığı zulümdür. Kur'an'da: “O gün zalim kimse pişmanlıktan ellerini ısırıp şöyle der: Keşke peygamberle birlikte bir yol tutsaydım. Yazık bana! Keşke Batıl yolun yolcusu, falancayı dost edinmeseydim!” diyeceği haber veriliyor. (Furkan:26-27)

    D) Adil olmak emredilmiştir:

    Yüce Allah, menfaatimize zarar verse bile, yakınlarımızın çıkarlarına uygun düşmese bile âdil olmamızı, adaletli iş yapmamızı emrediyor.

    Hz. Peygamber, bizden öncekilerin, âdil davranmadıkları için helâk olduklarını bildirmiştir.

    Biri hırsızlık yapıyor, torpil koyuyorlar. Hz. Peygamber’in cevabı açık ve net: “Kızım Fatıma da çalsa, Vallahi aynı ceza ile cezalandırılacaktım.”

    Allah Rasûlü Müslümanlara, çocukları arasında sevgide bile âdil olmalarını emretmiştir. Ayrıca çocuklardan bir lehine vasiyet de men etmiştir.

    Türk hükümdarları fethettikleri yerin halkına sorarmış: “Askerlerim size zulmetti mi?” diye “Hayır” cevabını alınca da, şükreder ve şükür secdesine kapanırlarmış.

    Hz. Ömer (r.a.) ne demiş: “Adalet mülkün temelidir.”

    E) Zalime yardım Zulümdür:

    Zalime destek olunmaz. Zulme sebep olan, arka çıkan, rıza gösteren,hatta ses çıkarmayan da zalimdir.

    Allah Rasûlü: “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır” demiştir. Bir başka hadislerinde de: “Bir kimse bir zulme yardım etse, bundan vazgeçinceye kadar Allah'ın gazabındadır.” buyurmuştur. (Ramuz:406/4)

    Kur'an'da da: “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (Cehennemde yanarsınız)” uyarısında bulunulmuştur.

    Peygamberimizin bildirdiğine göre bir insan bir şeye sebep olursa, onu bizzat işlemiş gibi olur. Kötüyse ceza görür, o iş iyi ise mükafata nâil olur.

    Dünyada zalimlere çok yardımcı olabilir, ama ahirette zalimin asla yardımcısı olmayacaktır.

    Nasıl yardım:

    Hz. Peygamber: “Kardeşine zalimde olsa mazlumda olsa yardım et.” Biri:

    - “Mazluma yardım edelim, ama zalime nasıl yardım edelim?” der.

    - “Onu zulmünden alıkoyarak” (K.Sitte:9/380) buyurur.

    F) Kul hakkına tecavüzde zulümdür:

    Cenab-ı Allah iki hakkı helâl etmeyeceğini bildirmiştir: Kul ve Hayvan hakkı, insanın haccı kabul aslada, şehid olsa da üzerinde bu iki hak varsa affa uğramıyor.

    Peygamberimiz: “Kıyamet gününde boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hak alacaktır.” buyurur. (Ramuz:345/10)

    Hak sahibi hakkını almadan, kıyamet günü kimse yerinden kımıldamayacak. Hak yiyenin zulmedenin iyilikleri mazlum olanlara verilecektir. İyilikleri kalmazsa, yani yetmezse, hak sahiplerinin kötülükleri alınıp hak yiyen zalime verilecektir.

    Musalla taşında helâlaşma olmaz. Rasgele hakkını helâl et, helâl olsun demek de insanı kurtaramaz. İnsan ne zaman kurtulur? Hak iade edilip de, helâllaşılırsa kurtulur.

    Hiç unutmam bir hak sahibi, musalla taşındaki tabuta eğildi ve: “Benim hakkımı ne yapacaksın?” dedi.

