• Oblomov'a ne olmuştu? Neredeydi? Oblomov'un vücudu, en yakın kilisenin sakin avlusunda, fundalar arasındaki mütevazı bir taşın altında dinleniyordu. Dost bir elin diktiği leylaklar, mezarını sarmıştı, sessiz havasında bir pelin kokusu yükseliyordu. Uykusuna huzur meleği kanatlarını germiş gibiydi.
  • Çok sevdiğim bir arkadaşımın kaleminden:

    EVİNE DÖN, KALBİNE DÖN

    Ev; bir kimsenin veya ailenin içinde yaşadığı konut, hane. Kimine göre yuva, kimine göre insanın doğduğu ve huzur bulduğu yerdir ev. Belki de taze ekmek kokusu yahut çay kaşığı sesi. ‘’ Home is where the heart is’’ diyor şarkıcı abimiz. Yani insanın kalbi neredeyse evi oradadır. Kalbimiz nerededir bizim? Göğüs boşluğu mediastinum anterior mu? Bu soruyu embriyoloji hocamıza sorsak asıl ev anne karnıdır der belki. Öyle ya; her şey Rabbimizin ‘’ Ol! ‘’ demesiyle anne karnında başlamıştı. Üçüncü haftada gelişmeye başlayan kalp, dördüncü haftada atmaya başlıyor. Sonrasında çeşitli tabakalanmalar ve göçlerle tamamlanmaya devam ediyor bu süreç. Sadece anne karnında değil sonraki yıllar boyunca da bu büyüme ve gelişme sürüyor. Bedenimizle beraber düşüncelerimiz ve ruhumuz da şekilleniyor. Bir yolculuğa çıkıyor insanoğlu. Rüzgarlar esiyor, fırtınalar çıkıyor, savruluyoruz; doğuya, batıya, her yöne... Evimizi sağlam yere bağladıysak hasar görmeden, en az hasarla atlatıyoruz engelleri. Ve güneş açıyor, fırtınalar bile bereket bırakmış oluyor toprağımıza. Filizleniyor içimizdeki güzellikler. Ağaç oluyoruz, orman oluyoruz, hava oluyoruz nice akciğerlere. Yuva oluyoruz hem kendimize hem de yemiş verdiklerimize. Kelebek etkisi oluyor, bir kanat çırpıșımız dünyanın öbür ucundaki mazlumun gözyaşını siliyor. Biz böyle kalplerle hem kendimize geliyoruz hem de fizana gidiyoruz.
    Peki ya kendi evine, kalbine dahi gidemeyenler ne oluyor? Nedir gidememek? Gidemeyiș; yani olduğun yerde sabit kalmak, uzaklaşamamak denebilir. Belki de bir yere bir şeye yaklaşamamak. Yahut ait olmamak, aidiyetsiz olmak bu dehşetli yerde. ‘’Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl’’ demiş milli şairimiz. Sesler var aslında, uzaklardan bomba sesleri geliyor. Arada bir irkiliyoruz, ah vah ediyoruz. Whatsapp ve instagram durumlarını açıp bakın isterseniz, inanın çok üzülüyoruz. Bir bilgisayar oyunu gibi next tuşuna basıyoruz sonra. Ardından gelen havuzlu barbekü partilerine aldırmayın siz. Çünkü ‘’Helal dairesi keyfe kâfi’’. En sevdiğimiz cümlelerden biridir bu, hoş, başka cümle bildiğimiz de söylenemez aslında. Biz havuzun başında eltimizin görümcesini çekiştirip dururken boşluğa bir el daha düşüyor ; küçücük. Sessiz bir feryat bize göre. Arakanlı annenin kalbinde ise dünyanın gürültüsü. 21 Aralık, 23 Eylül fark etmiyor artık, onun için en uzun gün ve geceler şimdi başlayacak. Biz Arakan yazıp GSM operatörlerinden üç beş kuruş gönderip keyif çatmaya, kalbimiz Arakan’a gidememeye devam ettikçe Naf Nehrinde açacak kapı olmayacak. Kapı bulamamaya, yerler tükenmemeye, saatler geçmeye devam ediyor. Biz hâlâ etrafı dikenli tellerle çevrili bu düzlükte dolanıp duruyoruz. Dolanıp durmak demeyelim şimdi buna. Koşu bandını kapatmayı unutmuşuz, kalmışız öylece kan ter içinde. Göbeği eritmek gerek bilirsiniz, sünnete uygun yemek gerek falan, ama içimizden ne geçtiğini de Allah biliyor. Bembeyaz Cuma indiriminden aldığımız cakko markalı gömleğin etiketini dâhi koparamamıșken giyememek bizi bir miktar üzüyor. Helal haram olduğuna bakmadan çokça yiyeyim ama bu kadar da kilo almayayım, su içsem yarıyor kardeşim kafasıyla günümüzü gün etmeye devam ediyoruz. Diyetisyene gitmeden Aysel ablaların on dört çeşitlik mütevazı kahvaltısına uğrayacağız. Belki kahvaltıdan sonra Yemen’den bahsederiz, çocuklar açlıktan ölüyormuş. Un yardımı falan yapalım, içimiz rahatlasın. Ne yapalım başka, gidemiyoruz ya hani. Buradan birkaç lezzetli kurabiye tarifi de alıp işimize bakalım(!)
    Sahi işimiz ne bizim? Sonsuza dek dünyada kalmak mı işimiz? Burası dünya diyor bir abimiz, burada işler yarım kalır. Burada her şey yarım kalır. Beyrut’ta, bir gelinin hayatının belki de en mutlu gününde, düğün fotoğrafı çekimi yapılırken bir anda patlamaların başlaması gibi. Bilmem kaç bin liralık tesettürlü gelinlikle, Ebu Cehil’i hayrette bırakabilecek kadar şatafatlı ve harcamalı düğünle de yarım kalıyor insan. Hayatta bir kere oluyor dediğimiz şeyler bir kere bile olamıyor bazen. Her şeyimiz çoğalıyor ama hiçbir zaman bu kadar azalmamıștık da. Yapıyoruz ama yanlış yapıyoruz. Dünyayı kurtarmaya azimli olarak gece saatlerce sohbet edip sabah namazına kalkamıyoruz mesela. Sendelemeyi, takılmayı geçtik artık ; düştük, kalkamıyoruz. Bu kalple ve hayatla nereye gittiğimiz belli değil. Gidemiyoruz Suriye’ye, Arakan’a, Yemen’e, Beyrut’a, Libya’ya, Endülüs’e. Ruhumuz Medine’ye, Kabe’ye hasret. Gitsek de gidemiyoruz dünyaya bağlı prangalarımızla.
    Bolca naftalin gerekiyor hepimize. Hani o yâdigâr serin köy evinde ninemizin nakış nakış işlediği o bembeyaz yorganların arasındaki naftalinler... Böylece küflenmeye ve güvelenmeye yüz tutmuş samimiyetimiz ve ciddiyetimiz gün yüzüne çıkar, dört odalı kalbimiz tertemiz kokar. Belki ruhumuz o beyhûde kozayı yırtar da kendimize geliriz, o mahzun ve mazlum diyarlar kalbimize gelir. Biz oralara ancak Allah’ın kelamını, peygamberimizin ( ﷺ ) sünnetini hayatlarımızda tatbik ederek, anlayarak, anlamaya çalışma çabasında olarak gitmiş oluruz. Çünkü insan ancak doğru inanırsa doğru yaşayabilir. Doğru inanmak için, istikamette olabilmek için ise sorumluluk, samimiyet, teslimiyet gerekiyor. Adımızın başında prof yazsa dâhi, okuma yazma bilmeyen Halime teyzenin samimiyeti ve ciddiyeti bizde yoksa bunun bir önemi kalmıyor. Samimiyetle beraber sorumluluk ve çaba ile hak yolda kalabiliriz. Çünkü Rabbimiz ‘’Biz her insanın kaderini çabasına bağlı kıldık ‘’diyor. Pasiflik ve ataleti yıkarak, Müslümanların İslam dünyasının kaderini kendi ellerine alması ve dünyalarını kendi düşüncelerine göre tanzim etmeye karar vermeleri gerekiyor. Düşmanlarımız artık ordular yerine fikir ve sermayelerini kalplerimize zerk etme çabası içindeler. Bizler İslam’ın üzerimizdeki tesirini otururken, konuşurken, tartarken, bakarken, yürürken her saniye hissedip hissettirmeye çabalamak zorundayız. Bu dine inanarak gayri islami davranmak mümkün değildir, iki yüzlülük ve çatışma ortaya çıkar. İslami düzen bu karmaşıklığın olmadığı insanın insanla ve dünya ile uyum içinde olduğu bir sistemdir. Bizler dinimizi, imanımızı bu çerçevede pratik eyleme dökmek durumundayız. Aksi takdirde bizleri boyunduruk altında tutmak, mazlumlaștırmak, İslamsızlaștırmak için demir zincirler yerine onların yozlaşmış ipek iplikleri yeterli olacaktır. Bu boyunduruktan korunmak ve kurtulabilmek için uyanık ve faal olmak zorundayız. Her hakiki ihtilalde olduğu gibi sabırla kendimizi eğitmeliyiz. Cihadın ilk basamağı olan nefsimizle mücadeleye başlamalı, bu yola düşmeliyiz. Biz yeter ki nefislerimizle bu yola düşüp yolda kalmaya çabalayalım, evimizi yani kalbimizi İbrahimi bir tevekkül ile teslim edelim. Bütün gücümüzle dünyalıkların boynuna saplayalım bıçakları, o zaman bıçak bizi kesmez. Hz. İbrahim bütün gücüyle Rabbi için oğlunun boynuna bıçağı çaldığından bıçak kesmedi. İsmail’ini kurban edebilenler ; İsmail’inden de Rabb’inden de emin olurlar. İhsan üzere, samimiyetle, ciddiyetle, çabayla yaptıklarımızın sonucunda azalarımız, hücrelerimiz bize şahitlik edecek. Rabbimizin bizi görmek istediği yerde olacağız, gidișimiz Rabbimize olacak. Fe eyne tezhebûn denildiğinde, biz sana geldik diyeceğiz. Gözümüz Suriye’de, kulağımız Afrika’da, elimiz Yemen’de, ayağımız Arakan’da, kalbimiz Kudüs’te, her şeyimizle bütün benliğimizle gidemediğimiz görmediğimiz Müslüman kardeşlerimizin yanında olacağız.
    Kendi kendimizi hapsettiğimiz dünyalıklar, kibirler, ikiyüzlülüklerden, samimiyetsizliklerden kurtulacağız. Kendi evimize, kalbimize dâhi gidemeyișimiz son bulacak. Cebimiz kuşlarla dolacak, özgürleşeceğiz. Sloganlar atacağız içimizden, Allahuekber diyeceğiz, sonra elhamdülillah ve tekrar Allahuekber. O zaman anlam kazanacak tekrar kelimeler. Senden başka yere gidemiyoruz. Sana gitmeyen yol yok. Sana gelen yolda ayaklarımıza, kalplerimize kuvvet ver ya Rabbi! Bomba sesleri yerine çılgın güvercinlerin neşeli kahkahaları duyulsun. Bu gidemeyișler son bulsun. İnşaallah, inşaallah ve amin.

    Feyza Nur Ç.
  • 176 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    .
    .
    .
    Hayatta kaybedenlerin, hür iradesini kullanarak kaybedenlerin Necip Tosun'a emanet ettiği hikayeleri yine Necip Tosun'un o akıcı, boğmayan duru anlatımıyla okumak için buyrun efendim size "EMANET HİKAYELER".

    Kim bu seçerek kaybedenler derseniz işte şunlar: Bir Cem Sultan, saniyelerin farkına varmış yüzen bir adam, Taşra'da bir memur, Ümitsizliğe düşmüş bir yeğen hem de öykücünün yeğeni, Dünyaya bir meyve bahçesiyle eser vermiş yine bu bahçede düşüp yaralanan bir baba, Engelli olup simit satarak zar zor geçinen ve kızı da engelli doğduğu için kızını Çocuk Esirgeme'ye vermeye çalışan bir Baba. Aklıma şimdilik bunlar geldi.

    Bu kitaptan kaybedenlerin hikayelerini öğrendiğimiz kadar başka başka hikayecileri ve onların hikaye eserlerini de öğreniyoruz. İsmet Özel' den mi duymuştum ne şöyle bir söz vardı: "İyi kitap başka kitaplara kapı aralar." Hah tam olarak öyle bir kitap.

    Fazla uzatmadan kitapta kaybedenlerin en afillisinden, Cem Sultan'ın hikayesinden bir paragraf alıntı yapayım.

    "Ben firari Cem, vatanından kovulmuş, kan kokusu, ağabey katli korkusu hep peşimden geldi, gece uykularımda, gündüz namazda, yolculukta ve hastalıkta, yemekte zehir, yolda ok olarak geldi, güneş çarpması, yağlı urgan, yıldız düşmesi, çadır yakması olarak geldi, yemekte zehir, çadırda karaltı, hançer de ışıltı olarak peşimdeydi, casuslar, mektupçular, kılıcımı getiren hizmetçiler, lalam, kalleşliğin sonu yok...
    Ah Bayezid benden sultanlığı çaldın, babam Sultan Mehmet Han'ın vasiyetine ihanet ettin. Ben yaşadıkça huzur bulamadım ama sen de benden daha mutsuz oldun..."

    Kitaptan birkaç güzel söz de yazayım ve bitireyim

    "İyi dinlerseniz, şehir, derinden derine kendi hikayesini anlatır"

    "Sessizlikte herkes aynı anda konuşabilir"

    "Kader budur, insanın kendi hikayesinin dinleyicisi olması..."

