• “19. yüzyılda ABD’deki iç harb, Avrupa işçi sınıfı için tehlike çanı olmuştur. (Sanayileşen kuzeyin sanayileşmeyen güneyi hâkimiyet altına almaktı, harbin amacı. Zenci kölelerin aciz işçi haline gelmesi için hürriyet adına yapılıyordu.) Kemalizm’e göre Marksizm çok daha tutarlı bir ideoloji.
    Avrupalılaşalım da diyor Mustafa Kemal.
    Solcular Ülkücüler’i kurulu düzenin, burjuvazinin adamı olmakla itham ediyorlar.
    Sağcılar da solcuları Moskova’nın adamı olmakla itham ediyorlar.
    Diyalog kurmaya yanaşmıyor hiçbiri. Kur’an’ın Arapçası‘nı kimse anlamazdı, ama mukaddes kitap diye dururdu, aynı şey şimdi Capital için sözkonusu.”
  • 576 syf.
    ·28 günde·10/10
    Değerli okurlar, uzun bir okuma maratonunun sonuna gelmiş bulunuyorum. Vedat Türkali'nin Güven'e kadar olan bütün kitapları bilindiği üzere benim edebiyat dersinde proje ödevimdi. Bu vesileyle bu ödevi bana veren Sema Hocamı da buradan tekrar selamlıyorum.
    3-4 ayda tamamladığım bu okuma maratonunun esas amacı, yazar odaklı bir çalışma yürütmekti. Onun için kronolojik sırayla okumak, yazarın dilindeki değişimleri ve gelişimleri görmek açısından önemliydi. Ayrıca fikirlerindeki değişimleri tabii. Bu anlamda ben de belirli bir dönemde okumak istediğim bir yazarı(bunu sadece ödev için demiyorum), önce ilk kitabıyla başlayıp devamında kronolojik olarak okumayı öğrendim. Buradan okurlara da tavsiyemdir, tanımadığınız yazara ilk kitabıyla başlamak genelde iyi sonuçlar verir(bazı yazarlarda vermeyebilir, güvenmeyiniz). [Dikkat, Spoiler vardır, olacaktır!]

    Öncelikle kitap son derece akıcı. Ne 2 cilt halinde kalın olmasına ne de puntolarının küçük olmasına bakın. Bunlar çok önemsiz şeyler. Zaten günümüzde kalitesiz okur dediğimiz kitle her şeyden önce çıkıp ''yaa bu kitap kaç sayfa?'' diye soruyorsa(sanki tartıya çıkaracak) o işte bir keramet vardır. Bu durumda sorun o kitlenin zihniyetidir ve eminim ki bu kitap o zihniyeti değiştirecektir. Öte yandan bazı şeyler hakkında bilgi isteyen bir kitap bu. Yani onun için kronolojik sırayla okuyun diyoruz. Eğer ilk kitabı bundan okumaya başlarsanız biraz ağır gelebilir. Onun için hem yazarın dili açısından hem de işlenen konular anlamında Bir Gün Tek Başına başlangıçta idealdir.