    Hz. Peygamber vefatından önce: “Kimin bende hakkı varsa gelsin alsın” demiştir. (Ruhul-Beyan:2/132)

    Zulmün küçüğü büyüğü olmaz; Zulüm zulümdür. Zulmedenden, hep zalim diye bahsedilmiştir. Tarihi bir örnek verelim:

    Emevi Halifesi, bahçesine bir köşk yaptırmak ister, arsa yetmez, komşuda satmaz. Halife köşkü yapar. Biraz komşunun arsasına taşmıştır. Mâdur, Kadı Beşire şikayet eder. Beşir bir heybe getirir o arsadan toprak doldurur, penceredeki seyreden halifeye çağırır:

    - “Bana yardım et de, şu heybeyi eşeğe yükleyeyim” der.

    - “Ya Halife! Bu bir parça topraktır. Sen bunu burada kaldıramıyorsun. Yarın şu gasbettiğin toprağı yedi kat boynuna geçirecekler, o zaman ne yapacaksın?” Bunun üzerine halife bahçe sahibini çağırır helâlaşır, Hakkını verir, razı eder.

    Adaletiyle meşhur Nuşirevan ziyafet veriyordu. Bir hayvan kesilmiş, ateşte kebap ediliyordu. Ancak yanlarında tuz yoktu. Getirsin diye köye birini gönderdiler.

    Nuşirevan:

    - Tuzu para ile al ki, gasben bedava alma âdeti çıkmasın, memleket zulüm ile harap olmasın, dedi.

    - Bir tuzdan en zarar gelir? Diye soran adamlarına Nuşirevan şu cevabı verdi:

    - Cihanda zulmün temeli ufacık bir şeydi. Ama her gelen onu büyüttü. Nihayet şimdiki duruma ulaştı.

    Ufak bir şeyde olsa hak haktır. Haksızlık az bir şeyde olsa zulümdür.

    - Balkonda et kızartıp kokusunu ona buna koklatmak, göz hakkına riayet etmemek zulümdür.

    - Hak hukuk karışmış, servet, pis kokular yayar.

    Peygamberimiz: “Özürsün borcu geciktirmek zulümdür” demiştir. Ayrıca: “Bir kimse bir şeyin ayıbını açıklamadan satarsa daima Allah'ın gazabına ve meleklerin lânetine mâruz kalır” buyurur. (K.Sitte:17/263)

    Kur'an'da: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar, O düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl:90) buyurarak, ölçülü ve dikkatli yaşamamız istenmiştir.

    Peygamber (A.S.): “Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür.” Buyurur. (R.Salihîn:1611) Çalışanlarına ücretini zamanında ödemezse, zulmetmiş olur.

    Bir gün Allah Rasûlü şöyle anlatır ve öyle bir mesaj verir ki:

    - Sizi helâke götüren şeylerden sakının, gücünüzün yettiği kadar zulümden sakının. Zira insan, kıyamet gününde dalar gibi ibadetlerle mahşer yerine gelir. Ve bu amellerin kendisini kurtaracağını sanır. O sırada birisi çıkar:

    - “Ya Rabbi bu adam bana zulmetti” der.

    Cenab-ı Allah Meleklere der ki:

    - Onun defterinden ibadetleri, sevapları silin, bu adamınkine yazın” der.

    Böyle böyle bütün hak sahipleri gelir, haklarını alırlar. Adamın elinde sevap diye bir şey kalmaz.

    Bu şuna benzer:

    Yola çıkan kimseler ateşe ihtiyaçları olunca sağa sola koşuşup odun toplarlar, ateş yakarlar ve ondan istifade edemeden oradan ayrılıp giderler.

    İşte zulmedenlerde, ibadet ve güzel amellerinin sevaplarından istifade edemezler. (İhya:4-937)

    Böyleleri için peygamberimiz (A.S.) “müflis” ifadesini kullanmıştır.

    Yıldırım Bâyezid Han, Konya önlerine gelmişti. Halk şehre çekilip, kapıları kapattı, hasad zaman ı olduğundan, bütün arpa buğday tarlalardadır.

    Yıldırım, Konya halkına der ki:

    - “Bize arpa, buğday satın, atlarımıza yedirelim.”

    Bu arada askerlerine:

    - “Sakın halka zulmetmeyin, kul hakkına riayet edin. Kendi istekleri ile satsınlar.

    Fiatı, Konyalılar belirler ve mahsüllerini satarlar ve Yıldırım Bâyezide Konyalılar şöyle bir istekte bulunur.