    Dahası için keyif verici okumalar dilerim
  • Osman Yüksel ve Topçu...

    Osman ağabey, Topçu'nun mistik ve sosyal fikirlerini, sade yaşayışını beğenirdi. Aynca, Akif i sevmek konusunda da birleşirler.

    Topçu, politikacıları sevmez. Osman ağabey milletvekili olduktan sonra birgün Kapalıçarşı'da Hoca ile karşılaşmış, elini öpmek istemiş, görmezlikten gelerek yürüyüp gitmiş. Osman ağabey çok üzülmüş. Tanıyanlar anlatmışlar, “Serdengeçti milletvekili oldu ama yaşayışını hiç değiştirmedi, eskisi gibi” demişler de dostlukları yeniden kurulmuş.

    Burada Osman ağabeyin Anadolucu tarih görüşünü benimsemediğini söylemeliyim. Bu hususu kendisi bizzat ifade etmiştir.Bu konuda onun ufku, Türk milleti nin, Türk kültürünün, Türk coğrafyasının tabiî hudutları kadar geniştir.

    Serdengeçti

    Osman ağabey daha çok yukarıda belirttiğimiz yönleri doğrultusunda mücadele veren bir dava adamı, hareket ve heyecan adamı olarak tanınmıştır. Tek parti devrinin boğucu havası içinde vatan, millet, imân diye haykıracak, Akif in davasına sahip çıkacak insanlara ihtiyaç vardı. Hâdiseler Serdengeçti'yi ortaya çıkardı. Bu adla çıkardığı dergi kısa zamanda ona da alem oldu. Urganda da ölüm, yorganda da ölüm düsturu ile yayınlanan derginin her sayısı mahkemelik oldu, sahibi zindandan çıktıkça kaldığı yerden yeniden çıkardı. Böyle fasılalarla yayınlanan derginin yaydığı fikir ve heyecan seli dalga dalga bütün yurda yayıldı; çiftçi, köylü, manifaturacı, öğrenci, öğretmen, berber vs. meslekten abonelerle halka mal oldu. Bir zamanlar onun hapse atılmasına sebep olan fikirleri şimdi herkes söylüyor, hiçbir şey olmuyor. İşte geldiğimiz bu merhalede Serdengeçtilerin büyük payı var. Günümüzde nice Serden geçtiler yetişti. Ama ilk olma şerefi onun.



    O yıllarda ideolojik kamplaşmalar bugünkü kadar belirgin değildi. Yalnız Akif bir tarafın sembolü hâline gelmişti. Osman ağabey, "Lisede Fikretçilere karşı ben Âkifçi idim” demektedir. ,

    Zaman, kelle koltukta mücadele etmek zamanı idi. O da öyle yaptı. Şartlar, onu Serdengeçti yaptı. Bu sebeple, o, daha çok bu yanı ile tanınır. Biraz da onun pek tanınmayan taraflarından bahsetmek istiyorum.



    Ve Felsefe Öğrencisi

    Osman ağabey mistik yaratılışta bir insandı. Madde ötesini araştıran mütecessis bir ruha sahipti. Bu sebeple Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin Felsefe Bölümüne kaydolmuştu. Behice Boran burada hocası olmuştur. Felsefî münakaşalarda sınıfın cazibe merkezi hâline geldiğini, hocaların bundan rahatsız olduklarını anlatmıştı. Bazı öğrencileri tesirinden kurtarmak için çeşitli yollarla kendinden uzaklaştırmışlar.

    Bir gece bilmem nerden nereye kadar sırtında bir gömlekle yürümüş. O gece de Ankara'nın en soğuk gecesi imiş. Zatürree olmuş. Bir defasında bir odaya kapanmış, “üç dört gün hiçbir şey yeyip içmeyeyim bakalım ne olacak” demiş. Bu hâdiseler onun kendini anlama yolundaki gayretleri gibi geliyor bana. Ancak, felsefî fikirler onun ruhunu tatmin etmemiştir. Kendisi şöyle diyor: “... Felsefe, beni cemiyet meselelerinin üstünde birçok meselelerle temasa getirdi. Kâinat, varlık, hakikat... Ve bunlar karşısında insan. Kendi varlığını bile inkâr eden 'ide'ci feylesoflardan tutun da, en kaba mateıyalistlere kadar, bunların kurdukları fikir sistemleri içinde bir hayli dolaştım. Kantları kontları gördüm. Hiçbiri içimdeki boşluğu dolduramadı. Beni nurlu bir yola çıkarmadı. Niçe'nin ihtiras şarkıları, Russo'nun vicdan ve hürriyeti, Spinoza'nın panteizmi, Bergson'un canlı, hayat akan felsefesi zaman zaman bütün varlığımı kaplamak istedi; fakat bu olmadı. Daima bir yanım açıkta kaldı. Aradığımı yine kendimde, kendimizde, Şark'ta buldum. Mevlâna ve Yunus imdadıma yetişti. Bu iki büyük ustanın sesi, felsefesi bana kalbimin atışı kadar canlı, benden bana yakın göründü. Beni ayrılık gaynlık tanımayan vahdetçi bir dünya görüşüne götürdü. 'Izm'lerin elinden kurtardı. Kalp yollarından geçen her fikir nur oldu. Tanrıyı, mutlak hakikati buldu. Sanat ve fikir, kalp ve akıl, Garbın hiçbir feylesofunda, bu iki büyük insanda olduğu kadar birleşemedi. Nifaksız, tezatsız bir görüş. En büyük insanlık, en büyük ahlâk... Hakikat...”



    Mevlâna, Yunus

    Mesnevî'yi tekrar tekrar okuduğuna şahit oldum. Âdeta baş ucu kitabı gibiydi. Yunus'un şiirlerini ezbere bilirdi. Şu mısraları dilinden hiç düşürmezdi.

    Bir garip ölmüş diyeler Üç günden sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin

    Niyâzîi Mısrî'nin “Çağınram dost dost” redifli şiiri ile “Derdi dile derman olan Elmalı göründü” ve “Her taraftan yıkılıp viran olan anlar bizi” mısralannın bulunduğu şiirlerini okurken kendinden geçerdi.

    Son zamanlarında kaleme aldığı Mektup isimli şu mensur şiir, onun tasavvuf iklimine ne kadar aşina bir ruha sahip olduğunu çok iyi gösteriyor. Bazı mısralar sanki Mesnevî'den, Divanı Kebîr'den fırlayıvermiş gibi.

    Dilimin ve kalemimin uçundasın Fakat kalbimin içinde Şu tükenen yıllara sor, gecelere Gündüzlere sor:

    Kiminleyim ben?



    Muhâcir kuşlar sıcak iklimlere göçtüler Demek ki göç zamanı... Benim kuşumsa “Aşk” denilen kafeste çırpınıp durur.

    Seninle olduktan sonra her şey sıcaktır bana Sonbahar bile ilkbahar gibidir.



    Bir baktın canımı yaktın

    Bir daha bak ki kül olayım savrulayım...

    Bu bayram da sensiz geçti.

    Seninle olunca her gün bayram bana. Sen olmayınca bayramdan ne haber?

    İş bildiğin gibi değil Bilmediğin gibi

    Sen kendine bakma, bana bak...

    Neler oluyor o zaman anlarsın.

    Öldüğüm zaman mezarıma gel

    De ki: Bu adam benden neler çekti

    Ey toprak

    Böyle bir dertliyi sen nasıl çekiyorsun?



    Sen benden ne ayrısın ne gayrı

    Amma feryatlarım neye?

    Gidişin bir türlü harap ediyor beni

    Gelişin bir türlü

    Fakat bu iki harâbe arasındaki canı gör

    Senin için “geliyor” dediler aklım gitti

    Gelirsin aklım gider, gidersin aklım gelir

    Açık söyle, sen akıl düşmanı mısın?

    Toprağa düşen tohum gibi

    Ben de ayaklarına düşüyorum

    Bu aşk ne zaman başak verecek?

    Sen “Ne olursan ol, bana ne” diyorsun

    Hangimiz haklıyız, söyle?

    Artık bu iş böyle gitmez

    Artık bu ateş

    Böyle tütmez.

    Dumanım kesildi, serâpâ kor oldum

    Anla...

    Akşam oluyor, güneş batmak üzere

    Aşk uzun bir geceye benzer

    Sabah ayıklar içindir

    Biz ki sarhoşuz

    Gel uzun gecelere bürünelim





    Mistik Yönü

    Osman ağabeydeki bu mistik temayül hayatı boyunca olgunlaşarak karakteristik bir çizgi hâlinde devam etmiştir. Tabiata mistik bir insan gözüyle bakar, gördüğü şeyler onu heyecanlandırırdı. Bir defasında çocukluğunun geçtiği yerleri gezdirirken, akşam herkes eve gittiği hâlde kendinin harmanda saman kokuları arasında, yıldızlara bakarak uyumaktan hoşlandığını anlatmıştı. Yine, etrafında tavşanların dolaştığı bağ evlerinde, ay ışığı altında roman okuduğunu söylemişti. Bilhassa baharın başlangıcında bir taraftan acı yel eserken, bir taraftan ağaçların yeşerip çiçek açması, kuzuların, oğlakların ortalıkta oynaşması onu çok heyecanlandırırdı. Tabiatın kıpır kıpır kımıldanıp canlanışı onda tarifi imkânsız bir tesir bırakırdı. Diyebilirim ki hiçbir baharı Akseki'den uzakta geçirememiştir, hapiste olduğu yıllar müstesna... Evinin bahçesinde belki 20, 30 çeşit badem ağacı vardı. Hepsinin çiçekleri değişik renkte... Bir defasında kar yağmış, gece donup çiçeklere zarar vermesin diye eline bir değnek alıp tek tek bütün dalları silkelemiş, sonra da hasta olmuştu.



    "Nevruz" isimli yazısında öyle diyor: "Ben de inadına böyle acı baharı severim. Açılan, saçılan, bayılan sıcak mayıs baharını değil. Titreyen, titreten genç baharı. Çiçekler açılmak üzere olacak, dallar ye illenmek üzere... Yazla kışın çekiimesi, hırçın bahar". Son yıllarında bana yazdığı bir mektupta da bu duygularını dile getirmişti: "..Sonra Akseki'ye. Nisan mayısa kadar Akseki'de kalmak, en azından badem çiçeklerini görmek. Belki de bu benim son göreceğim ilkbahar olacak Akseki'de. O aç bahan, acı bahan görmek. Öyle derler bizde, aç bahar acı bahar. Fakat, benim başımin tacı bahar. Ben böyle hırçın genç baharlan severim...." 1977'de İstanbul Bahçeköy'den yazdığı mektupta yer alan şu satırlar onun tabiata nasıl bir duygu kesafeti içinden baktığını gösteriyor: "Burası çok romantik, çok güzel bir yer. Ama her yer kan kokarken toprak, dağ, orman kokusu almıyor insan. Belgrat ormanlan içinde bir köy. Fırtına, kar, köy hayatı, sığırlar, köpekler, tavuklar... Sanki yakınımızda dört milyonluk İstanbul yok..."



    Bütün bunlan onun çocukluğundan itibaren mevcut olan bu mistik yönüne ışık tutmak için anlatıyorum. Bu sebeple Dostoyevski, Lamartin, Puşkin, Lermentof gibi yazarların eserlerindeki tabiat tasvirleri, özellikle Rus romanlarında stepleri anlatan kısımlar çok hoşuna giderdi.

    Dağ Çocuğu

    Kendisi “Dağlara Dair” isimli yazısında şöyle diyor:

    “Ben bir dağ çocuğuyum. Küçücük bir dağ kasabasında dünyaya gelmişim. Hayata gözlerimi açtığım zaman ilk gördüğüm manzara dağ olmuş. İlk aldığım hava dağ havasıdır. Lamartin, 'Tabiatla insanlar arasında bir nevi akrabalık vardır' der. Benim dağlarla akrabalığım çocukluğumdan başlar. Onun içindir ki dağ, dağlar bende ikinci bir tabiat hâlinde... Dağsız bir arazi, hele dağsız bir vatan düşünemiyorum.

    Küçükken dağlardan korkardım. Dağlar, ormanlar, devlerin, perilerin, cinlerin yeriydi; masallarda anlatılan meraklı, korkunç şeyler hep dağlarda dolaşırdı. Büyüyünce dağlar esrârengiz, korkulu olmaktan çıktı.

    Dağlar artık cinlerin, perilerin dolaştığı yerler değildi. Köroğlular, kahramanlar yatağı idi. Dağların kendisinde de bir nevi kahramanlık, yiğitlik buluyordum.

    Onların dimdik, göklere kafa tutan başları, boraları, şimşekleri, kışları, bana mevcut nizama isyan etmiş bir kahraman gibi geliyordu. Dağı yaratan, kahramanlar dövüşsün, Köroğlular nara atsın, Ferhatlar, Karacaoğlanlar, Âşık Hüsnüler yücelerden yücelere 'hey!... hey!...' seslensin, sevdiklerini çağırsınlar diye yarattı sanıyordum.

    Böylece uzun zaman dağlar, gözümde ve gönlümde 'hey... hey!...'ler olarak kaldılar. Seneler geçti, dağlar karşıma bambaşka bir hâl ile çıktı. Dağ silsileleri, sıra sıra yükselen tepeler, bana Allah'ın huzurunda saf saf olmuş müminler gibi göründüler. Köroğlular, kahramanlar, yerlerini erenlere, yatırlara terk etti. Anadolu'da her yüce dağ başında bir evliya yatır. Evliyanın, bu ulu kişilerin adı, o dağa, bele alem olmuştur. İnsan devleriyle, tabiat devleri, ulu insanlar, ulu dağlar, aşağılardan, yerden kendini kurtarabilenler, göklere ser çekmişler, yan yana baş başa yatıyorlar. Issız mekânların, sonsuz zamanların içinde... Ebedî bir uykudalar...

