• Babası Muaviye nin ölümü(680) üzerine Yezit,Dımaşk'ta halifelik için biat etmeye başladı. Medine valisine bir mektup yazdı ve Hz. Hüseyin ile biat etmeyen diğer kişilerden biat almasını istedi. Hz. Hüseyin bunu kabul etmedi ve Mekke'ye gitti. Bu arada Hz. Hüseyin'in Kufe'deki taraftarları, kendisine mektup yazarak Kufe'ye davet ettiler. Biat sözü verdiler. Uzun süren olaylardan sonra Hicri 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tarihinde Hz. Hüseyin kundaktaki bebeğine kadar çocukları ve yakınları ile birlikte şehit edildi. Sadece hasta olan oğlu İmam Ali Zeynel Abidin hayatta kalabildi. "Kerbela katliamı" olarak bilinen bu olay, Yezit isminin tarih boyunca lanetle anılmasına neden oldu.
    Ali Rıza Özdemir
    Sayfa 138 - Kripto yayınları
  • sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm!
    sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm!
    bir Allah’a bir anneme sonsuz itimadım var
    herkes beni yarı yolda bırakıyor ya Ali
    herkes beni yarı yolda bırakıyor bu çok zor!

    sana bu mektubu pişirilmiş çamurun içerisinden yazıyorum
    ağaçların otların ortasında yaşıyorum
    cayır cayır yanan bir orman ne kadar uzun yaşar?
    Allah’ım benim yanmayan yerlerimden yangın çıkar
    yanan öd ağacının külü olmak istiyorum
    yanan bir öd ağacı gibi yanmak istiyorum
    çakmağın varsa çak tutuştur kalbimi
    kılıcın varsa çek yatıştır nefsimi
    sebebin varsa çık karıştır derdimi
    bir kez yüzün görmeye bu can kurban ya Ali

    yürüdün kınında kılıç yüreğinde aşk
    dünya atlıların hışmına uğramış gibi toz ve duman
    ortalık putlarla dolu İbrahim yorgun düşmüş olmalı
    ve bu açıdan bakınca Yakup
    kör olmakta son derece haklı
    Yusuf doğuran bir kuyum yok
    Davudi bir sesim yok Zebur söylemek için
    İsa’nın yakışıklı alnından
    kilise duvarlarına çakılan
    grotesk bir çarmıh kaldı geriye
    ve onca hikmetinden Musa’nın
    kekemelik, israil’e…
    Musa kekelerken oysa
    söze şarkılar bahşeden bir sesi vardı
    bunlar kekelerken havada
    kurşun sesleri ve çocuk çığlıkları…
    demem o ki Zülfikar’a davranan elin
    eksikliği hissediliyor şu an dünyada

    seni sırtından hançerlediler çünkü başka şansları yoktu!
    risk almayı gerektirir seninle göz göze gelmek
    seni sevmek bir insanı sevmenin iskelesidir
    bugün ne dünden bir sonraki gündür ne yarından bir önceki…
    bugün hem dünkü gündür hem yarın ve sonraki
    yani mütemadiyen seninle yaşıyor olabilmek gibi bir bahtım var
    mesela bir akşam Resul’ün evine giderken beni de uykumdan al

    insan önce annesini sever, sen önce O’nu sevdin
    O’nu sen kırıp çıkardın insanın kendini seyrettiği aksinden
    şimdi bazıları mübalağalı buluyor beni
    bazıları gülüp geçiyor ki senin
    vurduğunu cehenneme postalayan bir kılıcın vardı
    ama onları görsen ağlardın merhametten
    sen onlar için kendini ve evladını feda ettin onlar
    kendileri için senin evladının her gün başını vuruyorlar
    ben senden öğrendim ki oysa inanmak
    mesela dost için ölüme yatıp orda
    teslimiyet doğuran bir uykuya dalmaktır

    dünyaya senin gözlerinle bakmak isterdim ya Ali
    şurasında biraz vicdan olan herkesin seni sevmek borcu var
    bir puta dahi inanmanın varsa inanmakla bir alakası ki var
    insan senin Resul’e teslim oluşunla inanmayı tamamlar

    sen bana dil oldun Rahman o dile ağız
    sen bana göz oldun Mustafa göze yürek
    sen bana söz oldun Kuran o söze ayet
    bir kez yüzün görmeye bu can kurban ya Ali

    seninle en sevdiğim müştereğimiz
    ikimiz de en çok hep, hep O’nu seveceğiz
    zannımca sonumuz tam da şöyle olacak
    sen Hüseyn’in başını koyacaksın ortaya
    paramparça olacak gönül zembereğimiz
    sen Hasan’ın ağusundan taslarla sunacaksın
    musallat olmayacak nefis en-gereğimiz
    sen Fatma’nın gözlerini bizle paylaşacaksın
    hakikat söyleyecek aşk ile yüreğimiz
    senin kalbin bir abanın altında korunmuştur
    benim kalbime de yer var mı orda ya Ali?

    sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm
    sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm
    işte gözyuvarlarımı boşalttım Zülfikar’ınla
    bunca okudum senin gözlerinle bakmak için dünyaya
    hep senin gözlerinle bakmak için ya Ali
    Resul’e
    ve Allah’a!
    Alper Gencer
    Sayfa 350 - 353 (Dergah Yayınları)
  • 48. Mektup
    Muaviye'ye yazdıgı mektup:

    "Zulüm ve yalancılık, kisiyi hem dünyasında hem de anketinde helake götürür. Ayıbını arastıranlar
    katında böyle kisilerin ayıbı ve fesadı, er-geç ortaya çıkar. Kaybettigini geri getiremeyecegini sen de
    biliyorsun. Bazıları dogru olmayan isleri yapmaya niyetlendiler, Allah'ın hükmünü tevil ettiler. Allah da
    onları yalancı saydı. iyi akıbeti olanların sevindigi; yularını seytanın eline vererek ona karsı direnmeksizin
    onun sürdügü yere giden kisinin de pisman olacagı günden sakın.

    Bizi, ehli olmadıgın halde, Kur'an'ın hükmüne çagırdın. Senin çagrına degil, Kur'an'ın hükmüne
    uyduk, ve's-Selam."

