• Müziğin Sesini Aç Be Ustaa..!!

    https://youtu.be/7uz3beSooNU 🌠
  • 72 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Eskiden beri dinledigim sarkilarin, okudugum siirlerin yazarinin kitabini gorunce aldim. Okumadan once siradan bikac sarki sozu vardir diye sanarken duygu dolu bircok siirinin oldugunu farkettim. Ama Ahmet Selcuk un misralarindaki aşk genelde ayrilikla biten ve kalpte derin yaralar acan kara sevda asklari. Ihtiras, ozlem, ayrilik, ihanet ve huzun dolu siirler.
    Kitap artik anayurt yayinlarindan cikiyor 1K daki cep boy eski basim.
    Iste o dizelerden bir parca:

    İşte gidiyorsun
    Ve biliyorsun
    Birazdan sol yanıma düşeceğim
    Yaramın olduğu yana
    Vurduğun yere yani
    Ne de olsa ayrılık acıdır zordur
    İşte karşında
    Ağır yaralı bir adam
    Bir avuç gözyaşı
    Ve ihanet makamında bir şarkı
    Suç mahallinde
    Senden kalan son delil budur
    Git hadi git vazgeçilmezim
    Şunu bil ki
    Dünyada bütün mezarlıklar
    Senin gibi vazgeçilmezlerle doludur…
  • Çalınmış Bir Mahşer İçin Ahval

    sefil bitler hala uzayın boşluğunda yaşıyor ve içimde bir abdal ağlarken ufuklar
    caddesinde ufuksuz adam,sesine bir küfür katmış sokaklara saçıyor... arada
    üşümüş gözlerle,pörsümüş göğüslere bakıyor;üşümüş gözler üşüyo,üşümeye
    bakıyo...
    için içimde gerilen hayat ,turuncu laleler ve ıssız insanlık,artık sıcak sözcüklerden
    utanacak kadar d(üşüyor)! günler, yeni günlere yenilgiler saçıyor... bu yüzden
    ellerim durmadan uzaklara kaçıyor,gözlerim hep dağlara bakıyor.ben kentlerde
    rehinken
    firar ellerim!ellerim üç beş nöbetinde bir askerle kanyak çekiyor,gözlerim yorgun bir
    gerillayla ufka bakıyor... aklımda diyarbakırlı bir kızın uzak vesıcak gözleri,havada
    kar,gökyüzü aydınlığında bir çingene cüreti;yollarda aç köpekler,çatılarda ürkek
    kuşlar üşüyor...bütün yaslı hayatlar n ansısızın bir sonbahar geçiyor...

    içimde bir sonbahar kırık dökük vagonlar gibi...poyrazım sinmiş,yağmurum dinmiş
    ve düşlerim darmadağın erken göçen kuşlar gibi.

    hey kuşlar,daha dün kağıtdan uçaklar, gemiler yapan çocukluğum hangi cehenne
    min dibine kaçıyor?kaçıyor! kaçtıkça daha çok görüyorum: ölülerin kanında,günlerin
    meşru kıvamında illegal karmaşalar büyüyor...

    bir şeyler büyüdükçe sicilim bozuluyor,şiirim deliriyor ve yurdumun toz duman
    yollarında külhan kasaba şöförleri küfrederek,yarışarak gaza basıyor... bir dağ
    bingöl'de oturmuş sessizce öbürüne bakıyor... yamacına bir çoban çömelmişde
    yanlızlığına bir ateş yakıyor ve uzak bir istasyonda bir kaçak,bomboş bir
    şimendiferde kurşunlanıp düşüyor!
    insanlar küçüldükçe ölüm büyüyorve herkes seçmediği yasalarla ölüyor...

    herkes ölüyor ve caddelerden bayat bir proleterya geçiyor;baka baka
    eskittiğimiz,acıttığımız çağda bir guarnica; guarnica ağlıyor...

    belki bu yüzden içimde çığlık çığlığa bir sonbahar acıyor
    içimde bir sonbahar kışların kapısında yaprak döküyor...

    bayat bir proleterya caddelerden,anılardan esneyerek geçiyor...oysa evvel zaman
    takvimlerinde umuda gülümseyen sapsarı dişleriyle devrimdi onlar,gelecektiler!çıkıp
    o sanrılardan hepsi bir yere gelecektiler.