    Zaman zaman bana bir hâl olur. İçime ne olduğunu, nereden geldiğini bilmediğim bir sel hücum eder. Bu heyecan tufanı, bu sel, beni bazen hapishanelere, hürriyetlerin katlolunduğu yerlere sürükler, bazen de dağ başlarına çıkarır... Göklerle temasa getirir. Deli gönül göklerle birleşir ve ‘Issız Dağ Başlarında” münacatmı terennüm eder.”



    Kendi kaleminden okuduğumuz bu satırlar onun tabiatla birleşen mistik temayülünün kaynağı ve oluşumuna dair bilgi veriyor. Şimdi 1940 yılında Akseki’de yazmış olduğu şiire kulak verelim:



    Gönül deli delidir

    Sevdâ dolu doludur

    Tanrı daha uludur

    Issız dağ başlarında

    Issız dağ başlarında

    Ruhlar burda arınır

    Mahşer burdan görünür

    Nice Yunus barınır

    Issız dağ başlarında

    Issız dağ başlarında

    Her duygu bir ihtiras

    Her düşünce olur nâs

    Yaradanla et temas

    Issız dağ başlarında

    Issız dağ başlarında

    Kâinat nûr âlem nûr

    Hayâl içre hayâl kur

    İnsan devrâna der: Dur!

    Issız dağ başlarında

    Issız dağ başlarında

    Dehâlar şimşeklenir

    Cebrailler beklenir

    Peygamberler saklanır

    Issız dağ başlarında

    Issız dağ başlarında

    Yıldızlar tespihlerim

    Duâlaşır hislerim

    Secde etmek isterim

    Issız dağ başlarında

    Issız dağ başlarında

    Kucak kucak bulutlar

    Hudutsuzdur hudutlar

    Ufuklar, âh ufuklar

    Issız dağ başlarında

    Issız dağ başlarında





    Ya Bozkırlar

    Osman ağabeyin “Bozkır”a bakışı da farklıdır. Şu satırlar onun dağlardan, steplerden, Yunuslara, Mevlânalara intikal eden bir idrak içinde olduğunu gösteriyor: "... Bozkırda zamanlar, mekânlar sonsuzluk içinde erir. Renkler, şekiller silinir; yerini cihetlerden, sıfatlardan öte bir hakikatler âlemine bırakır. Bozkırda ne denizlerin dalgası, ne de göklere kafa tutan serkeş dağların gururu var. Bozkır mütevâzıdır. Bozkır renksiz, bozkır dalgasız, bozkır gölgesiz. Bozkırın ermişlere, dervişlere benzeyen bir hâli var. İnanan, susan bozkır, bazen Yunus gibi ermişlerinde dile gelir. Yunus, uçsuz bucaksız bozkırda, zamansız, mekânsız, önsüz sonsuz olan Tann’yı vasıtasız şekilde buldu. Bozkırın bu âşık, vefâlı çocuğu, Tanrı sevgisini göklerden yere indirdi, taşa toprağa sindirdi. Bozkırda Tann’ya giden yol dümdüzdür. Bozkırla Tanrısına yoldan sapmadan sessizce ulaşır.15

    Şimdi de Bozkırın şiirini dinleyelim:

    Hayâlimde yemyeşil bir âlem kura kura

    Giriyorum güngörmüş bağrı yanık bozkıra

    Sabır, çile, tevekkül burada sonsuzlaşır

    Cihet, eb'ad silinir, insan mekânsızlaşır

    Hep aynı ses. aynı renk, aynı şekil, aynı hat

    Topraktan ve güneşten gelen sonsuz saltanat

    Bozkır sükûn, bozkır ruh, bozkır bir derviş gibi

    Kendi kendinden geçmiş Allah'ı görmüş gibi

    “Biz dem'i topraktan yarattık” diyen din

    Adını ilân eder her sabah Muhammed'in

    Yanmış yağız çehreler, yürekler nur içinde

    İnanan seven insan sonsuz huzur içinde

    Bozkırlarda “şimdi”nin, “acele”nin işi yok

    Motor, sür'at asrının korkunç keşmekeşi yok

    Bir meydan okuyuş var derinde, çok derin

    Asya dile gelirken kağnı tekerlerinde

    Kendini vere vere insan toprak anaya

    Yavaş yavaş kavuşur sükûna Nirvana'ya
  • sea. bu defa ileti olarak paylaşmaktansa incelemeler sekmesinde kaydolmasını istediğim için hususi olarak buraya kaydediyorum düşüncelerimi, iletilerimin arasında kaybolmasını istemiyorum, arada açayım okuyayım isteğiyle. bu bir inceleme değil, baştan sona zihin haritasıdır, bir kitap nereden nereye götürürün navigasyonudur. işin kötü yanı, benim yol hafızam çok kötüdür, görsel zekam maalesef gelişmemiştir. kelimeler nereyi işaret ediyorsa oraya gidecek yarım saatte varılacak, üç okla gidilecek yere bile isteye kaybolacak oralarda bir şeyler keşfetmek zevkine erişeceğim, erişmeyi hedeflemekten ziyade buna varacağım diyorum çünkü öyle bir kitaptayım. güzergahım doğru çok sapamam. gül bahçesinin içindeyim, kötü bir koku duymam zor. pembenin kokusu ayrı çeker, kırmızının ayrı. hangisinden bahsedeyim, hani bir hikaye vardı en güzeli ararken en solgununa düşmüş de nasibi yapacağı bir şey kalmadığından buna razı olmuştu. ben solgununa denk gelemeyecek kadar diri bir bahçedeyim. oranın toprakları hep havalandırılmış, dalları budanmış, dikenler olsa olsa insanın içini gıdıklar. alem taş atsa dönüp bakmazsınız da bu gülden birine dokunsanız içiniz gider.

    kitap neyi vaad ediyor? bana göre şule hanımın hiçbir kitabında vaadi yok, iddiası yok. ama kitap iddialı ama kitap olmanın vaadini sunuyor. "her şeyi en iyi ben bilirim, en iyi ben anlatırım" edasından uzak. ne güzel, kendimden bir şey buldum diyorum okudukça. ne kötü diyorum kendimden bir şey buldukça. bunu zaman zaman burada okuduğum iletilerde bile hissediyorum. bazen ilk defa ismini duyduğum bir yazarın cümlesinde, bazen çok yakın bir arkadaşımın konuşmasında, bir işi yapışında. bu beni herkesleştiriyor. bu kadar mı farksızım yani? şahsıma münhasır ne var? farklı olmanın peşinde miyim bunu da düşünüyorum. değilim. sıradan olmak için bütün uğraşım, yani farklıyım da o yüzden uğraşıyor falan değilim düpedüz o sıradanlığı muhafaza etmenin uğraşı, kazanılmış değil, lutfedilmiş bir sıradanlığı yaşıyorum. bu rahatlığa hastayım, bir şeyler değiştirmek düşüncesine bile katlanamıyorum. ama bir şeyler değişsin de istiyorum. günlerin seyri değişsin, günün içindeki anların bendeki o kalbi o çok derin yansımaları değişsin istiyorum. bir fikre deli divane dalıp bazılarının ve hatta çoğu insanın hemen varacağı yargıya üç dört saatlik dalışlarımın neticesinde varmaktan yorulduğum için bunun değişmesini istiyorum. içimde bir yerde o nahif bir yan var, bunu biliyorum. bu nahif yanın bütünüyle içimi kemiren, içimi un ufak eden ve beni tümüyle dağıtan hatta senelerimi yok eden yanına tahammül edemiyorum. farklılığın neye denk düştüğünü düşününce de işler sarpa sarıyor. bu kayalığın dibinde ne işim var? gül bahçesine geri götürün, biri götürsün. ama alelade biri de götürmesin, benden saydığım biri götürsün. öyle biri ki onunla karşı karşıya geldiğimde kendimi göreyim istiyorum. herkesleşmek değil birleşmek tekleşmek arzusundan bahsediyorum. çok mu şey istiyorum? çok değil ki bahsettiğim şey, tek. teklikten bahsediyorum, üstüne üstüne gidiyorum bu tekliğin farklılığın, niye? ne önemi var ki? zamandan mı bahsediyorum, konu elimden kayıp gitti. arkasından koşacak kadar mecal bulamıyorum kendimde, konfor alanımı genişlettikçe çürüyeceğim. çürümenin beyanı bu. hadi cioran bak abicim işine. cioran filan demişken, şule gürbüz'den de bahsetmek ihtiyacı hasıl oldu. şule hanım'a derin bir saygı duyuyorum bunu durduramıyorum. bu saygı değerinin kaynağı ne diye düşünüyorum. neydi şule gürbüz değil de şule hanım dememin nedeni? sözgelimi, ismet özel'den bahsederken ismet ağabey derim de ismet bey demem, ancak şule gürbüz'den bahsederken şule hanım diyesimin gelme sebebi nedir? birine duyduğum derin saygı ötekinden daha mı az? bunu çözemiyorum, bir kitabi cümleyle beyan edemiyorum. şule gürbüz'ü sanırım tastamam bir hanımefendi olarak görüyorum. kendisi bahsetmişti bir mülakatında, ben çok kadın kadın değilim, ellerimde ojeler filan da yok diye. o da biliyordu elbette kadınlığın şeairi oje değildir, ruj değildir. peki nedir? bütünüyle şahsiyettir, düşünüştür, edadır. şule gürbüz hanımefendidir, makine taşırken de o dişlileri elleri yağa bulanırken de yazarken de konuşurken de.

    buraya bir ara yazmıştım, ben 20li yaşlarda ölmek istemem diye.- ölürsem de kürtçe mevlid okunsun demiştim, 1k'da vasiyetini bildirmek lol. - 20li yaşlarda bir olgunluk göremiyorum. aslında bunu söylerken utanıyorum. yaşımdan utanıyorum, başımdan utanıyorum. bu yaşta hala olgunlaşamamış olmaktan, ham olmaktan utanıyorum. ama tutmuş yine söylüyorum. sanırım ölüm fikri bana huzur veriyor, intihar değil ölüm. ölümün bir ferahlık hissini verdiğini derinden anlıyorum. bütün bu kaygılar bitecek, bir metroya yetişme, bir yemeği akşama yetiştirme, bir çocuğa okuma yazmayı vaktinde öğretmenin telaşı bitecek. hepsi ne sıradan ve güzel telaşeler, bunların nankörlüğünü yaşamıyorum, hepsiyle birlikte yaşamanın tadını alıyorum. işte hayat bence böyle, işte bu kadar. derin manalarını herkes kendi başına düşünsün işte, onlar çok şahsi çok da mahrem şeylerdir. ölünce 30lu yaşlarda asıl alemde olacağımız anlatılırdı, ben 5 yaşımda orda olmak isterdim. 5 yaşımdaki beni alıp karşıma kocaman sarılmak isterdim, onun hayallerini dinlemek isterdim, saçlarını okşamak, ağlarsam gözünün yaşını silmek, saçlarını el yordamıyla toplayıp elimle yüzüne su çalmak isterdim. şöyle omzundan tutup yavaşça kollarına ellerine varmak onu güzelce, şöyle kuvvetlice sıkmak tertemiz evet bu utanası yaşım başımda ama 5 yaş masumiyetiyle gülümsemek isterdim. bak ben sendenim, çok da uzak değilim öyle bir kötülüğüm de yok elle tutulası demek isterdim. şule hanım da çocukluğuna sarılmak istemiş, bu ne kadar ben. ben ne kadar herkesim. ne kadar da herkes ben. benlikten, olmaktan, olmamaktan söz ediyordu. shakespeare kadar söz edilmedi onun yazdıkları. eh tabi kimi kimle kıyaslıyoruz, bu metinde shakespeare'in, cioran'ın ne işi var? hiç. dalıp düşününce laf oraya gelmiş, dalınca düşünceler beni oraya götürmüştür. dalmak, dalıp gitmek. bu deyimi çok derin buluyorum. belki söyleyen her kimse artık öylesine söylemiştir, tesadüfen bulunan güzel, kıymetli sözcüklerdendir. işin burasında değilim. dalıp gitmek, hayatın mühim işlerindendir. insan kalkıp gidemez, bazen mekanda değişiklik yapamaz. işte o zaman kafamızın içinde bir yerlere gideriz, işte asıl ferahlık oradadır. kaçsan da çakılı kalan, ömrü billah yaşanılacak yer diye ömrün sermaye edildiği evler gibi emek verilmemişse kafadaki mekana, kaçılası, göçülesi topraklar da koymadıysa tüm emek zayi olmuştur. nereye kaçarsan kaç. kendimi bildim bileli duyarım, ışınlanma bulunacakmış da insanın tüm zerreleri bir başka yerde tekrar o istediği yerde olacakmış. yani zerreler yeniden halk olacak, rabbim neler duyuyorum. - irtica mood on- oysa insan kafasının içinde ne makinelere biner, ne ışınlanmalar yaşar da kimsenin ruhu duymaz. belki eklemek lazım, giden de bilmez bazen. kafamızda bir yere, bir insana, bir meseleye takılı kalmışızdır, büyümek ordan kendini çekip çıkarmak mümkünatsızdır. neden buna yelteniriz? o kadar mı kötü şeyler yaparız kendimize? kendimizi hiç mi sevmeyiz? kendimizi sevmenin birebir karşılığı nedir? diş fırçalamak, yüz, vücut maskeleri yapmak, kitap okumak falan mıdır? insan ruhunu, bir başkasının ruhuna değdirmese temiz kalır gibi gelir bana. "ne yapsam da benim ruhum seninkine değmese" ama bak seninkine. senden bahsederken ötekileştiriyorum seni öbürsüleştiriyorum. halkın uğruna olduğu, yüzü suyu hürmetine yaratılmışlar olarak ideal insanın "öteki ruh" kategorisine girmediğini düşünüyorum. o bendir ancak ben o olamamışımdır. ben daha olamamışım ki. -a'sı fazla. olmamışım. neye yetememekten bahsediyorum? kendime yetememekten mi? insan kendine de yetemeyecekse kime yetecek? sağlığında da yetemeyecekse hastalığında kim ona yetecek? hastalığın marazın sadece burun akıntısı, baş dönmesi, doku zedelenmesi olduğunu düşünmüyorum. kalbim incinmiştir, birinin merhem olması lazım. ama yalnız biri. ikincisi kalbe girmesin, o yalnız yorar.