    hz.ali
  • KADERE DAİR İKİ RİSÂLE (Abdülmelik b. Mervân'ın Hasan el-Basrî'ye Gönderdiği Mektup ve Hasan el-Basrî'nin Abdülmelik b. Mervân'a Gön-derdiği (Cevabî) Mektup). TAKDİM
    Yayına hazırlayıp tercüme ettiğimiz bu Risâle, Hasan el-Basrî‟nin baĢta kader meselesi olmak üzere, temelde itikadî/kelâmî görüĢlerini içeren en önemli ve en meĢhûr ese-ridir. Bu risâle Ġslâm dünyasında kader konusunda kaleme alınmıĢ en eski ve en orijinal vesîka olma özelliğine sahiptir. Julian Obermann‟ın deyimiyle, kader üzerine yazılan Mu‟tezile öncesi dönemdeki kaderî oluĢumla çağdaĢ olan bu Risâle, sa-dece Hasan el-Basrî‟nin elinden çıkmıĢ bir çalıĢma olarak kal-mayıp, aynı zamanda ilk dönem Müslüman kelâmına ait bize ulaĢan tek eserdir.1 H. Ritter tarafından “kaderî fırkasının bize kadar gelen yegâne orijinal vesikasıdır” Ģeklinde nitelenen2 bu kadîm Risâlenin bilebildiğimiz kadarıyla dünyada beĢ el yazma nüshası bulunmaktadır:
    1- Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi‟ndeki nüsha.3 Bu nüsha, bizim yayına hazırlayıp tercüme ettiğimiz nüshadır ve bilebildiğimiz kadarıyla –bu Ģekliyle- dünyada ilk kez bizim ta-rafımızdan neĢredilmektedir. ġemsuddîn el-Kudsî tarafından H. 882 yılında kaleme alınan, Ahmed ġeyh Zâde tarafından vakfedilen, 238×149 (146×75) mm. ölçülerinde ve toplam ola-rak 13 varaktan oluĢan bu nüsha, hacim olarak daha sonra sözünü edeceğimiz Ġstanbul Köprülü Kütüphanesi‟nde bulu-nan nüshadan daha küçüktür ve onun bir bakıma özeti mahi-yetindedir. Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi‟ndeki nüshayı esas alıp, tahkîk ve tercüme ederek yayına hazırladığımız kadere dair bu Risâle iki mektuptan oluĢmaktadır:
    I- Risâle içerisinde yer alan mektuplardan ilki, Emevî ha-lifesi Abdülmelik b. Mervân'a ait. Halife Abdülmelik b. Mervân, bu mektubunda, o güne kadar alıĢık olunmadık tarzda kader üzerine görüĢ beyân eden dönemin tartıĢmasız en meĢhur âli-mi sayılan ve ilmî, fikirleri, yaĢayıĢı, karizmatik kiĢiliği, zühd ve takvâsıyla öne çıkan Hasan el-Basrî'den, zamanlarında yo-ğun bir biçimde tartıĢılan kader konusuna iliĢkin, fikirlerini sormakta ve bu husustaki düĢüncelerini yazılı olarak kendisi-ne iletmesini istemektedir. II- Risâle içerisinde yer alan mektuplardan ikincisi ise, tabiîn döneminin en meĢhur âlimi Hasan el-Basrî (ö. 21/728)'ye ait. Bu mektup, kendi döneminin tartıĢmasız en önde gelen âlimi sayılan Hasan el-Basrî'nin kadere dair Abdülmelik b. Mervân'ın sorularına verdiği cevâbî mesajlarını içermektedir.
    Yayına hazırladığımız bu Risâle'nin dünyada tek orijinal el yazma nüshası Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'de bulun-maktadır.4 Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye'de bulunan bir diğer nüs-hası ise, Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'nde bulunan söz ko-nusu bu nüshadan alınmadır ve bu nüshanın bir bakıma kop-yasıdır mahiyetindedir.5
    Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'de bulunan bu Risâle, bildiğimiz kadarıyla orijinal haliyle ilk kez bizim tarafımızdan yayınlanmaktadır. Daha sonra iĢaret edeceğimiz üzere, Mu-hammed Ammarâ tarafından Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd içerisin-de yayınlanan nüsha ise,6 yukarıda sözünü ettiğimiz Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki orijinal nüshanın bir nevi kopyası olan Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye'deki nüsha esas alınarak yayın-lanmıĢtır.7 Bu nüsha, Ammarâ tarafından her ne kadar Ġstan-bul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki orijinal el yazma nüsha esas alınarak yayınlanmıĢsa da, bizim metin üzerinde iĢaret ettiği-miz gibi, Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki nüshasıyla ara-larında bir takım farklılıklar bulunmaktadır.
    2- Ġstanbul Köprülü Kütüphanesi‟ndeki nüsha.8 Bu nüs-ha, hacim olarak Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi‟nde bulunan ve tarafımızdan neĢre hazırlanan nüshadan daha geniĢ, daha büyük ve daha kapsamlıdır.
    3- Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye‟deki nüsha.9 Bu nüsha Ġstan-bul Ayasofya Kütüphanesi‟ndeki nüshadan alınmadır ve onun bir nevi kopyası mahiyetindedir. Muhammed Ammarâ tarafın-dan Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd içerisinde neĢredilmiĢtir.10 Daha önce de iĢaret ettiğimiz gibi, Muhammed Ammarâ tarafından Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd içerisinde neĢredilen nüshada her ne kadar Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki orijinal nüshanın bir nevi kopyası olan Dâru'l-Kütubi'l-Mısriyye'deki nüsha esas alınmıĢsa da, bizim metin üzerinde iĢaret ettiğimiz gibi, bu iki nüsha arasında farklılıklar bulunmaktadır.
    4- Ġmam el-Hâkim Ebû Sa‟d el-Muhsin b. Kerrâme el-CüĢemî el-Beyhakî (H. 421/494)‟nin Şerhu Uyûni’l-Mesâil adlı eserinde yer alan “Mülahhas Risâle: Muhtasar/Özet Nüsha”. Risâlenin Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye‟de, 27263 B Numarada ve 72-74 varak arasında bulunan bu muhtasar/özetlenmiĢ el yazma nüshası da Muhammed Ammarâ tarafından Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd içerisinde neĢredilmiĢtir.11
    5- Tahran Üniversitesi Kütüphanesi‟ndeki nüsha.12 Bu nüsha Suleiman Ali Mourad tarafından hazırlanan Early Islam Between Myth and History Al-Hasan Al-Basri And The Formation of His Legacy In Calassical Islamic Scholarship adlı eserin sonunda neĢredilmiĢtir.13 Mourad, dipnotlarda diğer nüshalara da atıflarda bulunmuĢtur.
    Sözünü ettiğimiz "Kadere Dair Ġki Risâle", Kâdî Abdulcebbâr‟ın Fazlu’l-İ’tizal ve Tabakâtu’l-Mu’tezile‟sinde14 ve Ġbnu‟l-Murtezâ‟nın el-Münye ve’l-Emel adlı eserinde15 kısmen yer almıĢtır.
    Hasan el-Basrî‟nin kadere dair bu meĢhur Risâle‟si, H. Ritter tarafından DER ISLAM adlı Almanca dergide yayınlanan makalesin16 sonunda “edition critique”li olarak neĢredilmiĢ-tir.17 Yayınlandıktan sonra dünyada olağanüstü bir ilgiye mazhar olan bu nüshada, Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'n-deki nüsha ile Ġstanbul Köprülü Kütüphanesi'nde bulunan nüshalar18 esas alınmıĢtır.