    - “Bizi siz yönetin” derler.

    - Geçmişte Türk atlarının çeşmelerinden su içmesini isteyenler…

    - Kardinal Külahı değil, Türk sarığı görmek isteyenler…

    - Hülasa Müslüman Tür idaresin tercih edenler, adalet istemişlerdir.

    Hz. Peygamber bizi şu sözleri ile uyarmıştır:

    - “İnsanlara dünyada haksız yere eziyet edenlere Allah, ahirette azab edecektir.” (R.Salihîn:3/177)

    - “Mü’mine zara veren veya hile yapan mel’undur.” (K.Sitte:16/314)

    - “Kim mü’mine zarar verirse, Allah da onu zarara uğratır. Kimde mü’mine eziyet verirse, Allah ona da eziyet verir.” (K.Sitte:16/314)

    G) Zulme mani olmak:

    Zulme karşı olmak ve zulmü önlemek için gayret göstermek, Yüce dinimizin emridir. Bakara Sûresinin 190. ve 193. ayetlerinde zulümle, zalimle bütün gücümüzle ve en etkili biçimde mücadeleye çağrılıyoruz.

    İslâm’da savaş hoş görülmediği halde zalime, zulme karşı müsaade vardır. Zulüm ortadan kalkınca da, haddi aşmamak konusunda uyarı vardır. İslâm tarihinde savaşların sebebi hep “Hakkı hakim kılmak” maksadıyla olmuştur.

    Allah Rasûlü, en kritik anda bir Hıristiyanın hakkını gasbeden Ebu Cehilin kapısın yumruklamış, mazlumun hakkını almadan kapıdan ayrılmamıştır.

    Peygamberimiz şöyle buyurur:

    “Zalime de, mazluma da yardım edin!” Ashab:

    - “Mazluma anladık, ama zalime nasıl yardım edelim Ya Rasûlallah?” deyince Allah Rasûlü şu cevabı vermiştir:

    - “Onu zulümden vazgeçirerek”

    Bir hadislerinde de: “Haksızlık karşısında susa dilsiz şeytandır.” Buyurarak zulme ve zalime karşı suskun kalınmamasını emretmiştir.

    İnancımızda bana ne yok, nemelâzım yoktur.

    Peygamber efendimiz, daha genç yaşta iken haksızlıklara karşı koyacak, haklıların hakkını alacak ve zulmü önleyecek olan Hılfü’l-Füdul cemiyetine katılmıştır.

    Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurur:

    “İnsanlar zalimi görünürlerde, Onların zulmetmesine mâni olmazlarsa, Allah'ın bütün insanları azaba uğratması pek yakındır.” (R.Salihîn:1/238)

    Allah adına zulme ve zalime karşı mücadeleye etmeye yemin eden cemiyet üyelerinin icraatlarından örnekler:

    “Bir Yemenli, ticaret için kızı ile birlikte Mekke’ye gelmişti. Mekke’nin güçlü kişilerinden Nübeyh b, el-Haccac, zor kullanarak bu kızı alıkoymuştu. Kızın babasına, Hılfü’l-Füdul direniş komitesine başvurması tavsiye edildi. Baba söylenileni yaptı. Komite üyeleri ise zorbanın evini kuşatarak kızı elinden alıp babasına teslim ettiler.”

    “Bir yabancı Mekke’nin ileri gelenlerinden Ubeyy b. Halef’e bir miktar mal satmıştı. Ama parasını bir türlü alamıyordu. Yabancı komite üyelerine başvurdu. Füdul üyeleri de adama, dediler. Adama gidip bunları Ubeyy’e aktarınca Ubeyy, parayı ödemek zorunda kaldı.”

    “Bir tüccar, Mekke’ye üç deve yükü ticaret malı getirmişti. Ebu Cehil, diğer müşterilerin bu kişinin malına alıcı olmamalarını ayarladı. Böylece tek alıcı konumunda adamın malının çok düşük fiyata kapatmak isterdi. Adam da Füdul üyelerinde Hz. Muhammed’e başvurdu. Efendimiz de adamın malının değeri fiyatından alarak memnun etti. Bu nedenle de Fendimiz ile Ebu Cehil arasında bir tartışma olduğu söylenir.”