    masaya yaşımı koydum, geç kalmışlıklarımı koydum. masa bile almadı. masa da masa değilmiş ha. böyle masa mı olur edip abi? sen nasıl koydun hepsini, o masadan bize de lazım. biz derken, benim düşüncelerim, inandıklarım, hezeyanlarım, kırgınlıklarım, sevinçlerim, bekleyişlerim, bekleyişlerim, bekleyişlerim. bekleyişler anna. laf dolandı birbirine. birbirine dolanan kendi içinde mecburi olarak bütünleşen şeyleri arıyorum. bu zorunlu uyumu arıyorum. saygının bu demek olduğunu düşünüyorum zaman zaman. zorunlulukla birlikte uyum göstermek. başka türlü insan bu horgörüyle ömrü güzelleştiremez. yok doğru yazdım, horgörü.

    kitap ne anlatıyor? kendini anlatıyor işte şule hanım. ne anlatsın? seni de anlatıyor, inanmazsın ama bizi de anlatıyor. nasıl bu kadar şeyi anlatabiliyor anlayamıyorum. kitabı da bitirdim diye o küçük kitaplığıma kaldıramıyorum. dönüp dönüp okuyorum, çünkü sürekli bir şeyleri saklıyorsunuz gibi geliyor. orada, sizin benden sakladıklarınız var. nasıl bu kadar sırlı duruyorsunuz? neden? herkes bir şeyler konuşuyor. ne konuşuyor bu insanlar? görüyorum yürüyen merdivenlerde bile koşar adım gidiyorlar, önündekini de takaza ediyor, her kimse o da nasipleniyor kalabalığın içinden. nereye gidiyor bu kadar insan? neyi kurtarıyorsunuz? kurtarılası ne var? hayır, o kadar boşvermiş değilim. ben albert camus değilim, camus beni çok yormuştu. "bugün annem öldü, belki de dün. bilmiyorum. bakımevinden bir telgraf aldım: anneniz öldü, cenazesi yarın kaldırılacak, saygılar. bundan pek bir şey anlaşılmıyor." bu cümleleri okuyunca yıkılmıştım, işin içine ana bacı katması hoşuma gitmemişti. okudukça anlamıştım ızdırabını. çektiği bir ızdırap mıydı? hayır, ne münasebet. oldukça kayıtsız bir adamdı mersault. neden mersault? ölüme kayıtsızlık bile bir yere kadar anlaşılır, insan kendi ölümünün sonucunu tahayyül edemez maddi vücuduyla baş edeceği bir hayat bırakılmamıştır ona, ancak şunu düşünüyorum: insan nasıl olur da annesinin ölümüne böyle kayıtsız kalabilir? ölüm kötü bir şey mi? kalanlar için elbette. gitmek, çalagitmektir. gitmek biraz tebdil-i mekandır, eh onda da ferahlık vardır. -eh annedir, cennet ayakları altındadır, ferahlık illaki vardır- ama kalan için belki yeryüzündeki cehennemdir. insanın yeryüzündeki cehennemi budur, sevdiğinden yoksun kalmak. çok iddialı sözler değil mi... bana da öyle gelliyor. insanın yeryüzündeki cehennemi belki direkt açlıktır, susuzluktur, işte maslow ne diyorsa odur. ne diyordum unuttum, dalıp gittim. dalıp gitmek yine beni alıkoydu. bu kitapta "cansın" isimli bir bölüm var. cansın, bir erkek çocuğu. bir gün duş almak için küvete giriyor. küvete sığamıyor bacakları, kafası fayansa değince rahatsız oluyor. o sırada küvetteki suya dalıyor. suya dalmak... suya dalıp gitmek. allah'ım çok huzurlu hissediyorum kendimi, cansın'dan daha fazla. bacon'ın kitabını yırt, vur, kır parçala, bu maçı kazan cansın! cansın ya sen neden kız çocuğu gibisin? aslan bey peki siz neden bir kadın gibi düşünüyorsunuz? müzik hocası nasıl bu kadar zarif olabiliyor? bu karakterler neden insanın karşısına şu hayatta çıkmaz? şu hayat derken gerçek hayat. gerçek? bu hayat ne kadar gerçek? bilmiyorum, umrumda da değil.

    bu kitabı niye okudum? o konuşmayı niye yaptım? o gün niye öyle davrandım, birinin kalbini nasıl da tüm algılarımı kapatıp hiçe saydım? noldu bilmiyorum. o gün neden mesela akide şekeri yemiştim? hepsi olup bitince bir kılıf buluyorum. neden yaptığımı bittikten, olduktan sonra bir sebebe uygun hale getiriyorum. ben de zamanın farkında değilim. zaman ne o zaman kendilik mi? bilmem, ben olduktan sonra ona da bir kılıf bulurum heralde.
  • ACI
    YAZAN: Şahan BİLGİN

    BÖLÜM 1: AYAZ’ IN SESİ

    Geldi, gördüm, sustum. Dudaklarımdan çıkacak kelimelerin yanlış olmasından korktum. Geldiği anda sanki depremle sarsılan dayanıksız gecekondular gibiydim. Dayanıksız ama içi sevgi dolu. Gördüğümde gözlerimin yuvalarından fırlayıp, onu biraz daha yakından görmek uğruna uçtuğunu hayal ettim. El ve ayak parmaklarımın uyuştuğunu hissettim. Bağırmak istedim; seni seviyorum. İçime bağırdım, feryatlarım kalbimin nehirlerine kayıkla binip geldiler. Sustum. Sustuğum anda öldüm, öldüğümde onu gördüm. Etrafa ışık saçan yıldız kadar parlaktı. Boynunu koklayabilmek için tüm ömrümü feda edebilirdim. Karşılıklı ömür boyu susabilirdik ya da. Fena fikir değildi. Ya da o anlatırdı ben dinlerdim. Sabahlara kadar, iki ayrı sandalyede ortadaki masaya aldırmadan dinlerdim onu. Zamanın bir önemi kalmazdı. Saatlerin, akreple yelkovanın kaç kere üst üste geldiğinin. Gündüz veya gece olmasının hiçbir önemi olmazdı. Tek bir noktaya takılı kalmış bakışlarımı, çalan telefonuyla geri çektim. Dedikoducu teyze kılığına bürünüp kiminle konuştuğunu anlamaya çalışıyordum. Masada ki altı kişiden çift olmayan yalnız ikimizdik. Belki de şimdilik.

    ‘’Alo’’

    Sonra sustu. İki dakika kadar konuşan kişiyi dinledi. ‘’Tamam, hemen geliyorum.’’
    Ağlamaya başlamıştı. O anda telefondaki kişinin gidip gırtlağını kesmek istedim. Ne olmuştu şimdi. Ne demişlerdi benim yarenime. Kim ağlatmıştı lan onu. Kim? Bu güzel gözlerden yaş akıtmaya utanmıyor muydu? Yoksa sevgilisi mi vardı? Ondan mı ayrılmıştı? Bilmiyordum. Geldiğinden beri selfie çekilmekten başka bir işe yaramayan aptal kız konuştu;

    ‘’Canım, iyi misin? Ne oldu? ‘’

    Hıçkırıkları cümle kurmasına engel oluyor, burger king’te çalışan kasiyer dahil tüm meraklı gözler bizim masamızda toplanıyordu.

    ‘’Annem’’ diyebildi. Sonra, ‘’Babam’’ dedi.

    ‘’Evet, annenle babana mı bir şey olmuş canım?’’

    Tekrar hıçkırmaya, hıçkırıkları inlemelere dönüştü. Yutkunmakta güçlük çekiyordum. Babamın ‘’Allah’ın emri peygamberin…’’ diye kız isteyeceği kayınbabam, yıllardır süren anne hasretimi dindirecek kayınvalidem mi ölmüştü yani. Başlayamadan kaybetmek. Oysa

    bayramlarda gidip ellerini öpecek, annemin yaptığı tatlıdan yiyecek, orta şekerli kahvelerimizi içip, Beşiktaş’ın şampiyon olup olamayacağını konuşacaktık daha. Olmadı. Kısmet olmadı…

    İçime dolan hüzün beni ele geçiriyordu. Hiç tanışmadığım adını dahi bilmediğim aşkımın, hiç tanışmadığım adını dahi bilmediğim anne ve babası için ağlamaya başladım. Kankalarım şaşırdılar. Arkadaşlık kurumunun saygıdeğer üyeleri omzuma dokunarak beni teselli etmeye çalıştılar. Fakat ben susmak istemiyordum. Onun yerine ağlamak, göz pınarları kurumasın diye kendiminkileri kurutmak, belki de anne ve babası yerine ölmek. Evet, en azından beni tanımıyordu ve onların yerine ben ölürsem üzülmezdi. Onun, ölümleri olmak istedim. Üzülmesin, ağlamasın, gülsün diye. Yanında dahi olmaya fırsatım olmadan, ölmek istiyordum. İdama mahkum edilen adamın garip hüznü doldu içime. Beklemek. Ölmeyi beklemek. Sonra duruldum, kendi içimde ayağa kalktım ve yemin ettim. O bir daha asla ağlamayacaktı. İzin vermeyecektim. Kendime verdiğim sözü zihin tahtama yazarken arabalara bindik. Hastanenin yolunu tuttuk…

    Hastaneye geldiğimizde genç doktor bize olayın trafik kazası olduğunu, hastaneye geldiklerinde çok kan kaybettiklerini ve yarım saat sonra öldüklerini söyledi. Sevdiğim yere yığıldı, bayılmıştı. İlk görüşte aşka inanmayanlarda başı çeken ben, adını bile bilmediğim kadına nasıl da tutulmuştum. O anda aklımda hiçbir şey yoktu. Sadece ve sadece gülümsemesi. Ama en zor ihtimal buydu. Yanında olmak, destek olmak, güç vermek istiyordum. Ama nasıl?
    Dışarı çıktık. Hava almanın hepimize iyi geleceğini söyleyen Cemre’ydi. Devlet hastanesinin eskimiş banklarından birine oturduk. Kızlarda tam yanımızdaki banka geçtiler. Kederliydik. Konuşmanın şu anlık bir işe yaramayacağını biliyorduk. Mehmet hepimize kahve alıp getirdi. Kahvemden bir yudum aldım, sigaramı yaktım ve içime çekip dumanı saldım.

    ‘’Oğlum bu nasıl kader lan? ‘’

    ‘’Harbiden ya, hem annesi hem babası. Resmen felaket.’’ ‘’Nerden dönüyorlarmış?’’
    ‘’Almanya’ dan.Gurbetçi annesi ve babası. Kız da babaannesinde kalıyordu. Okul için Türkiye’yi kazanınca gitmek istemiş, ailesi de izin vermiş. Zaten yılda iki kere görüyormuş.’’

    ‘’Tüh, çok yazık olmuş lan. Allah sabır versin’’ ‘’Aynen, elden ne gelir ki. Allah rahmet eylesin.’’
    Yanımda konuşan Mehmet ve Semih’ in bakışları üzerimde toplanınca konuşma gereği hissettim.

    ‘’Sıçarlar böyle kadere lan. Ne yapacak bu kız şimdi?’’

    ‘’Öyle deme kardeşim, çok günah. Valla çarpılırsın bak. Allah’ın işi. Vardır bir bildiği’’

    Semih’ in söylediklerini duyuyor fakat anlamak istemiyordum. Bu güzelliğin hayata bu kadar erken acıyla başlaması gücüme gidiyordu. Düşüncelerimi bölen Mehmet oldu.

    ‘’Ulan, sende amma şanssız adammışsın. Kızla seni tanıştırmaya niyetlendik, aldığı habere bak. Kader dedikleri bu demek ki. Senin işte kaldı kardeşim.’’

    Doğru söylüyordu. Cevap vermedim. Gökyüzündeki yıldızlara baktım. Bir cevap aradım. Bütün bu olan bitenle ilgili. Cevap yoktu. Kader’di, o kadar. Sigaramı bitmek üzere olanın ateşiyle yaktım.

    Aşk bütün yaraları sarabilir miydi? Ya da şöyle diyelim; benim aşkım onun bütün yaralarını iyileştirir miydi?