    Yukarıda da iĢaret ettiğimiz üzere, Risâle ayrıca Mu-hammed Ammarâ tarafından Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye‟de'ki iki nüsha esas alınarak Resâilu’l-Adl ve’t-Tevhid içinde yayınlan-mıĢtır.19 Muhammed Ammarâ tarafından 1971 yılında Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd adlı eser içinde yayınlanan söz konusu nüsha ile bizim Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki nüshayı esas alarak yayına hazırladığımız nüsha arasında eksiklikler ve yer yer de farklılıklar bulunmaktadır. Esasen bizim bu risâleyi Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki nüshayı esas alarak yayınlamamızın bir nedeni de bu iki nüshâ arasındaki farklılara iĢaret etmektir.
    Ayrıca bu Risâle, Helmut Ritter‟in edition critique‟li metni esas alınarak Lütfi Doğan-YaĢar Kutluay tarafından “Hasan Basrî‟nin Kader Hakkında Halife Abdülmelik b. Mervan‟a Mek-tubu” adıyla tercüme edilerek neĢredilmiĢtir.20 Her ne kadar tercümede esas alınan iki nüsha birbirlerinden farklı olsa da, biz çeviride neĢredilen bu tercümeyi göz önünde bulundurduk.
    Lütfi Doğan-YaĢar Kutluay tarafından neĢredilen bu Türkçe metin, Ethem Ruhî Fığlalı‟nın Çağımızda İtikadi İslâm Mezhepleri21 ve Mevlüt Uyanık'ın Sivil İtaatsizlik22 adlı eserle-rinde aynen yer almıĢtır.
    KADERE DAİR İKİ RİSÂLE1 (Abdülmelik b. Mervân'ın Hasan el-Basrî'ye Gönderdiği Mektup ve Hasan el-Basrî'nin Abdülmelik b. Mervân'a Gön-derdiği (Cevabî) Mektup)
    (1) Bu kıymetli nüshayı, Yüce Sultanımız, büyük hakan, karaların ve denizlerin hâkimi, Harameyni‟Ģ-ġerîfeyn‟in hiz-metkârı Sultan b. Sultan es-Sultanu‟l-Ğâzî Mahmud Hân sahîh ve Ģer‟î bir vakıfla vakfetmiĢtir. Bu nüshayı Harameyni‟Ģ-ġerîfeyn‟in müfettiĢi Ahmed ġeyh Zâde kaleme almıĢtır. Allah, her ikisini de yarlıgasın.2 Abdülmelik b. Mervân‟ın Hasan el-Basrî‟ye Kadere Dair Gönderdiği Mektup (2-a) Rahmân ve Rahîm Olan Allah‟ın Adıyla. Abdülmelik b. Mervân‟ın Hasan b. Ebi‟l-Hasan el-Basrî‟ye (Allah her ikisine de rahmet etsin) mektubu: Mü‟minlerin Emîri Abdülmelik‟ten Hasan b. Ebi‟l-Hasan‟a:
    Selâm3 (esenlik) üzerine olsun… Kendisinden baĢka Ġlâh olmayan Allah‟a hamd, O‟nun kulu ve elçisi Muhammed‟e salât-u selâm olsun.
    Bundan sonra; (2-b) senden daha önce geçen âlimlerin hiçbirinden duyulmamıĢ bir tarzda kader üstüne görüĢ beyân ettiğin Mü‟minlerin Emîri‟ne ulaĢtı. Biz, kendilerine ulaĢtığımız sahabeden (Allah onlardan razı olsun) hiçbirinin bu konuyu senin izah ettiğin gibi anladığını ve hakkında fikir yürüttüğünü bilmiyoruz. Oysa Mü‟minlerin Emîri, senin iyi halini, dindeki fazileti-ni, ilme karĢı olan anlayıĢ, istek ve titizliğini bilmektedir. Mü‟minlerin Emîri, (kadere dair) senden aktarılan görüĢü beğenmemiĢ (kabul etmemiĢ) bulunmaktadır. Bu nedenle bu konudaki fikrini Mü‟minlerin Emîri‟ne yaz. (3-a) Bu iddianda Rasûlullah (s)‟ın ashâbından birinin görüĢüne mi, kendi fikri-ne mi ya da Kur‟an‟ın doğruladığı bir hükme mi dayanıyorsun? Biz senden önce bu konuda tartıĢan veya fikir yürüten bir kimse (nin olduğunu) iĢitmedik (böyle bir kimseyi tanımıyo-ruz). Bu nedenle Mü‟minlerin Emîri‟ne bu konudaki görüĢünü bildir ve açıkla. Allah‟ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Hasan el-Basrî‟nin Abdülmelik b. Mervân‟a Kader‟e Dair Gönderdiği Mektup
    Hasan el-Basrî, Allah ona rahmet etsin, Abdülmelik b. Mervân‟a (cevaben Ģöyle bir) mektup yazdı: (3-b) Hasan b. Ebî‟l-Hasan el-Basrî‟den Mü'minlerin Emîri Abdülmelik‟e… Allah‟ın selâmı üzerine olsun ey Mü‟minlerin Emîri! Zâtından baĢka Ġlâh olmayan Allah‟a hamd ederim.
    Ġmdi; Yüce Allah, Mü‟minlerin Emîri‟ni salâha erdirsin. Onu Allah‟a itaat ile amel eden, Rasûlü (s)‟ne tâbi olan ve Al-lah‟ın emrettiği Ģeylere uymakta sürat gösteren idarecilerden kılsın. Mü‟minlerin Emîri, Allah onu salâha erdirsin, örnek olan, itimat edilen ve iĢlerinde kendilerine uyulan geçip gitmiĢ birçok iyilik ehli insanların birkaçı arasında yer alır. (4-a) Ey Mü‟minlerin Emîri! Biz, Allah‟ın emriyle amel eden, O‟nun hikmetini gözeten ve Rasûlullah (s)‟ın Sünneti'ne uyan geçmiĢ (selef) âlimlerden birçoğuna ulaĢtık. Onlar gerçeği inkâr etmez, bâtılı hak/gerçek gibi göstermez, Yüce4 Allah‟ın kendi nefsi-ne/Zâtına isnat ettiğinden baĢka Ģeyleri O‟na isnat etmez ve Allah‟ın yaratıklarına karĢı Kitabı‟nda gösterdiği delillerden baĢka bir delil getirmezlerdi. Sözleri Ģüphesiz doğru olan Yüce5 Allah Ģöyle buyuruyor: “Ġnsanları ve cinleri ancak bana ibâdet/kulluk etmeleri için yarattım. Onlardan ne bir rızık, ne de beni beslemelerini istiyorum.”6 (4-b) Yüce Allah, kendisine kulluk etmeleri için yarattığı kullarına ibâdet etmelerini em-retmiĢtir. Allah kullarını bir iĢ için yaratıp, sonra iĢle onlar arasına girmiĢ değildir. Zira Yüce Allah “kullarına karĢı zulme-dici”7 değildir. Daha önce geçen (selef) âlimlerden hiçbiri bu sözü inkâr etmemiĢ ve tartıĢmaya açmamıĢtır. Çünkü onların hepsi bu konuda tek bir fikir etrafında toplanmıĢ bulunuyor-lardı. Onlar, çirkin iĢleri (münker) emretmemiĢlerdir. Yüce8 Al-lah Ģöyle buyuruyor: “De ki: ġüphesiz Allah çirkin iĢler (münker) i emretmez. Siz bilmediğiniz Ģeyleri Allah‟ın üzerine mi atıyorsunuz? De ki: Rabbim adâleti emretti.”9 (5-a) O‟nun nehyi (yasaklayıĢı), hayasızlık (fahĢâ), çirkin iĢler (münker) ve azgınlık (bağy) sayılan Ģeylere yönelikti. “O, düĢünüp tutasınız diye sizlere öğüt veriyor.”10
