• 536 syf.
    Gustave Flaubert: Duygusal Eğitim – Bir Delikanlının Hikâyesi

    Kitabın Arka Kapağından

    Flaubert, yirmi beş seneye yayılan bir çalışma sonunda bitirip 1869’da yayımladığı Duygusal Eğitim’de, kendi gençlik yıllarından hareketle bir “nesil hikâyesi” anlatır. Genç bir hukuk öğrencisi, Frédéric Moreau, kendinden yaşça büyük bir kadına ömür boyu sürecek bir aşkla tutulur ve ona yakın olabilmek için kocasıyla arkadaşlık kurar. Fonda bütün Avrupa’yı çalkalayan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu ve bütün kargaşasıyla Paris hayatı vardır. On dokuzuncu yüzyıl Fransız edebiyatının çıkardığı en büyük romanlardan biri sayılan Duygusal Eğitim, büyük şair Cemal Süreya’nın çevirisiyle, İletişim Dünya Klasikleri’nde.

    “Duygusal Eğitim’i, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku.” [Gustave Flaubert George Sand’e yazdığı bir mektuptan, Aralık 1869]

    “Duygusal Eğitim, benim için hayatımda ancak iki-üç dostumun yakınlığıyla karşılaştırabileceğim derecede değerli bir kitap olmuştur; nerede, ne zaman sayfalarını çevirecek olsam, hep şaşkınlığa kapılır, teslim oluverir, hikâyeye kapılır giderim ve kendimi hep Flaubert’in manevi oğluymuşum gibi hissetmişimdir –zayıf ve beceriksiz oğlu.” [Franz Kafka Felice’e yazdığı bir mektuptan, 15 Kasım 1915, gece yarısı]

    “Dostoyevski’nin bütün romanlarının ismi Suç ve Ceza olabileceği gibi, Flaubert’in bütün romanlarının –en başta Madame Bovary olmak üzere– ismi de pekâlâ Duygusal Eğitim olabilirdi.” [Marcel Proust]

    Gustave Flaubert

    1821 yılında doğmuş olan Flaubert (ölümü 1860), Madam Bovary’i 35 yaşında yazmıştır. Duygusal Eğitim’i ise 23 yaşında bitirmiştir (kitabın arka kapağında verilen bilgiye göre Flaubert bu kitap üzerinde neredeyse 25 sene çalışıp 1869’da yani 48 yaşında yayınlamıştır). Romanda kendi hayatından esinlenmeler vardır. Kendisi de Frederic gibi hukuk eğitimini yarım bırakmış ve aynı onun gibi kendisinden yaşça büyük evli bir kadına neredeyse hayat boyu büyük bir aşkla bağlı kalmıştır (1836’da Trouville sahilinde tanıştığı, o sıralar 26 yaşında ve evli olan Bayan Elisa Schlésinger).