    şimdi çankırı,malatya yollarında,moskova'da,prag'da evlerinin camlarındaki ışıklı
    buğular arkasında eski türkü gözleri... akıp geçmiş çabuk nehirler gibi.
    eski türkü;şanlı proleterya ve müttefikleri(!)
    proleterya ve şanlı müttefikleri,hala o alaturka çoşkularla kol kola aynı soluk
    günlerindaracık evlerinde aynı bordurlarıyla,aynı avratlarıyla oturuyorlar ve dünyaya
    çalınmış bir mahşer gibi bakıp,hala yeni yıllara aynı dişlerle gülümsüyorlar...

    birde tedavülden kalkmış gencömrümüz;okyanusların unuttuğu kumsallar kadar
    yanılmış,yanmış ve yanlız ömrümüz;'narodnikler,troçki,finans kapital,oligarşi(!)ve benim proleteryam: şimdi şiddet ekranlarında hülya avşarın kocaman göğüsleri...

    kırıkkale ,tekirdağ yollarında eski halkım eski bir düşün devrimi gibi; halkım,hala
    bir devrim düşü gibi toprak ve insan kokuyor...

    belki bu yüzden içimde çığlık çığlığa bir sonbahar acıyor
    içimde bir sonbahar kışların kapısında yaprak döküyor...

    bir sonbahar:
    o şimendiferde vurulan kaçağın yüzündeki korkular
    kadar ölümlere acemi.bir sonbahar:
    dallarında darmadağın savrulan yaprakların eceli...

    hey sonbahar ,işte büyük aşklar , büyük düşler düşlar büyük ölüyor!
    büyük aşklar , büyük düşler buruşuk çamaşırlar gibi yıllara seriliyor... uzaklıklar
    gidiliyor, yakınlıklar biliniyor ve hep aynı tahakkümün özneleri ,onları paylaço yapıp
    tarihin çöplüğünde gülüyor...gülüyor!

    -artık kül oğlu kül'sün sen ;zül'sün zül
    bu sözlerin üstüne bir çay geliyor;evet ,çay bile içiliyor bu sözlerin üstüne ve
    belleğimden uğutularla,saralı imgelerle geçen bitmemiş bir şiir ankara'nın ortasında
    mola veriyor.
    aklımda hep self servis ömrüm... aklımda piç bir devrimin büyük
    pankartları,çalınmış alanları,kirletilmiş anıları... aklımda hep vaat eden o bıçkın
    şarkıları... aklımda kahraman yeminler,yenilmiş militanlarve aklımda diyarbakırlı bir
    kızın uzak ve sıcak gözleri;hep uzak, ve sıcak kalacak gözleri...

    belki bu yüzden içimde bir sonbahar acıyor; öyle acıyor ki acılar acısız
    kalıyor;mevsimler üstüme devriliyor;mevsimler üstüme devriliyor kışlar kış'sız
    kalıyor! devrimler öksüz,kalemim safsız kalıyor!

    bizi zaman yeniyor aşklarım aşksız kalıyor...

    bir sonbahar:açların mahkumların ve orospuların büyük yenişmişlikleri kadar eski.
    bir guarnica acıttığımız eski çağın enkazında ağlıyor;ötede ter ve sidik kokan
    barlarda eski yoldaşlar:

    -heyy sesimize biraz daha alkol katalım
    kaporası ödenmiş yitik bir devrim
    ve bütün şaraplar için şarap açalım!
    diyor... beyoğlu, sakarya,kordon barlarındaeski devrimcilerden caddelere simsiyah
    bir hüzün sızıyor...
    caddelere simsiyah yenilgiler sızıyor...ben burada kurşini bir göğe bakarak,
    diyarbakırlı bir kızınsıcak ve uzak gözlerine akarak,varto'da niksar'da kederlerini
    göz yaşlarınla öpen çocuklar için ağlıyor ve bağrıyorum:

