• Gençliğin kitap okuma listeleriyle, seyredilmesi gerekli film listeleriyle meşgul edilmesi eğitim sisteminin yakalandığı buhranla ilişkilidir. Eğitim sistemi gençliğe meslek kazandıramamakta ve "kültür" ile eksikliğin gencin kendisinde olduğu algısı uyandırmaktadır.
    Aydınlar lise-üniversite düzeyindeki 10 milyon gence kitap listeleri, film listeleri hazırlayarak "eksikliğinizi tamamlayın" demektedir.
    Genç kesimin eksikliğini tamamlaması Türkiye'nin okul-eğitim sistemindeki yani üretim hayatındaki yabancılaşmaya reçete değildir.
    Aydınların kitap/film listelerini edinmeye çalışan gençlik gerçekte küresel kapitalizmin "kültür" ihracını meta olarak satın almaya hazırlanmaktadır. Seyredilen her film ülke gençliğini Batı'nın tüketicisi yani "işgal edilmiş pazarı" kılmaktadır. Gençlik 20 yıla varan eğitim hayatında "Batı kültürünün alıcısı" olmakta ve bu "öğrenme" süreci sonunda topyekün istiklâlini elde edebileceği bir ekonomik model de kuramamaktadır. Aydınlar kültür ithal etmektedir. Kültürel araç gereç (filmler, kitaplar, kültürel emperyalizm) ithal edilmektedir. Gençliğin okuduğu 100 kitap veya seyrettiği 700 film Türkiye'nin ekonomik istiklâlini sağlamayacaktır. Gençlik aydınlar tarafından kendisine dayatılmış kitap listeleri, film listeleri ile "kültürlenmekte" yani emperyalize edilmektedir. "Kültürlenme" egemen bir kültürün yerli kültürle ilişkiye girerek onu dönüşüme zorlamasıdır. Türkiye'de gençlik "kültürlenme"ye uğramıştır.
    Gençlik mezun olduktan sonra yüksek lisans yapmaya da zorlanmaktadır. Eğitim sistemi, meslek edinmenin yegane yolunu üniversite eğitimine bağladığı halde mezunlarına iş garantisi verememektedir. Gençliğe "iş edinemiyorsun, çünkü yüksek lisansın yok" denmektedir. Bu süreç nereye kadar devam edecektir. Gençlerin tamamı yüksek lisansı bitirdiğinde işsizlik bu kez yüksek lisanslı kümede yoğunlaşacaktır. Bu kez işe girmek için doktora aranacaktır. Eğitim sisteminin getirdiği bu netice çıkmaz yoldur. Yüksek lisansını bitirdiği halde hâlâ mezun olduğu bilgi disiplininin gerektirdiği bir iş kolunda çalışamayan, farklı meslekler edinen gençliği niçin okutuyoruz?
    Üniversiteden mezun bir gencin 30.000 TL kredi borçusu olması ve işsiz kalması, onun evlenememesine de sebep vermektedir.
    Liseden itibaren "evladım okusun" kültürü ile yetişen ve yemeğini, elektriği, suyu, mekanın ısınmasını, barınağı hazır bulan bir GENÇLİKle muhatabız.
    İnsan hayatının dört nafaka konusuyla bağı vardır: Libas, taam, mesken. Elbise, gıda-içecek, barınma (mesken+elektrik+su+gaz+telefon) masraflarını kamuya (devlete) ve ebeveynine yükleyen gençlik mezuniyet sonrası LALE DEVRİ'nin sonuna gelmektedir.
    Mesleğinde tecrübeli bir garson 30 yaşında aylık 4.000 TL maaş alırken, 30 yaşında mezun olmuş bir gencin ufku 4.000 TL maaaşlı bir memuriyet hakkı kazanmaktır. 30 yaşında bir garsonun öğrenim kredisi borcu yoktur.
    Aylık maaşı 4.000 TL'dir.
    10 yıllık SSK sigortası vardır.
    10 yılda son maaş düzeyine göre yaklaşık 500 bin TL kazanmıştır.
    Devletten aldığı kredi, ana-babasından aldığı harçlık ile lokantaya oturan bir öğrenci veya "okumuş mezun", 30 yaşında garsona "yemeğin tuzu yok" demektedir. Şunu bilin ki garson sizden 10 yıl öndedir.Gençliği harçlık ve kredi ile hayatını idame ettiren okul/eğitim sistemidir. Bu sistem devletlerin temeli olan AİLE kurumunu da yok etmektedir. Aydınlar, eğitim sistemine itiraz etmemekte, gençlerin sürdürülebilir borçluluğunu devam ettirmek için kitap listeleri hazırlamaktadır.
    - Lütfi Bergen
  • İnsanın gövdesinin en temel işleyiş biçimlerinden başlayarak, zihninin yöneldiği bütün mümkünlere kadar pervasız ve hür olması... İşte Batı medeniyetinin ana kaygusu budur.
    İsmet Özel
    Sayfa 173 - Tiyo Yayınları
  • 201 syf.
    ·Puan vermedi
    10 soruda özgür zihinlere doğru