    Allah‟ın Kitabı, her (kalbi) ölmüĢ olan kimse için hayat, her tür karanlık için aydınlık (nûr) ve her tür cehâlet için de bilgi/ilimdir. Yüce Allah, Kur‟an ve Peygamber‟den sonra kul-ların mazeret olarak sunacakları bir hüccet/delil bırakmamıĢ-tır. Nitekim Yüce Allah Ģöyle buyurmuĢtur: “…Ölen açık bir delille ölsün, yaĢayan da açık bir delille yaĢasın. ġüphesiz Al-lah, hakkıyla iĢiten ve hakkıyla bilendir.”11
    Ey Mü‟minlerin Emîri! Yüce Allah‟ın,12 “Ġçinizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için (cehennem el-bette bir uyarıcıdır). (5-b) Herkes kazandığına karĢılık bir rehîndir (her nefis kendi kazancına bağlıdır)”13 âyeti üzerinde iyice düĢün. Yüce Allah, insanlara kendisiyle ileri gitmek ve geri kalmak isteyecekleri bir güç vermiĢ; nasıl amellerde bulu-nacaklarını ve neleri haber vereceklerini görmek için de onları imtihana tabi tutmuĢtur. ġayet mesele, yanlıĢ düĢünce sahip-lerinin dedikleri gibi olsaydı, bu durumda insanların ileri gitme ve geri kalma imkânları olmaz; ilerleyenin yaptığı amele karĢı mükâfatlandırılması, geride kalanın da (yapması gerekirken) yapmadığı ameller konusunda kınanması söz konusu olmazdı. Çünkü onlar (yanlıĢ görüĢte olanlar) a göre, ileri gitme ve geri-de kalma gücü kendilerinden değildir. Zira bunlar (kendileri-nin değil) Rablerinin iĢidir. (6-a) Bu durumda (yanlıĢ görüĢte olanların bu iddiası doğru olsaydı, Yüce Allah), “Allah, zâlimleri saptırır”14 ve “…Allah onunla ancak fâsıkları saptırır. Onlar Allah‟a verdikleri sözü, pekiĢtirilmesinden sonra bozan, Allah‟ın korunmasını emrettiği bağları (iman, akrabalık, beĢerî ve ahlâki tüm iliĢkileri) koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. ĠĢte onlar ziyana uğrayanların ta kendileri-dir”15 demezdi. Ey Mü‟minlerin Emîri! Yüce Allah‟ın, “Sözü din-leyip de onun en güzeline uyanlar var ya, iĢte onlar Allah‟ın hidâyete erdirdiği kimselerdir. ĠĢte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir”16 buyruğunu anlayarak üzerinde iyice düĢün. Yine Yüce Allah‟ın Ģu sözünü de dinle: (6-b) “Eğer kitap ehli iman etselerdi ve Allah‟a karĢı gelmekten sakınsalardı, mu-hakkak onların kötülüklerini örterdik ve onları Naîm cennetle-rine koyardık. Eğer onlar Tevrat‟ı, Ġncil‟i ve kendilerine indiri-leni (Kur‟an‟ı) gereğince uygulasalardı elbette üstlerinden ve ayaklarının altından bol bol rızık yiyeceklerdi.”17 Yine Yüce Al-lah Ģöyle buyurmuĢtur: “Eğer o ülkelerin halkları iman edip kötülüklerden sakınsalardı, göğün ve yerin bereket kapılarını yüzlerine açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de onları iĢle-dikleri günahlardan dolayı cezaya çarptırdık.”18 Ey Müminlerin Emîri! BilmiĢ ol ki, Allah kullara iĢleri mecbur kılmamıĢtır. (7-a) Fakat Ģöyle yaparsanız size böyle yaparım, böyle yaparsanız size Ģöyle yaparım, diyor ve, “(Ģöyle derler: Ey Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim sürdüyse) cehennemde onun azabını bir kat daha arttır”19 âyetinde buyurduğu gibi, onlara ancak yap-tıkları amellerin karĢılığını verir (yaptıkları amellere göre onları cezalandırır veya mükafatlandırır). Fakat Yüce Allah insanlara yolu göstererek onları saptıranın kim olduğunu, (sapan kimse-lerin ağzından) “yine Ģöyle diyecekler: „Ey Rabbimiz! Biz önder-lerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar bizi yoldan sap-tırdılar”20 (Ģeklinde) aktararak bize açıklamıĢtır. Yöneticiler ve büyükler, onlara küfrü öneren ve onlar (doru) yol/hidâyet üze-re iken onları saptıranlardır. Zira Yüce Allah, (7-b) “Biz ona yo-lu gösterdik; (artık o) ya Ģükredici olur ya da nankör”21 bu-yurmuĢtur. (Yani kiĢi) ya bizim ona yol göstermemize ve nimet-ler vermemize Ģükreder, ya da nankörlük eder. (Bu hususta Yüce Allah Ģöyle buyuruyor:) “Her kim Ģükrederse ancak ken-disi için Ģükreder, her kim de nankörlük ederse, Ģüphe yok ki, Rabbim her Ģeyden müstağnîdir, büyük ihsan sahibidir.”22 Yi-ne Yüce Allah Ģöyle buyuruyor: “Böylece Firavun kavmini yan-lıĢ yola sürükledi ve doğru yola götürmedi.”23 Sen de ey Mü‟minlerin Emîri, Allah‟ın dediği gibi, kavmini dalâlete sü-rükleyenin Fir‟avn olduğunu söyle. Bu konuda Allah‟ın sözle-rine muhâlefet etme. Allah‟ın kendisine izâfe edilmesine razı olduğunun dıĢında O‟na bir Ģey izâfe etme. Zira O Ģöyle bu-yurmuĢtur: (8-a) “Bize düĢen yalnızca doğru yolu göstermektir. ġüphesiz âhiret de dünya da bizimdir.”24 Hidâyet Allah‟tan, da-lâlet ise kullardandır.
