• Sahnelemek için bir adam yaratmaya çalışmak ve yaratmaya çalıştığı adamın kendisine aksetmesi..''bir adam yaratmaya kalkıştım. Bir adam yaratmak... Ona bir kafa, bir çift göz, bir burun, bir ağız uydurmak. Ona göre bir beyin yapmak ve göğsünün içine bir kalp takmak. Saat gibi işlesin, kanını vücudunda döndüren bir kalp. Bir kalp anlıyor musun? Güya duyan, acılarına, sevinçlerine yataklık eden yerde orası. Bir kalp. Bitti mi? Biter mi? Bu adama bir de kader yaratmak lazım. Bu adam yaşayacak, gezecek, tozacak, başından bir şeyler geçecek. Bu adamın mesela bir babası olacak. O da bir incir dalına asılmış bulunacak. Sonra o da... Eeee? (Haykırır)Ben Allah mıyım?... Hiç sonsuzluk ile boy ölçüşmek olur mu? '' diye sitem eder Hüsrev.
  • Merhaba öncelikle arkadaşlar.
    Günaydın , iyi günler dilerim
    Jale Sancak tanımamda ve bu kitaba beni yönlendiren ve daha birçok kitap öğrendiğim #30501364 eseri bahis etmekten geçmek olmazdı.
    Kitap rengarenk İstanbul portresi ve karanlıklara gömülmüş bir o kadar gerçek birbirinden farklı hayatları anlatıyor.
    18 Farklı bölge ve hikaye , üslubuyla ve dili çok iyi kullanıp akıcılığı çok iyi bir bütünlük yakalamış . İstanbul'un Gizli saklı kalmışlıktan bahsetip ve bunu çok beğendiğimi söyleyebilirim.

    İstanbul insanlığı mest eden büyük iki kıta arasında sıkışmış hayallerininde olduğu şehir. Şehrin nuru insanların yüzüne yansımadığı , çoğu zaman karanlık gecelerin olduğu şehir.
    Her şeye rağmen rağmen bütün gizemi ile çekiyorsun insanı.

    Pek çok şehir dünyada, nice nice şehirler, göz alıcı, can yakıcı, kimi zaman da yok edici, sonu olmayan bir savaş oyunu. Ne ki her şehrin bir İstanbul'u yok. Yüzeye dahi çıkmaya umudunu çoktan yitirenler, onlar dipteki hayatlar… Bir dokunan olsa belki bin ah edecek olanlar, işte onlar “Tanrı Kent”in Yitik Şarkıları… İnsan çelişki yumağıdır yine de, karanlıkta ölenlerin acısı yürekleri yaksa da her yeni gün unutmaya uyanır. Çünkü küsemez, gidemez, en fazla küstüğünü sanır. Sus pus olur, kimse sormasın ister, uyur öylece, sonra bir akşamüstü uyanır yine yalnızlığına, yokluğa, yoksunluğa.

    Yakınlarda bir yerde, kuyudaki ses Şahmeran'ın sesi, hilekâr insanoğlu minicik menfaati uğruna büyük zararlarına razı olur. Oysaki eşi benzeri olmayan çiçeklerle dolu bahçe keşfedildiğinde Şahmeran kollarını açıp tüm yemişlerinden sunmuştu karşılık beklemeden hepimize, ne ki efsaneyi tüm krallar duymuştu artık. İmparatorluklar, saraylar, savaşlar, dökülen kanlar… Şehri birileri mi basmıştı, Şahmeran'ın çığlıklarını bir duyan olmuş muydu?.. Krallar, sultanlar, şövalyeler, evliyalar, aziz ve azizeler mi duymuştu bir tek bu sesi, yoksa bir kan davasından, törelerden, silah seslerinden, çaresizliklerden kopan / koparılan yürekler mi?.. (Melek Öztürk)

    1-Galata ; Kulenin eteklerinde yeniden birliktesin, onun küçük kanatlarıyla.(sayfa:9) #30716992

    2-Tarlabaşı ; Sesler, renkler, ışıklar Dilan, hem yakın hem uzak” Tanrı Kent'in temposu yüksek öykülerinden “Tarlabaşı”, küçük Dilan'ın gözlerinden ara sokakların kaosuna, geleceği olmayan hayatlara bizleri de ortak ediyor.