    Bilmiyordum. Tek bildiğim ona aşık olduğum ve bunu söylemek için, doğru zamanda olmadığımdı. Sustum. Yüz yıllık susuşun başlangıcında, acı iliklerime işledi. Gece üstüme geliyor, bildiğim tüm doğruları unutuyor, yorganın altına girip sabaha kadar ağlamak istiyordum. Aşk ile böyle tanıştığım için küfrediyor, bir ağız dolusu küfrü içime tepiyordum. Anneme sıkıca sarılıp;

    ‘’Buldum, aradığımı buldum. Ben buldum ama o ailesini kaybetti. Seni seviyorum anne, onu da seviyorum. Fakat onun aşka ayıracak vakti yok. Vakitsiz miyim ben anne? Suç kimde?’’ demek istedim. Var etmek istiyordum. Olmazdı. Ben ölümlüydüm. Kahraman değildim ve sadece basit bir işçiydim. İşçilerin özel yetenekleri olmaz. Sıradan hayatıma gitmek için dolmuşa bindim. Aklımda ki sorularla eve doğru ilerledim.

    Eve vardığımda babam çoktan uyumuştu. Odama geçtim. Orhan Gencebay açtım. ‘Batsın bu dünya, bitsin bu rüya, ağlatıp da gülene yazıklar olsun’’…

    Acı üç harflidir ama dört harfli kalbin anasını ağlatır. Kendinden bir harf büyüğüne saygısı olmayan serserinin tekidir acı. Girer, üzer, çıkar. Çıkarken küçük parçacıkları kalbin içinde bırakır ki unutulmaz olsun. Mutlu olmak istenen her anda hevesi kursağında kalsın.

    Yüz yılın en büyük katilidir acı. Bir kanser gibi ele geçirdiği insana ilk olarak görme duyusunu yitirtir. Mutluluğu göremeyen insanı, hüzünle kanka eder. Kurbanlarının adlarının, yaşadıkları şehirlerin, evli ya da bekar olduklarının bir önemi yoktur. Tek ortak noktaları acı ile tanışmış olmalarıdır. İçine kapattığı insanları delirtmek gibi yetenekleri de olan ‘acı’ piçtir. Duyguların en gösterişlisidir. En çok iz bırakanı…

    Tavana gözlerimi sabitledim. Bu yalnızlık, alnıma yazılmış bir yazımıydı. Sokağa çıkıp karşıma ilk çıkan palyaçoyu tokatlamak istedim. Mutlu olmak istemiyordum, kimse de mutlu olamazdı. Seviyordum. Yağmur sonrası ortalığa yayılan kokuyu içime çeker gibi, gökkuşağını seyrettiğim çocukluk yıllarım gibi. Tasoların, misketlerin, sokakta top oynayanların geldiği yerden geliyorum ben. İnsanların birbirlerini sevgiyle kucakladığı, karşılıksız iyiliklerin yapıldığı yerden. Salçalı ekmekle açlığımızı bitirdiğimiz, terli terli su içtiğimiz sokaklardan. Hayriye teyzede annemi beklediğim saatlerden geliyorum, geçmişin tertemiz sayfalarından…

    Bu depremde kaybolan benliğimi bulmak için buzdolabına yürüdüm. Babamın imparatorluğundaysanız buzdolabında kesin alkol olurdu. Yıllardır içerdi babam. Kimseye aldırmadan, kimseyle konuşmadan, evin ücra köşesindeki eski sallanan koltuğunda. Rakı tercih eden babamın üstüne cila niyetine içtiği biralardan iki tanesini alıp odama geçtim. Mezeye gerek yoktu. Eğer sarhoş olmak için içiyorsanız, damağınızda alkolün gezmesi yeterlidir. Camımı açıp bir sigara yaktım. Gecenin yarısında sokağımızın köpekleri bile uyumak üzere köşe başlarına uzanmıştı. Hiçbir hayat belirtisi olmayan sokağımıza uzun uzun baktım. Kendimi sorguladım. Ne için yaşadığımı, yirmi yedi yaşıma gelmeme rağmen niye hala babamla yaşadığımı, kanser denen illetten annemi kaybetmenin acısının neden geçmediğini düşünürken hocanın ezan sesiyle irkildim. Sabah olmuştu…
    O günün üzerinden tam iki yıl geçti. Onu görememenin verdiği hayal kırıklığı, içimdeki son ümit tanelerini de öldürüyordu. Depresyona yatkın olan kişiliğimi kontrol etmekte zorlanıyor, alkol nöbetlerimi sonlandırmadan uyuyamıyordum. Nerdeydi? Bilmiyordum. Tek bildiğim buralardan gittiği, çok ünlü bir ressam olduğu, şöhretin kucağında oturduğuydu. Eserlerinden üç tanesini yazıcımdan renkli çıktı alarak odamın başköşesine asmıştım. Oturup saatlerce bakıyor, aşık olduğum kadını çizdiği resimlerden tanımaya çalışıyordum. Portakal sever miydi acaba? Ya da enginar, belki de şeftaliyi sevmiyordu. Hatta belki de tiki bile olabilirdi. Bilmiyordum. Tualin üzerinde gezdirdiği fırça darbelerinden karakter çözümlemesini yapamadığım kadın, beni günden güne öldürüyordu. Aşk’ım katilimin ta kendisiydi. Bu ruhani enkazın altında işe gitmeyi de bırakmış, babamın bana acıyarak bakan bakışlarına aldırmadan bi’ asalak gibi yaşıyordum. Oğlunun üç resme sabahlara kadar gözlerini dikip baktığını gören babam başlarda umursamasa da, artık beni doktora götürmesi gerektiği fikrini anlamıştı. Odamın kapısı yavaşça açıp içeri girdi. Gözlerimi resimlerden çevirip ona baktım. Gözlerinde yıllardır görmediğim şevkat parlıyordu. Üzgün bakışlarının altında yatan sesiyle konuştu;
    ‘’Oğlum, iyi misin? Bırak artık şu resimleri. Gel biraz dışarı çıkıp hava alalım. Beş aydır odandan dışarı çıkmıyorsun.’’

    ‘’Ben imkansız bir aşkın yorgun savaşçısıyım baba. İnsanlar beni avutacak cümlelere, kalbimi heyecanlandıracak bakışlara sahip değiller. İstediğim iki çift gözün sahibi uzakta. Çok uzaklarda. Ona ulaşacak cesareti kalbimde bulamıyorum baba. Biliyor musun? Onunla doğru düzgün konuşamadım bile. Adını bizim çocuklardan öğrendim. Annesi ve babası tanışacağımız gün öldü baba. Onun ölümleri olmak istedim. İnsan bir kere gördüğü kadına nasıl böyle ihtirasla bağlanır. Anlamıyorum. Aklım yitip gidiyor baba. Dokunmak, sadece

    tenine dokunmak istiyorum. Hayal ediyorum, sonra yatağıma oturup konuşuyor benimle. Sevgilim diyor, aşkım diyor. Sonra tavandaki ışığa doğru uçup kayboluyor. Onu yakalamak istiyorum olmuyor, ne yapsam olmuyor baba…’’

    Babama ilk defa anlatıyordum. Şaşkınlığını gizlemedi. Hiç kitap okuduğunu görmediğim babam beni şaşırtmaya devam ediyordu.

    ‘’Aşk bir erkeği süründürür evlat. Sahip olma arzusunu kamçılar. Erkek sahip olamadığı kadını daha çok arzular. Doyumsuzuz evlat. Bizler, Tanrı’nın sınav kağıtların da yanlış şıkları işaretleyenleriz. Hadi gel. Sana göstermek istediğim şeyler var’’

    Filozof edasıyla konuşan babam içimdeki, belki de yüzleşmekten korktuğum yere parmak basmıştı. İyi de nerden biliyordu bu adam bu afilli cümleleri. Annemin ölümünden beri uzun sohbetlerimiz olmamıştı babamla. Ne zaman görsem sallanan sandalyesinde rakısını yudumlar, Orhan Gencebay dinlerdi. Orhan baba bağlamanın tellerine ustaca basarken babam; sandalyesinde dikleşir, saygı duruşunu andıran ciddiyetle kulaklarına bayram ettirirdi. Beş aydır bana, neden işi bıraktığımı sormamıştı, neden odamdan çıkmadığımı merak ettiğini sanmıyordum. Yalnız bir adamı acılarıyla baş başa bırakmanın en doğrusu olduğuna karar vermişti.

    Odadan dışarı çıkıp evin içinden yukarı kıvrılan merdivenleri geçtik. Çatı katına ömrüm boyunca hiç merak edip çıkmamıştım. Kapıyı açtığımızda duvar boyunca uzanan kütüphane gözüme takıldı. Evde kitap okunduğuna şahit olmamıştım. Bu kütüphane de neyin nesiydi. Babam rafların arasından küçük, kilitli, kahverengi ahşap bi’ sandık çıkardı.

    ‘’Yaklaş’’ dedi.

    Yanına doğru sokuldum. Tozlu yere bağdaş kurup oturduk.

    ‘’Bunlar evlat, yıllardır sana gösteremediğim mektuplar. İçinde hayatımın en önemli anlarını barındıran, cümleleri gibi aşkın da yitip gittiğinin kanıtları. Bir gün aşık olursan sana vereceğime söz vermiştim ve sen oğlum. Aşkın imkansızına demirlemişsin. Al bunları oku. Bu arada ben bira almaya gidiyorum, içecek misin?’’
    ‘’Evet’’ dedim, babamı şaşkın gözlerle süzerken.

    Kapıyı çekip tek kelime etmeden çıktı. Sandığın içinde değişik tarihlerde postalanmış en az otuz mektup vardı. Hep aynı adrese, aynı kişiye postalanmış mektuplar.İyi de bu kadın kimdi? Geçmişi hakkında az bilgi sahibi olduğum, daha doğrusu merak etmediğim babamın aşk hayatına bodoslama dalmadan önce, bir sigara yaktım. Duman tavana yükselirken, rastgele bir mektup açıp okumaya başladım.

    Sevgilim,

    Bugün seni görmeden geçirdiğim 365. Gün. İçimde buruk hatıranı yad etmek istedim. Seni beyazlar içinde, yağan kar taneleri kadar bembeyaz görmek isterdim. Kısmet olmadı. Bu yasak aşkın kalbimde ne kadar tekrar edeceğini bilmiyorum. Yok olmakla var olmak arası bir yerde sıkışıp kaldım. Ölmek istedim, günlerce içtim. Acıyı dindirecek bi’ ilaç bulamadım. Kahrolası, içimi yakıyor sevgilim. Kor ateşlerde dövülmüş kılıç kadar keskin ve yakıcı. Kalbimin orta yerine saplayıp gittiğin hançeri çıkarmaya cesaretim yok. Hayalinle yaşamayı öğrendim. Izdırabımı dindirecek mi bilmiyorum. Bugün bir kadınla tanıştım sevgilim. Eğitimli, şevkatli, düzgün birisi. Seni unutturacak mı bilemiyorum ama bu boşlukta ölmek zoruma gidiyor artık. Kurduğumuz hayalleri fırlatıp attım pencerelerimden. Konuşmadım, yıllarca anlatamadım seni. Rakı masalarında aradığım silüetin rüyalarıma girdi bazen de. Seviştik, sabahlara kadar, sıcaklığınla uyudum. Bütün korkularımın gırtlaklarını sıkıp öldürdüm. Seni öldürdüm içimde. Senin de beni öldürmüş olman dileğiyle…

    BÖLÜM 2: ARYA’NIN RÜYASI
    Koşuyordu. Birbiri ardına dikilen çam ağaçlarının arasında yolunu bulmaya çalışıyordu. Tepesine bombardıman gibi yağan kar saçlarını ıslatmıştı. Uzun siyah saçlar karın etkisiyle birbirine dolaşmıştı. Bir an gökyüzüne kaldırdı kafasını. İnsanı büyüleyen beyazlığın ardında uzayan, bir uçtan başlayıp gökyüzünün diğer ucunda son bulan yedi harika rengi gördü yeşil gözleri. İnsanın nefesini kesecek kadar muazzam bir gösteriydi. Üstelik Tanrı’nın tablosunu seyretmek bedavaydı.

    Tekrar koşmaya başladı. Kulaklarının içinde çınlayan ve her duyduğunda kalbinde sancılara sebep olan ses, Arya’yı çağırıyordu. Bu öyle bir sesti ki, sahibini görmek için her şeyi feda edebilirdi genç kadın. Kadife, içten, samimi… Şairin sesindeki kasvet kadar gizemli, ruhuna hitap edecek kadar da toktu bu ses.

    Biraz daha ilerlediğinde, geniş ovanın başladığı yerde; sarının en açık tonuyla boyanmış, bacasından dumanların yükseldiği, pembe renkli ahşap kapının süslediği ve pencerelerinden beyaz ışığın sızdığı kulübeyi gördü. Duyduğu ses giderek artmıştı. Adımlarını kulübenin olduğu yöne doğru attığında bileklerinde bir ağırlık hissetti. İki büyük metal ayaklarının hareket etmesini engelliyordu. Olduğu yere çakılmış ve çaresizlik içinde ağlamaya başladı. Yere düşen gözyaşları havada küçük yuvarlak taneler oluşturuyordu.

    Kısa bir an sonra kulübenin pembe kapısından, Arya’nın boyuna yakın, gri, tüylü kurt çıktı. Koşmaya, koştukça da Arya’nın çakılıp durduğu yere geliyordu. Gözyaşları yerini korkuya bıraktı. Kurt üzerine atladı. Arya, uyandı…

    Terden sırılsıklam olmuş yastığından kafasını kaldırıp, sağ tarafındaki komidinin üzerinde duran bardağı kavradı. Kalbi yerinden çıkacak kadar hızlı atıyor, titreyen elleri bardağa hakim olmasını zorlaştırıyordu. Lanet bir kabustu. Ve kabus gören herkes gibi Arya’da şoktan çıkmakta zorlanıyor, üzerine saldıran kurdun sivri dişlerini baktığı duvarda görüyordu. Bu aynı kabusu üçüncü kez görüşüydü.