    Kitabımıza artık dönme zamanı geldi. Güven kitabı, adından da anlaşılacağı üzere güven temalı bir roman. Peki ama neye güven? İşte kitabın sorusu da bu. En ufak bir muhalif sesin tek parti mafya iktidarı tarafından susturulduğu bir dönemde komünist olmak kolay mı? Böyle bir ortamda komünistler kime güvenecekler? Ya da gerçekten güvendikleri doğru kişiler, yerler mi? Kitap boyunca anlatılan temel sorundur bu. Turgut, Halil, Kemal gibi birkaç arkadaşın örgütlenip gizli TKP'yi araması kitabın ana eksenine oturur. Bu arkadaşların her biri farklı kişilikler barındırır. Denebilir ki kitabı zenginleştiren, Türkali farkını ortaya koyan, kitabı basit toplumculuktan ayıran çizgi budur. Bu arada iki cilt için genel konuştuğumu da ekleyeyim. Yani, Türkali'nin toplumcu bir çizgi inşa ederken, Türk toplumunun sınıflarını ele alırken o sınıflara özgü karakterlerle romanı inşa etmesi bence büyük bir edebi devrimdir. En başta, bireyci-toplumcu anlayışını yıkmıştır. Esas romanda ikisinin de olması gerektiğini, hiçbirini ihmal etmemek lazım geldiğini bize göstermiştir. Dolayısıyla kitapta en beğendiğim unsur da bu farklı sınıflardaki bireylerin olaylara kendi açılarından sundukları yaklaşımların kitapta verilmesiydi şüphesiz. Turgut, kitabın ana karakteri olarak öne çıkmış bir komünisttir. Olaylara yakın arkadaşı Halil gibi aşırı coşkuyla yaklaşmamakta ama yer yer romantik bir bakış açısıyla gelgitler yaşamaktadır. Tıpkı Bir Gün Tek Başına'daki Kenan karakteri gibi. Gerçi onun iradesi biraz daha zayıftır. Halil'den bahsederken de biraz olaylara aşırı tepki vermesine, coşkularına yenik düşmesine değindik. Bu, onun için kitap boyunca büyük bir dezavantaj olur. Aslında onun şahsında ifade edilen peşin hükümlülük, sorgulamadan devamlı başkaldırı Türkiye solunun büyük bir sorunudur. Öne çıkan bunlar olduğu için diğer arkadaşlara fazlaca değinmeye gerek yok. Yalnız bu arkadaşlar Türkiye'nin sıkıntılı bir döneminde(İkinci Dünya Savaşı yılları) yasal olmadığı için gizli kalan Türkiye Komünist Partisi'nde bir an evvel mücadele etmek istiyorlar, bu konuda kendilerine yol gösterecek bir rehber arıyorlardır. Söylemeye gerek yok ki bu rehber de Rahmi Usta adlı tecrübeli bir işçi olacaktır. Rahmi Usta yalnız biraz çekingendir, onlara partiyi söylemez. Çünkü parti içinde sıkı sıkıya herkesin bağlı olduğu desantralizasyon ve gizlilik ilkesi vardır. Desantralizasyon, merkezileşmenin kaldırılması demek. TKP için siyasetteki anlamı ise sınıf merkezli siyasetten daha esnek, özellikle Türkiye'deki iktidarı barışçı çizgiye çekmek biçiminde anlatılan Komintern kararıdır. TKP, kendisi için alınan bu kararı ne dereceye kadar uygulayabilmiştir? Getirisi, götürüsü ne olmuştur? Bu karar doğru bir karar mıdır? gibi sorular yazarın bizi düşünmeye sevk ettiği konulardandır. Gizlilik ise partili kimliğini saklamak, en yakın arkadaş ya da parti içindeki bir dosta bile kapalı durmaktır. Bunun da parti üyelerini yalnızlaştırdığı, çürümeye bıraktığı gibi eleştiriler var ki biz kitabı okurken yine bunları da düşüneceğiz. Rahmi Usta şüphesiz yılların partilisi, kıdemli bir komünist. Yazar onun karşısına bir de Sahir Hoca karakterini koyar ki aralarındaki ilişkiden, çatışmalardan ve farklılıklardan aynı zamanda Türk aydınının da sorunlarını yansıtabilsin. Çünkü Sahir Hoca da en az onun kadar komünist olan, olaylara hep felsefi bir yaklaşımla bakan, devamlı sorgulayan ve işçi olmasa da, tecrübeli değilse de Rahmi'den daha bilgili bir felsefe öğretmenidir. Bir de ara sıra aydın bunalımlarına girmese dört dörtlük komünist olurdu. Fakat ne yapalım ki Türkali'nin vazgeçilmez konularından biri de bu. Bir taşla kaç kuş vurmak istemiş yazar görüyorsunuz.