    3-Kulaksız; Başına buyruk, isyankar Nuray; ama aşk bu. Anlamaz ince, dalgın, kederli berber çırağı Ali. #30729746

    4-Hasköy: Düş kırıklığıydı Engin'in hikayesi . Yalnızlaşmanın öteki adı Hasköy. #30746685 #30782026

    5-Nişantaşı: Asu ve Avrupayi Nişantaşı #30749672

    6-Fener: Naci'nin delikli yorganındaki hayalleri ve çaresizliği. Kimse görmediği, duymadı dibe vurmuşları, #30750436

    7-Çarşamba: Gülbahar öteye geçen kadının ve birbirlerine yabancı olanların hikayesi. #30751581

    8-Sulukule : Sancılı bir ruh Gırnatacı Sami ve İstanbul bildiği Sulukule. #30752429 #30755564

    9-Gazi Mahallesi: Burada doğan Tayfun, korkuyla büyümesi yabancılaşması.

    10-Bağdat Caddesi: Sevim Burak'ı Ford Mach 1

    11-Yeldeğirmeni: Anadolu yakasında ikamet edenlerin dahi adını pek duymadığı semtlerimizdendir. Salomonun kimsisizleşmenin hikayesi. #30757699 #30765807 #30762412
    #30780781


    12-Kuzguncuk: Uğur Yücel'in çocukluk anıları ve Tilbe'nin şarkıları Kuzguncuk setinde pardon semtinde bir araya geliyor.
    #30768604


    13-Ortaköy: Nizam da tam bu sıralarda Siirt'ten havalanıp garson olarak iniyor Ortaköy'e , Ah Nizam'a da bir nur yağsaydı.

    14-Etiler ve 15-Küçükarmutlu: “Etiler” zar tutuyor uzun bacaklı manken kızlara, kokain partilerine sosyetik ve hızlı uçuşlarıyla… Hemen yanı başında “Yoksulluk Bizim Suçumuz Değil” pankartıyla “Küçükarmutlu”. Kendini yakanlar, yoksul gecekondularında ölüm orucuna yatanlar Direniş Mahallesi'nde. Gökyüzü zehir kusuyor Küçükarmutlu'da. Canan ve Zehra kardeşler bir kasırgada beyinleri sarsıyor. (Melek Öztürk) #30781090 #30770329

    16-Laleli: Gizlice ağlıyor geceleri Lili Leyla odasında, “karanlığa, tutkunun yırtılmazlığına.” ve kanına girmiş istanbul, #30783439
    #30769231

    17-Hacı Hüsrev: Bıçak yarasıyla Çöp toplayan Turaniko ve jargon adam Cambaz. Kaybolmaların, kaybetmelerin sırtındaki bıçak yarasıyla Hacıhüsrev.

    18-Kadırga: Binlerce yıllık tarih kadırga bir taraftan ölüm bir taraftan yaşamı kucaklayan şehrin tutuklu bölgesi. #30772297

    Kimimiz geçmişimizde bir zamanlar yaşadığı İstanbul'u, kimimiz de şimdiyi bulacak Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar'da. Hem geçmişe, hem şimdiye, hem de arada geçen zamana tanıklık ediyor öyküler. Öyle bir şey ki, içinize dokunuyor karakterler, gözlerinizin içine bakıp öfkeyle veya hüzünle kendilerini anlatıyor gibiler. Jale Sancak öykülerini birikim, araştırma ve gözlemleriyle bir bütünlük halinde okurun karşısına çıkarıyor. Aynı zamanda yer yer acımasızca yüzleştiriyor, içinde yaşayanları kendi öyküleriyle.