    1/ özgür zihinlere doğru kitabı neyi kapsamaktadır?

    bu kitabı okuduğunuzda özgüveninizin nasıl azaldığını, toplumsal kabullenmelerin, geleneklerin, çocuk yetişirme biçimlerinin bunda nasıl etkili olduğunu göreceksiniz. ve bireyin özgüveni azaldıkça özgürlüğünün içsel boyutta nasıl azaldığını, özel ilişkilerde, sosyal ilişkilerinde nasıl aksaklıklar yaşadığını göreceksiniz. özgüven sorununun ülkemizdeki sosyal sorunlara  etkisi çok yönlüdür. okuma alışkanlığımızın az olması, medyanın kültürel düzeye etkisi, mantıksal ve faydacılıktan uzak birtakım geleneksel alışkanlıkların varlığı insanımızın içsel boyutta tıkanıklar yaşamasına yol açmaktadır. insanlarda nedenselliğe dayalı düşünme alışkanlığının oluşması, empatiye dayalı iletişim biçiminin sağlanması için özgüvene, özsaygıya ihtiyaç vardır.

    2/ neden böyle bir kitaba ihtiyaç duydunuz ?

    özgüven sorununun ülkemizdeki sosyal sorunlara etkisi çok yönlüdür. okuma alışkanlığımızın az olması, medyanın kültürel düzeye etkisi, mantıksal ve faydacılıktan uzak birtakım geleneksel alışkanlıkların varlığı insanımızın içsel boyutta tıkanıklar yaşamasına yol açmaktadır. özgür ve önyargısız düşünmenin sonucunda insan; özgür yaşar, bilim üretir, vicdani yönden rahat yaşam sürer. günümüzde farklı şekillerde özgürlüklerimiz kısıtlanmaktadır.

    toplumda insanlara özgüvensizlik, tembellik, edilgenlik; başta aile, sosyal çevre, sonra medyaya kadar uzanan geniş yelpazede, farklı kademelerde, farklı şekillerde, bilinçli veya bilinçsizce empoze edilmektedir. adeta sisler içinde kalmış olan zihinler, kendi potansiyellerinin farkında olmadan hayata atılmakta, yaratıcılıkları engellenmektedir. hür doğmuş beyinler, zamanla çarpık toplumsal inanışlarla beslenince ortaya kendi özüne aykırı yaşayan ve özünden aykırı düşünüp yaşadığı için sürekli sorunların içinde bocalayan nesiller türedi.

    bilgi ihtiyacı duymayan insan öğrenemez, öğrenmek istemeyen insan hayatta pasif kalır. bilmek için öncelikle insanın bilmediğini bilmesi gerekir. bilmediğini bilmesi için de kendisindeki özelliklerin farkında olması gerekir. farkındalık zemini yoksa gelişim de olmaz, bu da rutini doğurur bireysel ve de toplumsal anlamda.

    3/ özgüven ve özgürlük arasında nasıl bir ilişki vardır?

    öncelikle şunu bilmek lazım özgürlük dışsal engellerin yokluğundan ziyade zihinsel  engellerin aşılmasına bağlı olarak ortaya   çıkan olgudur... özgür olmak demek insanın  hırslarının farkına varıp onların etkisinden  kurtulması demektir, işte o zaman kişise  özgünlük yaratcılık girişimcilik ortaya çıkar.