    Ey Mü‟minlerin Emîri, Yüce Allah‟ın Ģu âyet(ler)ini de iyi-ce düĢün! “Ve bizi hep o mücrimler (günahkârlar) dalâlete dü-ĢürmüĢtü (saptırmıĢtı).”25 “Sâmirî onları dalâlete düĢürdü (baĢtan çıkardı).”26 “Çünkü Ģeytan aralarına fesat sokar. ġüp-hesiz Ģeytan, insan için apaçık bir düĢmandır.”27 “Onu size ancak dilerse Allah getirir ve siz onu aciz bırakacak değilsi-niz.”28 Yani siz, baĢınıza geldiğinde Allah‟ın azabından kurtu-lacak değilsiniz ve ondan kendinizi de koruyamazsınız. Size azap geldiğinde, sizin için nasihat etsem/öğüt versem de, (8-b) nasihatimin/öğüdümün size bir faydası olmaz. Nûh (a.s.), kendilerine azap indiğinde ve azabı gördükleri esnada iman etmelerinin kavmine bir yarar sağlamayacağını bilmiĢtir. Yüce Allah, helâk ettiği kavimlerle ilgili Ģöyle bir açıklamada bulun-maktadır: “Fakat Ģiddetli azabımızı gördükleri zaman inanma-ları, kendilerine bir fayda sağlamadı. Allah'ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan yasası budur. ĠĢte o zaman kâfir-ler ziyana uğramıĢlardır.”29 Bu Allah‟ın kanunu/yasasıdır. Azap müĢahede edildiği vakit, artık yapılan tövbe kabul edil-mez.
    Yüce Allah‟ın, “Eğer Allah sizi saptırmak istiyorsa, (ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez). (Çünkü) O sizin Rabbinizdir (9-a) ve (nihayet) O'na döndürüle-ceksiniz”30 sözünde vârid olan “ğayy”den maksat “azap”tır. Yü-ce Allah‟ın, “Sonra bunların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler, hevâ ve heveslerine uydular; onlar bu taĢ-kınlıklarının karĢılığını mutlaka göreceklerdir. (Cehennemdeki “Gayya” vadisini boylayacaklardır)”31 âyetindeki “ğayy (ı boyla-yacaklardır)” sözü, “elîm/Ģiddetli bir azaba dûçar olacaklardır” anlamındadır. Nitekim Araplar, “Falan kiĢi bugün ğayy‟a atıldı” dediklerinde, bu cümleden emîrin söz konusu kimseyi Ģiddetli bir Ģekilde dövdüğünü32 veya Ģiddetli bir cezaya çarptırdığını kastederler. Yüce Allah‟ın Ģu âyeti üzerinde de münakaĢa etmiĢlerdir: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse, onun gönlünü Ġslâmi-yet‟e açar. Kimi de sapıklıkta bırakmak isterse, onun da gön-lünü darlaĢtırır, sıkıĢtırır ve bu adam (9-b) zorla göğe yükseli-yormuĢ gibi olur. Allah, inanmayanları iĢte böyle pislik içinde bırakır.”33 Bu âyeti bilgisizlikleri yüzünden Ģöyle tevil ettiler: “Yüce Allah sâlih amel iĢlemedikleri halde bazı insanların gö-ğüslerini (Ġslâm‟ı kabul etmeye) açmıĢ; bazı insanların da kü-für, fısk ve sapıklıkta olmadıkları halde, göğüslerini darlaĢtır-mıĢ ve sıkıĢtırmıĢtır. Bu kimselerin, (isteseler dahi), Allah'ın kendilerini mükellef kıldığı dinî yükümlülükleri yerine getirme imkânları yoktur. Bunlar ebediyen cehennemde kalacaklardır.” Ey Müminlerin Emîri! Hakikat câhillerin iddia ettikleri gibi de-ğildir. Rabbimiz kullarına karĢı en merhametli, (10-a) en âdil ve en kerîm olduğu için, onlara (kullarına) böyle yapmaz. O, “Allah bir kimseye gücünün yetmeyeceğini yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendine, iĢlediği fenâlık yine kendinedir”34 bu-yurmuĢken, nasıl kullarına karĢı bunu yapar (gücünün yet-meyeceğini yükler)? O, insanları ve cinleri Kendisi'ne ibâdet etsinler diye yaratmıĢtır. Allah kullarına, kendilerine teklif etti-ği ibâdetlerin birkaç katını yapabilecek kudrette iĢitme, görme ve sezme kabiliyeti vermiĢtir. Ġnsanlardan her kim emrolunduğu Ģeyler hususunda itaat ederse, Allah, emredilen Ģeyleri yapan kimsenin, yaptığı iyiliklerinin karĢılığı olarak bu dünyada göğsünü Ġslâm‟a açar; ona iyi amelleri yapmayı kolay-laĢtırır; (10-b) küfür, fısk ve isyân gibi fiilleri yapmayı da zor-laĢtırır. Büyük olsun küçük olsun, taat bakımından bu merte-beye ulaĢan herhangi bir kimse hakkında Allah‟ın hükmü böy-ledir. Yüce Allah, tövbe ve itaate güç yetirdiği halde, dünyada kendisine emredilen Ģeyleri yapmaktan imtinâ edip küfre de-vam eden kimsenin göğsünü, sanki o kimse göğe yükseliyor-muĢ gibi, daraltır/sıkıĢtırır. Bütün bunlar, onun bu dünyada irtikap ettiği küfür ve sapıklığının cezasıdır. (11-a) Tövbe, Al-lah‟ın emrettiği ve insanları davet ettiği bir iĢtir. Küfür ve fâsıklıkta ileri dereceye varmıĢ olan bir kimse hakkında Al-lah‟ın hükmü yine böyledir. Ey Mü‟minlerin Emîri! Yüce Allah Kitabı‟nda, kullarına rahmet olarak ve onları kabul edilmesini umdukları amellere teĢvik etmek üzere “ferahlık” ve “darlığı (sıkıntıyı/stresi)” zik-retmiĢtir. Yüce Allah hikmeti gereği, yapmayı istedikleri amel-lere yönlendirmek üzere, kullarının göğüslerine ferahlık ver-meyi murad etmiĢtir. Yine hikmeti gereği göğüslere sıkıntı vermeyi de murad etmiĢ, (fakat) bunu onlara açıklamamıĢtır. Bunun sebebi, onların (kendilerine sebepleri açıklanmamıĢ olan hususların açıklanması yönündeki) beklentilerinin önünü kesmek içindir. Yoksa onları Kendi rahmet (11-b) ve fazlın-dan35 ümitsiz olmaları, durumlarını düzelttikleri takdirde ken-di af, mağfiret ve kereminden mahrum etmek için değil. Yüce Allah Kitabı'nda bu hususu beyân ederek Ģöyle buyuruyor: “Allah, rızasını gözetenleri onun (Kitap)la, selâmet yollarına eriĢtirir ve onları izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır. On-ları doğru yola iletir.”36 Peygamber (s)‟in sahabelerinden olan geçmiĢ/önceki Müslümanlar Allah‟ın kelâmına bağlıydılar; ondan hiçbir Ģeyi inkâr etmezlerdi ve onun hakkında tartıĢmazlardı. Çünkü on-lar bir tek görüĢ üzere ittifak etmiĢlerdi. (12-a) Onunla ne bir gerçeği (hakk) inkâr ederlerdi, ne de bir bâtılı gerçek olarak gösterirlerdi. Allah‟ın kendi nefsine atfetmediği bir vasfı O‟na nispet etmezlerdi. Allah‟ın yaratıkları aleyhine delil olarak gös-terdikleri dıĢında baĢka bir delil göstermezlerdi. (Hasan el-Basrî) Mü‟minlerin Emîri‟ne, insanlar kaderi inkâr ettikleri dönemde, bu hususta (kader üstüne) konuĢtu-ğunu söyledi. Bid‟atçiler (dinde daha önce olmayan yeni görüĢ-ler ileri sürerek dine eklemlemelerde bulunanlar), dinleri hak-kında tartıĢma yaptıklarında, ben onların söyledikleri ve uy-durdukları görüĢlere karĢı aksi yönde Allah‟ın Kitabı‟ndan âyetler zikrettim. (Yine Hasan el-Basrî) Mü‟minlerin Emîri‟nin inkâr etmediği, aksine bildiği ve (12-b) Kitap (Kur‟an) ve Rasûlullah (sa.v.)‟ın Sünnet‟inde bunu tasdîk eden delilleri bil-diği Ģeyleri de zikretti. Dolaysıyla Allah‟ın Kitabı‟ndan sonra bu konuya dair Ģifa verici (doyurucu) deliller Hasan‟ın risâlesinde/mektubunda vardır. Ey Mü‟minlerin Emîri! Yüce Allah hidâyetine hidâyet, ilmine ilim katsın ve onu anlayıp in-celeyesin diye Hasan‟ın risâlesinden bir nüshayı sana gönder-di. Onu anla ve üzerinde iyice düĢün. Hem kendin ve hem de Müslümanlar için aklın ve görüĢünle onunla amel et. Risâle/mektup hakkında herhangi bir Ģüphe yaratma. Çünkü bu risâle/mektup, ondaki Allah‟ın adâletini kabul edip akleden ve üzerinde iyice düĢünenler için gayet açıktır.