    İstanbul'da öfke bir leke, herkes kendine sürgün…
    (Melek Öztürk)

    Keyifle okuyup ve sizi uzun uzun bıraktığım inceleme
    Her şey gönlünüzce olsun
    Saygılarımla !!
  • Önce kapıcı ana babasının, sonra Hüsrev beyin, en sonunda da benim kurbanım oldu.
    Pınar Kür
    Sayfa 104 - Can - Eylül 2017
  • HUSREV- (Yazı masasına döner. Parmağıyla havada garip bir daire çizer.) İnsan niçin deli olur Osman?
    OSMAN- Ah efendim, bağışlayın suçumu! İnsan çok düşünmekten deli olur.
    HUSREV- Osman, hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu? Benim de beynimden kan akıyor. Ben düşünmüyorum, beynim kanıyor. Görüyorum, gözlerimi yumunca görüyorum. Beynimin etten yuvarlağı üstünde her düşünce bir damla siyah kan gibi yuvarlanıyor. Ben
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 110 - Büyük Doğu Yayınları
  • Sivas Kongresi, 1919 4 Eylül Perşembe günü saat 14.00’te açıldı. Öğleden önce temsilciler arasında bulunan ve öteden beri şahsen tanıdığım Hüsrev Sami Bey yanıma gelerek şöyle bir haber getirdi: “Rauf bey ve diğer bazı kimseler Bekir Sami Bey’in evinde özel bir toplantı yapmışlar ve beni başkan yapmamaya karar vermişler.” Arkadaşların, özellikle Rauf Bey’in böyle bir davranış içine girmesine asla ihtimal vermedim. Hüsrev Sami Bey’e itiraf edeyim ki, biraz ciddi olarak, böyle anlamsız sözleri bana getirmemesi uyarısında bulundum. Verdiği haberin aslı olmak imkân ve ihtimali bulunmadığını, arkadaşlar arasında, yanlış anlaşılmalara yol açabilecek sözler sarfedilmesinin doğru olmadığını da ekledim.

    Efendiler, ben bu kongrede başkanlık meselesine önem vermiyordum. Başkanlığa, belki yaşlı bir zatın getirilmesinin uygun olacağını düşünüyordum. Bu maksatla, bazı arkadaşların da düşüncelerini yokladım. Bu arada, kongre salonuna girmeden önce koridorda Rauf Bey’e rastladım. “Kimi başkan yapalım?” dedim. Rauf Bey, âdeta heyecanlı bir sesle, zaten söylemeye hazırlanmış olduğu o anda halinden anlaşılan bir tavırla ve keskin bir dille: “Sen başkan olmamalısın” dedi. Derhal, Hüsrev Sami Bey’in verdiği haberin doğruluğuna inandım ve doğrusu üzüldüm. Gerçi, Erzurum Kongresi’nde de benim başkanlığımı sakıncalı görenler vardı. Fakat onların nasıl kimseler olduklarını belirtmiştim. Bu defa en yakın arkadaşlarımın aynı zihniyeti açığa vurmaları beni düşündürdü. Rauf Bey’e: “Anladım, Bekir Sami Bey’in evinde aldığınız kararı bana bildiriyorsun” dedim ve cevabını beklemeden yanından uzaklaşarak kongre salonuna girdim.
  • Şehriyâr-ı zamâne zıll-ı Hudâ
    Halledallahu mülkehu ebedâ