    Turgut'un ilişkileri de önemlidir kitapta. Bu ilişkiler özellikle sınıflar arasındaki geçişkenliği vermesi bakımından önemlidir. Turgut'un yer yer kavga ettiği, ama sıkı sıkıya bağlı olduğu ve fakat buruk bir acıyla ayrıldıkları kızdır Necla. Necla aslında burjuva sınıfı kökenli olmasına rağmen sevgilisi Turgut'un fikirlerinden etkilenmiş, komünist olmuştur. Hapse falan da girer ikinci ciltte. Necla'nın önemi, onun şahsında Türk burjuvazisinin yansıtılmasıdır. Necla'nın babası Eşref Bey o yıllarda CHP'nin üst düzey bir bürokratı, aynı zamanda zengin bir varsılıdır da. Onun gibi milletin sırtından geçinen akraba ve çevresinden Hüsnümelek Bey, Galip Bey gibi karakterlerle karşılaşınca Eşref Bey'e şükrederiz. Adam gene de bir nebze solcuymuş deriz. Ben öyle dedim. Halbuki hepsi Türkiye pastasını dilimlemişler, kendilerine ayırdıkları büyük parçaları da nasıl mideye indiririz derdindeler... Hüsnümelek ve Galip çareyi kapağı Almanlara atmakta buluyorlar. Onlar o yıllarda süper güç. Rusya'nın içine kadar ilerlemişler. Diyorlar ki biz Almanya'ya güvenirsek sırtımız yere gelmez. Evdeki hesap çarşıya uymuyor tabii. Eşref Bey öngörülü adam olduğu için bunlara kapılmıyor fakat Türk burjuvazisi çok umutlu Almanlardan. Başbakan Refik Saydam'ın kaza süsü verilerek ortadan kaldırılması(kendisi Almanlarla ilişkilere pek sıcak bakmıyor da, ölümü şüpheliymiş), onun yerine Alman yanlısı fırıldak Saraçoğlu'nun başa gelmesi bu umudun ölçüsünü biraz kaçırmış oluyor. Nitekim hesapsız davrananlar savaşın sonuna doğru Almanlardan yüz çeviriyor(Galip Bey gibi), koşulsuz şartsız Almanlara güvenenler ise(Hüsnümelek Bey gibi) ya iflas ediyor, ya da büyük yıkıma uğruyorlar. Savaşın bitimi de Türk burjuvazisinin kendini Soğuk Savaş ortamına hazırlaması demek oluyor. Almancılar bu kez Amerikancı oluyor, İngilizci oluyor. Lakin değişmeyen tek şey: Komünistlere karşı alınan tavır. Savaştan önce de sonra da en büyük bela komünizm. Devletin bunun için ''derin devlet'' gibi gizli örgütlenmelere, istihbarat birimlerine olan gereksinimi de çok fazla. İşte kitabın ikinci cildinde devletin bu yüzüne de şahitlik ediyoruz. Gelsin işkencelerle ölen insanlar, hiçbir vicdanın kabul etmeyeceği muameleler... Tüm bunları okurken böyle bir ortamda milliyetçilik yapmak, hele hele böyle bir devleti savunmak tiksinç geliyor insana. Üstelik ayakta uyutulan nice milliyetçiler de o muameleleri okuyunca bakalım ne düşünecekler? Lütfen onlar da okusun. Devlet fetişizmi ile Tanrı fetişizmi çoğu yerde atbaşı gider. İki anlayış da her şeyden önce insanı, yani vicdanları ve gönülleri unuttuğu için, onları bunlardan azade bir toplam olarak gördüğü için çok zararlı şeylerdir. Üstelik insanın irade ve hürriyet arayışını hesaba katarsak çok da insan doğasına uygun şeyler değildir. Bunlar benim kitaptan yola çıkarak edindiğim bazı fikirler. Tabii taktir gene okuyucunundur.