    “Hılfül-Füdul, Hz. Peygamber ‘in ölümünden sora bile tesirini devam ettirmiştir. Muaviye döneminde Medine valisini haksız davranışına karşı adına yardım isteneceği iletilmişti.”

    Esaslı bir uyarıda Rabbimizden:

    “Ben izzetim ve Celalim hakkı için zulmedenden er geç intikamımı alacağım. Mazlumu görüp de ona yardıma gücü yettiği halde yardım etmeyenden de intikamımı alacağım.”

    H) Zulme rıza da zulümdür:

    Zulme destek olunamadığı gibi, rıza da gösterilemez. Müslüman, zulümden nefret etmek ve zulme karşı durmakla mükelleftir. Rıza göstermek, sessiz kalmak, Müslüman için büyük hata olur.

    Zulme sessiz kalmanın bir sakıncası da, zalimi cesaret vermek, zulme fırsat vermektir. Engelle karşılaşmayan zalim, zulme devam eder, kimseden çekinmez. Bunun da vebâli susanlara ait olur. Demek ki, susan zulme ortak olur.

    İ) Allah Zulmetmez, zalimi de asla sevmez:

    Kur'an'da şöyle buyrulur:

    - “Allah kimseye haksızlık etmez.” (Al-i İmran:108)

    - “Allah insanları hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus:44)

    - “Kim iyi bir iş yaparsa, kendi lehinedir. Kimde kötü iş yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına zulmedici değildir.” (Fussılat:46)

    - “Bu dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.” (Ali İmran:182)

    - “Allah zerre kadar haksızlık etmez. İyilik olursa onu katlar. Kendinden de büyük mükafat verir.” (Nisa:40)

    Bir kutsi hadiste de: “Ey kullarım! İyi bilin ki ben, zulmetmeyi kendime haram ettim. Onu sizin aranızda da haram kıldım. Sakın birbirinize zulmetmeyiniz.”(İlâhi Hadisler:86)

    Zembilli Ali Efendi, padişahla her karşılaşmasında: “Allah Zalimleri sevmez” diye söze başladığı bilinen bir husustur. Evet Allah zalimleri sevmez.

    J) Zulümden kaçınmak:

    Büyüklerin küçüklere yaptığı nasihat ve vasiyetlerde “Zulümden kaçın!” “Lakin zalim olma” sözlerine sıkça rastlarız.

    Zalimler içinde şair:

    “Ne kendisi eyledi rahat, ne halka verdi huzur

    göçtü gitti bu cihandan dayansız ehl-i kubur” demiş.

    Kötü insan ölür giderde gene kötülüğü devam eder. Bir köy ağasının halka yapmadığı kötülük kalmamış. Ölüm döşeğinde öleceğini anlayınca köylüleri çağırıp hakkınızı helâl edin demiş. Hep bir ağızdan: “Helâl olsun demişler. Ağa, olmaz siz içten demediniz. Ben ölünce beni köy girişindeki armudun dalına ayaklarımdan asacaksınız, gelen yüzüme tükürecek giden tükürecek diyerek bir tekme vuracak ve hakkım helâl olsun” diyecek. “Ben böyle istiyorum” der. Olmaz öyle şey derler.

    Adam ölür. Öldüğünden emin olunca dediğin aynen yaparlar. Fakat köye gelen jandarmalar durumu görür ve köylüleri karakola götürürler. Sorgu, sorgu… Dertlerini anlatamazlar. İçlerinden biri ayağa kalkar. “Sağken yapmadığını kötülük kalmadı. Öldün gitti hâlâ yakamızı bırakmadın.” Der. lânet okur.

    Zalimin birisi bir Allah dostuna sorar:

    - İşlerin en hayırlısı nedir? Allah dostu cevap verir:

    - Senin için öğleye kadar uyumandır. Tekrar sorar:

    - Neden? Cevap:

    - “Sen uyurken insanlar senden emin olur da ondan” der.

    Zalimlerden biri de Ulu kişiye:

    - “Benim için hayır dua et.” Deyince o:

    - “Ya Rabbi! Bu adamın canını bir an önce al” der.