    -bu oyunda bütün replikler yalan

    derken her yeri yasalar,namlular ,dublörler kuşatıyor! içimin sokaklarında evden
    kaçmış çocuklar üşüyorlar...bir kemanın tiz sesinde günler sıtmalı,günler titreyerek
    geçiyor... kızılay'da bir ayyaş ,nöbeti yanlış bir gündüzden devralmış gecenin
    duvarlarına işiyor...kasaba hapisanelerinde mahkumlar aksırıyor,tütün kokuyor,esrar
    çekiyor... pavyonlarda bir gülnihal,akarsuz sesiyle bir şarkı okuyor rast makamında..
    ve yurdumun toz duman yollarında yanık bir bozlak...
    sesim mi?
    ulaşmıyor ağladığım dağlara
    tütünün varmı dosttum ?
    bir poryazdan geliyorumda...

    yurdumun toz duman yollarında işçiler harç karıyor yükselen yapılarda;yük
    abanmış bedene,can ölesiye tutunmuş tene :işçiler harç karıyor yükselen yapılarda.

    yurdumun toz duman yollarında analar erişte kesiyor sofralarda 'bu gün bizde
    yarın komşuda sıra.
    yurdumun toz duman yollarında mahkumlar marş söylüyor
    ranzalarda;hasret,kırık kanatlar gibi çöarepıpo düşüyor mazgallara
    buyurdumun toz duman yollarında memurlar evrak yazıyor,dülgeler ağaç kesiyor
    şairler şiir yazıyor,halim yurduma benziyor ...halim yurduma benziyor...

    yurdumun toz duman yollarında,batık gemileri unutulmuş kumsallarıdabüyük
    toprakların,büyük betonların kıyılarında babalar hevesle çocuk ekiyor yarınlara...
    bir guarnica aynalarda ağlarken,yarınsız yarınlar bizim ;bu kışlar ,bu kanlar ,bu ölü
    kırlangıçlar bizim...

    (içimdeki sonbahar kışların kapısında can çekişerek ölüyor)

    sonbahar öldü
    her yüz bir anı bırakıp gitti
    alkışlar methiyeler ,dosluklar bitti...

    bilsem size bağrımı açar mıydım hiç
    bu deniz benim olsaydı batar mıydım hiç


    [ reklamı gizle ]
    sonbahar öldü
    devrimin yok evin yok sevgilim
    ormanım yok dalım yok yeşilim
    bir poyrazdan geliyorum;tütünüm yokgülüm yok
    gökyüzü öldü... şahdamarım zonkluyor

    şimdi yüzde yüz yanlız
    ikikere ikinin dört ettiği kadar mağlubum
    sabıkalıdır şiirim de şairi kadar

    sonbahar bile öldü...ömrümde çalınmış mahşerler var,havada kar...önümde
    gül demetleri,arkamda hançerler var!

    sonbahar öldü...feodal figranlıklar için karnemi aldımve hiç kopya çekmedim
    hayat oyununda sınıfta kaldım!eğrildim...artık eğrildim doğruluktan!

    sonbahar öldü... kapattım dili geçmiş zamanlara açılan kapılarımı;artık
    yolumda sadece kar varve kirlendi alnımın aklığı bahçem tarumar!
    (o inkar eski inkar...)

    yeni bir söz
    eski bir göz
    le anlatılmaz!
    bir meneviş olmalı sözler
    kesilip atılırken çiğnenmiş bahçelerde ağrıyan
    karanfiller
    ağrılarda söz olmalı
    ve sözlerimiz yeni çağı kuşatmalıdır!

    varsın yeni bir söz için eski bir göz ölsün
    ölsün gecelerin ilmeğine suç ortağı çakallar
    zamanın tortusunda kurutulan anılar
    büzüşen yanlızlıklar
    ve ihanete doymayan ihanet ölsün!