    Yataktan kalkıp, yatak odasında bulunan banyoya ilerlerdi. Vücudunun hatlarını örten saten mavi geceliğinin omuz askılarını ince parmaklarıyla çözdü. Geriye doğru attığı omuz hareketiyle gecelik, sırtından beline, oradan da ayak bileklerine inip banyonun kül rengi fayanslarıyla buluştu. Zach’in aldığı boy aynasında kendine baktı.

    Yirmi beş yaşındaydı. Kusursuz vücudunu beline kadar inen siyah dalgalı saçları izliyordu. Çıkık elmacık kemiklerinin hemen ortasında beliren zarif ve küçük bir burnu vardı. Kumral tenine derinlik katan iri yeşil gözlerine hayran olmamak mümkün değildi. Kalemle çizilmiş kadar düzgün ince kaşları ve dolgun dudaklarıyla gerçekten nefes kesici özelliğe sahipti.

    Çıplak vücudunu sıcak suyun altına sokup, rahatlamaya çalıştı. Zach bir haftadan beri iş için gittiği Malezya’daydı. Gittiği iş seyahatinden yarın dönecekti ve Arya’yı bu şekilde görmesi ilişkileri açısından sorun teşkil edebilirdi. Toplamalıydı kendini. Yedi gün içinde gördüğü üçüncü kabusu unutmak için uzun süre suyun üzerinde akmasına izin verdi.

    Banyodan çıkıp giyindikten sonra saatine baktı. Bayan Watson’la randevusuna daha bir saat vardı. Dışarı çıkıp, açık havada kahvaltı veren yerlerden biri olan Green Village’a gidip, biraz kendini şımartabilirdi. Pencerenin kenarına gelip kapalı perdeyi açtığında hevesi kursağında kaldı. Yağmur yeryüzüne garezi varmışçasına hızlıca yağıyordu. Çokta fazla şaşırmadı çünkü yaşadığı şehir olan Londra’da bu mevsimde güneşli güne uyanmak oldukça düşük bir ihtimaldi.

    Mutfağa geçip kendine sert bir kahve yaptıktan sonra, maillerini kontrol etti. Müzayede evinin sahibi Bay Bernard’tan beklediği mail sonunda gelmişti. İki hafta sonra yapılacak olan açık arttırmada ‘Gecenin Kadını’ adını verdiği tablosu satışa çıkarılacaktı ve açılış fiyatı olarak kurulun belirlediği fiyat 125.000 pounddu. Arya daha önce iki tablosunu satan ve işini düzgün yaptığını bildiği Bernard’a güvenmekle doğru karar verdiğini fark ederek gülümsedi. Günde beş adet olan sigara hakkının bir tanesini kullanmanın tam sırasıydı.

    Oturduğu sitenin çıkış kapısına geldiğinde, güvenlik görevlisi olarak çalışan Pedro’nun bakışları, Arya’nın üzerinde toplanmıştı. Karşısındaki diğer çalışanla hararetli bir tartışmanın içinde olan Pedro, Arya’nın arabasını gördükten sonra, elleriyle saçlarını düzeltip kendine çeki düzen vermeye başladı. Arya bir anlığına Pedro’ya baktı. Zach’e oranla daha uzun boylu ve düzgün fizikliydi. Uzun saçlarını jöle yardımıyla geri yatırmış hali Arya’ya Antonio Banderas’ın gençlik hallerini anımsatmıştı. Evlendiği günden beri oturdukları sitenin güvenlik bölümünde çalışan Pedro ile bugüne kadar hiç konuşmamışlardı. Sürekli aynı ritüeldi. Arya arabasıyla kapıya yanaşır, Pedro siyah gözleriyle ona bakar, Arya ona baktığı anda bakışlarını kaçırır ve kapının açma düğmesine basardı. Arya, genç adamın kendisinden etkilendiğinin farkındaydı. Ve bazı sabahlar genç Antonio Banderas gözüne o kadar yakışıklı geliyordu ki etkilenmemek için kendini frenlemek zorunda kalıyordu. Hoş bir adamdı, oldukça hoş.

    Pedro; Katalan olan babası Alfonso’nun gençlik yıllarında kaçak yollarla girdiği İngiltere’de beraber olduğu hayat kadını Megan’dan doğmuş ve küçük yaşlarda babasının ölümüyle sokaklarda yaşamaya başlamıştı. Alfonso kaçak göçmen olarak yapması gereken en son şeyi yapmış ve uyuşturucu baronlarının teslimat için verdiği çantadaki iki kilo kokaini çalıp kayıplara karışmıştı. Oğlu Pedro ile beraber Dublin’e giden trenin kompartımanında, şans eseri Pedro’ nun tuvaletini yapmak için orada olmadığı anda, boğularak öldürülmüştü Alfonso. Ne yapacağını bilmeyen Pedro’nun yaşamı geçen iki yılın ardından tanıştığı Alex’in onu evlat edinmesiyle tamamen değişmişti. Pedro’yu maddi imkanları sınırlı olsa da okutan Alex, altmış altı yaşında geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştü. Manevi oğluna Londra’da bir ev, bir de yetmiş sekiz model chevrolet bırakmıştı. İş aradığı sırada gazetedeki ilanı gören Pedro, iri fiziği ve uzun boyu ile güvenlik şirketinin personel müdürü bayan Tompson’a

    kendini sevdirmiş ve işe girmişti. Düzenli olarak bir yıldır, beladan uzak durarak işine gidip geliyordu.

    Arya, Pedro’nun kapıyı açmasıyla yüksek binaların oluşturduğu siteden çıkıp işlek caddeye doğru sürdü arabasını. Yağmurun ıslattığı İngilizler alışkın oldukları havadan memnun şekilde ağır ağır ilerliyorlardı. ‘’Şu insanlara bakar mısın? Türkiye’de olsa yağmur yağdığında herkes koşarak kaçar, oysa bu insanlar biraz ıslanmayı dert etmiyorlar’’ diye mırıldandı kendi kendine. Arabanın teybine belleğini takıp sesi sonuna kadar açtı. Metallica söylüyordu. ‘’Nothing Else Matters’’.



    Yüksek binaların çevrelediği işlek yollardan geçip, şehir merkezinden çıkılan ilk sapaktaki kırmızı ışıkta durdu. Kırmızı ışığın yeşil renge dönmesini beklerken, sağ tarafına siyah bir mercedes yanaştı ve oda ışığı beklemeye başladı. Arya gözlerini bir an için arabanın içine kaydırdı. Önce şöför koltuğunda oturan uzun sakallı adamı sonra da yanında oturan kara çarşaflı, camdan görebildiği kadarıyla çocuk olduğunu düşündüğü kızı gördü. Siyah peçesinin örttüğü bedeninin tek açıkta kalmış yeri, kurşun karası gözleriydi. Arya kıza ışığın yeşile dönme süresi kadar baktı. Gözlerindeki çaresizliği gördü. Aynı çaresizliği ortaokulda Menekşe’nin gözlerinde de görmüştü.


    Ortaokulda en iyi arkadaşıydı Menekşe. Gülümsemesi, dünyadaki tüm acıları çekmiş birisini bile tebessüm ettirecek kadar içtendi. Örgü yaptığı uzun kahverengi saçları vardı, sağ yanağının hemen orada da bir gamzesi. On dört yaşındaydı Menekşe. Ne çocuk, ne genç kız, ne de kadındı. Hayattaki en büyük dertleri kırılan kurşun kalemlerinin ucu ve sökülen çoraplarıydı. Çocuktular. O yaştaki diğerleri gibi mutluydular.
    Arya bir sabah okula gelip sınıfına girdiğinde, sıra ve en iyi arkadaşı Menekşe’nin okula gelmediğini gördü. Mutlaka hasta olmalıydı. Çünkü Menekşe kadar okulu seven başka bir çocuk tanımamıştı Arya. Ertesi gün Menekşe yine gelmedi, ertesi gün yine ve sonraki bir hafta boyunca yine gelmedi. Mayıs ayının ikinci haftasıydı. Arya konuşan anne ve babasının dudaklarından çıkan kelimelere inanmak istemiyordu. Duyuyordu ama duymak yerine ölmeyi tercih ederdi.
    “Aklım almıyor. Küçücük kızı parayla satmışlar. Gidip konuştum babasıyla ama herif öküzün önde gideni. Şikayet edeceğim dedim. Biraz gözü korktu ama yine de bilmiyorum” dedi babası. Annesi gözyaşlarını mutfaktan kopardığı kağıt havluyla kurularken cevap verdi;
    “Gidelim buralardan. Yalvarırım, bu insanlardan her kötülük gelir” demişti. Arya günlerce Menekşe’nin babasını öldürme planları yapsa da beceremedi. Çocuktu. Sadece ağlamaktı elinden gelen. Arya, Menekşenin kendisinden kırk yaş büyük bir adama satıldığını, Suriye’de yaşadığını ve on altı yaşında anne olduğunu on yıl sonra öğrendi. Menekşe’nin gelin gittiği gece, kocası Resul hiç utanmadı. Korku dolu gözlerle bakan çiçeği soldurdu. Yapraklarını

    ezdi, köklerini kuruttu. Bütün şehir utandı o gece. Bütün insanlık utandı. Resul utanmadı. Menekşe ağladı, gözyaşları içindeki umutlarının üzerine aktı. Kırmızı renk her yere bulandı. Menekşe ağladı, sevmeden, sevilmeden geçecek hayatına ağladı. Göz pınarları kurudu, sabah oldu, Resul utanmadı.


    Şehir trafiğinin azaldığı, ağaçlık yollara geldiğinde hüzünlenmişti Arya. Kalbi, göğüs kafesinden çıkacak gibi hızla atıyor, acı dolu anıları gözlerinin önünde canlanıyordu. Öğrenmişti Arya, korkmamayı, güçlü olmayı, her erkeğin sevmeyi bilmediğini ve yaşamın düz bir çizgide seyretmediğini. Ne kadar şanslı olduğunu düşündü sonra. Zach hem kibar hem de çok anlayışlı bir adamdı. Arya’nın ne giydiğine karışmaz, telefonunu karıştırmaz, onu sıkmazdı. Bir senedir beraberdiler ve Arya Zach’in sesini yükselttiğini hiç duymamıştı. Diğer tüm erkeklerin aksine Zach beyefendi sıfatının hayat bulmuş haliydi adeta.
    Oysa herkes onun kadar şanslı değildi. Namus cinayeti, kan davası, alkol nöbetleri sonucunda öldürülen kadınlar Arya kadar şanslı değildi. İnsanın kaderini kendi yazdığına inanıyordu Arya. Onu da evlendirmek isteseler kabul etmezdi, kaçardı. Zorla güzellik nerde görülmüş. Hem üzülüyor hem de kızıyordu kendi kendine.


    Dr. Watson’un ofisinin önüne arabasını park etti. Yağmur hızını azaltmış, ilkbahardan kalan güneşli güne uyanıyordu Londra. Girişe doğru ilerlerken biraz önce gördüğü siyah mercedes’ in üç araba yana park edildiğini gördü. Durdu. Arabaya doğru yürümeye başladı. İçinde kimse yoktu. Demin gördüğü arabanın aynı model ve aynı rengiydi. Emin olamadı Arya. Öğrenmenin tek bir yolu vardı. Cevabı bulmak için kapıdan içeri girdi.


    Bayan Watson’un aşırı derece sevdiği heykel sevgisi yüzünden bütün köşe başlarında bir tane vardı. Bekleme salonuna geçip, özenle imal edildiği belli olan ve her oturduğunda onu rahat hissettiren deri siyah koltuğa oturdu. Arya’dan başka bekleyen kimse yoktu salonda. Saatine baktı yirmi dakika erken gelmişti. Geç kalmak yerine erken gelmeyi tercih edenlerdendi Arya. Hiçbir buluşmaya geç kalmazdı, dakikti. Bayan Watson’un sekreteri yanına gelerek;
    “Bir şey içer misiniz Arya Hanım?”

    Diye sordu. Belden oturtmalı siyah bir etek ve üzerine de köşeleri dantel işlemeli bir gömlek giymişti. Eteğin boyu diz kapaklarından biraz daha aşağıda son buluyor, oturan yeri göbeğinin fırlamasına engel oluyordu. İçine korse giydiğine bahse girerdi Arya.
    “Teşekkür ederim. Bir kahve alayım, sütsüz” dedi ve etrafa göz gezdirmeye devam etti.

    Kadın ne ara pişirdiğini anlayamadığı kahveyi sadece iki dakika sonra getirip Arya’nın eline tutuşturdu. Arya kahvesinden aldığı yudumu midesine gönderdi. Tadı harikaydı. Oysa Afrika’da günlüğü bir dolara çalıştırılan herhangi bir çocuk işçinin ellerinden geçip, milyon dolarlık fabrikaların patronlarının ceplerini dolduran kahvenin, hangi yollardan geçip ne bedeller ödettiğini bilse bu kadar keyif almayabilirdi.


    Kadın yalandan bir gülümseme fırlatıp, çalışma masasının başına geçti ve telefonuyla ilgilenmeye başladı. Sosyal medya hesaplarına akşam koyduğu jartiyerli fotoğrafının beğeni sayısını görünce rahatladı ve süper egosu tatmin oldu. Bugün şanslı günündeydi çünkü akşamdan beri takipçi sayısı elli bini geçmiş, koyduğu fotoğraflarına yeni yorumlar gelmişti. Kadının gözlerinde orgazmı andıran rahatlama belirirken, Arya Mercedes’ deki küçük kızın burada olup olmadığını düşünüyor, eğer buradaysa onu kurtarması için neler yapabileceğini sıraya koyuyordu.