    Romanın Konusu

    Frederic isimli aristokrat bir gencin yaşamı ve karakterinin değişimi verilirken diğer taraftan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu gibi Avrupa’nın siyasi olaylarına da yer verilmiştir. Kitabın sonunda Philippe Desan’ın “Falubert’in Duygusal Eğitimi’ne Dair Bir Okuma” başlıklı sonsözü vardır. Bu yazıya göre, Flaubert de kitabında tarihi olaylar ve kişilerin kendi roman kahramanlarını gölgede bırakacağı endişesini yaşamış, bu nedenle tarihi olayları oldukça yüzeysel vermeye ve bunları roman karakterlerinin sohbetleri dışına taşırmamaya gayret etmiştir. Frederic babasını kaybetmiştir, annesiyle zengin ve mutlu bir hayat sürer, asil olmalarına rağmen servetleri sınırlıdır, annesi Frederic’in hukuk okuyup yüksek mevkilere gelmesini arzular. Frederic narin yapılı ve duygusal bir çocuktur, en yakın arkadaşı ise; ne zengin ne de asil olan ancak hırslı ve mert biri olarak tanınan Deslauriers’dir. Birlikte hukuk mektebine başlarlar, Deslauriers okulu bitirir, doktorasını da yapar ve avukat olur. Frederic ise bir gün vapurda Madam Arnoux’yu görür. Bu kadın kendisinden belki 10 yaş büyüktür ancak ondan çok etkilenir, kadının yanında iki küçük çocuğu da vardır. Sırf onun izini kaybetmemek için kocasıyla tanışır, adamın sanat eserleri sattığı bir resim galerisi vardır. Kadının eşi onu dükkânına davet eder. Frederic’in sürekli ziyaretleri sonrasında kendisi birden Arnoux’ların aile dostu olup çıkar. Bay Arnoux’un çapkın bir adam olduğunu gördükçe ve bir de Rosanette diye bir metresi olduğunu öğrenince, Madam Arnoux’a yakınlığı artar. Ne var ki bu kadın ulaşılmazdır, Frederic’in ilanı aşk çabalarına karşılık vermez hatta anlamazlıktan gelir. Frederic ise aşka âşıktır, içindeki bu tutkuları doyasıya yaşayacağı bir kadın aramaktadır. Bu sırada Bay Arnoux ile bozuşan Rosanette ile yakınlaşır. Bu kadın cahil, kaba, bayağı olsa da çok güzeldir. Kalbi bir kelebek gibi uçup duran Frederic’i bu bir süre oyalar. Bir taraftan Frederic bir işin ucundan tutmaya da çalışmaktadır. Hukuk eğitimini bırakmıştır ancak kültürlü bir gençtir. Bir konuda kitap yazmaya kalkar, sonra politikaya atılmaya karar verir. Ancak bunlardan sonuç alamaz. İlişkilerini de çıkarları doğrultusunda ayarlar. Can dostu Deslauries ile ilişkisine sınır koyar, çünkü bu genç, sınıfça kendisinden düşüktür. Bir ara Frederic’e amcasından miras kalır, bu rahat yaşayabileceği kadardır. Zaten çok fazla lüks harcaması vardır. Annesinin evinde Roque baba isminde zengin ama asil olmayan bir adam komşularıdır. Bu kişi soylu ve unvan sahibi Dambreuse ailesi için kâtiplik tarzı bir iş yapmaktadır. Roque babanın Louise isminde bir kızı vardır. Zamanında Frederic bu kıza ağabeylik yapmış, ona kitaplar okumuştur. Ancak bu kız şimdi evlilik çağındadır, kaba saba ancak güzel ve tutkulu bir kızdır. Nasıl olduysa bu kızın Frederic’le evlenmesi fikri gündeme gelir, Frederic düşüncesizce hareket eder her zamanki gibi, bu kızla evleneceği yolunda laflar söyler ve ardından Paris’e arkadaşlarının yanına döner. Genç adam düşüncesiz ve bencildir ancak çoğu zaman başkaları tarafından kullanılmaktan kurtulamaz. Madam Arnoux onun kendisine olan zaafını bildiğinden bunu kocasına yardım toplamak için kullanılır. Rosanette hem parası için hem de başkalarını kıskandırmak için kullanır. Deslauries ve diğerleri de parası için onu ellerinde tutmaya çalışırlar. Frederic çoğu zaman bunları görmez, özellikle kadınlara karşı zayıftır. Madam Arnoux ile aşklarını itiraf ederler ama kadın ne olursa olsun ailesine bağlı kalır, aralarında bir şey yaşanmaz. Rosanette’ten bebeği olur ama bu onun içinde hiç bir duygu oluşturmaz, hatta çocuk ölünce onun ölüm döşeği başında bile kocasını yeni kaybeden ve kendisine tutkun olan Madam Dambreuse ile evliliği sonucu ne kadarlık bir servete konacağının hesabını yapar. Ancak rahmetli Bay Dambreuse’un karısına hiç bir şey bırakmadığı ortaya çıkınca bu evlilik de suya düşer. Bütün bu olaylar sırasında kral yanlısı ve halkçı karakterler arasında siyasi sebeplerden darılma ve benzeri şeyler de olur, zaman zaman halk isyanlarına da kitapta yer verilmiştir. Roman uzun yılları kapsamaktadır, 1840’da başlar ve 1867’de son bulur. 1867 yılında ellili yaşlardaki Frederic durumunu şöyle anlatılmıştır:

    “Yolculuğa çıktı. Gemilerin hüznünü tattı, sabah ayazında çadırlarda uyandı, görünümlerin ve yıkıntıların göz alıcılığını, yarım kalmış arkadaşlıkların acısını duydu. Sonra döndü. Sosyete hayatına daldı ve başka aşkları oldu. Ama ilkinin o tükenmez anısı bunları tatsız kılıyordu; üstelik tutkunun şiddeti, hatta duyarlığın çiçeği de yitip gitmekteydi. Entelektüel tutkularında da bir azalma olmuştu. Yıllar geçip gidiyordu; alışmıştı kafasının tembelliğine, yüreğinin uyuşukluğuna.”

    1867’de bir gün Frederic yaşlıca bir adamken Madam Arnoux onu ziyarete gelir. Kocası ölmüştür, zamanında lüks bir yaşam süren bu kadının şimdi eskisinden çok farklı bir hayatı vardır. Buna rağmen kadın, zamanında Frederic’ten aldığı borç parayı getirmiştir, bu da o zaman Frederic’i parası için kullandığını düşündüğümüz kadını bize affettirmektedir. Sevgisinin saflığından emin oluruz, çünkü yaşadığı fakirliğe rağmen bu parayı Frederic’e hem de onun hiç ihtiyacı olmamasına rağmen getirmiştir. Aşklarından konuşurlar, Frederic ona hiç evlenmeyeceğine dair yemin eder ama bilir ki âşık olduğu kadın Madam Arnoux’dan çok, kendisinin hayalinde yarattığı bir kadındır, zaten ona sahip olamadığı için sürmüştür aşkı bunca zaman. Bu yüzden belki ona kendisini teslim etmeye hazır bu kadını alı koymaz. Aşklarından kalan Madam Arnoux’un ona verdiği bir tutam saçtan ibarettir.