    ben ise her denizde yeni bir liman için ölürüm
    her deniz yeni limanlarla tükenir,ölür
    geride
    martılar
    çığlıklarla
    yeniden
    yeniden hırçın sulara gömülür...

    denizler kalabalıktır
    akarsular ise yanlız,sefil durulur
    ve titreyen eski çağlarda beyhude şafaklar ölür!
    yeni bir söz için eski bir göz ölür
    eski bir göz tanıdık rüğzgarlara savurur küllerini
    ben bir okyanusa adamışsam sesimi
    bütün limanlar ölür!

    sonbahar öldü
    biz gençliğimizle hiçbir yere varamadık
    üşüdük
    hep üşüdük
    de birlikte hala ayrılmadık

    oysa nereye gidersem
    yanıma önce kendimi aldım
    nereden dönersem
    biraz dağınık kaldım

    kıyılara vura vura hayatın
    yosun tuttu düşlerim
    aynaları kullanarak eskittim
    eskidi gülüşlerim...

    ben ömrümün rahlesinde yanlış yüzlerle aşındım baktım,çıldırdım işte isyana
    ve inkara böyle taşındım!

    ama bu eski inkar
    bu sözler
    bu yüzler eksik
    ve eski

    ve eski gülü sula,kanı yıka,toprağı öp,yolugeç;ağıdı,ölümü geç
    suları,şarapları,salkatanatları...vardığın yerlerde cüzzamlı çağ
    göreceksin!zemherilerde öğüttükçe şarkılarını,kendini yeniden,yeniden
    keşedeceksin!

    eski sonbahar öldü
    şimdi yeni bir kışı'ım
    bakarak uzaklara
    verilmiş sözüm
    kalmışım tuzaklara...

    düşerken tuzaklara
    haydi,sokağa fırla
    yağmura bakam ,geçer
    aldırma!

    bir mezar kaz
    üşüyen yalnızlığa
    bir mezar
    eskimiş ayrılığa...

    ağarken uzaklara
    geç yağmuru,ihaneti,külü geç!
    her şeyi aş
    ölüme ulaş
    ölüme dalaş

    artık kaçtığın yer kaçamadığın yerdir!

    sonbahar öldü...son kez söylendi o eski sözler
    şimdi dağlardan kopup tepeme çöken şu ürkek bulut
    ve erzincan'ın saçaklarıbuz tutmuş dar,matemli evleri
    bana nal seslerine özlemimi anlatır
    devrilip giden ölü yılları anımsatır
    ölü yıllar bana neler...neler anlatır
    kalbimde bir vivaldi,bir sızı kalır...

    oysa ben o balçıklarda izler bıraktım
    yeni yağmurlarda,yollarda esamem okunmuyor
    ki her yeni güz için yeni şarap açtım
    yeni şarapların güzleri anılara uymuyor

    yeni şarapların güzleri anılara uymuyor
    yanlızlığım kuytularda soluyr,ah ,soluyor!

    demek hep yanlış kadınlar için atmışım zarlarımı
    ama atmışım!
    ve hep yanlış yollara oynamışım ömrümün bütün kumarlarını...

    yenilgiler kapımı ayaz mevsimini çaldı
    kalbimde bir vivaldi,bir sızı kalır...

    artık bu sözlerde olacağım...bu sözleri yazdığım yerlerde kalacağım ve bütün
    yaslı hayatları toplayarak kışların ortasına;yaslanarak aşklarımın yasına,anıların
    buğusunu öperek yazacağım...ğusunu öperek yazacağım...
  • Dr. Ali Taşcı Bey, yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

    Birkaç yıl önce, bir vilayetimizde, bir bakanlığın il müdürüydüm. Bağlı bulunduğumuz genel müdürlük, başka üç ilin de il müdürüyle birlikte beni, diğer bir ilimizde personel almak üzere görevlendirdi. Biz dört arkadaş birleşerek sözünü ettiğim şehre gittik. Önceden bizim için ayrılan misafirhaneye yerleştik, şehre gelişimizi kimsenin duymasını istemiyorduk. Zaten ben ve arkadaşlarım bu şehre ilk defa geliyorduk. Ne kimseyi tanıyorduk, ne de kimse bizi tanıyordu.