    4/ özgür zihinlere doğru kitabının  bölümlerinden örnek verir misiniz?

    özgür olma cesreti, aile ve özgüven, vicdanda  büyüyen ruhlar, sevgi ve özgüven, özgüven ve başarı, korkularımızı aşmak, okuma  alışkanlığında özgüvenin rolü.

    5/ kitabı okuyan kişide hangi içsel  farkındalıklar oluşacak, amaçlanan düzey nedir?

    kitabı okuyan kişi öncelikle doğumundan  bugünene kadar ki yaşamında ona etki eden  çevresel  faktörleri ve bunun kişiliğine etkisini görecek.. neden kendisiyle  yüzlemeşemdini fark edip bunun çözümüne yönelik farkındalık geliştierecek.. okuyucu  kitapta zihinsel kalıplarının nedenini görüp  korkularını fark edecek ki bu onun kendisini  aşması için bir gerekliliktir.. aynı zamanda  okuyucu kitapta aile içindeki  yaşantıların  sosyal hayata etkisini, mesleki özel ilişkilere etkisini görecek.. daha önemlisi kişi kendi  yeteneklerinin farkına varma adına güzel bir  içsel deneyim yaşayacak…

    6/ özgüven ve korku arasında nasıl ilişki vardır?

    korkunun temel ilacı özgüven sahibi olmaktır. kişinin kendi özelliklerinin fakında olması, onların harika gücüne inanması ve sevmesi korkularımızla baş etmemizi sağlayan ana etmendir. kendi zihnimizde ver edip büyüttüğümüz, dış dünyada olmayan korkularımızı yenmek, hayat karşısında alacağımız büyük zaferlerin habercisidir. Korkular içimizde oluşur, dışımızdan değil. aile, toplum tarafından iyi niyetle; ama yanlış olarak verilmiş olan korkuları, kaygıları taşıyıp hayatımızı olumsuz yapacağımıza, kendimize olan saygımızı kazanır, değerimizin farkında olur ve de evrendeki en güçlü varlık olan kendimizin farkına vararak sorunlarımızı aşarız.

    biz kendimize inanırsak başkaları da bize inanır, biz kendimizi seversek başkaları da bizi sever. asıl marifet korku vererek, pasifleştirerek saygınlık beklemek ve de sözde sosyalleşme sağlamak değildir; asıl marifet kişinin kendi benliğine olan özsaygısını zedelemeden onun kalbine girerek öncelikle ona olumlu model olarak doğruları göstermektir. edilgen insan, başkasına özsaygısı yüksek kalitede yaklaşım veremez. etken, özgüveni olan, anlamsız korkuları kaygıları olmayan insanlar özgün bireyler yetiştirir ancak ki asıl marifet budur.

    7/ bireyde, özgüven gelişiminde ebeveyn  yaklaşımı ne ölçüde önemlidir?

    çocukken çocukluğunu yaşayamayan bireyler yaşları ilerleyince olgun davranmaktan uzak kalabilirler. yaşının gerektirdiği psikolojik ihtiyaçların giderilmesi bireyin sağlıklı ruh hali ile yaşamasına etki yapar. ebeveynlerin çocuklarına göstermiş olduğu davranış yöntemleri çocukların yarın anne babalarına, eşlerine çocuklarına, başka insanlara  davranışlarını etkiler. anne babalığı  gerçek manada kutsal yapan sebeplerden biri de çocuğun sağlam karakterli olması için ona olumlu örnek olmak, yanlışlarını düzeltirken   öfkeyle değil akılla, bilgiyle ve ruhsal dünyalarını incitmeden düzeltmektir. çocukları  dünyaya getirmiş olmak ve onların her türlü sorumluluğunu üstlenmek demek aynı zamanda ana babaya çocuğunun gelişimi  üzerinde gelişigüzel, doğru olmayan, kulaktan dolma bilgilerle yaklaşmak özgürlüğünü vermez.