    - “Bu ne biçim dua” diye kızar. Ulu kişi:

    - “Uzun ömür, zulmü arttırır, zulmün çokluğu, günahları arttırır. Sonra hesap vermen güç olur” cevabını verir.

    Kur'an'da : “Kim tevbe etmez zulümden kaçınmazsa, işte onlar zalimlerdir.”

    - “Onlar kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde, Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe ve istiğfar ederler…” (Ali İmran:135) buyrulur.

    Peygamberimiz de: “Gücünüzün yettiği kadar zulümden sakının.” (Ramuz:13/13) buyurur.

    Bir hadiste de şöyle buyurur:

    - “Zulümden kaçının! Çünkü zulüm, kıyamet günü karanlıklara sebeptir.” (R. Salihın:565)

    Kur'an'da:

    - “Takva sahipleri bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki, bir de onlar işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” (Ali İmran:135) buyrularak iman sahiplerinin kötülük yapmayacağı ve yaptığı hatadan da hemen döneceği, kötülükte ısrar etmeyeceği bildirilmiştir.

    K) Mazlumun duası red olmaz:

    Hz. Peygamber (S.A.V.): Allah şu kimselerin duasını red etmez:

    1- Misafirin ev sahibine yaptığı duayı,

    2- Anne babanın evladına yaptığı duayı,

    3- Mazlumun zalime yaptığı duayı, (Ebu Davud, Salat:1536)

    Zalimden, zulümden, bilhassa zalimin akıbetinden ders almak ve zulümden kaçmak lazımdır.

    Bazen zulmün, vereceği ders ve adaleti sağlaması yönüyle faydası da vardır. Bir de bir zalim, başka bir zalim vasıtasıyla cezalandırılmaktadır. Onun için herşey de bir hayır vardır. Hayra vesile olan yönü vardır.

    Kimse, zalimden öç alma peşinde koşmamalıdır. Allah'a havale etmelidir. Allah zalimin hakkından gelir. Ayrıca zalime bedduada etmemelidir. Yoksa ahirette alacak bir şeyi kalmaz.

    Hz Peygamber şöyle buyurur:

    “Mazlum, zalime sövmekte onda hakkı kalmaz.” (Kitabü’z- Zühal Ve’r-Rekaik:169)

    Eşyasını çalan hırsıza biri beddua etmeye başlar. Peygamberimiz: “Beddua ederek onun ahiretteki cezasını hafifletme” buyuru.

    Atalarımız: “Sövmekle şeytanın sayısı artar” demiştir. Onunu için beddua ve sövmek zalimin lehinedir, onun daha ucuz kurtulmasını sağlar.

    L) Mazlumun Ahı yerde kalmaz:

    Cenab-ı Allah züntikamdır, zalimin hasmıdır. Zalimi asla sevmez ve mazlumun intikamını eninde sonunda zalimden fazlasıyla alır.

    Şair : “Zalimin zulmü varsa,

    Mazlumun Allah'ı var” demiş.

    Bir başka şair de:

    “Zalim bir zulme girifkar olur âhir,

    Elbette olur ev yıkanın hanesi virân” der.

    Bir şairimiz de şöyle haykırır:

    “Alma mazlumun âhını,

    Çıkar âheste âheste.”

    Evet mazlumun âhı yerde kalmaz. Allah zalime mühlet verir, ama ihmâl etmez. Eden bulur . bu dünya, etme bulma dünyasıdır. Yapılan kötülüğün mutlaka karşılığı görülecektir.

    Büyüklerimiz: “Küfür devam eder, ama zulüm devam etmez.” demişler. Küfrün cezası ahirettedir. Ama zulmün cezası hem dünyada hem de ahirettedir. Zulüm bundan devam etmez. Bir de zulüm haddi aşar, mazlum Allah sığınırsa, zulüm devam etmez.

    Bir Kutsi hadiste: “İşçiyi çalıştırıp hakkını ödemeyenlerin Kıyamet gün hasmıyım” diyor Allah. (Buhari, Büyu:6/1020)

    Kur'an'da : “İşledikleri günahlardan dolayı zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız.” (Enam:130) buyruluyor.