    Arkadaşlar olarak hepimizin kanaati aynıydı, siyasi ve diğer baskılardan hiçbirine boyun eğmeden hak edeni kazandırmak. Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes, maalesef bir referansla, bizi rahatsız edecekti. Bunun için çok dikkatli olmalıydık.

    Şehre ikindi vakti vardık. Kimseye görünmeden şehrin biraz dışındaki kenar bir mahallede, tarihi bir camiye gittik. İkindi namazı kılınmıştı ve caminin avlusu boştu. Osmanlı’dan kalma, mimarisi insanda manevi duygular uyandıran şirin bir caminin avlusundayız. Dört arkadaş şadırvana oturarak abdest almaya başladık. Mayıs ayının serin, sıcak havası da ayrı bir güzellik katıyor çevreye. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki ayaklarımın önüne bir çift takunya kondu. Takunyaların geldiği tarafa doğru şaşkınlıkla başımı çevirdim. Yüzüme tebessümle bakan, orta boylu, esmerimsi ve yakışıklı diyebileceğimiz, yirmi beş yaşlarında bir gençle göz göze geldim. Utangaçlığın vermiş olduğu çekingenlikle: “Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz, namaz kılana hizmet etmek, Rabbimin hoşuna gider, O’nun rızasını kazandırır; Allah kabul etsin!” dedi.

    Gencin tebessümü, davranışı, kibarlığı, her şeyden önce içten davranışı hepimizi çok etkiledi. Sordum:

    “Sen kimsin?, Adın nedir?” “Adım Bilal, bu mahallede oturuyorum.

    ” Bir an abdest almayı bırakarak gençle ilgilenmeye başladım.

    “Ne iş yapıyorsun Bilal?”

    Biraz durakladı; ama yüzündeki gülümsemeyi hiç eksik etmeden sorumu cevaplandırdı:

    “Şimdi işim yok ama inşallah yakında işe gireceğim”

    O kadar inanarak söylüyordu ki bunu,

    “Nasıl olacak o Bilal?” dedim.

    Müthiş mütevekkil ve huzurlu bir yüzle: “Üç gün sonra” dedi, “… Müdürlüğü sınavla personel alacak. Rabbim, oraya girmeyi nasip edecek inşallah!” demez mi?..

    Ben bir an neye uğradığımı şaşırmıştım. İşe alacak olan bizdik. Arkadaşlarım da artık, Bilal ile aramızda geçen konuşmalara dikkat kesilmişlerdi.

    “Peki, Bilal” dedim, “Bu zamanda işe girmek zor, hem de çok zor! Senin torpilin var mı? Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?”

    Bilal o mütevekkil ve mütebessim halini kuşanarak (ki bu halini hiç unutamıyorum), hepimizin üzerinde bomba tesiri bırakacak sözü söyleyiverdi:

    “Bir yetimin referansı kim olur? Benim referansım Allah Celle Celaluhu’dur. Ne güzel vekildir O. Dün gece teheccüd namazımdan sonra dilekçemi O’na sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?”

    Ya Rabbi! Ne işe tutulmuştuk? Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum! Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim. Musluktan avucuma su alıp yüzüme serptim.

    “Bilal, baban yok mu?”

    “Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni.”

    Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu. Bu o kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne vurmuştu.

    “Askerliğini yaptın mı Bilal?”

    “Yaptım ya, hem de çavuş olarak.”

    Artık Bilal’ı daha yakından tanımalıydım; çünkü o tanınmayı çoktan hak etmişti.

    “Evli misin Bilal?”

    Bir anda gözleri yere düştü. Yine o mütevekkil hali üzerindeydi. Utanarak sözünü sürdürdü; “He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez düğünümü yapacağım.”

    Yine o kadar kesin konuşuyordu ki! “Ama Bilal, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki sınavı kazanmış gibisin!”