    37Bil ki, Hz. Peygamber (s)‟in sahabelerinden ve geç-miĢ/selef âlimlerinden (13-a) bilgi elde edenler arasında Hasan kadar Allah‟ı bilip tanıyan, O‟nun dinini anlayıp algılayan ve Kitabı‟nı okuyup tefekkür eden kimse yoktur (kalmamıĢtır). Bununla birlikte Hasan, düzgün bir hale sahiptir. Dinde güve-nilir, emîn ve Müslümanların dertleriyle dertlenen biridir. Hem âhirette ve hem de dünyada sevabını Yüce Allah‟tan bekleyece-ğin bir biçimde ona ikramda bulun.
    Bu mektubun (Risâle'nin) sonudur. Yüceler yücesi olan Allah‟tan daha büyük ve güç sahibi bulunan hiç kimse yoktur. Allah‟ın dilediği olur, dilemediği ise olmaz. O‟ndan mağfiret di-liyorum. O‟nun hoĢuna gitmeyen her tür söz ve amelden tövbe ediyorum. (13-b) Âlemlerin Rabbi olan Allah‟a hamd olsun. O‟nun salat ve selamı Efendimiz Hz. Muhammed (s), tertemiz ailesi ve ashabının üzerine olsun.38(Bu risâle), Yüce Rabb‟in mağfiretini dileyen fakîr kulu ġemsuddîn el-Kudsî tarafından, Rebîulâhir H. 882 senesinde yazılmıĢtır
  • sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm!
    sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm!
    bir Allah’a bir anneme sonsuz itimadım var
    herkes beni yarı yolda bırakıyor ya Ali
    herkes beni yarı yolda bırakıyor bu çok zor!

    sana bu mektubu pişirilmiş çamurun içerisinden yazıyorum
    ağaçların otların ortasında yaşıyorum
    cayır cayır yanan bir orman ne kadar uzun yaşar?
    Allahım benim yanmayan yerlerimden yangın çıkar
    yanan öd ağacının külü olmak istiyorum
    yanan bir öd ağacı gibi yanmak istiyorum
    çakmağın varsa çak tutuştur kalbimi
    kılıcın varsa çek yatıştır nefsimi
    sebebin varsa çık karıştır derdimi
    bir kez yüzün görmeye bu can kurban ya Ali
  • Allah''a hamd ü senâ, Resûlü''ne salât ü selam… Bilin ki; dünya, dokunulunca ele yumuşak gelen, fakat zehri insanı öldüren yılana benzer. Dünyadan elde ettiğin, seni aldatan, sana hoş gelen şey, az bile olsa gene ondan yüz çevir. Değil mi ki ondan ayrılacağını iyiden iyiye biliyorsun, onun gamlarını da fırlat at, halden hale dönüşüne de aldırış etme. Onunla uzlaştığın zaman, en fazla ondan sakınacağın zaman olsun. Çünkü ona dost olan, neşeyle, sevinçle ona inandı, yüreğini ona verdi de kandı mı, dünya onu halden hale sıyırır atar, dertlere, belalara katar.”
    (
    Hz. Ali''den (r.a.) Selmân-ı Fârisî''ye (r.a.) Mektup/Nehcü''l-Belâğa)
  • Ali bin Ebu Talib ( علي بن أﺑﻲ طالب‎; d. 599, Mekke - ö. 661, Kûfe) İslam Devleti'nin 656-661 yılları arasındaki halifesi. İslam peygamberi Muhammed'in (Sav) hem damadı hem de amcası Ebu Talib'in oğlu olan Ali, Muhammed'in İslam'a davetini kabul eden ilk erkektir.
    Gerek Hilafet dönemine gerek hayatına baktığımız zaman sıkıntılı ve çalkantılı bir dönemden geçtiğini; yaşamı boyunca sevgiyi, hoşgörüyü, salt adaleti, zenginliğin yerine mütevazı bir yaşam biçimini tercih etmesi; Hz. Peygamber'in amcasının oğlu ve damadı olması; ve cennetle müjdelediği 10 kişiden biri olması, onun adının geçtiği yerde insanların aklına gelen ilk unsur ve şahsiyetinde barındırdığı yüce meziyetlerdir. Öncelikle yazarın her bir rivayeti objektif olarak yorumlaması ve buna deliller getirmesi takdire şayan. İbn Kesir'den çok faydalandığı görülüyor yazarın. Bunun kesin doğruluğunu araştırmadım. Bazı Forumlara baktığımda Muaviye'nin gerçekten ehl-i beytten olduğunu; onun insanların zannettiğinin aksine dirayetli, şecaatli bir mu'min ve emir olduğundan kesin olarak naklederler. Muaviye'yi hedef alan rivayetlerin de -İbn Kesir de buna dahil- doğru olmayıp, ehl-i beyte bir küfür olduğundan bahsederler. Sanırım böyle bir şeyi savunmalarının sebebi: Peygberimizin sahabeyi kötüleyenlerin, ve sövenlerin/sövecek olanların hakkında söylemiş olduğu olumsuz ifadeler olmalıdır. Evet tek sebebi budur.
    "Ashabım Yıldızlar gibidir; Hangisini örnek alır peşinden giderseniz hidâyet bulursunuz." Veyahut bu uydurma hadis'e inanmış olabilirler mi? Kazancı buna ayrı bir parantez açmıştır. Detaya gerek olmadığı düşümüyorum. Eser 4 bölümden oluşmaktadır:
    1- Hz. Ali'nin Hayatı
    2- Cemel Harbi'nin sonrası
    3- Hz. Ali'nin Şahsiyeti
    4- Hz. Ali'nin Evlilik Hayatı.
    Esedullah... Allah'ın arslanı, Hayber fatihi, Ebu Tûrab, veya Ebû Hasen şeklinde künyelerini sıralayabiliriz. Onun hayatına bakıldığında takvanın bütünleşmiş halini, cesaretin en büyük timsali'ni; bir kayayı ortadan ikiye ayıran Zülgikâr'ı görüyorum. Ve fakirlikle, çilelerle dolu hayatını. Ve akbaba sürüleriyle "aman" vermeden olan yüce mücadelesini.
    İslâm'daki ilk ayrılıklar Hz. Osman'ın hilafetinin ikinci devresinde yani son 6 yılda alevlenir, sebebiyse Osman'ın akrabalarını vali, kadı gibi yüksek mevkilerde tutması idareyi tas tamam oluşturamamasıdır. Basra'dan ve Şam'dan bir grup isyancı Osman'ın evini kuşatır ve günler süren bu kuşatma sonucunda, Osman Kur'ân okurken ve oruçlu iken mübarek kanını 80 küsür yaşındayken dökmüşlerdir. İsyancılar Hilafeti ashab arasında önemli yere sahip olan kişilere önermişlerse de hiçbiri böyle bir yükümlülüğü üzerine alamayacağını söylemişlerdir. Teklif son olarak Ali'ye gidecektir ama, Ali bunun farkında olup evinin bir köşesinde gizlenir, Hilafeti o da kendisine uygun görmez, fakat isyancılar onu bulduklarında çeşitli ikna yollarıyla Hilafet'i kabul ettirirler. Artık Mü'minlerin emiri için zorlu süreçlerin, kardeşin kardeşe karşı savaşını görecek, Hz.Peygamber'in bahsettiği "Fitne"yi yaşayacaktır.
    Aşere-i Mübeşşere'den, Talha ve Zübeyr Ali'ye zorla bey'at ettirilir. Talha: "Kılıç tepemdeydi, o yüzden razı oldum" Zübeyr de buna benzer bir açıklama yapar. Daha sonraları görüleceği gibi bu iki insan Cemel'de Hz. Ali'ye muhalif olurlar. Cennetle müjdelenen insanlar nasıl olur da birbirlerine karşı saf tutarlar? Haklı Hz. Ali olduğu halde, Hz. Aişe (Peygamberin Hanımı) Zübeyr, Talha haksız duruma düşmezler mi? Bu kadar insanın kanını akıtmasına sebep olanlar için "Cennet" kelimesi nasıl kullanılabilir ki? Şöyle ki, bu savaş araya fitne ekenlerin, yalancıların sonucu olarak cereyan etmiştir.
    Hz. Aişe Osman'ın katili olarak Hz. Ali ve beraberindeki kişileri sorumlu tutar. Ve yola çıktığı sırada ordusuyla birlikte bir su kenarında konaklar. Geceleyin, köpekler sesleriyle göğü inletir derecesine bağlarlar. Bu köpekler Rasûlullah'ın işaret ettiği Hav'eb köpekleridir. Şu sözü söyler Hz. Aişe'ye, "Dikkat et, sen Hav'eb köpeklerinin bağırdığı toplulukta olmayasın." Bu söz aklına geldiğinde elini dizlerine vurmaya başlar ve geri dönme kararını alır. Bunu içine sindiremeyen fesatçılar devreye girer ve buranın Hav'eb suyu olmadığına dair etraftan buldukları 50 kişiye yemin ettirirler. Talha ve Zübeyr'in oğulları bu hadisenin başını çekmiş olup; İslâm'da ilk yalancı şahitlik gibi pislik bir işe imza atarlar. Böylelikle Hz. Aişe de geri adım atmaktan vaz geçer. Olaylar birbirini izleyip sonunda iki ordu cenk meydanında buluşurlar. Ali'nin Zübeyr'e karşı söylemiş olduğu söz Hz.Peygamber'in Ali'nin "Hak" yolunda olduğunu bildiren sözüdür. Zübeyr bunu duyunca tuhaflaşır binlerce kişiyle geldiği bu orduyla geri dönmenin insanlar arasında rezil olmaktan başka bir şey olamayacağını düşünür. İnsanlar arasında rezil olmak Allah'a karşı rezil olmaktan daha mı önemlidir? Haşa. Olay Aişe'nin kulağına gider mi burada bir bilgi yok ama Zübeyr'in kaçtığı bir gerçektir. Sonuçta Talha da Zübeyr de şehit olurlar. Ali ordusunda bulunan, Talha'yı öldürüp başını getiren bir kişi: Ey Mü'minlerin emiri! İşte Talha'yı öldürdüm. Müjdemi isterim." Demiş, Hz. Ali de şu cevabı vermiş: "Talha bin Ubeydullah'ı öldüreni cehennemle müjdeleyiniz." Öyle olaylar meydana gelmiş ki, ne kadar karışık olduğunu buradan anlayabiliyorsunuz. Sonuçta Aişe ve ordusu Cemel'de mağlup olmuştur. Neden bunca insanının kanı almıştı? Osman için. Osman'ın katierini Ali bulmakta veya cezalandırmakta geç kaldığı için. Oysa Hz. Ali belli bir düzen kurulduktan sonra, devlet işleri düzelmeye başladığı zaman Osman'ın katillerine cezalarını verecekti. Hz. Aişe ve beraberindekiler yüz kızartıcı bir olaya imza atmıştır tarihte. Herhalde Hz. Peygamber Aişe'yi görseydi "Senin ne işin var burada?" diyebilirdi. Ama o her şeye rağmen kıyamete kadar Mü'minlerin annesidir ve olmaya devam edecektir. Gerçekten tüm Müslümanların üzüntüyle hatırlayacakları bir hadise olmuştur Cemel savaşı.
    Gel gelelim Sıffin savaşı ve sonrasında yaşanan gelişmelere. İktidar ve hilafet makamı için gözünü hırs bürüyen Şam valisi Muaviye bin Ebu Süfyan, bu makamı elde edebilmek için Hz.Osman'ı öldürenlerin intikamının alınmasını ortaya koyar. Oysa Osman'ın evi 65 gün isyancılar tarafından kuşatılırken Muaviye neden yardım göndermemişti? Sağ kolu Amr bin As bile bu sual kendisine sorulunca "Osman'a yardım konusunda en son konuşacak olan biziz, bu olaya göz yumduk" demiştir. Emevi ailesinin ashab düşmanı olduğunu; mevkii ve makam düşkünü olduğunu her kitapta görebiliriz. Fakat Osman ve Ali'nin rivayetlerin güçlülüğü oranında hataları vardır. Doğruyu söylemek gerekirse Ebu bekr ve Ömer gibileri gelmemiştir.
    *Osman öldürüldükten sonra Ali dördüncü halife olarak devlet başkanı olduktan sonra Bağdat, Şam, Mısır gibi ülkelerin Vali ve kadılarını değiştirmek ister ve hepsine birer birer mektup yazar. Peygamberin Amcası Abbas'ın oğlu Abdullah Bin Abbas, Ali'nin bu kararı vermeden önce kendi düşüncesini yerine getirmesini ister. Düşüncesi şudur: Muaviye Şam'da güçlü durumdadır ve sana cehpe aldığını biliyorsun. Ey Ali onu azletme; çünkü o bildiğin gibi Emevi soyundandır. Osman'ın ölümünden seni sorumlu tutarlar ve sıkıntıya girersin." demesine rağmen Ali bildiğini okuyup kararını vermiş; ardından gelecek korkunç sonuçlar için kapı aralanmıştır. Şunu da hatırlatmak gerekiyor. Osman'ın vali ve kadıları kendi akrabalarından olması nedeniyle onu çokça eleştiren Ali, bu duruma kendisi düşer. Danışma meclisindeki üyeleri kendi oğulları olduğu düşünülürse bazı konularda hata yapıldığı kanısına varılabilir.
    Muaviye Osman'ın kanlı gömleğini ve eşinin kesilen parmaklarını Şamdaki mescidin duvarına asarak insanları tahrik ederek kışkırtır. Buna öyle bir yapar ki, intikam duygusunun alevlenmesi için bu gömlek ve kesik parmakları belli aralıklarla yapar.
    Muaviye'yi kimi İslâm âlimleri hadislerden dolayı eleştirmekten korkarlar. Bunun sebebini yukarıda açıkladık.
    Bu mesajlarla kıvılcımlar alev almaya başlamış, aynı secdeye aynı kıbleye eğilen insanlar Sıffin ovasına ayak basmışlardır. Ali ve taraftarları Fırat nehrinden kendileri ve hayvanları için su almak için yanaştıklarında Amr bin As'ın ordusuyla karşılaşır ve su almalarına izin verilmez. -Savaş ahlâkına tamamıyla ters bir durumdur.- Ali Muaviye'nin ordusunu mağlup etmek üzereyken Muaviye'nin Mısır valisi Amr, Kur'ân sayfalarının oklar ve mızraklardan geçirilmesini; ve hakemin Kur'ân olmasını isterler.
    Hz. Ali bunun bir aldatmaca olduğunu; zafere çok yakınken mağlup olmamak için böyle bir yolu tercih ettiklerini ordusuna bildirse de, bu görüş orduyu ikiye ayırır. Kimisi Kur'an'ın hakem olmasını isterken kimisi Ali'nin görüşünü savunur. Neticede Ali ve taraftarları kazanacağı bir muharebeyi geri çekilerek terkederler.
    Kur'ân'ın hakem olmasını isteyen Hariciler Ali'yi "Lâ hükme illâ lillah" diyerek hüküm yalnızca Allah'a aittir. insanlar arasında hakem seçilip, hüküm verilemez diyerek bu sefer karşı çıkıp, onu kâfirlikle suçlarlar. Ali'de kendilerine şöyle der: İşte Kur'ân. Hükmü verecek Hakem o'dur diyecek, 12 bin olan haruri (Hariciler) köyündeki 8 bin kişi Ali'nin tarafına geçer. Geriye kalanlar küfrünü sürdürürler ve Hz.Ali'yi öldürmek gibi kirli bir işe İmza atarlar. Hariciler'i bugünkü Işid topluluğuna tüm kabalıklarıyla; helâli haramı seçerken kafa kesmeye; recm etmeye, katliam yapmalarıyla İslâm'ı Dünyaya kötü göstermeleriyle öte dünyadaki en büyük azabı tadacaklarından şüphemiz yok! Hariciler'in geleneği bugün hâla devam ediyor lafın kısası. Bunun en temel problemi, Kur'an'ı tam olarak anlayamamak, bir iki veya birkaç ayete takılı kalıp, onlara göre öz yaşamına biçim vermek. Daha sıralanır gider...
    Ali, Ebu Musa el Eş'ari'yi hakem olarak gönderirken, Muaviye, Amr'ı gönderir. Amr hile yaparak "kağıt üzerinde" kazanır.
    Muaviye ve taraftarları her zaman hileye başvurmuşlardır. Öyle ki Ali'nin kardeşi Akil'i altınlara kandırması, yine Hz.Ali'nin Mısır Valisini zehirleterek korkunç bir cinayet işlemesi; daha önemlisi Ali'nin valisi Kays'ın kendisine itaat ettiği yalanını halka açıklayıp bu haberin Küfe'ye ulaşacağını hesap etmesi büyük oyunlarından bir tanesidir. Hz.Ali ise kays ile aralarındaki mektuplaşmalardan sonra onu azletmiştir. Kays azledilmeseydi belki de Muaviye bertaraf olacak, bu kadar kan akmayacaktı. Hz.Ali'nin siyasi yetersizliği en açık burada belli olmuştur.
    Ahmet Lütfi Kazancı'nın 5 kitabı elimde mevcut. Halifeleri sırasına göre okumayı planlıyordum ta-ki gördüğüm rüyaya kadar. ben ve kalabalık bir ortam. insanlar fısıldaşıyorlar, Mü'minlerin emiri: onlara karşı çıkacak yok mu? -ses yok. tekrar - onlara karşı çıkacak yok mu? der ve elini uzatır, -ses çıkmaz. o eli sadece ben tutarım, gelebileciğimi söylerim ve bir kapıdan içeri gireriz, kapının girişinde bekleyen topluluktan hakaret, şiddet görürüz- veya görürüm. hiçbir yüz hatırlamamakla birlikte, üzerime yapılan şiddet hissettiğim tek şey olmuştu. rüya biraz da bilinç altına yatan düşüncelerimizdir diyor, fazla uzatmıyorum. Hz. Ali'den başlamama sebebiyet veren bu kısa rüyadır, iyi ki de başlamışım.

    Hz. Ali'nin "Hak" olduğunun en büyük ispatı şu hadis-i şeriftir:
    "Ammar bin Yasir'i yolundan sapmış bir topluluk öldürecektir."
    Ammar Ali'nin tarafındaydı ve şehit düştü. Muaviye'ye bu hadis hatırlatıldığında, Ammar'ı üzerimize getiren onlardir, dolayısıyla katili de onlardır gibi saçma bir cevap bulması daha kötüsü bu söze itaat edilmesi, hadis'in yok sayılmasıdır.
    Ali'nin şehit edilmesinden sonra Muaviye lanet kampanyaları düzenlemiş, minberlerde her cuma günü adet olarak kabullenip yapılmıştır. Peygamberimiz mescitte şeytana bile lanet edilmesini uygun bulmuyorken, bunların yapılması, onun ve savunucularının düşünenler için küfür yolunda olduklarının göstergesidir.
    Hz. Ali gibi mübarek bir insanı daha yakından incelediğim için mutluluk duyuyorum. Peygamberin izinden gelen her şahsiyetten öğrenilecek çok şey var. Keşke onların izinden gidebilsek. Bu güzel eserden nasibimizi alırken size de mutlaka tavsiye ediyorum.