    Ya‘ni Sultân Ahmed-i Sâlis
    Tâc-bahş-ı Sikender ü Dârâ

    Zîr-i destindedir yedi iklîm
    Taht-ı hükmündedir yedi deryâ

    Pâdşâh-ı cihan ki asrında
    Oldu ma‘mûre ser-be-ser dünyâ

    Pâsbân-ı sarâyı mecd ü şeref
    Perdedârân-ı kasrı izz ü ulâ

    Pîşesi dîn-i Ahmede nusret
    Kârı şer‘-i Muhammedi icrâ

    Çâker-i dergeh-i sa‘âdetidir
    Sad hezâran Sikender ü Dârâ

    Husrev-i pür-himem ki subh-ı bahâr
    Der-i kasrında perde-i dîbâ

    Kevkeb-i tâli‘-i sa'âdetinin
    Pîşgâhında âftâb sühâ

    Leme‘ân-ı rikâb-ı ikbâli
    Mâha sermâye mihre hüsn ü cilâ

    Mehçe-i râ'yet-i hümâyûnu
    Âftâb-ı münîre çehre-güşâ

    Ol şehenşâh-ı âlem-ârâyı
    Nice hayra muvaffak ede Hudâ

    Bâ-husûs eyleye ona düstûr
    Sadr-ı zî-şânı Hazret-i Mevlâ

    Ya‘ni hem-nâm-ı pâk-i İbrâhîm
    Sıhr-ı rûşen-dil ü Felâtun-râ

    Sıhr-ı zî-şân-ı pâdişâh-ı güzîn
    Felek-i câh âftâb-ı zekâ

    Zîb-i dîbâce-i kitâb-ı himem
    Vâzi‘ü'l-asl-ı fenn-i cûd u sehâ

    Bir gün ol şehriyâr-ı âlî-şân
    Oldu tersâneye şeref-bahşâ

    Sadr-ı a'zam dahı sa'âdet ile
    Sâye-veş hem-reh olmuş idi ona

    Anda bir kûh-pâre kalyona
    ne olmuşlar idi sa‘y-nümâ

    Seyr edüp pâdişâh-ı âlî-câh
    Eylediler esâsını inşâ

    Şenlik oldu kesildi kurbanlar
    Olunup devlete du‘â vü senâ

    Kıldı dîvân-hâneyi teşrîf
    Ba‘dehu ol hidîv-i mülk-ârâ

    Gördü kim olmuş idi erkânı
    Olmuş iken o câygâh-ı şeref
    Melce-i dost mazhar-ı a‘dâ

    Nâ-sezâ idi kim kala vîrân
    Öyle dîvan-hâne-i vâlâ

    Hâtır-ı eşref-i hümâyûnu
    Gördü tecdîd olunmasını revâ

    Kıldı ferman ki oluna ihyâ
    Pes cenâb-ı vezîr-i pâk-nihâd
    Sadr-ı Cem-câh Mustafâ Pâşâ

    Halef-i dûdmân-ı mecd ü şeref
    Vâris-i câh u mesned-i âbâ

    Feylesof-ı dakîkadân-ı hikem
    Mû-şikâf-ı hakâyık-ı eşyâ

    Sıhr-ı âlî-nijâd-ı sadr-ı güzîn
    Ced-be-ced âsaf-ı cihan-pîrâ

    Kapudân olmağ ile devletle
    Oldu me’mûr o âsaf-ı dânâ

    Pes edüp himmet ona hasbe'l-emr
    Kıldı bu tarhı böyle müstesnâ

    Habbezâ tarh-ı dil-pesend ü latîf
    Habbezâ resm-i dil-keş ü zîbâ

    Bârekallah zihî huceste eser
    Bârekallah zihî bülend bînâ

    Sakfı sakf-ı sipihr ile hem-dûş
    Temeli gâv-ı arz ile hem-pâ

    Sahnının pâsbânı fasl-ı bahâr
    Kasrının perdedârı dest-i sabâ

    Reng ü tâbı muhassal-ı evhâm
    Hüsn-i tarhı netîce-i hülyâ

    Secdegâh eyler idi mihr onu
    Sâyebân olmasaydı perr-i hümâ

    Anda kışlardı mevsîm-i nev-rûz
    İzz ü devlet verildi ona be-câ

    Dâ'imâ izz ile olup âbâd
    Sâhibine mübârek ede Hudâ

    Sâl-i târihini bu pâk eserin
    Etdi bu beyt ile Nedîm imlâ

    Cûd-ı Sultân Ahmed-i Gâzî
    Yapdı dîvan-hâneyi hâlâ.
  • HUSREV - (Tavırları tamamiyle delice. Kendisine mahsus işaretlerle.) Çünkü bir adam yaratmağa kalkıştım. Bir adam yaratmak. (Müzik cümleleri noktalıyor. Husrev çıldırıyor.) Bir adam yaratmak... Ona bir kafa, bir çift göz, bir burun, bir ağız uydurmak. Ona göre bir beyin yapmak ve göğsünün içine bir kalb takmak. Saat gibi işlesin, kanını vücudunda döndüren bir kalb. Bir kalb, anlıyor musun? Güya duyan, acılarına, sevinçlerine yataklık eden yer de orası. Bir kalb. Bitti mi? Biter mi? Bu adama bir de kader çizmek lâzım. Bu adam yaşıyacak, gezecek, tozacak, başından bir şeyler geçecek. Bu adamın meselâ bir babası olacak. O baba bir incir dalına asılmış bulunacak. Sonra o da... Eeee? (Haykırır) Ben Allah mıyım?