    8/ kitapta ‘’sorunlar insana sorun yaratmaz,  sorunları sorun etmek asıl sorun’’ demişsiniz, bunu biraz açar mısınız?

    siz kendinizdeki yetersizliği fark etmek ve çözüme  odaklanmak yerine sizin kişiliğinize saldırı olarak algıladığınız durum sizde karşıt tepkiye yol açar. bu süreçte içsel olarak eksik yönünüz aynı kalır, dışsal olarak da  enerjinizi  kendinizi aklamaya çalışarak harcarsınız. bu, şuna benzer: yolda giderken yağmur yağınca  çözüm yağmura kızmak değil – çünkü bu olağan durum ve hayıflanarak kızarak geçmez – sadece çok ıslanırız hasta olabiliriz ve de sinirlenerek strese girebiliriz. ama dış unsurun zarar vermesini önlemek için şemsiye kullanmak çözümü getirir. bizi, akıl dışı durumlara yönelten durum içsel anlamda kendi yetersizliklerimizi, eksik duygularımızı fark etmemiz sonucu kendi benliğimizde oluşan boşlukların dış unsurlarca doldurulma isteğidir. içsel çatışmalarımızı, boşluklarımızı dış dünyadaki insanlara suçlama, etiketleme veya negatif tutumlar sergileyerek yansıtırız. kendini suçlama eğilimi, güvensizlik eğilimi  dış dünyadaki insanlara yansır bizim tarafımızdan.

    9/ kitaptaki üslup ve konu dağılımı nasıldır?

    kitap da güncel yaşam deneyimleri de göz önünde bulundurularak doyurucu ve akıcı bil  kullanılmaya dikat edilmiştir. okuyucu  okuduğu her bölümde kendi hayatından izleri  rahatlıkla bulacaktır.. konu kapsamı olarak  hayatın farklı yönleri dikkata alınarak  okuyucuya sunulmuştur.

    10/ sizce okur kitabı neden okumalı?

    okuyucu öncelikle mutlu olmamın mantığının dışsal anlamda çok şeye  sahip olmaktan  ziyade kendi içsel potansiyelini tanımaktan geçtiğini anlaması için okumalı.. unutulmamalı ki özgüven azlığı, motivasyon azlığı  ve kaçınılmaz olarak oluşan korkuların  temelindeki nedenleri bilmesi için kitabı  okumalı.. içsel anlamda kendi sisli duvarlarını  aşamayan kişi hayatta sağlıklı, doyumlu  deneyimler yaşamayamaz, pamuk ipliğine bağlı anlık mutluluk arayışları peşinde renksiz haya yaşamaya mecbur olur.. kitapta okuyucu kendi iç dünyasına girerek oradaki  güzelliklerin farkına varacaktır, bu yüzden  kitap okuyucuya sunulmuştur.

    halil kırık
  • Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batının pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.
  • Atatürk ve Fikret... / İlhan Selçuk

    Fikret’in ölümü üzerinden üç yıl geçmiştir. Mustafa Kemal, Aşiyana tırmanmakta, yanında Harbiye’den manej hocası Emin Bey bulunmaktadır. Koluna girdiği hocasına Fikret’e olan sevgisini anlatır Atatürk: "Ben inkılap ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbet Aşiyan gelir.”

    Fikret ünlü yapıtı Rübab-ı Şikeste’nin ana hatlarını çizen dörtlüğü şu mısra ile bitirir: “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim” Atatürk 1925’te yaptığı bir konuşmada öğretmenlere şu direktifi veriyor: “Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet sizden ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ nesiller ister.”

    Yine 1925’te İzmir Kız Öğretmen Okulu’nda “Türk kadını nasıl olmalıdır" konusu üzerinde yaptığı konuşmada, Atatürk sözlerini şöyle bitirmiştir: “Burada Fikret merhumun cümlece malum olan bir sözünü hatırlatırım: Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer.”

    Çankaya’da sofra... Söz döner dolaşır edebiyata gelir. Konuklardan biri Fikret’i küçümseyecek olur. Atatürk der ki: “O karanlıklar içinde bir nur gören ve halkı o nura doğru götürmeye çalışan Fikret bu feryadı koparırken siz nerelerdeydiniz? Niçin içinizden kimse onun gibi feryat etmedi? Ben Fikret’e yetişemedim, onun sohbetinden istifade edemedim. Kendimi bedbaht sayarım. Fakat onun bütün eserlerini okudum, birçoğu da ezberimdedir. O hem büyük şair hem de büyük insandır." Yıl 1938... Atatürk Elazığ’a gelmiştir. Halkevi salonunda İsmail Müştak Mayakon; Ferda’yı, Sis’i, Rücu’yu, ve Mehmet Akif’e karşı Fikret’in yazdığı parçayı okuyunca Atatürk çevresindekilere döner: “Başka hangi şair böyle güzel ve inkılapçı şiirler yazmıştır?"


    Yıl 1937... Atatürk Yüksek Ticaret Mektebi’nde düzenlenen bir gece toplantısına gider. Gençler çevresinde toplanıverirler. O sıra Mehmet Akif ölmüş, cenazesinde resmi tören yapılmamış; bu yüzden kimi gençler tepkilerini dile getirmişler. Atatürk söze başlar: “Ben gençliğe kırgınım. Biz güya İstiklâl Marşı şairine lazım olduğu kadar hürmet göstermemişiz. Sorarım size Mehmet Akif bu memlekete ne kazandırmıştır? Mehmet Akif bizim inkılaplarımızın düşmanıydı. (...) Halbuki biz bu memleketi muasır medeniyet seviyesine çıkarmak gayesiyle onu bütün geriliklerden kurtarmak için çırpınıyoruz. Gençler sorarım size: Bu milletin ve memleketin şan ve şerefle medeni dünya milletleri arasında yaşayabilmesi için lazım gelen her şeyi yazan, düşünen ve hayatını bu uğurda feda eden şair kimdir?” Gençler art arda isimler söylerler: Hamit? Namık Kemal? Ziya Gökalp? Atatürk Rumeli şivesiyle yanıtlar: "Hayır bilemediniz, Fikret be çocuklar, Fikret be çocuklar, Fikret be çocuklar... O bizden çok ilerisini gören bir insandı, yazık ki biz ona hâlâ yetişemedik."

    Yukarda özetlediğim anıları Mustafa Baydar, (kaynak ve belge göstererek) 15.12.1967 tarihli Varlık Dergisinde yayımlanan yazısında ayrıntılı biçimde anlatıyor.
    Fikret 24 Aralık 1867’de doğmuş, 18/19 Ağustos 1915 gecesi ölmüş. Başta Mehmet Akif olmak üzere nice şairimizin doğum ya da ölüm günlerini anmak yolunda fırsatı kaçırmayan TRT, Fikret’i neden dışlıyor? Atatürk’ün en sevdiği şair olduğu için mi?
  • Sarı-Özek'i işgal eden Juan- Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmiş. Satılanlar şanslı sayılırmış çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulup kaçar ülkelerine dönerek Juan-Juanlar'ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esirlere yaparlarmış. İnsanın hafızasınu yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu  yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve buradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna "Deri geçirme işkencesi" derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde  kıvranarak ölür yada hafızasını tamamen  yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt, yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan 5-6 kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna başını yere sürtmesin diye bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları dıyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece birkaç gün bırakırlarmış. Bu tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasını diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış.
    Juan-Juanlar'ın bir tutsağı mankurt  yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onun en yakınları bile gerek zorla  gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş onlar için. Bununla birlikte bir defasında, adı tarihe "Nayman Ana "  olarak geçen bir göçebe kadın, oğlunun başına gelenlere dayanamamış, onu kurtarmak istemiş. Efsane böyle anlatılır. Ana-Beyit  mezarlığının adı da buradan gelir "Ana- Beyit", 'ana barınağı, ana huzuru' demektir.
    Sarı-Özek'in kızgın güneşine 'mankurt' olmaları  için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş - altı kişiden ancak bir ya da ikisi  sağ kalırmış. Onları öldüren açtık ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin  güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş. Asyalıların saçları fırça gibi sert olurdu zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonun tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juan'lar işkencenin 5.günü sağ kalan varmı? diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ  kalmışsa amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek içecek verirlermiş. Köle  zamanla kendine gelir, yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle pazarlarda, güçlü kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar arasında bir gelenek varmış ki buna göre aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel hür bir insanın ölümü için ödenecek bedel den üç kat fazla olurmuş.


    Juan-Juanlar aslında Hunlar dır. Çinlilerin Hunlar'a taktıkları isimdir. Kelime anlamı olarak "küçük zayıf böcekler" dir.