    Hz. Peygamber de: “Zulümden dolayı gelen ceza günahlara kefaret değildir,” buyurur. (K.Sitte:16/315) Yani zulmün dünyada da ahirette de cezası çekilecektir.

    Buradan şunu anlıyoruz:

    1- Allah zalimi cezalandırmakta acele etmez.

    2- Zulmü cezasız bırakmaz.

    Bir zamanlar kamçısı boynuna dolanmış olan mazlum:

    “Seni Allah'a havale ediyorum. O bana yeter, demekle iktifa etmiş.”

    Biraz ileriye varınca, zalimin atının, bir kuştan ürkerek üzerindekini yere çarpıp kaburga kemiklerini kırdığını, hayretle görmüş.

    Yerde inleyerek yatan zalim:

    “Baba! Sana ettiğim zulmün cezası olarak, Allah beni yere çarptı, görüyor musun”, demiş.

    Fakat Allah adamı itiraz etmiş:

    “Hayır, hayır, senin kaburga kemiklerinin kırılış bana ettiğin zulümden dolayı değildir. Çünkü Allah bir zulmün cezasını, böyle acele vermez. Olsa olsa, senin bu cezan, çok evvel âhını aldığın bir başka mazlumun intizarıdır, bana çarptığın kamçının cezası, ileride verilecektir.” demiş.

    Bir zamanlar köyünden medreseye giden delikanlının önüne geçen zalim:

    - “Nereye?” demiş,

    - “Medreseye” deyince

    Atından inmiş cebinden tekke tesbih çıkınca bir güzel dövmüş.

    Çocuk medreseye gelince hocası:

    - “Bu halin ne?”

    - “Bir atlı beni dövdü” demiş.

    - “Ne dedin?”

    - “Hiçbir şey demedim.“

    - “Keşke deseydin. Allah intikamını alacaktır.”

    Bu sıralarda Karayük pazarında atı ürker. Öküzlerin asıldığı çengele boğazından takılır orada bağıra bağıra can verir.

    Erzurum’un büyük velisi İbrahim Hakkı Hazretleri’ni çocukken İsmail Fakirullah Hazretleri’ne teslim ederler. İyi bir terbiye alması için çocukluğunun mühim bir devresini Fakirullah’ın yanında geçiren İbrahim Hakkı, bir gün eline aldığı bir testiyi çeşmeye götürür, doldururken oraya gelen bir atlı:

    “Çekil bakayım önümden be çocuk!” diye İbrahim Hakkı’yı azarlayarak altını çeşmeye sürer.

    Çocuk İbrahim, testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, İbrahim Hakkı’yı bir köşeye sıkıştırır. Kendini kurtarmak zorunda kalan çocuk da testisin bırakıp, canını kurtarmak isterken at basıp testiyi kırar.

    Ağlayarak hocasının huzuruna gelen İbrahim Hakkı;

    “Çeşmeden su alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime sürdü, can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de tepeletip kırdı” der.

    Hocası sorar:

    “Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?”

    “Hayır, hiçbir şey söylemedim!”

    “Çabuk git ve o adama bir fena lâf söyle” der.

    İbrahim Hakkı gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat bir türlü terbiyesini bozup da;

    “Benim testimi niye kırdın zalim adam” diyemez.

    Dönüp geldiğinde Hocası Fakirullah sorar:

    “Ona fena bir lâf söyledin mi?”

    “Söyleyemedim efendim, niyetlendim; fakat bir türlü dilimi çevirip de edep dışı bir söz sarf edemedim!”

    Hocası bağırır:

    “Sana diyorum, çabuk git ve o adama çirkin söz söyleyerek mukabele et! Yoksa felaket!..”

    İbrahim Hakkı bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran atamı, atı attığı çiftelerle çeşmenin gölüne yuvarlamış, ölüsü yatmaktadır!

    Koşarak gelip, hocası İsmail Fakirullah’a durumu anlatır. Hocası bu hale üzülür:

    “Vah vah! Bir testiye bir adam! Üzüldüm buna doğrusu!” der.

    Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını söylerler. Büyük velî şöyle izah eder:

    “O atlı adam, İbrahim Hakkı’ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun mukabelede bulunmadı, zalimi Allah'a havale etti. Allah'ın ise gayretine dokunup zalimi cezalandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona hakaret etseydi, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim büsbütün mazlum oldu. Ben ödeştirmek için uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım!”

    Vaktiyle bir grup Müslüman tertip ettikleri bir kervanla hacca giderler. Çölleri aşıp vahaları geçerek yol alırlarken, iki dağın arasında eşkıyalar birden etraflarını çevirir. Hacılarda ne var ne yok hepsini alırlar. Ancak kafilede bulunan kadınlara dokunmazlar. Hacı namzetlerinden yaşlı bir zat:

    - “Eyvah, bu eşkiyalar paramızı alıp gidecekler. Hacca gitmek şöyle dursun, evimize dönecek paramız bile kalmayacak” diye sızlanır.

    Tam o esnada eşkiyalardan biri arkadaşlarına seslenir:

    - Hey, biz kadınların üstlerin aramayı unuttuk. Asıl altın onlardadır.

    Bu söz üzerine hep birlikte dönerek, kadınların üzerindeki elbiseleri yırtıp örtülerini atmaya başlarlar. Bu defa yaşlı zat fikrini değiştirir.

    - “Paramızı götüremezler artık, korkmayın” der.

    Nitekim onlar kadınlara hücum ettikleri anda müthiş bir gök gürültüsüyle birlikte şimşekler çakar, eşkıya reisinin başına ansızın korkunç denecek çapta bir yıldırım düşer. Paniğe kapılan soyguncular ne yapacaklarını bilemez hale gelirler. Nihayet yakalanırlar, paraları da iade etmeye mecbur olurlar.

    Ortalık sükûnete erdikten sonra o yaşlı zata sorarlar:

    - “Önce paramızı götüreceklerin söylediniz; sonra da sanki olacakları biliyormuşçasına, ‘Artık götüremezler.’ diye kestirip attınız. Gerçekten de dediğiniz gibi oldu. Paramızı götüremediler. Bunu nasıl bildiniz?”

    Yaşlı zat şöyle cevap verir:

    - “onlara paramızı almakla bize zulmettiler. Ama zulüm vasat derecedeydi; gayretullaha dokunacak seviyeye ulaşmamıştı. Ne zaman ki kadınlar dönüp eziyet ettiler. İşte o zaman zulüm gayretullaha dokunacak dereceye vardı. Zulüm bu dereceye ulaşınca devam etmez. İlahî bir silleyle son bulur. Nitekim öyle de oldu, cezalarını buldular. Elebaşıları öldü, ötekiler yakalandı. Biz de kurtulmuş olduk.”

    Zulüm ebedî değildir. Şair şöyle der:

    Azın cömert cevherinde

    Çoklar tersine döner.

    Varın soylu mayasıyla

    Yoklar tersine döner.

    Yokuşa akmaktan usanır sular

    Arklar tersine döner.

    Dişlilerin dişi kırıldığında

    Çarklar tersine döner.

    Zalimin elinde birgün

    Utancından gerilir yaylar

    Oklar tersine döner…

    M) İnanca baskı zulümdür:

    Kur'an'da Cenab-ı Allah şöyle bildirir:

    “Allah'ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.” (Bakara:114)

    N) Zalim dost edinilmez:

    Zalimin zulmünü bilerek onunla oturmak, onunla olmak, onunla iş yapmak, büyüklerimizin ifadesiyle onunla biraz yürümek insanın imanına zarar verir, gönlünün kararmasına neden olur. Kalbimizi zalimin kalbine benzer, işimiz, onun işine benzer.

    Yapılacak iş, mazlumun yanında olmak ve ona yardım etmektir.

    Kur'an'da şöyle buyrulur:

    - “Mü’min, müminlerin bırakıp da zalimleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, Allah yanında hiçbir değeri yoktur.”

    - “Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin.”

    - “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da zalimleri dost edinmeyin. Bunu yaparak Allah'a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa:144)

    O) Müslümanın Müslümana sıkıntı vermesi zulümdür:

    Allah Rasûlü der ki:

    - “Müslümana sövmek fasıklıktır, Onunla çarpışmak küfürdür.”

    - “Benden sonra birbirinizin boynunu vurarak küfre dönmeyiniz.”

    - “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet etmez, yalan söylemez. Onu sahipsiz bırakmaz. Müslümanın ırzı,malı, kanı müslümana haramdır. Bir müslümanın kardeşine hakaret etmesi, kötülük olarak ona yeter.” (Buhari Mezalim:3)

    - “Allah'ın kullarına eziyet etmeyin, onları ayıplamayın ve gizli hallerin araştırmayın. Kim Müslüman kardeşinin ayıbını araştırırsa, Allah da onun ayıbını arar. Hatta öyle ki evinden çıkmasa da, onu rezil eder.” (Ramuz el-Ehadis:465/4)

    - “Bir kimse, bir mü’mini dünyada korkutursa Allah kıyamet gününde o kimsenin korkusun arttırır.” (Age:421/6)

    Kur'an'da: “Kim bir insanı öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kemde bir insanın yaşamasına sebep olursa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” (Miada:32)

    P) Zulmedeni Allah kıyamet günü rezil eder:

    Kur'an'da şöyle bildirir:

    “Zalimlerin ne müşvik bir yakını ne de şefaaticisi vardır.” (Gafir:18)

    “Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.” (Hac:71)

    Allah dostlarından Fudayl bin Iyâd’ın şu hâli mü’min gönlüne ne güzel bir misâldir:

    Kendisini ağlarken gördüler.

    “Niçin ağlıyorsun?” dediler o da:

    “Bana zulmeden bir zavallı müslümana üzüldüğümden ağlıyorum! Bütün kederim, onun kıyâmette rezîl olmasındandır…” buyurdu.

    Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurur:

    1- “Bir kimse bir mü’mini dünyada korkutursa, Allah da o kimseyi kıyamet gününde korkutur.” (Ramuz el-Ehadis:421/6)

    2- “Her kim Müslüman bir kimsenin hakkını yemin ederek ele geçirirse, Allah ona cehennemi vacip cenneti haram kılar.”

    - “Ya Rasûllah az bir şey olsa da mı?” denince:

    - “Misvak ağacından bir çubuk dahi olsa” buyurur.

    3- “Kıyamet günü gasbettiğiniz hakları sahiplerine mutlaka ödeyiniz. Öyle ki, boynuzsuz koyun için boynuzlu koyun kısas edilecek.” (R.Salihın:204)

    4- “Kim bir karış miktarı yeri haksızlıkla zabtederse, o yer kıyamet gününde yedi kat olarak boynuna geçirilecektir.” (R.Salihın:206)

    5- “Kimin üzerinde zulüm varsa hiçbir şeyin para etmeyeceği gün gelmeden, helâllik alıp kurtuluşsun. Aksi halde, zulüm oranında Salih ameli varsa ondan alınır. Şayet iyilikleri yoksa hak sahibinin kötülüklerinden alınıp üzerine yüklenir.” (R.Salihın:210)

    Kur'an'da: “O gün zalimlere, özür dilemeli hiçbir fayda sağlamaz, artık lânet de onlarındır. Kötü yurt da onlarındır.” (Mü’min:52)

    “Zalimler asla iflah olmaz.” (Kasas:37) buyrulmuştur.

    SONUÇ

    Cenab-ı Allah hiçbir kuluna zulmetmez. İnsanları kendi kendilerine zulmederler. Kendisi zulmetmediği gibi kullarına zulmü yasaklamıştır. Cenab-ı Allah:

    Hud:117 de “Rabbin. Halkı birbirlerini düzeltmeye çalışan beldeleri, haksız yere asla helâk etmez.” Buyurarak insanları fesada değil, ıslaha çalışanları cezalandırmayacağını bildirmiştir.

    Yapılan zulmün karşılıksız kalmayacağı da hem dünyada cezalandırılabileceği hem de ahirette cezalandırılacağı gerçeği de bize haber verilenler arasındadır. Hani ne derler:

    “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur”

    Allah Rasûlü : “Allah'ın kullarına eza etmeyin” buyurur. (Ramuz el-Ehadis:465/4)