    Bayan Watson’un odasının beyaz kapısı açıldı ve içeriden iki kişi çıktı. Doktorun uzanan elini tutup tokalaşmak yerine, sağ elini kalbinin üzerine doğru koyup şükranlarını bildiren uzun sakallı adam ve yanındaki siyahın içinde kaybolmuş küçük kız.
    “Unutmayın haftaya bugün tekrar gelin.”

    Bayan Watson’un sesi küçük bekleme salonunun duvarlarında yankılanıyordu.

    “Tamam” dedi bozuk İngilizcesi ile uzun sakallı adam. Kıza beklemesini işaret edip, tuvaletin yönünü gösteren sekretere teşekkür ederek bekleme salonunun kapısından çıktı.


    Arya kalktı. Yavaş adımlarla, bakışlarını yerden ayırmayan kıza doğru yürüdü. Bu defa kurtarabilirdi. Bu defa çocuk değildi.


    Küçük kız, ilk defa tek başına kalmıştı. Ebubekir, ilk defa yanından ayrılmıştı. Küçük kızın adı Kader’di. On dördündeydi. İki yıldır sakallı adamın dördüncü karısıydı. Evdeki en genç beden onundu. Londra’daki Müslümanlara liderlik eden Şeyh Cevat hazretlerinin en büyük oğlu ile evliydi. Satılmıştı. Yirmi beş bin Türk Lirasına. Paraları sayan babasının içi hiç acımamıştı. Babasının adı Hamza’ydı.
    Ya da bir orospu çocuğu. Kader böyle diyordu babasına, ama içinden…


    Yanına yaklaşan kadının ayaklarını gördü Kader. Kafasını kaldırmadı. Yasaktı. Yapamazdı. Ebubekir görürse o geceki gibi canını acıtırdı. Hem ne demişti en son konuştuklarında;

    “Dışarıdayken kafan kalkmayacak, yoksa boynunu kırarım”

    Hafızasından gelen cümle korkuttu Kader’i. Bir saniye için başını kaldırıp, yanına gelen kadına bakmayı düşündü. Sonra vazgeçti. Kimdi ki bu kadın? Neden geliyordu yanına? Ne istiyordu? Ebubekir görmemeliydi. Nerde kalmıştı bu adam. Hala yoktu.


    “Merhaba” dedi Arya sesini kibar tonda tutmaya çalışarak. Küçük kız cevap vermedi. Bu defa Türkçe söyledi Arya. Kız yine cevap vermedi. Ama hareketlerinden ikinci söylediğini anladığını belli eder gibi sallanıyordu.


    Klozetin beyaz yüzeyine oturan Ebubekir’ in yüzü acıdan şekilden şekle giriyordu. İlaçlar işe yaramıyordu. Nasıl bir iletti bu? Halk dilindeki adıyla bağsuru olan Ebubekir, Kader’i tek başına bırakmanın verdiği rahatsızlıkla daha da zorlandı. Bayan Watson’un günde üç defa temizlenen tuvaletleri kırmızıya boyanıyordu.


    Kader olduğu yere çakılmış gibi kıpırdamadan duruyordu. Arya konuşmaya devam etti; “Nerelisin? Konuştuğumu anlıyor musun?”
    Küçük kız Arya’nın sesi dışında başka bir ses duymuyordu. Ebubekir hala tuvalette olmalıydı. Biraz olsun rahatladı ve cevap verdi, başını kaldırmadan;
    “Türküm” dedi. Devamını getirmedi. Arya, kızdan cevap almanın verdiği mutlulukla, aradığı cevaba giden sorularını sıraladı;
    “Kim bu adam? Baban mı? Nerde oturuyorsun?”

    Küçük kız bir an için cesaret edip kafasını kaldırdı. Kadının pürüzsüz suratına, deniz kadar mavi gözlerine ve en sonda gülümsemesine baktı. Yüzünde şevkat vardı. Annesinin yüzünde de olan bu ifade, kurtarmamıştı onu. Sadece acı çekmeye yarardı. Yakıcı ve çaresiz bir acı.
    Kadının gözlerinin içine bakarak “bu şerefsiz benim kocam.” Demek istese de yapmadı. Bir anlamı yoktu. Konuşmanın, cümle kurmanın, cevap almanın, soru sormanın ve çarelerin tükendiği yerdeydi. Cevap vermedi. Zaten anlatsa da anlamazdı.


    Arya, sekreterin önündeki not kağıtlarından bir tane çekip kalemle bir şeyler yazdı. Kıza uzattı ve konuştu;
    “Bu benim numaram. Ne zaman istersen beni arayabilirsin. Unutma” diyip kıza uzattı. Kadının elinde tuttuğu küçük not kağıdına baktı Kader. Aldı. Çarşafının içindeki gizli cebe koyup, Ebubekir’in gürültüsüyle kapıya ilerledi. Siyah bir karaltı uçtu, siyahi doktor Bayan Watson’un ofisinde. Kız kapıdan çıkarken bir saniyeliğine kafasını çevirip Arya’ya baktı.

    Arya, yutkundu. Her şeyi anlamıştı. Gidip adamın kafasını koparmak istese de doktorun sesiyle odaya girdi.


    Siyah araba, üç katlı evlerin olduğu, nüfusunun çoğunluğunu Türk ve Orta Doğulu Müslümanların oluşturduğu mahalleye doğru ilerlerken, Kader biraz önce gördüğü genç kadını düşünüyordu. Ne kadar da sevecendi. Tıpkı annesi gibi o da gözlerinin tam içine bakıyordu konuşurken. Sesi de en az annesinin ki kadar huzur doluydu. Annesi Fazilet her banyodan sonra Kader’in saçlarını tarar ve özenerek örerdi. Daha sonra sobanın üzerinde kestane pişirip hep birlikte yerlerdi. Bu güzel günler babasının çıkan çatışmada sağ bacağını kaybetmesi ile tersine dönmüştü. Hızla dönen dünyasında Kader kurtarıcı rolüne layık görülmüş, ‘’Bizi kurtarıyorsun kızım, zamanla seversin, merak etme’’ diyen annesinin, ‘’Şu halime bak kızım, ne yer ne içeriz? Sık dişini, bizi düşün, aileni düşün’’ diyen babasının ısrarlarıyla, 125 adet 200 lük banknota geleceğini satmıştı.
    Ebubekir camı açıp bir sigara yaktı ve rüzgar arabanın içine doldu. Yüzüne vuran rüzgarın serinliği ve Ebubekir’in sesiyle düşüncelerinden sıyrılıp irkildi Kader.
    “Kimmiş o ?” dedi Ebubekir. “Ne istiyormuş?”

    “Kim kimmiş?’’ diye soruya soruyla yanıt verdi Kader. İki eliyle sıkıca kavradığı direksiyondan sağ elini kaldırıp, kızın çarşafla kapanan ağzına tokat attı Ebubekir ve devam etti;
    “Sen benimle nasıl konuşuyorsun lan! Ağzını topla. Ben tuvaletteyken konuştuğun kadın diyorum. Sizi gördüm. Ne söyledi sana?”
    “Hiç bir şey…” dedi Kader. Sesini olabildiğince normal tutmaya çalışarak. “Bana ismimi sordu sadece. Onunda kızı mı ne varmış, ölmüş. Çocukları sevmeden duramıyormuş o yüzden” dedi. Yalan söylüyordu. Ebubekir’ de Kader’in yalan söylediğini anladı ama daha fazla üstelemedi. Çünkü çok ağrısı vardı. Çünkü canı çok yanıyordu. Çünkü kanıyordu Ebubekir, bütün akıttığı kanların bedeline karşılık.


    Turkuaz tonlarında boyanmış, etrafındaki diğer binalara göre daha yeni gözüken apartmana girdiler. Üç katlı apartmanın en alt katında Rümeysa ve Rabia, bir üst katta Feyza en üst katta da Ebubekir ve Kader oturuyordu.
    Rümeysa kardeşinin karısı, Rabia abisinin karısı, Feyza babasının en son karısıydı. Koşarak tuvalete giden Ebubekir’ in ardından baktı Kader. Kurtulamamıştı. İki yıldır kurtulamamıştı. “Orospu çocuğu” diye bağırmak istedi ama sustu. İçinden söyledi, kimsenin duymayacağı kadar içinden. Sonra “Geber köpek. Kıçının üstüne oturama inşallah” dedi. Yine içinden. Dışından konuşmaya gücü yetmiyordu. Hem içinden konuştuğu için söylediklerinde özgürdü. Dolayısıyla Kader çoğu zaman içine konuşur dışına susardı.

    Akşam yemeği hazırlıkları için dört kadın mutfakta çalışıyor ve aralarında konuşuyorlardı. İlk konuşan Rümeysa’ydı.
    “Ne dedi doktor?” dedi Kader’ e bakarak.

    “Tahmin ettiğim gibi” et doğradığı bıçağı suyun altında tutarak devam etti Kader; “Bende bir sıkıntı yokmuş. Doktor bundan da tahlil istedi de vermedi deyyus.” “Vermez” dedi Rümeysa. “Kabullenmez itin dölü. Sorun onda ama anlamıyor” Sohbete salata yapmaya uğraşan Rabia’da katıldı.
    “Öyle valla Bu körpecik kız kısır olabilir mi Allah aşkına” dedi.

    Kader gülümsedi. İlk başta yadırgadığı bu kadınlar zaman içerisinde dert ortağı olmuştu. Hepsinin farklı bir hikayesi vardı, içlerine kadar işleyen derin acıları. Kapalı kapılar ardında geçirdiği yılları. Dört kadın aynı apartmanda aynı kaderi yaşamaya mahkum edilmişti. Hepsi de para ile satın alınmış ve yaşadıkları evlerin hepsinin kapısı dışarıdan kilitlenirdi. Hepsi de defalarca intihar etmeye çalışsa da en büyük günah olduğunu hatırlayıp vazgeçmişlerdi. Her şeyden. Kendilerinden, kaderlerinden. Kabullenmişlerdi. Biri hariç…


    Yenen yemekten sonra kadınları evlerine götürüp kilitledi Ebubekir. Babası, abisi ve kardeşi yeni aldıkları arsaya dikecekleri binanın işlemleri için Newcastle’a gitmişlerdi. Mafya ile pazarlık yapıp, gereken komisyonu ödeyerek geri geleceklerdi. Dün gitmişlerdi ve gelmelerine daha iki gün vardı. Babasından aldığı talimat doğrultusunda Ebubekir bekçi sıfatıyla ödüllendirilmiş, babasının ve kardeşlerinin eşleri ona emanet edilmişti.


    Yavaşça merdivenleri çıkarken belindeki kemeri söküp sağ eline doladı. Kapını kilidine gri anahtarı sokup sağa doğru çevirdi. Antreyi geçip yatak odasına doğru ilerledi. Kader yatağa uzanmış, uyuyor gibi yapıyordu.
    ‘’Uyumadığını biliyorum, kalk!’’ diye bağırdı Ebubekir. Kader yataktan doğrulup, oturdu. Ama konuşmuyor sadece üzerine gelen hakaretleri sindirmeye uğraşıyordu. Bazı geceler, sihirli bir zarla kulaklarını kapatır Ebubekir’ in sesi yerine kemanın eşsiz melodilerini dinlerdi. Dedesinin eski kasetlerinden birinde duymuştu iki dakikalık solo atan kemancının çıkardığı sesleri. O günden sonrada hafızasına kazımış ve kendini ne zaman umutsuz hissetse bu melodiyi anımsardı.
    Hakaretler bitti. Küfürlerin ve iftiraların yerini derinden gelen acı inlemeler aldı. Biri hınçla vuruyor, diğeri ağlıyordu. Bir ara ‘’Yapma, Allah’ın adını verdim, yalvarırım’’ dedi Kader. Faydası olmadı. Metal tokalı kemer değdiği her noktada kırmızı noktalar oluşturuyor ve bu gözler zamanla mor gözlere dönüşüyordu. Ağladı Kader.

    O gece Ebubekir Kader’e döve döve sahip oldu. Sesi sadece adamın kulaklarında yankılandı. Kanayan Ebubekir acısını karısından çıkarıyordu. Hala çocuk verememişti zaten ona. Bu yüzdende vuruyordu. Erkekliğini hissetmek için. O her vurduğunda Kader bağırıyordu ama kimse duymuyordu. O gece Şeytan bile utandı. Ebubekir utanmadı. O gece Kader yemin etti, kaçacaktı.


    Aynı saatlerde Arya, yatak odasındaki aynada makyajını son kez gözden geçirip merdivenlere yöneldi. Kırmızı, üzerine tam oturan balık elbisesini, at kuyruğu yaptığı saçları ve halka küpeleri ile tamamlamıştı. Güzel olmak istiyordu, diğer bütün gecelerden daha güzel. İçinde duyduğu özlemi gidermek için sürekli saate bakıp kavuşma anını bekliyordu. Zach’i üç kere aramıştı. Tekrar aramanın onu rahatsız edeceğini düşünüp, vazgeçti. Telefonu kapalıydı. Hala uçakta olmalıydı. Endişelenecek bir durum yoktu. Evet, evet boşuna kafaya takıyordu. Her şeyi hazırlamıştı. Stres yapmasına gerek yoktu.