    Son bölümde kitabın diğer karakterlerinin neler yaşadığından kısaca bahsedilir. En son olarak Frederic ve dostu Deslauries hayatlarına şöyle bir bakarlar:

    “İkisi de aşkı bulamamıştı, ne aşk için çırpınan Frederic ne de iktidar tutkusuyla yanıp tutuşan Deslauriers. Sebebi neydi acaba?
    -Belki de dümdüz bir çizgi çekemediğimiz için, dedi Frederic.
    -Senin için böyle olabilir. Bense, tersine, ikinci derecede önem taşıyan binlerce şeyi hesaba katmadan, aşırı bir doğrulukla hareket ettim. Ben fazla mantıklıydım sense fazla duygulu.
    Sonra alın yazılarını, koşulları, yaşadıkları çağı suçladılar.”

    Çoğumuzun yaşlanınca; alın yazımızı, koşulları ve yaşadığımız çağı suçlayacağımız aşikâr değil midir? Bir taraftan da yaşamın öyle çok da hesaba gelmeyeceği aktarılmıştır. Kitabın en can alıcı kısmı, bütün romanın bir değerlendirmesi gibidir bu. Neredeyse aşk için yaşayan Frederic dört farklı kadınla şansını denemiş ve aradığını bulamamıştır. Üstelik te tüm bu kadınların ona âşık olmasına rağmen!

    Kitabın sonsözündeki Philippe Desan’ın makalesi: Flaubert’in romanı yazdığı sırada arkadaşlarına gönderdiği mektuplardan parçalar vardır. Romanla ilgili diğer kaynaklarda yapılmış bazı eleştirilere yer verilmiştir. Bunlar romandaki bölümlerin bir kısmındaki devamlılığın eksikliği ve tarihi olaylarla ilgili bir takım eleştirilerdir. Devamlılık eksikliği pek göze batmıyor olsa da, olaylar o kadar çok ki çoğu zaman konuşma olmayan kısımlarda kısa kısa paragraflar halinde, neredeyse özet olarak verilmiştir.

    Takdire layık olan durumsa; roman boyunca Frederic’in mizacındaki değişime tanık olmamızdır. Bu genç adam yaşı ilerledikçe farklı davranışlara bürünmektedir. Kanımca, Flaubert bu romanı –aslında kendi hayatını- yazarken, bir insanın zaman geçtikçe ve yaşı ilerledikçe zihinsel değişimini de yansıtarak, romanının neden günümüzde de başucu kitaplarımızdan biri olduğunu bize kanıtlamaktadır.

    Sonsöz

    Romanın çevirmeni Cemal Süreya (d.1931-ö.1990) hem yazar hem de şairdi. Çeviriler yaparak toplumda saygınlığını arttırdığı gibi, üstlendiği sorumluluğun da altından kalkabilmişti. Süreya, bu romanla sadece bir çeviri yapmamıştı. Flaubert’in yaşadığı dönemdeki tarihi olayları ve elbette Flaubert’in yazın dehasını kendi anadiline aktarmıştı. İletişim Yayınları, geçmişte olan ama 2007 yılında dolaşımda olmayan bu ürünü tekrar elden geçirip okuyuculara sunduğunda büyük bir boşluğu da dolduruyordu. Yayıncı, toplumun önceleri beğenerek okuduğu bir ürünü, tekrar okuyucunun beğenisine, kitaba bir sonsöz de ekleyerek sunmuştur. Ürünün üretildiği koşullara ve zamana bakarak, günümüz beğenileriyle karşılaştırmaya kalktığımızda, hala alıcılar tarafından beğeniliyor ve okunuyor olmasının nedeni, Flaubert’in George Sand’e yazdığı bir mektuptan da anlaşılıyor: “Duygusal Eğitim’i, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku!”.

    Elbette Flaubert’in dehasıyla, kendi hayatını, kitabının içinde de 25 yıllık bir süreçte bu cevheri tırnaklarıyla ufak ufak kazıyarak yoktan var etmesi ve roman kahramanının da yazarıyla paralel bir süreci romanın kurgusu içinde yaşaması, Süreya’nın Tanrı vergisi çeviri edimiyle birleştiğinde, ürünün dolaşımda 133 yıldır kalabilmesini sağlıyor. Beğeniler değişse de üründen beklenenin hala aynı olması ve elden ele dolaşmasının asıl nedeni; kaynak kültürden erek kültüre aktarım esnasında ürünün aslından bir şey kaybetmeden ve hırpalanmadan alıcılara, okuyuculara aktarılabilmesinde yatıyor sanırım.