    Sustu. Başını kaldırdı ve gözlerini ufka dikti; hemen cevap vermedi, daldı. Yüzünün rengi bir beyazlaşıyor, bir sararıyordu. Biraz sonra gözleri ufka dikili olarak ve sesine bir gizemlilik katarak şunları söyledi: “Ben Rabbimi çok seviyorum, inanıyorum ki o da beni seviyor. Seven seveni korumaz, ona yardım etmez mi? Seven seveni hiç yüz üstü bıraktığı görülmüş müdür?”

    Ona söyleyecek laf bulamıyordum. Bilal öylesine bir kalp taşıyordu ki, Allah bizi, kocaman kocaman müdürleri, Bilal kuluna hizmet ettirmek için ayağına göndermişti.

    Kim müdürdü, kim işçi olacaktı? Bilal dilekçesini en büyük makama sununca, melekler harekete geçtiler; daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte Bilal kulun ayağına koşmaya başladılar. Çünkü emir büyük makamdandı. Allah’a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi? Sormaya devam ettim, içim titreyerek:

    “Bilal, sözlünü nasıl buldun? Bu zamanda hem yetim, hem işsize kim kız verir ki?”

    Başını salladı ve “doğru” diyerek ekledi;

    “Zor nişanlandım ya, Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan, ‘sözde Müslüman’ değil, hakiki mümin. ‘Bu zamanda namazında niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren Allah’tır’ dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verir inşallah.”

    “Bilal, senin bu tarz yetişmene neden olan, seni bu mütevekkil hale getiren bir sır olsa gerek.”

    “Eğer ona sır denilirse, var. Sevgili anneciğim bana hiç haram lokma yedirmediğini söyler.”

    Bilal lise mezunuydu, üç yüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçerek ilk yetmiş kişinin arasına girdi.

    Şimdi mülakata girecekti.

    Ve bizler, önümüze sunulan, Bakanlık dâhil, bütün referansları bir kenara koyarak Bilal’ın referansını en öne aldık! Mülakat gününe kadar bizi göremedi, kim olduğumuzu da zaten bilmiyordu. Mülakat günü geldi çattı. Tüm arkadaşlar merak ediyorduk, bizi karşısında görünce acaba nasıl tepki verecekti? Adı okundu, içeri girdi. Heyecandan olacak, bizi birden fark edemedi, zaten kıyafetlerimiz de değişmişti. Biz susmuştuk, o da başını yavaş yavaş kaldırarak bize baktı.

    Birden şaşırır gibi oldu, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü, sessizliği bozdum;

    “Bilal, bizi tanımadın mı?”

    “Evet.”

    “Peki, ne diyeceksin şimdi?”

    Ağlamaya başladı, çocuk gibi hıçkırıyordu. Artık biz de dayanamamıştık, ona uyduk. Saba makamında hıçkırıklar boğazımıza düğümlenmişti. Salon öylesine bir havaya bürünmüştü ki bazı manevi şeylere elle dokunmak mümkündü adeta. Bilal ellerini Rabbine kaldırdı ve: “Ey Rabbim! Ben halimi sana sunmuştum, içimi sana açmıştım, şimdi burada müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah’ım, ben Sen’den, başkasından istememeyi istedim. Beni yalnız Sana muhtaç eyle Allah’ım” dedi. Bir an bir sessizlik oldu. Arkasından hüzün dolu bir sesle: “Ne olur, izin verin çıkayım” dedi. “Peki, Bilal” dedik, “Güle güle git. Allah işini, aşını, eşini mübarek kılsın!”

    Allah’tan isteyenler muratlarına erdiler de, O’ndan başkasından dilenenler helak oldular. Allah dilerse bütün dünyayı Bilal’lere hizmetçi yapar (Bizi yapmadı mı?) Fakat Bilal yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek
  • Birkaç yıl önce, bir vilayetimizde, bir bakanlığın il müdürüydüm. Bağlı bulunduğumuz genel müdürlük, başka üç ilin de il müdürüyle birlikte beni, diğer bir ilimizde personel almak üzere görevlendirdi. Biz dört arkadaş birleşerek sözünü ettiğim ile gittik. Önceden bizim için ayrılan misafirhaneye yerleştik, şehre gelişimizi kimsenin duymasını istemiyorduk. Zaten ben ve arkadaşlarım bu ile ilk defa geliyorduk. Ne kimseyi tanıyorduk, ne de kimse bizi tanıyordu.