    Kafasındaki düşüncelerle geniş salona geldi Arya. Hazırladığı masanın karşısında kollarını birleştirip bir süre baktı. Gülümsedi. Kusursuz bir masa hazırlamıştı. Kendiyle gurur duydu ve müzik setinin kumandasına bastı. John Lennon ’un sesi her yere dağıldı. Çalan şarkı ‘Stand By Me’ ydi. Müziğin ritmine kendini kaptırıp istemsizce sallanan sağ bacağına baktı. Biraz daha gülümsedi. Her şey yolundaydı. Mutluydu, aşıktı. Geceyi tamamlamak için sadece biraz sarhoş olmalıydı.


    Kapı çaldı. Koşarak ilerlediği kapıdan hayal kırıklığı içinde ellerinde poşetlerle geri döndü. Yemekler gelmişti ama Zach hala yoktu. Yemek pişiremediğinden evde yedikleri gecelerde çoğunlukla restoranlardan sipariş ederlerdi. Bu gece de öyle olmuştu.
    Yemekleri tabakları yerleştirip önündeki sandalyeyi çekip oturdu. 1968 yılında tıpalanmış Cabarnet Souvignon kırmızı şarabı açtı ve kadehe doldurdu. Tek dikişte bardağı midesine yolladı. Saate baktı. Bir saat daha geçmişti. Sonra saate bir daha baktı. İki saat geçmişti. Sonra şişeye baktı, bitmişti. Sonra tekrar saate baktı beş saat geçmişti. Biten şarap şişesini Ballentines viski şişesi izledi.Arya ağlamaya başladı. Sonra güneş doğdu, John Lennon sustu, şişe bitti, Arya sustu ve sızdı. Masanın üzerinde.


    Güneş, perdelerden kapanmış pencerenin arasındaki küçük boşluktan ışığını evin büyük ahşap masasının üzerine gönderdi. Bulutlar dağılmıştı. Bütün gece yağan yağmurdan nasibini almış olan ağaçlar kurtarıcıya dönüp kurulandılar. Günlerden pazardı. İnsanların erken kalkmadığı bu sihirli günde tüm şehir terk edilmiş gibiydi. Saat dokuz buçuktu.

    Yüzüne yansıyan ışığın sıcaklığında gözlerini araladı Arya. Başında keskin bir ağrı hissetti. Beynini uyuşturan, düşünmesini zorlaştıran bir ağrı. Çok fazla içmişti. Dolayısıyla alkolün vücuduna oynadığı oyun, başında son bulmuştu. Uyuşan bacaklarını elleriyle ovaladı. Her yeri tutulmuştu. Kırmızı elbisesinin üzerine döktüğü viski damlalarının keskin kokusu geldi sonra burnuna. Normalde asla bu kadar içmezdi. Midesine sıkışmış olan bulantı uyanmasıyla Arya’yı dürttü ve koşarak tuvalete gitti.


    Yüzünü yıkayıp aynada kendini gördü. Bütün makyajı akmış ve rimelleri yanaklarına doğru küçük siyah yollar oluşturmuştu. Sürdüğü kırmızı ruj dudak çevresindem taşıp burnuna doğru yolculuğa çıkmıştı. Korkunç görünüyordu. Başını soğuk suyun altına sokup on dakika kadar ayılmaya uğraştı. Bir işe yaramıyordu. Kurulanıp, banyodan çıktı.


    Telefonuna baktı. Gelen arama kaydı yoktu. Zach’in uçağının dün saat dokuz sıralarında Londra’ya inmesi gerekiyordu ama gelmemişti. Arya rehberden kırmızı kalplerle süslediği kocasının ismini tuşladı. Kapalıydı, hala…


    O anda bütün benliğine yayılan şüpheyi hissetti. Alçak bir şüphe gelip, kalbinin tam ortasına kondu. “Acaba” dedi Arya. “Olabilir mi?” Sesi sadece onun duyabileceği yükseklikte çıkıyordu.
    Kalbinden başlayan şüphe kısa sürede tüm bedenine yayılmaya başladı. Kahvaltı etmedi. Bir sigara yakıp yeni bir kadeh viski daha doldurdu. Düşündü.”Zach aynı hatayı tekrarlayabilir mi? “ diye düşündü. “Üstelik onu hiçbir kadının yapmayacağı gibi affetmeme rağmen!”
    Kocaman salonda kendi kendine konuşuyor, sorduğu soruları kendi yanıtlıyordu. Tekrar aradı. Cevap yoktu. Bir kadeh daha doldurdu ve sigara paketini yarıladığını fark etti. Günde beş taneden fazla içmeyi kendine yasaklamıştı. Kural koymuştu. Gülümsedi ve “Kuralların canı cehenneme” diye bağırdı. Şüphe, acıyla birleşince dayanılmaz oluyordu. Yakıyordu, kemiriyordu en kötüsü de şüphe sürekli konuşuyor ve susmuyordu.

    BÖLÜM 3: KAÇIŞ

    Titriyordu, her yeri. Küvetin içine çivilenmiş gibi duruyor, üzerine akan damlalara aldırış etmiyor ve istemsizce ağlıyordu. Oysa ağlamak gelmiyordu içinden. Oysa ölmek istiyordu sadece, diğer bütün gecelerde istediği gibi, ölmek ve çekip gitmek buradan. Dünya’dan, bu evden, kendinden, Ebubekir’ den, dayaktan, korkmaktan, hepsinden siktir olup gitmek. İki kere denemişti, ölmeyi. Birinde pencereden aşağıya saldığı bedeninden, sağ bacağı kırılmış ve başka hiçbir yara almadan, basit bir alçıyla tedavi edilmiş, diğerindeyse evde bulduğu çamaşır ipini avizenin asılı durduğu kancaya bağlamış ama ağırlığına dayanamayan ipin kopmasıyla hüsrana uğramıştı.
    Banyoya özenle döşenmiş fayanslardaki karanfil motiflerine takıldı gözleri. Ne çok severdi eskiden karanfilleri. Bir keresinde köydeki en yakışıklı çocuk olan Süleyman ellerinde bir demet karanfille gelmiş ve Kader heyecandan ne yapacağını bilmediğinden koşmuş ve kaçmıştı. Dolayısıyla Süleyman’ın getirdiği karanfiller Kader’e verilemeyince o da annesinin salondaki yemek masasında duran boş vazoya koymuştu onları. Kırmızı renk nasıl bir çiçeğe çok yakışıyorsa, küçük bir kadına da o kadar yakışmıyordu. Kızarmıştı her yer. Banyo, küvet, Kader’in dudakları, burnu, her yer adi bir kırmızıya boyanmıştı. Aslında o kadar çok acıyordu ki kalbi, sızlayan diğer yerlerini önemsemiyordu. Sadece sihirli bir değneğin kafasına değmesi ve çok uzak diyarlara onu göndermesini diliyordu. Hala çocuk olabileceği, uzaktaki yeşilliklerin göbeğine, hala çam kokularının göğe yükseldiği ormanlara, hala papatya toplayabileceği kırlara, hala korkmadan gezebileceği herhangi bir yere.
    Bir adama eş olmadan önce hayalleri vardı Kader’in. Kocaman, gökyüzü kadar büyük hayalleri, yaşamak istediği sevinçleri ve kurtarmak istediği hayatlar vardı. Doktor olacaktı Kader. İsminin başında doktor yazacak ve odasının kapısı tıklanmadan içeriye girilmeyecekti. İnsan kurtaracaktı o. Belki bir cerrah olup, kalp nakli yapacak, belki de yaşamaz bu denilen hastayı hayata döndürecekti. Gittiği köy okulundaki sınıfında sadece o kaldırırdı parmağını sorulan her sorunun sonrasında. Çalışkandı, zekiydi. Öğretmeni Sedat’ın ısrarlarını dinleseydi babası, gelin olarak kurtaracağına inanmasaydı onları, doktor olarak ta kurtarabilirdi. Ama bu uzun bir süreçti ve babasının bekleyecek zamanı yoktu. Apar topar, kutuya konulup postalanan bir eşya gibi, kısa veda konuşmaları ve acıklı birkaç sözle uğurlamışlardı kızlarını. Doktor olacakken, kadın olmuştu. Hayat kurtaracakken, Kader, gırtlağını sıkan adaşının ellerinde ölmüştü. Belki bedenen değil ama ruhen bir ölüden farkı yoktu. Yürüyen bir ceset, nefes alan, dinleyen ama duymayan bir ceset…
    Evin kapısını açıp, antreyi geçen Feyza banyo kapısına iki adım kala durup düşündü. Nefret ediyordu bu durumdan. On beş dakika önce evden çıkan Ebubekir;
    ‘’Git bir bak şuna, iki saat sonra döneceğim. Doktora gideceğiz’’ demiş, Feyza’da ;

    ‘’Daha yeni gittiniz ya abi’’ diye karşılık vermiş, kızan Ebubekir yükselttiği sesini Feyza’nın sararmış yüzüne fırlatarak;

    ‘’Bu başka doktor, o salak karı bir şeyden anlamıyor. Daha iyiymiş bu doktor, öyle söylediler.’ demişti.
    Bakıcılık yapmaktan nefret ediyor ve evli olduğu adamın çocuğunun şiddet merakının sonucu olan ağlama ve hıçkırıklara başta üzülse de artık sıradan geliyordu. Kendisi de küçük yaşta köyünden satın alınıp, Londra denilen şehirdeki bu apartman dairesine sıkışmış olsa da her koyun kendi bacağından asılıyordu ve Feyza’nın yaşlı adama hizmetten başka sorumluluğu bulunmuyordu. Bazı geceler yaşlanmış kocasının isteklerini geri çevirmeyip, yalandan attığı naralar dışında çoğu zaman, kendi kendini tatmin ediyordu. En azından Regaip sakin bir adamdı. Gerektiğinde konuşuyor, gerektiğinde yemek yiyor, gerektiğinde uyuyor, çoğu zamanda Kuran okuyordu. Feyza’ya zararı yoktu aksine onu el üstünde tutar, ölen iki karısında bulamadığı aşkı onda bulduğunu her fırsatta söyler, bazı gecelerse saçlarını tarayarak onu uyuturdu.
    ‘’Hadi, kalk bakalım Kader. Topla kendini.’’ dedi Feyza. Yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirmiş ve sanki Kaderi’ i önemser gibi kızın çıplak vücuduna bakıyordu.
    ‘’Defol!’’ diye bağırdı Kader. ‘’Defol, hepinizin Allah belasını versin. Hepinizin…’’


    Yarım saattir yoldaydılar. Şehir merkezinden uzaklaşmışlardı. Chelsea’ de olan doktorun muayanesine yarım saat daha yolları vardı. Arabaya bindiklerinden beri tek kelime konuşmamışlardı. Ebubekir bol bol sigara içmiş, Kader’de susmuş ve camdan görebildiği her şeye bakmıştı. Yüksek binalar görmüştü, büyük pencereleri olan devasa binalar. Binaların içindeki insanları düşünmüştü. Sonra içinden hepsine küfretmiş, ellerini birbirine sürterek kıvılcım çıkarmaya uğraşmıştı. Eğer alev çıkarabilseydi ellerinden Kader yakardı dünyayı, bir an bile tereddüt etmeden. Ama yakarsa insanlarla beraber, bu güzel ağaçlar, hayvanlarda yanardı. O yüzden sadece insanları yakardım diye düşündü. Özellikle de erkekleri.
    Sevilmek nedir bilmiyordu Kader. Bir erkeğin aşkla öpmesinin tadını hiç tatmamıştı. Dolasıyla yaksaydı eğer erkekleri, haklı olması için birçok sebebi vardı. En büyük sebebi de hemen yanındaki koltukta oturan, çirkin adamdı. Kısa bir an Ebubekir’in yüzüne baktı sonra döndürdü kafasını tekrar cama ve küfretti içinden. Bu güne kadar öğrendiği ne kadar küfür varsa onla çarptı, ve her ne kadar dışına söylemese de içine bağırdı.
    Benzin istasyonunun giriş tabelasından ilerleyen araba dizel pompanın önünde durdu. Ebubekir, bugüne kadar asla yapmadığı ve belki de sarkan bağırsağının acısı ona tedbir almayı unutturmasa asla da yapmayacağı bir hata yaptı. Arabanın kapısını açtı ve pompacıya fulle dedikten sonra koşarak tuvalete gitti. Kader beklediği anın nihayet geldiğini fark etti. Birlikte dışarı nadir çıkarlar ve bu çıktıkları süre zarfında arabadan indiğinde otomatik kumanda ile arabanın kapılarını kilitlerdi Ebubekir. Ama bu sefer anahtarı bile kontağın üzerinde unutmuştu.
    Kader, sakince torpidodan pasaportunu ve kimliğini alıp, çarşafın içine giydiği kot pantolunun cebine koydu. Pompacı, deponun dolduğundan emin olduktan sonra biraz ilerideki diğer pompaya yanaşan arabanın yanına gittiğinde, siyah mercedes’in ön sağ kapısı açıldı.

    Siyah çarşafın kapattığı ince bir bacak asfalta değdi ve koşmaya başladı Kader. Arkasına hiç bakmadan koşuyordu. Özgürlüğe doğru, yüz metre koşucusu gibi koşuyordu. Stefan Zweig’in bahsettiği Amok Koşusucusu gibi tek bir noktaya kilitlenmiş koşuyordu. Her şeyi yıkabilirdi o an, önüne çıkan her şeyi. Panzer gibiydi artık Kader ya da tonlarca ağırlıktaki bir tank. Evet, böyle hissediyordu kendini. Bütün engelleri aşabilir, bütün yolları geçebilir, onu durdurmak isteyen ne varsa yok edebilirdi. Kara çarşafın içindeki yok edici Kader, yolun kenarında çam ağaçlarıyla başlayan ormana girdiğinde, doktorla randevularına on dakikadan daha az kalmıştı.