    Süha DEMİREL, İstanbul, 15 Kasım 2013
    ***

    Kitabın Künyesi:

    GUSTAVE FLAUBERT
    Duygusal Eğitim – Bir Delikanlının Hikâyesi
    Çev: Cemal Süreya
    PHILIPPE DESAN’IN SONSÖZÜYLE
    İletişim Yayınları 1231 *Dünya Klasikleri 36
    1-3. BASKI 2007-2010, İstanbul (4.BASKI 2011, İstanbul)
    496 Sayfa
  • KADIN TARİHİNDEN NOTLAR

    31 Ağustos 1900: İstanbul Fransız Ticaret Odası’nın aylık bülteninde Sivas ve kazalarda yaklaşık 10.000 dokuma tezgâhı olduğu, kadın işçilere 20 para ile 1 kuruş arasında ücret ödendiği belirtildi.

    16 Haziran 1903: Müslüman Türk kadınları fabrikalarda işçi olarak çalışmaya başladı. Cibali Sigara Fabrikası’nda kadın işçilere sataşıldığına dair ele geçen bir belgede Fatma isimli bir kadının adı kanıt olarak gösterildi.

    19 Aralık 1904: Çıkan bir kanunla yatılı Kız Sanayi Mektebi’ne gündüzlü öğrenci alınması esası getirildi.

    24 Mart 1906: Müdürlüğünü Şefika Hanım’ın yaptığı Alem-i Nisvan Dergisi yayın hayatına başladı. Haftalık ve resimli çıkan dergi İsmail Gasprisnki’nin çıkardığı Tercüman Gazetesi’nin ilavesi olarak verilmekteydi. Derginin yazı işleri müdürü İsmail Gasprisnki’nin kızı Şefika Hanım‘dı.

    21 Kasım 1907: Trabzon Rusumat Nezareti’ne yapılan bir ihbarla Trabzon Gümrüğü’nde kadınlar aracılığı ile kaçak eşya kaçırılmakta olduğu haberi verildi. İhbarda Hadide isimli Osmanlı vapurundan çıkan dört kadının üzerlerinde dört tabanca ile çok sayıda kurşun yakalandığı belirtiliyordu. Bu ihbar üzerine gümrüğe kadın kolcu atanmasına karar verildi.

    26 Şubat 1908: Trabzon Gümrüğü’nden kadın kolcu atanmasına dair padişah iradesi çıktı. Aylık 250 kuruş maaşla gümrüğe kadın kolcu atandı.

    13 Eylül 1908: Türk ve Ermeni kadınlar İttihat Cemiyet-i Hayriyesi kuruldu.

    30 Kasım 1908: Hilal-i Ahmer Kadınlar Şubesi İstanbul Gülhane Seririyet Hastanesi’nde “Hilal-i Ahmer Hıdemat-ı Fahri Dersleri “adı ile dershane açtı. Eğitim için Asaf derviş Paşa ve Refik Münir
    Bey’in görevlendirildi.

    2 Şubat 1909: Kastamonu İnas Rüşdiyesi’nden emekli olan Hafız Zeliha Hanım, Deveciler Camii’nde yapılan hafız toplantısında duadan sonra kürsüye çıktı ve 3.Ordu’daki askerlerin kışlık ihtiyaçlarını anlatarak yardım istedi.

    7 Nisan 1909: Meclis-i Mebusan’da Tatil’i Eşgal Kanun Layihası görüşmeleri sırasında, Erzurum Temsilcisi Vartkes Efendi kadın işçilerin zor koşullar altında çalıştırılması ile ilgili şu konuşmayı
    yaptı:“Bazı yerlerde kadınlar bile çalışıyor. Hatta hamile oldukları vakit bile, erkekler gibi, on on iki saat çalışmak mecburiyetinde kalıyorlar. Çocuklarını evlerini terk ederek mütemadiyen çalışıyorlar.”

    12 Nisan 1909: Beyazıt’ta Midhat Paşa’nın akrabası Cemal Bey’in himayesinde Ana Mektebi açıldı. Kurucularının arasında İsmet Haydar Hanım’ın bulunduğu mektepte ev idaresi, biçki-dikiş, sağlık, çocuk büyütme, aile muaşereti, alaturka ve alafranga müzik, edebiyat , beden eğitimi ve resim dersleri okutulmasına karar verildi. Ana Mektebi’nin asıl amacı “çocukları harap eden asıl analarından alıp yetiştirmek“idi. 7 yıllık eğitimden sonra başarılı olan öğrenciler bakanlık tarafından ödüllendiriliyordu.

    18 Eylül 1909: Basında, sokakta açık saçık dolaşanların Dahiliye Nezareti tarafından takibata alınacaklarına dair haber çıktı.

    11 Eylül 1911: Hükümetin gayrimüslim kızları bir aylık öğrenim için Avrupa’ya yollaması ve bu haktan Müslüman kızları yoksun bırakması basında şiddetle eleştirildi. Duygularını “Avrupa’ya Talebe İz’amı” başlıklı yazısında dile getiren Mehmet Hadi Bey:” İlim Çin’de olsa bile gidiniz diyen İslam’a rağmen, biz kızlarımızı değil Çin’e burnumuzun dibindeki Avrupa’ya bile yollayamıyoruz.” dedi.

    28 Mart 1912: Hüseyin Kami, Zekâ Dergisi’ne yazdığı “Kadınlığın Mevkii” başlıklı yazısında kadın eğitimine ayrılan ödeneğin yeterli olmadığını belirtti ve konu hakkında şu bilgileri verdi:
    “Toplam 1.600.258.000 kuruş olan Osmanlı devlet vergilerinin %67’sini erkekler , %33’ünü kadınlar ödemektedir. Oysa resmi istatistiklere göre, hükümetin kız okullarına 1.328.600 kuruş, erkek okullarına 56.905.060 kuruş harcadığı anlaşılmıştır. Aradaki farkın ne kadar büyük olduğu ortadadır. “

    7 Nisan 1913: Malumat-ı Dahiliyye İstihlakı Kadınlar Cemiyeti kuruldu. Melek Hanım tarafından kurulan cemiyetin amacı kadınlar arasında yerli malı kullanımını teşvik etmek ve yerli üretimi yaymaktı.

    9 Mayıs 1913: Fransız Telefon İdaresi’nde çalışmak üzere başvuran Bedra Osman ve dört arkadaşının, Fransızca ve Rumca bilmedikleri gerekçesi ile işe alınmamaları Kadınlar Dünyası Dergisi’nde şiddetle eleştirildi. Telefon idaresi bir süre sonra kendilerine hakaret edilmediklerini açıklayarak 7 kadın memuru
    işe aldı. İşe başlayan kadın memurlar:” Hamiyet Derviş, Bedia Şekip, Bedra Osman, Mediha Enver, Refika Mustafa, Semiha Hikmet ve Neziha Mustafa Hanımlar idi.”

    12 Mayıs 1913: Emine Seher Ali Hanım Kadınlar Dünyası Dergisi’ne yazdığı “İş Görebiliriz” başlıklı yazısında, kadınların bir araya gelerek tasarruflarını birleştirmelerini ve bir iş sahibi olmalarını önerdi.
    16 Haziran 1913: Kadınlar Dünyası’nın yazarlarından Atiye Şükran, ticaret yapmak için çok paraya gerek duyulmadığını belirterek kadınlara şu öneriyi yaptı: “250 mecidiye ile 10 kadın bir araya gelerek içlerinden birini reise seçebilir. Birinci defada 2’şer mecidiye verilebilir ve altı ay müddetle bu para toplanabilir.” Atiye Şükran örnek olarak kendisini gösteriyordu. Böyle bir şirkete sahip olduğunu ve matbaa işiyle uğraştığını da ilave ediyordu.

    21 Şubat 1914: Üniversitelerin konferans salonlarında açılan hastabakıcılık kursları kadın basını tarafından desteklendi. Açılan kurslar saray tarafından da takdirle karşılandı. Hilal-i Ahmer Cemiyeti fahri başkanı Veliaht Yusuf İzzeddin Efendi, Kadırga hastabakıcılık kursunu bitirenlere diplomalarını bizzat kendisi vererek takdirlerini de bir konuşma ile dile getirdi.

    6 Ağustos 1914: Biçki Yurdu ilk mezunlarını verdi. Darülfünun Konferans Salonu’nda düzenlenen bir törende diplomalarını alan terziler bir mankene 40 dakikada bir korsaj, bir etek ve bir manto dikerek hünerlerini sergilediler. Biçki yurdu Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Cemiyeti tarafından İstanbul Çiftesaraylar Caddesi 21 numarada özellikle yoksul Türk kızlarına terzilik öğretmek amacıyla kurulmuştu. Yeni tekniklerle terziliğin öğretildiği dernekteki öğrencilere yardımcı olmak üzere Behire Hakkı Hanım dört biçki kitabı yayınlıyordu. Behire Hakkı Hanım hizmetlerinden dolayı Maarif ve Sanayi nazırları ve Ziraat Nazırı tarafından “Üçüncü rütbeden Maarif Nişanı “ile ödüllendirildi.
    10 Mayıs 1915: İktisadiyat Dergisi’nde kadın işçi arandığına dair bir ilan yayınlandı. İlanda Beyazıt, Fatih, Beyoğlu ve İzmir belediyelerinde temizlik veya inşaat işlerinde çalışacak kadınlara 300 kuruş maaş verileceği belirtiliyordu.
    11 Ocak 1918: Silah altına alınan erkeklerden boşalan ticaret sahasını doldurmak için kadınlardan oluşan yeni bir esnaf takımı “Bir Kadın Tüccarlar Pazarı” açıldı. Vakit Gazetesi verdiği haberde konu ile ilgili şu bilgileri verdi:” Bu kadınlar Mudanya-İzmir yoluyla İstanbul’a getirebildikleri eşyayı Galata Rıhtımının arkasında teşhir ederek, burasını bir pazar haline koymuşlar.”
    8 Şubat 1918: Vakit Gazetesinde çıkan bir ilanda Kadınları Çalıştırma Cemiyeti tarafından İstanbul’da oluşturulan I. Kadın İşçi Taburu için 18-30 yaş arası güçlü, namuslu, kucakta taşınır çocuğu olmayan hanımlar alınacağı bildirildi.
    5 Ekim 1918: Meclis-i Vükela kadınların tıp, dişçilik ve eczacılık öğrenimi yapmasına izin verdi. Karar 4 gün sonra Sıhhiye Nazırlığı’na bildirildi. Haber kadın basınında sevinç yarattı.
    20 Kasım 1918 : Kadıköy kadınları adına gazetelere bir yazı gönderildi ve hükümet adına Meclis’te söylenen :‘ Yenik düştük, istediklerini yaparlar.’ sözü şiddetle eleştirildi. Yazıda: ‘ Milli haklarımızı ve ismetimizi muhafaza edecek hükümet ve erkek yoksa biz varız! ‘ denildi.
    20 Şubat 1919: Osmanlı Sosyalist Partisi kuruldu. Kadın ve çocukların ağır işlerde ve gece çalıştırılmalarının yasaklanması, çalışma yaşının kız çocuklarda 16 olması maddeleri de tüzüklerinde yer aldı.
  • 536 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    1821 yılında doğmuş olan Flaubert (ölümü 1860), Madam Bovary’i 35 yaşında yazmıştır. Duygusal Eğitim’i ise 23 yaşında bitirmiştir (kitabın arka kapağında verilen bilgiye göre Flaubert bu kitap üzerinde neredeyse 25 sene çalışıp 1869’da yani 48 yaşında yayınlamıştır). Romanda kendi hayatından esinlenmeler vardır. Kendisi de Frederic gibi hukuk eğitimini yarım bırakmış ve aynı onun gibi kendisinden yaşça büyük evli bir kadına neredeyse hayat boyu büyük bir aşkla bağlı kalmıştır (1836’da Trouville sahilinde tanıştığı, o sıralar 26 yaşında ve evli olan Bayan Elisa Schlésinger).

    Romanın çevirmeni Cemal Süreya (d 1931-ö.1990) hem yazar hem de şairdi. Çeviriler yaparak toplumda saygınlığını arttırdığı gibi, üstlendiği sorumluluğun da altından kalkabilmişti. Süreya, bu romanla sadece bir çeviri yapmamıştı. Flaubert’in yaşadığı dönemdeki tarihi olayları ve elbette Flaubert’in yazın dehasını kendi anadiline aktarmıştı. İletişim Yayınları, geçmişte olan ama 2007 yılında dolaşımda olmayan bu ürünü tekrar elden geçirip okuyuculara sunduğunda büyük bir boşluğu da dolduruyordu.
    Flaubert, yirmi beş seneye yayılan bir çalışma sonunda bitirip 1869’da yayımladığı Duygusal Eğitim’de, kendi gençlik yıllarından hareketle bir “nesil hikâyesi” anlatır.

    Dostoyevski’nin bütün romanlarının ismi Suç ve Ceza olabileceği gibi, Flaubert’in bütün romanlarının –en başta Madame Bovary olmak üzere– ismi de pekâlâ Duygusal Eğitim olabilirdi.”
     [Marcel Proust] bu kadar köklü bir yapıt olan Duygusal Eğitim kitabinda
    Frederic isimli aristokrat bir gencin yaşamı ve karakterinin değişimi verilirken diğer taraftan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu gibi Avrupa’nın siyasi olaylarına da yer verilmiştir. Kitabın sonunda Philippe Desan’ın “Falubert’in Duygusal Eğitimi’ne Dair Bir Okuma” başlıklı sonsözü vardır. Bu yazıya göre, Flaubert de kitabında tarihi olaylar ve kişilerin kendi roman kahramanlarını gölgede bırakacağı endişesini yaşamış, bu nedenle tarihi olayları oldukça yüzeysel vermeye ve bunları roman karakterlerinin sohbetleri dışına taşırmamaya gayret etmiştir. Frederic babasını kaybetmiştir, annesiyle zengin ve mutlu bir hayat sürer, asil olmalarına rağmen servetleri sınırlıdır, annesi Frederic’in hukuk okuyup yüksek mevkilere gelmesini arzular. Frederic narin yapılı ve duygusal bir çocuktur, en yakın arkadaşı ise; ne zengin ne de asil olan ancak hırslı ve mert biri olarak tanınan Deslauriers’dir. Birlikte hukuk mektebine başlarlar, Deslauriers okulu bitirir, doktorasını da yapar ve avukat olur. Frederic ise bir gün vapurda Madam Arnoux’yu görür. Bu kadın kendisinden belki 10 yaş büyüktür ancak ondan çok etkilenir, kadının yanında iki küçük çocuğu da vardır. Sırf onun izini kaybetmemek için kocasıyla tanışır, adamın sanat eserleri sattığı bir resim galerisi vardır. Kadının eşi onu dükkânına davet eder. Frederic’in sürekli ziyaretleri sonrasında kendisi birden Arnoux’ların aile dostu olup çıkar. Bay Arnoux’un çapkın bir adam olduğunu gördükçe ve bir de Rosanette diye bir metresi olduğunu öğrenince, Madam Arnoux’a yakınlığı artar. Ne var ki bu kadın ulaşılmazdır, Frederic’in ilanı aşk çabalarına karşılık vermez hatta anlamazlıktan gelir. Frederic ise aşka âşıktır, içindeki bu tutkuları doyasıya yaşayacağı bir kadın aramaktadır. Bu sırada Bay Arnoux ile bozuşan Rosanette ile yakınlaşır. Bu kadın cahil, kaba, bayağı olsa da çok güzeldir.

    Okumanızı tavsiye ederim
  • 196 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bitti !!! Yemenli Nojoud henüz on yaşındayken evlendirilmek üzere otuzlu yaşlardaki bir adama satıldı. Ailesinden çok sevdiği kardeşlerinden koparılıp zorla Yemen'in izbe bir köyüne gönderildi. Ailesine kocasının Nojoud'un ergenlik çağına girene kadar dokunmayacağına dair söz verilmişti. Ancak bu söze sadık kalınmadı. Verdiği sözü unutan kocası Nojoud'un bir genç kız olmasını beklemeden evlendiği gece zorla onunla birlikte oldu. Gündüzleri kayınvalidesi gece ise eşi tarafından fiziksel ve duygusal şiddete maruz kaldı. Ve bu kabusu yaşarken yalnızca 10 yaşında bir çocuktu.
    Ama Nojoud pes etmedi. Yaşadığı topraklarda eşine benzerine rastlanmamış bir hikayenin başkahramanı oldu; kocasından boşanmak için gizlice evden kaçarak mahkemeye gitti ve yargıcın kapısını çaldı.
    Ve Nojoud eşsiz hikayesiyle tüm dünyanın vicdanını bir kez daha sorgulamasına sebep oldu.
    Kesinlikle tavsiyemdir okuyunuz okutunuz bu kitabın geliri ile belki Nojoud un eğitimine destek olarak avukat olmasına yardımcı olabilirsiniz
  • 195 syf.
    Mahmut Makal köy enstitülerinin* karanlık köylere ışık olmaları için yetiştirdiği köy çocuklarından biridir. 17 yaşında İvriz Köy Enstitüsü’nden mezun olur ve kendi köyüne yakın bir köye öğretmen olarak atanır. 20 yaşında Varlık Dergisi’ne yazdığı Köy Notları’nı Bizim Köy kitabında toplar. Kitap çeşitli dillere çevrilir, iç ve dış basında yankı uyandırır. Köy gerçeğini anlatan ilk yazarlardandır. Köyü olumsuz tanıttığı gerekçesiyle tutuklanır. Yaşamı boyunca düşünceleri yüzünden birçok soruşturma geçirir.

    Yazar öğretmenlik yaptığı köydeki insanların yaşamını anlatır. Çeşitli başlıklar altında sade olduğu gibi anlatılanlar bir Orta Anadolu köyünün acı bir çığlığıdır. Ahırdaki hayvanının yere pisliklerin içine döktüğü buğdayı toplayacak kadar muhtaç olan, yakacak tezeği yoldan gerektiğinde birbirleriyle kavga ederek toplayan kadınları, yaz kış yalın ayak dolaşan, soğuktan, hastalıktan ölen, okula aç gelen, fişlerde okudukları balın ne olduğunu bilmeyen çocukları ve köy yaşamına dair izlenimlerini, bazen iğneleyici, alaycı, kızgın bazen çözüm bulmaya çalışan iç sesini, çaresizliğini tüm içtenliğiyle yazmış. Bilgisizliğin, fakirliğin, yokluğun, sömürülmenin insana yansıması o kadar acı ki. Mahmut Makal da yazmış, seslerini duyurmaya çalışmış. Duyurmuş da 1967‘de Unesco tarafından dünya gençliğine örnek insan olarak seçilmiş. Ancak kendi ülkesinde yazdıkları bazı çevrelerin, köydeki insanların ve ailesinin olumsuz eleştirilerine hedef olmuş, eleştirilmiş. Kendisine cephe alınması onu yıldırmamış, doğru bildiği yolda yürüyüp insanların acısını dindirmek için mücadeleye devam etmiş. Yazarın bu davranışı övgüye değer.

    Okulu yeni bitirdiğinde öğretmene söylenen “Okumuşleyin ya vali ol, ya kaymakam. Sen de bizimnen köy yerinde süründüktengilli ne hayrını görecen.” sözü köylülerin gözünde öğretmenin saygın bir yere sahip olamadığına dair bakış açısını gösteriyor. Çocuklarının okumalarına pek taraftar değiller ancak erkeklerin askerde mektup yazacak kadar okuma öğrenmelerinin yeterli bulup daha fazlasını istemiyorlar. Bize öte dünya lazım diyerek çocuklarını okul yerine Hoca, molla gibi insanların yanına gönderiyorlar. Soğukta, yağmurda ders yapamadığı damı olmayan okulu onarmaya kimse yanaşmamakta ancak bu hoca denilen kişilere köylülerden cumalık adı altında para, tütün, sigara, yiyecek, eşya gibi elinde ne varsa bu kişilere vermektedirler.

    Köylülerin ise öğretmene olan tutumları belli onu istememektedirler. Hatta bir gün köye yolu düşen birinin dua okuyup da maddi yardım isteyen birine kendilerini dolandırmalarını önlemek isteyip de sorular sorması üzerine köy odasından açık bir şekilde kalkıp gitmesi söylenince çok üzülür. Böyle bir zihniyet karşısında Mahmut Makal bazen ağlayacak duruma gelir, kendisine şu soruyu sorar: “Nasıl savaşmalı bu kara kuvvetle? Hangi dilden anlar bunlar?”

    Bu karanlık sömürünün yıllar geçtikçe daha gelişmiş, sistemli, örgütlü bir şekilde devam ettiğini görüyoruz. Yaptıkları yolsuzlukların tarihe geçmiş isimleri var. Güncelliğini koruyan sorular ne yazık ki. En basit şekliyle düşünecek olursak madem “ öte dünya önemli” diyen kişiler neden bu dünyada bitmez tükenmez para, iktidar, şan, şöhret peşinde koşarlar. Bunlarla savaşmanın yolu okumak, düşünmek, sorgulamak, özgür düşünebilmek, kendimizi ifade edebilmektir. Cumhuriyet, laiklik, demokrasi, bağımsızlık, hukuk, sosyal adalet kavramlarına önem verip ilke edinmektir.

    Yazarın Bizim Köy kitabının yanında daha önce okuduğum Kuru Bir Sevda-Kalkınma Masalı kitabını da okumanızı öneririm.

    “Köy Enstitüleri uygulaması, eğitim yoluyla köyü canlandırmak, toplumu etkilemek, yetiştirilecek yeni insanların çabalarıyla çağdaş uygarlık kervanının ardından yetişmek ereğine dönüktür. Köy Enstitülerinde, insanoğlunun erdeminin ve yaratıcılığının, elleriyle beyni arasında kurabileceği uyumla doğru orantılı olduğu gerçeğine uygun biçimde yetişiyordu yeni insan. Eğitimin gerçek ereği, halk kaynağını harekete geçirmek, üstündeki karanlık perdeyi, yetişen çocukların eliyle kendisinin yırtıp atmasını sağlamaktır. Böyle eğitim kurumu, böyle yetişmiş insan istenmiyor. Bu yüzden de Atatürk’ün Türkiyesi eğitimsiz, işsiz, yönsüz-yöntemsiz, idealsiz insanların, din tüccarlarının ülkesi oldu. Öğretmen yetiştirmekten bile korkuyoruz. Dünyasal, çağcıl, bilimsel ve laik bir eğitim uygulanmasına geçemeden, düşünen, konuşan, ülke sorunlarının çözümü için didinen insanı yetiştirmeden ve de bu insanlardan yana davranacak yöneticilere kavuşmadan hiçbir yere varamayız. Geriye geriye giderek gericiliğin çıkmazına girdik. Köy Enstitüleri uygulamasının günümüz koşullarına göre işletilmesi bir seçenek olabilir.” Mahmut Makal

    *Köy enstitüleri 1940 yılında köylerdeki çocuklarının eğitilerek Anadolu köylerinde öğretmen olarak görev yapmaları için kurulmuş okullardır. Elverişli geniş arazileri olan yerlerde açılan eğitim enstitülerinde arıcılık, modern tarım, inşaat, marangozluk, terzilik bilgileri veriliyordu. Ayrıca kültür ve sanat eğitimine de önem veriliyordu. Her öğrencinin yılda 25 klasik roman okuması ve en az bir müzik aleti çalması sağlanıyordu. Yine yıl içinde çeşitli tiyatro eserleri çalışılıp sergileniyordu. Köy enstitüsünü bitiren öğretmenler köyü tanıyan, kültürlü, görev aşkıyla dolu, aydın kişilerdi. Atandıkları köylerde eğer okul yoksa -büyük olasılıkla olmazdı ya da yıkılmış olurdu- önce okul inşa edip, köy çocuklarına okuma yazma, temel bilgileri öğretmelerinin yanında, ziraat, tarım alanlarında da bilgi birikimlerini köylülere aktarırlardı. Köyün kalkınması, köy insanının yaşamının iyileşmesi için çaba sarfederlerdi.