    Arkadaşlar olarak hepimizin kanaati aynıydı, siyasi ve diğer baskılardan hiçbirine boyun eğmeden hak edeni kazandırmak. Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes, maalesef bir referansla, bizi rahatsız edecekti. Bunun için çok dikkatli olmalıydık.

    İle ikindi vakti vardık. Kimseye görünmeden şehrin biraz dışındaki kenar bir mahallede, tarihi bir camiye gittik. İkindi namazı kılınmıştı ve caminin avlusu boştu. Osmanlı'dan kalma, mimarisi insanda manevi duygular uyandıran şirin bir caminin avlusundayız. Dört arkadaş şadırvana oturarak abdest almaya başladık. Mayıs ayının serin, sıcak havası da ayrı bir güzellik katıyor çevreye. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki ayaklarımın önüne bir çift takunya kondu. Takunyaların geldiği tarafa doğru şaşkınlıkla başımı çevirdim. Yüzüme tebessümle bakan, orta boylu, esmerimsi ve yakışıklı diyebileceğimiz, yirmi beş yaşlarında bir gençle göz göze geldim. Utangaçlığın vermiş olduğu çekingenlikle:
    "Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz, namaz kılana hizmet etmek, Rabbimin hoşuna gider, O'nun rızasını kazandırır; Allah kabul etsin!" dedi.

    Gencin tebessümü, davranışı, kibarlığı, her şeyden önce içten davranışı hepimizi çok etkiledi. Sordum:

    "Sen kimsin?, Adın nedir?"
    "Adım Bilal, bu mahallede oturuyorum."

    Bir an abdest almayı bırakarak gençle ilgilenmeye başladım.
    "Ne iş yapıyorsun Bilal?"

    Biraz durakladı; ama yüzündeki gülümsemeyi hiç eksik etmeden sorumu cevaplandırdı:
    "Şimdi işim yok; ama inşallah yakında işe gireceğim"
    O kadar inanarak söylüyordu ki bunu,
    "Nasıl olacak o, Bilal?" dedim.

    Müthiş mütevekkil ve huzurlu bir yüzle:
    "Üç gün sonra" dedi, "… Müdürlüğü sınavla personel alacak. Rabbim, oraya girmeyi nasip edecek inşallah!" demez mi?..

    Ben bir an neye uğradığımı şaşırmıştım. İşe alacak olan bizdik. Arkadaşlarım da artık, Bilal ile aramızda geçen konuşmalara dikkat kesilmişlerdi.

    "Peki, Bilal" dedim, "Bu zamanda işe girmek zor, hem de çok zor! Senin torpilin var mı? Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?"

    Bilal o mütevekkil ve mütebessim halini kuşanarak (ki bu halini hiç unutamıyorum.), hepimizin üzerinde bomba tesiri bırakacak sözü söyleyiverdi:

    "Bir yetimin referansı kim olur? Benim referansım Allah Celle Celaluhu'dur. Ne güzel vekildir O. Dün gece teheccüd namazımdan sonra dilekçemi O'na sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?"

    Ya Rabbi! Ne işe tutulmuştuk? Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum! Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim. Musluktan avucuma su alıp yüzüme serptim.

    "Bilal, baban yok mu?"
    "Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni".
    Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu. Bu o kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne vurmuştu.

    "Askerliğini yaptın mı Bilal?"
    "Yaptım ya, hem de çavuş olarak".
    Artık Bilal'ı daha yakından tanımalıydım; çünkü o tanınmayı çoktan hak etmişti.

    "Evli misin Bilal?"
    Bir anda gözleri yere düştü. Yine o mütevekkil hali üzerindeydi. Utanarak sözünü sürdürdü; "He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez düğünümü yapacağım".