    Kitap hakkında söylediklerimi artık toparlamam lazım, saat geç oldu. Kitabı sadece bir TKP kitabı olarak okursanız hata edersiniz. Evet TKP'ye yönelik eleştiriler sıralanıyor, yöneticilerinden ve faaliyetlerinden bahsediliyor ama bu aynı zamanda bir dönem romanı. Yani sadece TKP değil, Türkiye'nin o anda bulunduğu durum hakkındaki bilgiler de çok detaylı(Bu arada TKP hakkında sıraladığı eleştirileri de kimi yerde çok haklı bulurken kimi yerde gene araya liberallik sıkıştırıp Kürt siyasi hareketini yücelten şeyler katmış, Doktor Nurettin olayı gibi. Fakat Tek Kişilik Ölüm'de esen liberal rüzgar burada pek yok, çünkü TKP'nin bizzat içinden bu eleştirileri yapmak yazarı bir nebze olsun duraklatmış. Bazen metnin şartları da yazarı kısıtlayabilir). Bu bilgilerden biri de örneğin Türk burjuvazisinin durumuydu. Dahası devletin durumu. İşte tüm bunlar için bence Güven çok başarılı, hatta yazdıkları içinde sıralamanın en üst yerindeki kitap diyebilirim.

    Dilinden girişte de biraz bahsettim. Gayet kolay, anlaşılır, akıcı bir üslubu var. Kesinlikle uzun ve ağdalı cümleler yok. Tek Kişilik Ölüm okuduklarım arasında dili en ağır olanıydı. Ancak bunun dili çok basit. Yine de teknik olarak ve edebi olarak çıtayı hep üstte tutmuş. İç monologlar tabii bu zenginliğin en büyük kaynağı denebilir. Yine de diyeceğim şu ki Türkali'ye bundan başlamak okuyucu için çok iyi olmaz. Önce diline alışması lazım, iç monoloğu anlayabilmesi lazım. Bundan da girişte bahsetmiştim sanıyorum.

    İncelemenin sonuna nihayet gelebildim. Kitapla ilgili söyleyeceklerim bu kadardı. Tabii yazarın bu kitabıyla Türkiye'deki pek çok meseleye değindiğini de söylemeyi unutmayalım. Dolayısıyla üç aşağı beş yukarı hitap ettiği okuyucu da bu meselelerle ilgisi olan okuyucu olacaktır. İyi okumalar diliyorum, esen kalın.
  • ÖZGÜRLÜK (HÜRRİYET) ÖZETİ

    "Özgürlük" (HÜRRİYET) bir küçükburjuva mistisizmi değildir. Halka İnanç ve Züğürde bolluk anlamını taşır. Anayasa'nın 6 ilkesini Halk eliyle uygular. Hâlâ 1919 modeli "Bağımsızlık" tekerlemesiyle Mustafa Kemal'in gerisine düşmez. "Hürriyet" içinde, yalnız dışa karşı İstiklâl (Bağımsızlık) yoktur. Asıl içeride Özgürlük olmazsa, yabancı Parababalarına karşı "bağımsızlık" çalımlarının temelsiz palyaçoluk olduğu belirtilir. Güçlülük ve Mutluluk ötesinde "Özgürlük" palavrasının, Parababaları oyununda satılmış Küçükburjuva "Cazgırlık"ından başka bir şey olmadığı açıklanır.
  • Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırdım.
    Bu, ümitsizlikten doğan bir isyandı.
    Bir nevi meydan okuyuş.
    O yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı. Yılları çeşitli “humiliation”lar içinde geçen, kucağında yaşadığı cemiyette hep yabancı muamelesi gören, bazen Türk, bazen şehirli, bazen insan olduğu için envai hakarete uğrayan göçmen çocuğu bir yere tutunmak, bir komünüteye girmek ihtiyacındaydı. Sınıfı yoktu zaten. Bir bakıma parya, bir bakıma prens. Parya, çünkü köksüz, koruyucusuz. Hasta bir baba, çocuğunun maddi ve manevi buhranlarından habersiz. Toprağından söküldüğü için bir türlü kendine gelemeyen zavallı bir anne. Ve yuvasına ekmek yetiştirebilmek için kadınlığından vazgeçmek zorunda kalan yiğit ama gözyaşlarından başka yardımı dokunamayan bir abla.
    Sonra?
    Sonrası yok… Hafızasında iz bırakan en eski yıllarda sadece itildiğini, istenmediğini, dövüldüğünü hatırlıyor.
    Neden? Neden onu hor görüyorlardı?
    Dünyada milletler olduğunu dahi bilmiyordu henüz. Ama mahallesindekiler başka bir dil konuşuyorlardı. Çerkezler vardı, Kürtler vardı, Türkmenler vardı, Türk yoktu. Ne var ki bunu bir ırk meselesi saymamak lâzım. O şehirden gelmişti, konuşması da giyinmesi de farklıydı başkalarından, yabancıydı. Oynamadı, çocuk olmadı, içine ve kitaplarına kapandı…
    Sonra lise yılları. Yine yalnız, yine yabancı. Açlık, midenin, etin ve ruhun açlığı. Ve inkisarlar. Sevdiklerinin küçüklüğü, hayalinde kurduğu dünyaların birer birer yıkılışı. Evvela öbür dünyanın. Sonra, evet sonra… Etütte yutar gibi okuduğu Yusuf Akçora, “Türk Yurdu” koleksiyonları, “Türk Yıllığı”. Mubassırdan yediği tokat. Bu defa şehirli olduğu için değil, Türk olduğu için,, sömürgeciliğe karşı olduğu için hırpalanış… Sonra İstanbul, sefalet ve bir hezimete, kahkâri bir hezimete benzeyen, dönüş… Sancaktaki hürriyet havası. Putları yıkılan göçmen çocuğu yeni putlar peşindedir. Ailesinden kopmuş, muhiti zaten yok… Sonra ‘Tercüme Kalemi’, kitaplar. Köy öğretmenliği… Ve bir nisan sabahı evinin aranışı, nezaret, hapishane.
    Marksistim dediği zaman tek işçinin elini sıkmış değildi, sadece namuslu olmak, korktuğu için sustu dedirtmemek istiyordu. Zaten yaşanmaz bir dünyada idi artık. Seksüel buhran, ruhi buhran… en küçük bir pırıltı yoktu hayatında. Yüksek tahsil yapmayı ümit edemezdi. Ne olabilirdi o vakit? Hiç. Bir köy öğretmeni.
    Marksizm, silinmemek, ezilmemek için sarıldığı bir daldı belki. Belki de inanıyordu Marksizme. Nasıl inanabilirdi?
    Onun için, ezilen insanlar, kurtarılması gereken insanlar vardı, ama kim olduklarını bile bilmiyordu onların. Fakirdi. Ne var ki kültürü ile adeta tek bir varlık, bir nevi aristokrasi idi… Üç beş kitap okumuştu o konuda, ne kadar anlamıştı, anlayabilir miydi? Orada sınıf kavgası bambaşka renkler altında tecelli ediyordu… O, rüyalarıyla Marksistti belki. Yani kahredici realiteden kurtulmak için ilk mütefekkire sığınıyordu. Sonra… Sonra yine aç kaldı, yine işsiz kaldı. Sözde beraat etti ama yirmi yıl peşini bırakmadı polis…
    Bu memleketin büyük faciası, .en seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çekmesi. Halledilmesi gereken büyük dâva, bu topraklar üzerinde münevverin nefes alabilecek hale gelmesi.
    Marksizm bir tecessüstü onda. Herhangi bir Batı memleketinde büyük bir fikir adamı olabilirdi, bir teorisyen olabilirdi… Ezdiler. Acaba ezilen daha kaç kişi? Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım, karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi!.. Türkiye’de bir sınıf savaşı var mı? Var veya yok, dâva bu değil. Her oyunun kaideleri var. Avrupa burjuvazisi iktidarı beşiğinde bulmadı. Dünya proletaryası her hakkını şehitler vererek kazanabildi. Ama o ülkelerin hâkim sınıflan insanı bu kadar küçülmeye zorlamadı-lar, düşünceyi kuduz köpek gibi kovalamadılar…
    Batıyoruz. Ayağımızın altındaki uçurumu kendimiz kazdık. Aydın gölgesinden korkuyor.
    Kafasıyla düşünen adamın tutunabileceği dal yok.
    Neden İşçi Partisi’ne girmiyorsun?
    Girmem, çünkü benim yerim kütüphane. Ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. Politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum. İşçi sınıfına karşı beslediğim sevgi de platoniktir, tanımıyorum onları…