    Yine o kadar kesin konuşuyordu ki!
    "Ama Bilal, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki sınavı kazanmış gibisin!"
    Sustu. Başını kaldırdı ve gözlerini ufka dikti; hemen cevap vermedi, daldı. Yüzünün rengi bir beyazlaşıyor, bir sararıyordu. Biraz sonra gözleri ufka dikili olarak ve sesine bir gizemlilik katarak şunları söyledi:
    "Ben Rabbimi çok seviyorum, inanıyorum ki o da beni seviyor. Seven seveni korumaz, ona yardım etmez mi? Seven seveni hiç yüz üstü bıraktığı görülmüş müdür?"

    Ona söyleyecek laf bulamıyordum. Bilal öylesine bir kalp taşıyordu ki, Allah bizi, kocaman kocaman müdürleri, Bilal kuluna hizmet ettirmek için ayağına göndermişti.

    Kim müdürdü, kim işçi olacaktı? Bilal dilekçesini en büyük makama sununca, melekler harekete geçtiler; daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte Bilal kulun ayağına koşmaya başladılar. Çünkü emir büyük makamdandı. Allah'a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi? Sormaya devam ettim, içim titreyerek:

    "Bilal, sözlünü nasıl buldun? Bu zamanda hem yetim, hem işsize kim kız verir ki?"
    Başını salladı ve "doğru" diyerek ekledi;

    "Zor nişanlandım ya, Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan, ‘sözde Müslüman' değil, hakiki mümin. ‘Bu zamanda namazında niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren Allah'tır' dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verir inşallah."

    "Bilal, senin bu tarz yetişmene neden olan, seni bu mütevekkil hale getiren bir sır olsa gerek."
    " Eğer ona sır denilirse, var. Sevgili anneciğim bana hiç haram lokma yedirmediğini söyler."
    Bilal lise mezunuydu, üç yüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçerek ilk yetmiş kişinin arasına girdi.

    Şimdi mülakata girecekti.
    Ve bizler, önümüze sunulan, Bakanlık dâhil, bütün referansları bir kenara koyarak Bilal'ın referansını en öne aldık!
    Mülakat gününe kadar bizi göremedi, kim olduğumuzu da zaten bilmiyordu. Mülakat günü geldi çattı. Tüm arkadaşlar merak ediyorduk, bizi karşısında görünce acaba nasıl tepki verecekti?
    Adı okundu, içeri girdi. Heyecandan olacak, bizi birden fark edemedi, zaten kıyafetlerimiz de değişmişti. Biz susmuştuk, o da başını yavaş yavaş kaldırarak bize baktı.

    Birden şaşırır gibi oldu, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü, sessizliği bozdum;
    "Bilal, bizi tanımadın mı?"
    "Evet".
    "Peki, ne diyeceksin şimdi?"
    Ağlamaya başladı, çocuk gibi hıçkırıyordu. Artık biz de dayanamamıştık, ona uyduk. Sabah makamında hıçkırıklar boğazımıza düğümlenmişti. Salon öylesine bir havaya bürünmüştü ki bazı manevi şeylere elle dokunmak mümkündü, adeta. Bilal ellerini Rabbine kaldırdı ve:

    "Ey Rabbim! Ben halimi sana sunmuştum, içimi sana açmıştım, şimdi burada müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah'ım, ben Sen'den, başkasından istememeyi istedim. Beni yalnız Sana muhtaç eyle Allah'ım" dedi.
    Bir an bir sessizlik oldu. Arkasından hüzün dolu bir sesle;"Ne olur, izin verin çıkayım" dedi."Peki, Bilal" dedik, "Güle güle git. Allah işini, aşını, eşini mübarek kılsın!"

    Allah'tan isteyenler muratlarına erdiler de, O'ndan başkasından dilenenler helak oldular. Allah dilerse bütün dünyayı Bilal'lere hizmetçi yapar (Bizi yapmadı mı?). Fakat Bilal yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek.