• 1. Açıkgenç, Alparslan, “İslam Ahlakı ve İslam’da Mutluluk Anlayışı”, Adıyaman Uluslararası Safvan Bin Muattal ve Ahlak Sempozyumu, 2013, s. 14-30.
    2. Akdoğan, Ali, “Bireysel ve Toplumsal Hayatta Ahlaka Olan İhtiyaç ve İslam”, EKEV Akademi Dergisi - Sosyal Bilimler -, 2004, cilt: VIII, sayı: 18, s. 179-194.
    3. Algül, Hüseyin, “Hz. Peygamber'in Ahlakı ve Adabı”, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet Dergisi], 1989, cilt: XXV, sayı: 4, Özel Sayı, s. 81-91.
    4. Altıntaş, Hayrani, “İslâm Ahlâkı ve İnsanî Davranışlar”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1997, cilt: XXXVI, s. 15-27.
    5. Altundağ, Mustafa, “Kuran Vahyinin İlk Mesajlarında Ahlaki Boyut”, Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin İlmî Mecmuası, 2004, cilt: I, sayı: 2, s. 109-149.
    6. Ateş, Mustafa, “Resûlullah’ın Örnek Ahlâkı”, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet Dergisi], 1992, cilt: XXVIII, sayı: 3, s. 3-28.
    7. Aydın, İbrahim Hakkı, “Hz. Peygamberin Ahlakında Evrensellik”, VIII. Kutlu Doğum Sempozyumu: (Tebliğler), 18 Nisan 2005, 2006, s. 41-54.
    8. Baysa, Hüseyin, “Hz. Peygamber Dönemindeki Sosyoekonomik Hayatta Yaşanan Dönüşümde İnanç ve Ahlakî İlkelerdeki Değişimin Etkisi”, Diyanet İlmî Dergi, 2013, cilt: XLIX, sayı: 3, s. 43-64.
    9. Bilgen, Osman, “Sahabenin İslam’ı Tercihinde Nebevi Ahlak’ın Rolü”, Adıyaman Uluslararası Safvan Bin Muattal ve Ahlak Sempozyumu, 2013, s. 393-411.
    10. Cebeci, Lütfullah, “Hz. Peygamber’in Örnek Ahlakı Çerçevesinde İslam ve Müslüman İmajı”, Müslüman İmajı [Kutlu Doğum Haftası: 1995], 1996, s. 233-257.
    11. Cerrahoğlu, İsmail, “Peygamberimizin Örnek Ahlakı ve İnsanî Esaslar”, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet Dergisi], 1992, cilt: XXVIII, sayı: 1, s. 29-40.
    12. Çağrıcı, Mustafa, “Ahlaki Müeyyide”, İslâm Ahlakı Temel Konular Güncel Yorumlar, 2014, s. 173-198.
    13. Çağrıcı, Mustafa, “Eğitim-Ahlâk İlişkisi”, Eğitim ve Verimlilik Sempozyum Tebliğleri, 1994, s. 23-29.
    14. Çağrıcı, Mustafa, “İslâm Ahlâk Düşüncesinde Adalet”, Din ve Hayat: İstanbul Müftülüğü Dergisi, 2013, sayı: 18, s. 16-19.
    15. Çağrıcı, Mustafa, “İslam Ahlakı’nın Temel Kaynakları”, Türkiye IV. Dini Yayınlar Kongresi: Dini Klasikler: Tebliğler-Müzakereler (30-31 Ekim 2009 / Ankara), 2011, s. 209-235.
    16. Çağrıcı, Mustafa, “Kur’an ve Ahlak”, Kur’an ve tefsir araştırmaları / Sadreddin Gümüş ...[ve öte.].- 2. c. (349 s.), 2000, s. 171-187.
    17. Çaksu, Ali, “İslam ve Ahlak Felsefesi: “Kötülükten Sakındırma” Prensibinin Yardıma Koşmaya Etkisi”, Kelam Araştırmaları Dergisi, 2013, cilt: XI, sayı: 2, s. 11-22.
    18. Çetintaş, İbrahim, “İslâm Medeniyetinin Kırılan Dinamiği: Ahlâk”, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2014, cilt: XII, sayı: 23, s. 85-114.
    19. Dar, B. A., “Kur’an’ın Ahlaki Öğretileri”, çev. Fatma Bostan, İslam Düşüncesi Tarihi, 1990, cilt: I, s. 185-209.
    20. Davudi, Muhammed, “Peygamber ve Ehl-i Beyt’in Sünnetinde Ahlaki Eğitimin Hedefi”, çev. Nurcan Altun, Misbah: İslamî Düşünce ve Araştırma Dergisi, 2012, cilt: I, sayı: 2, s. 125-135.
    21. Demirel, Ahmet, “Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlakı”, Farklı İnanç ve Kültürlerle Bir Arada Yaşama Ahlâkı, 2015, s. 93-98.
    22. Doğan, Lütfi, “Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in Ahlakı”, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi], 1970, s. 18-28.
    23. Durmuş, Zülfikar, “Kur’ân’a Göre İnsanın İlişkilerinde Sorumlu Olduğu Temel Ahlâkî İlke: Ahde Vefâ”, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi _ [http://www.dinbilimleri.com], 2002, cilt: II, sayı: 3, s. 77-95.
    24. Erdem, Hüsameddin, “İslâm Ahlâkı ve Özellikleri”, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1986, sayı: 2, s. 229-234.
    25. Erdem, Hüsamettin, “İslam Ahlakında Hak ve Vazife”, İslâm Ahlakı Temel Konular Güncel Yorumlar, 2014, s. 125-146.
    26. Erkaya, Musa, “Hz. Peygamber (S.A.V)’in Örnek Ahlâkının Günümüze Taşınmasında Hadis/Sünnetin Rolü”, Modern Çağda Ahlak Sempozyumu, 7-8 Mayıs 2010 Konya,', s. 327-364.
    27. Görmez, Mehmet, “Ahlak ve Hadis”, İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Değeri, Kutlu Doğum Sempozyumu 2001, 2003, s. 577-586.
    28. Güneş, Yusuf, “İslam Ahlakının Temel Özellikleri, EKEV Akademi Dergisi - Sosyal Bilimler -, 2011, cilt: XV, sayı: 49, s. 93-104.
    29. Gür, Süleyman, “Kur’ân’a Göre Müslüman Gençte Bulunması Gereken İki Önemli Ahlaki Değer: İffet ve Haya”, Uluslararası Gençlik ve Ahlâk Sempozyumu Bildiriler, 6-7-8 Ekim 2016, 2016, cilt: II, s. 1035-1046.
    30. Hoşab, Fahri, “Hz. Peygamber’in Hadislerinde Ahlâk Mefhumu”, Uluslararası Gençlik ve Ahlâk Sempozyumu Bildiriler, 6-7-8 Ekim 2016, 2016, cilt: I, s. 321-327.
    31. İpek, Muammer, “Hz. Muhammed”in Eğitimciliği, Ahlakı ve Kişiliği Üzerine”, Toplum Bilimleri Dergisi, 2014, cilt: VIII, sayı: 16, s. 321-331.
    32. Karaman, Hüseyin, “İslam Ahlakının Kaynakları”, İslâm Ahlakı Temel Konular Güncel Yorumlar, 2014, s. 51-68.
    33. Kaya, Mahmut, “Çağlar-üstü Bir Değer Olarak Ahlâk”, İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, 1995, cilt: III, sayı: 3, s. 123-128.
    34. Kharchafi, Muhammed, “el-Vahy ve Mealim Mine’l-Ahlak ve’l-Kıyem li-Rasulillah Sallallahu Aleyhi Vessellem fi’l-Kur’an ve’s-Sireti’n-Nebeviyye”, Vahyin Nüzulünün 1400. Yılında Hz. Muhammed (s.a.v) -Milletlerarası İlmi Toplantı-, 2011, s. 17-46 [“Kur’an-ı Kerim ve Siyer-i Nebevi’de Vahiy, Peygamber’e (s.a.v) Ait Ahlaki Yol İşaretleri ve Değerler”, Vahyin Nüzulünün 1400. Yılında Hz. Muhammed (s.a.v) -Milletlerarası İlmi Toplantı-, 2011, s. 47-72].
    35. Kılıç, Recep, “İslam Ahlakının Tanımı ve Kapsamı”, İslâm Ahlakı Temel Konular Güncel Yorumlar, 2014, s. 17-48.
    36. Kılıç, Ünal, “Hz. Peygamber’in Ahlâkı ve Güzel Ahlâka Verdiği Önem”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2009, cilt: 13, sayı: 1, s. 79-97.
    37. Koca, Suat, “Hadis Rivayetlerinde Ahlak Kavramı: Literal-Semantik Bir Analiz”, İslami Araştırmalar, 2016, cilt: XXVII, sayı: 2, s. 173-182.
    38. Koçyiğit, Talât, “Peygamberimiz (s.a.s)’in Ahlakı Kur'an İdi”, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi], 1971, cilt: X, sayı: 108-109, s. 156-159.
    39. Kutluer, İlhan, “Yeni Bir Ahlaki Bilgeliğe Doğru: İslam Ahlakının Nazari Boyutları Üzerine Bazı Mülahazalar”, Çağımızın Ahlak Bunalımı ve Çözüm Arayışları -Milletlerarası Tartışmalı İlmi Toplantı-, 24-26 Nisan 2009, 2009, s. 137-178.
    40. Martı, Huriye, “Hz. Peygamber’i Ahlâkî Bir Model Olarak Benimsemenin Önündeki Engeller Üzerine”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2014, cilt: XXIII, sayı: 1, s. 1-12
    41. Mutluel, Osman, “İslam Düşüncesinde Ahlaki Bir Kavram Olarak Ortayol”, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi = Journal of Social Sciences, 2012, cilt: XII, s. 239-253.
    42. Oktay, Ayşe Sıdıka, “Hz. Muhammed’in İslâm Ahlâkının Örneği Olmasının Ahlâk Düşüncesi Bakımından Önemi”, VII. Kutlu Doğum Sempozyumu: Teblilğler, 19 Nisan 2004 [Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi], 2006, s. 165-174.
    43. Okumuş, Mesut, “Hz. Peygamber'in Örnek Ahlaki Kişiliğinden Kesitler”, Diyanet İlmi Dergi, 2003, cilt: XXXIX, sayı: 2, s. 29-52.
    44. Önal, Recep, “Kur’an’da Îmânî ve Ahlâki Bir Tavır Olarak Sabır”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2008, cilt: XII, sayı: 2, s. 439-466.
    45. Özdemir, Abdurrahman” “Peygamberlik Misyonu, Hz. Peygamber ve Örnek Ahlakı”, Örnek İnsan Hz. Muhammed, 2006, s. 217-227.
    46. Özdeş, Talip, “Ahlak-Vahiy İlişkisi ve Kur’an’da İman-Ahlak-Amel Bütünlüğü”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2006, cilt: X, sayı: 2, s. 5-21.
    47. Özdeş, Talip, “Kur’an’da İman-Ahlak İlişkisi”, Konya’da Kur’an Günleri, IX. Kur’an Sempozyumu Kur’an’da Ahlâkî Değerler, 14-16 Nisan 2006/Konya, 2007, s. 79-94.
    48. Özgün, Hüseyin, “Peygamberimizin Yüce Ahlakı”, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi], 1970, cilt: IX, sayı: 102-103, s. 386-388.
    49. Özgün, Hüseyin, “Peygamberimizin Yüce Ahlâkı”, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi], 1971, cilt: X, sayı: 104-105, s. 33-36.
    50. Polat, Selahaddin, “Hadislerle Resulullah'ın Ahlakından Örnekler”, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet Dergisi], 1977, cilt: XVI, sayı: 4, s. 197-215.
    51. Polat, Selahaddin, “Hadislerle Resulullah'ın Ahlakından Örnekler”, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet Dergisi], 1977, cilt: XVI, sayı: 5, s. 261-281.
    52. Reçber, Mehmet Sait, “Kur’an ve Ahlâk Metafiziği”, Konya’da Kur’an Günleri, IX. Kur’an Sempozyumu Kur’an’da Ahlâkî Değerler, 14-16 Nisan 2006/Konya, 2007, s. 53-68.
    53. Salih, Muhammed Mustafa Muhammed, “Sıfatü’n-Nebi Sallallahu Aleyhi Vessellem ve Ahlakuhu ve Hayatuhu min Hilali’l-Kur’ani’l-Kerim”, Vahyin Nüzulünün 1400. Yılında Hz. Muhammed (s.a.v) -Milletlerarası İlmi Toplantı-, 2011, s. 199-240.
    54. Sandıkçı, S. Kemal, “İslam Ahlak Öğretisinin Temel Dayanağı Olarak Sünnet”, İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Değeri, Kutlu Doğum Sempozyumu 2001, 2003, s. 51-64.
    55. Saruhan, Müfit Selim, “İslam Ahlâkında İsraf ve Cimriliğin Tedavisi”, İslâmî Araştırmalar, 2003, cilt: XVI, sayı: 4 [İslâm ve İktisat -I-], s. 640-647.
    56. Saruhan, Müfit Selim, “Kur’an’da Din Ahlâkı Kur’an’ın Öngördüğü İdeal Din ve Dindarın Özellikleri -Bir Kavram Denemesi-”, Dinî Araştırmalar, 2000, cilt: III, sayı: 8, s. 189-198.
    57. Şahin, Hasan, “Hz. Peygamber ve Ahlak”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1994, sayı: 5, s. 441-446.
    58. et-Tancî, Muhammed b. Tavît, “Ahlakın Önemi ve İslam Dinine Göre Temelleri I”, İslam Düşüncesi Üzerine Makaleler, 2011, s. 393-396.
    59. et-Tancî, Muhammed b. Tavît, “Ahlakın Önemi ve İslam Dinine Göre Temelleri II”, İslam Düşüncesi Üzerine Makaleler, 2011, s. 397-402.
    60. Tanci, Muhammed, “Ahlâkın Önemi ve İslâm Dinine Göre Temelleri”, İslâm Medeniyeti, 1973, cilt: III, sayı: 33, s. 3-8 [ “Ahlakın Önemi ve İslâm Dinine Göre Temelleri I”, Düzenleyen Ebru Koçak, e-Makâlât Mezhep Araştırmaları, 2011, cilt: IV, sayı: 1_[Muhammed b. Tavît et-Tancî özel sayısı], s. 393-396; “Ahlakın Önemi ve İslâm Dinine Göre Temelleri II”, Düzenleyen Ebru Koçak, e-Makâlât Mezhep Araştırmaları, 2011, cilt: IV, sayı: 1_[Muhammed b. Tavît et-Tancî özel sayısı], s. 397-402].
    61. Tartı, Nevzat, “Dindarlık ve Ahlak İlişkisi”, IV. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri 12-16 Ekim 2009 Ankara, 2009, cilt: I, s. 349-361.
    62. Tohar, Ruhi, “İslâm Ahlâkı”, Kur’an Mesajı: İlmi Araştırmalar Dergisi, 1999, cilt: II, sayı: 13,14,15, s. 207-215.
    63. Türkgülü, Mustafa, “İslam Ahlak Öğretisinin Sünnet Boyutu”, Diyanet İlmi Dergi, 1999, cilt: XXXV, sayı: 3, s. 103-116 [Türkgülü, Mustafa, “İslâm Ahlâk Öğretisinin Sünnet Boyutu”, Diyanet İlmi Dergi, 2007, cilt: XLIII, sayı: 3, s. 109-124].
    64. Türkgülü, Mustafa, “İslâm Ahlakı ve Kur’anın Ahlaki Öğretisi Üzerine Bir İnceleme”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1996, sayı: 1, s. 179-206.
    65. Uysal, Enver, “Dindarlığın Ahlâkî Temeli Üzerine Bazı Düşünceler”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2005, cilt: XIV, sayı: 1, s. 41-59 [Uysal, Enver, “Dindarlığın Ahlâkî Temeli”, Dindarlık Olgusu (Sempozyum Tebliğ ve Müzakereleri) [25-26 Aralık 2004, İSAM Konferans Salonu, Üsküdar-İSTANBUL], 2006, s. 85-95].
    66. Ürkmez, Ahmed, “Hadis-Ahlâk İlişkisinin Literatürdeki Yansımaları (Hadis Mecmualarının Ahlâk Bölümleri ve Müstakil Eserler Üzerine Bir İnceleme)”, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2008, sayı: 25, s. 137-168.
    67. Yalçın, Mikdad, “İslam'da Ahlak Anlayışı”, çev. S. Hayri Bolay, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet Dergisi], 1976, cilt: XV, sayı: 5-6, s. 298-315.
    68. Yaman, Ahmet, “İslam Ahlakının Ameli Boyutu: İlkeler ve Uygulamalar”, Çağımızın Ahlak Bunalımı ve Çözüm Arayışları -Milletlerarası Tartışmalı İlmi Toplantı-, 24-26 Nisan 2009, 2009, s. 191-218.
    69. Yaman, Ahmet, “Kur’an’da Yasamanın Arka Planı Olarak Ahlak”, Konya’da Kur’an Günleri, IX. Kur’an Sempozyumu Kur’an’da Ahlâkî Değerler, 14-16 Nisan 2006/Konya, 2007, s. 169-180.
    70. Yaran, Cafer Sadık, “İslama Göre Ahlaki Davranış ve Kıstasları”, İslâm Ahlakı Temel Konular Güncel Yorumlar, 2014, s. 71-96.
    71. Yenibaş, Hasan, “Peygamberimizin Davranışlarının Ahlakî Temelleri”, Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2011, cilt: XIII, sayı: 1, s. 123-142.
    72. Yıldırım, Enbiya, “Hz. Peygamber Örnekliğinde İnanç-ahlâk Bütünlüğü”, Hz. Muhammed ve evrensel mesajı sempozyumu, 20-22 Nisan 2007 [İslami İlimler Dergisi Yayınları], 2007, s. 93-104.
    73. Yıldırım, Enbiya, “Hz. Peygamber Örnekliğinde İnanç-Ahlâk Bütünlüğü”, Hz. Muhammed (sav) ve Mesajı, 2014, s. 125-136.
    74. Yüksel, Emrullah, “Hazreti Muhammed’in Getirdiği Ahlâkın Cihanşumüllüğü”, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1986, sayı: 7, s. 77-85.
    Not: Bu makalelere http://ktp2.isam.org.tr adresinden ulaşılabilir.
  • Rahman Rahim Allah'ın Adıyla

    31- Mü'min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar(31) ve ırzlarını(32) korusunlar;(33) süslerini(34) açığa vurmasınlar, ancak kendiğilinden görüneni hariç.(35) Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar.(36) Süslerini, kendi kocalarından(37) ya da babalarından ya da kocalarının babalarından(38) ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından(39) ya da kendi kardeşlerinden(40) ya da kardeşlerinin oğullarından(41) ya da kız kardeşlerinin oğullarından(42) ya da kendi kadınlarından(43) ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan(44) ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden(45) ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan(46) başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.(47) Hep birlikte Allah'a tevbe edin(48) ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz."(49)

    AÇIKLAMA

    31. Erkeklerin kadınlar karşısında bakışlarını indirme hükmü, erkekler karşısında kadınlar için de aynıdır. Kadınların başka erkeklere gözlerini dikip bakmaları yasaktır, ister istemez erkekleri gördüklerinde hemen gözlerini çevirmeli ve başkalarının avret yerlerine bakmaktan kaçınmalıdırlar. Bununla birlikte, erkeklerin kadınlara bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümler, kadınların erkeklere bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümlerden biraz farklıdır. Bu konuda bir rivayet şöyle gelmektedir: Hz.Peygamber (s.a) hanımlarından Hz.Ümmü Meymune ve Hz.Ümmü Seleme ile otururlarken, âmâ bir sahabi olan Hz.İbn Ümmü Mektum çıkagelir. Hz.Peygamber (s.a) hanımlarına "Yüzünüzü ondan gizleyin" buyurur. Hanımlarının, "Ey Allah'ın Rasûlü, o kör değil mi? Bizi ne görebilir, ne tanıyabilir" demeleri üzerine de şu cevabı verir: "Siz de mi körsünüz? Onu görmüyor musunuz?" Hz.Ümmü Seleme bu olayın örtü hükümlerinin inmesinden sonra meydana geldiğini açıklar. (İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi) .
    Bunu destekleyen bir başka rivayet daha vardır ki, şöyledir: "Amâ bir adamın kendisini görmeye gelmesi üzerine Hz.Aişe ondan gizlenir. Adam kendisini göremezken örtünmeye neden gerek duyduğunu Hz.Aişe şöyle açıklar: "Ama, ben onu görüyorum" (Muvatta) .
    Ne var ki, bunların karşısında Hz.Aişe'den gelen değişik bir rivayet vardır. Hicret'in 7'inci yılında Medine'ye bir zenci heyet gelir ve Mescid-i Nebevî'de fiziki bir hüner gösterisinde bulunurlar. Hz.Peygamber (s.a) bunu Hz.Aişe'ye gösterir. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed) . Bir başka olayda, Fatıma bint-i Kays'ı kocası boşadığı zaman, iddetini nerede geçireceği sorunu baş gösterir. Hz.Peygamber (s.a) ona önce Ümmü Şerik el-Ensari ile kalmasını söyler, fakat sonra âmâ olduğu için daha rahat eder düşüncesiyle İbn Ümmü Mektum'un evinde kalmasını emreder. Ümmü Şerik zengin olup, evi ziyafet verdiği sahabelerle dolup taştığından, onun evinde kalmasını hoşgörmez. (Müslim, Ebu Davud) .
    Bu rivayetler, kadınların erkeklere bakması konusunda getirilen sınırlamaların erkeklerin kadınlara bakmalarıyla ilgili sınırlamalar kadar sert olmadığını gösterir. Kadınların erkeklerle karşı karşıya oturmaları yasaklanmış olmakla birlikte, yoldan geçerken erkeklere bakmaları veya erkeklerin mahzur bulunmayan gösterilerini uzaktan izlemeleri haram değildir. Yine, gerçek ihtiyaç durumunda kadınların birlikte kaldıkları evdeki erkekleri görmelerinde de mahzur yoktur. İmam Gazali ve İbn Hacer de aşağı yukarı aynı görüştedirler.
    Şevkânî Neyl'ül-Evtar'da İbn Hacer'den şu görüşü nakleder "Kadınlarla ilgili bu izni, açık havadaki işlerinde de kendilerine böyle bir serbesti tanınmış olması gerçeği desteklemektedir. Camilere gittiklerinde veya sokaklarda dolaşırken, ya da seyahatta kadınlar erkekler kendilerine bakmasın diye peçe takarlarken, erkeklere kadınlar kendilerine bakmasın diye peçe takma emri verilmemiştir. Bu da iki cinsle ilgili hükümlerin farklı olduğunu gösterir." (Cilt: 6, sh. 101) . Bununla birlikte, kadınların serbestçe istedikleri kadar erkeklere bakıp durmaları ve bununla göz zevki almaları caiz değildir.
    32. Yani, gizli yerlerini başkalarının yanında açmaktan ve cinsel arzularını gayri meşru yollarla gidermekten sakınsınlar. Bu konudaki hüküm kadınlar ve erkekler için aynıysa da, avret yerinin sınırları kadınlar ve erkekler için farklıdır. Ayrıca, kadınların avret yeri erkekler karşısında ve kadınlar karşısında da değişiklik gösterir.
    Kadınların erkekler karşısındaki avret yerleri el ve yüz dışında kalan tüm vücudlarıdır, avret yerlerini açması koca dışında, kardeşleri ve babaları için dahi doğru değildir. Vücud çizgilerini ve deriyi ortaya koyacak biçimde ince ve dar giyinmek de yasaktır. Hz.Aişe'den gelen bir rivayete göre, bir defasında kız kardeşi Esma ince bir elbise içinde Hz. Peygamber'e (s.a) gelir. Hemen yüzünü çeviren Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Ey Esma, bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, yüz ve el dışında vücudunun herhangi bir parçasının açığa çıkmasına izin yoktur." (Ebu Davud) .
    Benzer bir hadisi İbn Cerir yine Hz Aişe'den nakleder. Buna göre, bir defasında, Hz.Aişe'nin annesinin önceki kocasından olma Abdullah bin Tufeyl'in kızı kendisini ziyarete gelir. O esnada eve giren Hz.Peygamber (s.a) kızı görünce yüzünü çevirir. Hz.Aişe, "Ey Allah'ın Rasûlü, o benim yeğenimdir" der. Buna Hz.Peygamber (s.a) şöyle karşılık verir: "Bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, el ve yüz dışında vücudunu göstermesi helâl değildir" (Sonra da, elle nereyi kasdettiğini göstermek için bileğini tutar ve kavradığı yerle avucunun orası kadar bir mesafe kalır.) Bu bağlamda gösterilen tek hoşgörü, vücudunun bir kısmını yakın akrabalarının önünde (kardeş, baba gibi) gösterebilmesi için tanınan izindir. Bu da, kadın ev işlerini yaparken gereklidir. Sözgelimi, hamur yoğururken kolunu, döşemeleri yıkarken pantolununu sıvayabilir.
    Kadınların kadınlar karşısındaki avret yerleri, erkeklerin erkekler karşısındaki avret yerlerinin aynısı, yani göbekle diz kapağı arasıdır. Fakat, bu kadının kadın karşısında yarı çıplak duracağı anlamına gelmez. Şu kadar ki, vücudun göbekle diz kapağı arasının her halükârda kapanması gerekirken, vücudunun diğer bölümleri için böyle değildir.
    33. İlahi Kanun'un kadınlardan istediği yalnızca erkeklerden istediğiyle, yani bakışlarını sakınıp, ferçlerini korumakla sınırlı olmayıp, erkeklerden istenmeyen daha başka şeylerin de kadınlardan istendiği önemle belirtilmelidir. Bu da gösteriyor ki, bu alanda erkeklerle kadınlar bir değildir.
    34. "Zinet" çekici elbiseler, süslemeler ve kadınların genellikle kullandığı diğer baş, yüz, el, ayak vs. süslerini içine alır ve modern manada "makyaj" (süslenme) sözcüğüyle ifade edilebilir. Bu zinetin başkalarının yanında açılmaması emri aşağıdaki açıklama notlarında ayrıntılarıyla açıklanacaktır.
    35. Çeşitli müfessirlerce bu ayete verilen anlamlar ayetin gerçek anlamını karmakarışık bir hale getirmiştir. Oysa, açıkça söylenmek istenen, "kadınların zinet ve süslerini" açıkta olan-kendiliğinden görünen" ve kontrollerinin ötesine taşanın dışında göstermemeleri gerektiğidir. Yani, kadınlar bilerek ve kasden süslerini açığa vuramazlar, fakat, niyet ve kasıt olmaksızın, başörtünün savrulup zinetin ortaya çıkması veya kadın giyiminin bir parçası olarak çekiciliği bulunmakla birlikte gizlenmesi mümkün olmayan dış elbisenin görünmesi gibi durumlarda zinetin açığa çıkmasında kadın üzerine sorumluluk yoktur. Hz.Abdullah İbn Mes'ud, Hasan Basrî, İbn Sirin ve İbrahim Nehaî'nin tefsirleri de bu şekildedir. Buna karşılık, bazı müfessirler ayeti, "vücudun genellikle açıkta kalan ve örtülmeyen kısımları" anlamına almışlar ve tüm süsleriyle birlikte yüzü ve elleri bunun içine dahil etmişlerdir.
    Bu, Hz.Abdullah İbn Abbas'la izleyicilerinin ve çok sayıda Hanefi fakihinin görüşüdür. (Ahkâmü'l-Kur'an, el-Cessas, Cilt: 3, 388-389) . Bu durumda, bunlara göre kadınların, tüm makyajıyla yüzleri ve süsleriyle elleri açık olarak dışarı çıkmalarında bir mahzur yoktur.
    Fakat biz bu görüşe katılamayacağız. Bir şeyi göstermekle o şeyin kendiliğinden görünmesi arasında dağlar kadar fark vardır. Birincisi niyet ve kasıt belirtirken ikincisi zorda kalma ve çaresiz olmayı ifade eder. Üstelik böyle bir yorum. Hz.Peygamber (s.a) devrinde örtü ayetinin inmesinden sonra kadınların yüzleri açık dışarı çıkmadıklarını bildiren rivayetlere de ters düşmektedir. Örtü hükmü yüzlerin örtülmesini de içine almaktadır ve peçe, Hacc'da ihramlı olmanın dışında kadın giyiminin bir parçası haline gelmiştir. Bunun bir diğer delili de, ellerin ve yüzün kadınların avret yerine dahil edilmemiş olmasıdır, avret yeri ile örtü farklı şeylerdir. Avret yeri, baba ve erkek kardeş gibi erkeklerin bile yanında açılmaması zorunlu olan yerlerdir; oysa örtü, kadını mahremi olmayan erkeklerden ayıran şeydir, buradaki tartışma avret yeri değil, örtü hükümleriyle ilgilidir.
    36. İslâm öncesi cahiliye günlerinde kadınlar, başın arkasında bağlanan bir tür başlık kullanırlardı. Gömleğin yakası da, boynun önünü ve göğsün üst kısmını dışarda bırakacak şekilde açılırdı. Göğüsleri örtecek gömlekten başka bir şey yoktu ve saçlar bir veya iki çift örgü halinde arkaya bırakılırdı. (El-Keşşaf, cilt: 2, sh. 9', İbn Kesir, c: 3, sh: 283-284) . Bu ayet inince müslüman kadınlar başlarını, göğüslerini ve sırtlarını bütünüyle örten bir başörtüsü takmaya başladılar. Müslüman kadınların bu hüküm karşısındaki davranışlarını Hz.Aişe (r.a) canlı bir biçimde anlatır. "Nur Suresi inip, halk muhtevasını Hz.Peygamber'den (s.a) öğrenince doğru evlerine koştular ve ayetleri karıları, kızları ve kız kardeşlerine okudular" der ve ilave eder: "Ayetlere anında cevap geldi. Ensar kadınları hemen kalkıp, ellerine geçen bez parçalarından başörtüleri yaptılar. Ertesi sabah namaz için Mescid-i Nebevi'ye gelen tüm kadınlar baş örtülüydüler." Bir başka rivayette, Hz.Aişe ince bezlerin bırakılıp, bu amaçla kadınların kalın bez seçtiklerini anlatır. (İbn Kesir, cilt: 3, sh: 284, Ebu Davud) .
    Hükmün amacı ve gerçek niteliği, baş örtüsünün güzel ve ince bezden yapılmamasını gerektirmektedir. Ensar kadınları gerçek hedefi anlamışlardı ve ne tür bir bezin kullanılması gerektiğini biliyorlardı. Kanun Koyucu bizzat bu noktayı açıklamış ve halkın yorumuna bırakmamıştır. Dihyetü'l-Kelbî anlatıyor: "Bir keresinde Hz.Peygamber'e (s.a) belli uzunlukta güzel bir Mısır muslini getirildi. Ondan bir parça bana vererek, "Bir kısmını gömleğin için kullan, kalanını da başörtüsü yapması için karına ver, fakat ona şöyle de, bunun iç yüzüne bir başka bez parçası diksin ve içinden beden görünmesin" dedi." (Ebu Davud) .
    37. Bu ayet, bir kadının tüm makyaj ve süsüyle serbestçe hareket edebileceği çevreyi açıklamaktadır. Bu çevrenin dışında, akraba olsun yabancı olsun, başkalarının karşısına makyajıyla çıkmasına izin yoktur. Hüküm, bu sınırlı çevrenin dışında kasden veya dikkatsizce süslerini göstermemesi gerektiğini ifade eder. Bununla birlikte, dikkat ve titizliğe rağmen, elde olmadan meydana gelen açılmaları da Allah affeder.
    38. "Babalar" hem anne, hem de baba yanından dedeleri ve büyük dedeleri de içine alır. Dolayısıyla, bir kadın kendi babası ve dedesine görünebildiği gibi, kocasının babası ve babasının babasına da görünebilir.
    39. "Oğullar" kadın ve erkek tarafından torunları ve küçük torunları da içine alır. Öz oğullarla üvey oğullar arasında herhangi bir ayırım yapılmamıştır.
    40. "Erkek kardeşler" öz ve üvey kardeşleri içine alır.
    41. "Erkek ve kız kardeşlerin oğulları", öz ve üvey erkek ve kız kardeşlerin oğulları, torunları ve küçük torunları içine alır.
    42. Yakınlardan sonra, diğer insanlara geçilmektedir. Bunları anlatmaya geçmeden önce karıştırma olmaması için üç noktanın anlaşılması yararladır:
    1) Bazı fakihler, bir kadının hareket ve süslerini gösterme serbestisinin bu ayette anılan akraba çevresiyle sınırlı olduğu görüşündedirler. Bu çevrenin dışında kalan herkes, amca ve dayıya varıncaya kadar bu listenin dışında kalır ve Kur'an'da anılmadıkları için kadın onların yanında da örtünmek zorundadır. Fakat, bu fakihlerin bu görüşü doğru değildir. Bırakın gerçek amcaları, Hz.Peygamber (s.a) Hz.Aişe'nin süt amcası karşısında bile tam anlamıyla örtünmesine gerek duymamıştır. Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz.Aişe'den gelen bir rivayete göre, bir defasında Ebu'l-Kays'ın kardeşi Eflah Hz.Aişe'yi görmeye gelir ve eve girmek için izin ister. Fakat,örtünme emri inmiş olduğu için, Hz.Aişe izin vermez. Bunun üzerine Eflah, "Sen benim yeğenimsin, seni kardeşim Ebu'l-Kays'ın karısı emzirdi" der. Buna rağmen, Hz.Aişe böyle bir yakınının yanında peçesiz bulunmaya izin olup olmadığında tereddüt eder. O esnada Hz.Peygamber (s.a) gelir ve Hz.Aişe'ye Eflah'ı görebileceğine hükmeder. Bu da gösteriyor ki, bizzat Hz.Peygamber (s.a) ayeti bu fakihlerin yorumladığı gibi yorumlamamış yani yalnızca ayette anılan yakınlara peçesiz görünmenin helâl olduğuna hükmetmemiş amca, dayı,damat ve süt akrabalar gibi kendileriyle evlenmesi haram olan yakınlar karşısında örtüye gerek olmadığına karar vermiştir. Tabiun'dan Hasan-ı Basri aynı görüşü benimsemiş ve bu görüş Ahkamü'l-Kur'an'da (cilt: 3 sh: 390). Alleme Ebu Bekr el-Cessas tarafından desteklenmiştir.
    2) Kendileriyle evlenmenin ebedi haram olmadığı yakınlar sorunu vardır ortada, bu yakınlar, ne kendilerine kadının süsleriyle görünebileceği mahrem yakınlar kategorisine, ne de başkaları karşısında olduğu gibi, kendileri karşısında da bütünüyle örtünmesi gereken tümden yabancılar kategorisine girmektedir. Herhalde kesin çizgilerle tesbit edilemeyeceğinden olsa gerek. İslâm bu konuda iki uç arasında benimsenmesi gereken yolu tayin etmemiştir. Böyle durumlarda örtüye uyup uyulmayacağı, karşılıklı ilişkilere, kadın ve erkeğin yaşına, ailevi ilişki ve bağlara ve (aynı veya ayrı evlerde oturmak gibi) daha bazı şartlara bağlı olacaktır. Bu konuda bizzat Hz.Peygamber'in (s.a) sergilediği örnek bize aynı yolu göstermektedir.
    Çok sayıda rivayet, Ebu Bekr'in kızı, Hz.Peygamber'in (s.a) baldızı Esma'nın Hz.Peygamber'in (s.a) karşısında peçesiz çıktığını ve en azından yüz ve ellerini örtmediğini aktarmaktadır. Bu durum, Hz.Peygamber'in vefatından bir kaç ay önce yapılan Veda Haccı'na kadar devam etmiştir. (Ebu Davud) .
    Aynı şekilde Ebu Talib'in kızı ve Hz.Peygamber'in yeğeni Ümmü Hani de yüzünü ve ellerini örtmeden Hz.Peygamber'in karşısına çıkardı. Bizzat kendisi, bunu doğrulayan bir olayı Mekke'nin fethiyle ilgili olarak nakleder. (Ebu Davud). Buna karşılık Hz.Abbas'ın oğlu Fazl'ı, (Hz.Peygamber'in (s.a) amca çocuğu) Rabia bin Haris b. Abdülmuttalib'in de oğlu Abdulmüttalib'i ailenin kazanan üyeleri olmadıkları için evlenemediklerinden bir iş ricasıyla Hz.Peygamber'e (s.a) gönderdiklerini görüyoruz. Her ikisi de Hz.Peygamber'i, (s.a) Fazl'ın amca veya hala kızı ve Abdülmuttalib bin Rabia'nın babasına da benzer bir biçimde yakınlığı olan Hz.Zeyneb'in evinde görürler. Hz.Zeynep karşılarına çıkmaz ve kendileriyle Hz.Peygamber'in (s.a) huzurunda bir perde arkasından konuşur. (Ebu Davud). Bu iki örneği birlikte ele alırsak, yukarda ifade ettiğimiz aynı sonuca varırız.
    3) İlişkinin kesin olmadığı durumlarda, mahrem yakınlarının yanında bile örtüye dikkat edilmelidir. Buhari, Müslim ve Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadise göre, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarından Sevde'nin cariyeden doğma bir erkek kardeşi vardı. Sevde'nin ve delikanlının babası, Utbe, kardeşi Sa'd b. Ebu Vakkas'a kendi sulbünden olduğu için bir yeğen olarak delikanlıya bakması vasiyetinde bulunur. Durum kendisine aktarılınca, Hz.Peygamber (s.a) Sa'd'ın iddiasını reddeder ve şöyle buyurur: "Çocuk kimin yatağında doğmuşsa ona aittir, zaniye ise recm gerekir". Hz.Peygamber (s.a) bununla da kalmaz ve Hz.Sevde'ye gerçekten erkek kardeşi olup olmadığı şüpheli bulunduğundan delikanlının karşısında örtüye bütünüyle riayet etmesini söyler.
    43. Arapça "" kelimesi, "onların kadınları" demektir. Burada tam olarak hangi kadınların kasdedildiğine geçmeden önce, burada geçen "en-nisa" kelimesinin yalnızca kadınlar, "nisai-hinne"nin ise "onların kadınları" anlamına geldiği belirtilmelidir. İlk durumda, müslüman bir kadının tüm kadınlar karşısında peçesiz görünüp, süslerini gösterebileceği anlamına gelir. Fakat "en-nisa" yerine "nisa-ihinne"nin kullanılışı bu serbestiyi belli bir çevreyle sınırlandırmıştır. Bu belli kadınlar çevresinin ne olduğu konusunda müfessirler ve fakihler farklı görüşler belirtmişlerdir.
    Bir gruba göre, "kadınları"ndan kasıt yalnızca müslüman kadınlar olup, zımmî veya başkası tüm gayri müslim kadınlar bu çevrenin dışındadır ve erkekler gibi onların karşısında da örtüye bütünüyle riayet edilmesi gerekir. İbn Abbas, Mücahid ve İbn Cüreyc bu görüşte olup, delil olarak şu olayı ileri sürerler. Halife Ömer, Ebu Ubeyde'ye yazar: "Bazı müslüman kadınların gayri müslim kadınlarla birlikte halka açık hamamlara gittiklerini duyuyorum. Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan müslüman bir kadının, vücudunu kendi toplumundan olmayan kadınların önünde açması helal değildir." Bu mektubu alan Hz.Ebu Ubeyde çok sarsılır ve bağırır: "Tenini ağartmak için hamama giden kadının yüzü kıyamet gününde kararsın." (İbn Cerir, Beyhaki, İbn Kesir.)
    İmam Razi'nin de içinde bulunduğu bir diğer grup, "kadınları"ndan kasdın istisnasız tüm kadınlar olduğu görüşündedir. Fakat, böyle olsaydı, "nisa-i hinne" yerine "en-nisa" kelimesinin kullanılması yeterli olacağından, bu görüşü kabul etmek mümkün değildir.
    Üçüncü ve daha akla yatkın Kur'an'a daha yakın görünen görüş, "kadınları"ndan kasdın, müslüman bir kadının, müslüman olsun olmasın, günlük hayatında yakından ilişki içinde bulunduğu ve her günkü ev işini paylaştığı vs. tanıdık-bildik kadınlar olduğunu belirtmesidir. Burada amaç, kültürel ve manevi kökenleri bilinmeyen veya geçmişleri şüpheli görünen ve dolayısıyla güvenilemezlik arzeden yabancıları çevrenin dışına çıkarmaktır. Bu görüşü, zımmî kadınların Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarını ziyarete geldiğini ifade eden sahih hadisler de desteklemektedir. Bu bağlamda göz önünde bulundurulması gereken ana nokta, dini inanç değil, ahlâkî karakterdir. Müslüman kadınlar gayri müslim de olsalar tanınmış ve güvenilir ailelerin soylu, iffetli ve faziletli kadınlarıyla görüşebilir ve içten sosyal bağlar kurabilirler. Fakat müslüman da olsalar, iffetsiz ah-lâksız ve adi kadınlar karşısında örtüye riayet etmelidirler. Bu kadınlarla bir arada bulunmak ahlâkî açıdan erkekle bir arada olmak kadar tehlikelidir. Bilinmeyen ve tanıdık olmayan kadınlar ise, en fazla mahrem olmayan yakınlar gibi davranılır. Bunlar karşısında yüz ve eller açılabilir, fakat vücudun kalan kısmı ve zinetler kapatılmalıdır.
    44. Bu emrin gerçek anlamı konusunda fakihler arasında büyük görüş ayrılıkları vardır. Bir grup, bu yalnız bir hanımın sahip olduğu cariyelerle ilgilidir der ve ilâhî hükmü, müslüman kadınların zinetlerini, ister müşrik, ister Yahudi, isterse Hıristiyan olsun, cariyeleri karşısında açabilecekleri, fakat örtünmenin amaçları açısından hür bir yabancı erkek gibi davranılması gereken köleleri karşısında görünemeyecekleri şeklinde tefsir eder.
    Bu, Abdullah b. Mes'ud, Mücahid, Hasan Basri, İbn Sirin, Said b. Müseyyeb, Tavus ve İmam Ebu Hanife'yle İmam Şafiî'nin bir görüşüdür. Bunlar, kölenin hanımına mahrem olmadığına, serbest kaldığında onunla evlenebileceğini delil getirirler. Dolayısıyla, onun salt köle olması, kendisine erkek mahremler gibi davranılmasını gerektirmez ve kadının onun karşısında serbestçe görünmesine izin vermez. Genel anlamda ve hem kölelere, hem de cariyelere uygulanabilecek şekilde kullanılan "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin yalnızca cariyelerle sınırlandırılmasının nedenini bu fakihler şöyle açıklarlar: İfade her ne kadar genelse de, içinde yer aldığı metnin siyak ve sibakı (öncesi ve sonrası) onu yalnızca cariyelere özgü kılmaktadır. Ayette "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi, hemen "kadınları"'ndan sonra gelmektedir, bu nedenle ayetten kadınların yakınları ve diğer arkadaşlarının kastedildiği dolayısıyla cariyelerin bu hükmün dışında tutulduğu gibi bir yanlış anlamaya meydan verilmemesi ve kadınların hür kadın dostları gibi, cariyeleri karşısında da zinetlerini açabileceklerini belirtmek için "ellerinin altında bulunanlar" ifadesi kullanılmıştır.
    Diğer grup, "ellerinin altında bulunanlar" ifadesinin, hem köleleri hem de cariyeleri içine aldığı görüşündedir. Bu da Hz.Aişe, Ümmü Seleme ve Hz.Peygamber'in (s.a) Evi'nin (Ehl-i Beyt'in) bir takım büyük alimleriyle İmam Şafiî'nin görüşüdür. Bunlar, yalnızca ifadenin genel anlamına dayanmazlar, görüşlerine Sünnet'ten de delil getirirler. Örneğin, bir defasında Hz.Peygamber (s.a) kölesi Abdullah b. Müsa'de el-Fezarî ile kızı Hz.Fatıma'nın evine gider. O zaman Hz.Fatıma'nın üzerinde ayaklarını açıkta bırakan bir entari vardı, başını örtse ayakları, ayaklarını örtse başı açıkta kalıyordu. Hz.Peygamber (s.a) kızının utandığını görünce, "Zararı yok, yalnızca baban ve kölen var" buyurdular. (Enes b. Malik'ten Ebu Davud, Ahmed, Beyhaki) . İbn Asabis'in rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) bu köleyi Hz.Fatıma'ya verir ve Hz.Fatıma onu yetiştirir, sonra da azad eder. (Ama, adam iyilik bilmez nankör bir yaramaz olur ve Sıffin savaşında Hz.Ali'ye ateşli bir düşman kesilerek Emir Muaviye'nin yanında yer alır.)
    Bu fakihler, görüşlerine bir diğer delil olarak, Hz.Peygamber'in (s.a) hadisini naklederler: "İçinizden biri kölesiyle mukatebe yapar ve köle de hürriyetini satın alacak gerekli araca sahip olursa, (sahibi olan) kadın, karşısındaki örtüsüne riayet etsin." (Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, Hz.Ümmü Seleme'den) .
    45. Bu ifadenin harfi harfine tercümesi şöyledir: "Erkeklerden bağlılarınız olup, hiçbir arzu taşımayanlar". Buradaki anlam açıkça, müslüman bir kadının mahrem erkeklerden ayrı olarak, şu iki şarta sahip olan erkekler karşısında da zinetlerini açabileceğidir: 1) Ancak ikinci derecede, yani kadına tabi bir statüde olmak, 2) Efendisinin karısı, kızı, kızkardeşi veya annesi hakkında kötü düşünce veya arzu taşımayacak şekilde, yaşlılık, güçsüzlük, yoksulluk ve düşük sosyal mevkilerde olma gibi nedenlerle cinsel etkilerden uzak bulunmak. Bu hükmü, ona itaat etmek için salim bir zihinle inceleyen herkes, kötüye kaçma yol ve araçları aramaya kaçmadığı takdirde, bugün evlerde istihdam edilen hamal, aşçı, şoför ve diğer yetişkin hizmetçilerin bu kategoriye girmediğini teslim edecektir. Müfessir ve fakihlerce yapılan açıklamalar bu ayette kasdedilen erkeklerin tümünü ortaya koymaktadır. Şöyle ki:
    İbn Abbas: Kadınlara karşı hiç ilgi duymayan alık kimseler.
    Katade: Sadece gerekli rızkını sağlamak için size bağlanmış olan yoksullar.
    Mücahid: Yalnızca yiyeceğe ihtiyaç duyup, kadınlara karşı ilgisi olmayan alık erkekler.
    Şa'bi: Her bakımdan efendisine bağlı olan ve evdeki kadınlara kötü nazarla bakma cesareti bulunmayan kimseler.
    İbn Zeyd: Bir aileye o ailenin üyesi sayılacak kadar uzun süre hizmet etmiş ve evin kadınlarına karşı hiçbir arzu taşımayan erkekler. Bu erkekler yalnızca geçimlerini sağlamak için evdedirler.
    Tavus ve Zuhrî: Kadınlara karşı hiç bir arzu duymayan ve duyma cesareti de olmayan saf kimseler, (İbn Cerir, cilt: 18, sh: 95-96, İbn Kesir, cilt: 3 sh: 285) .
    Bu konudaki en güzel açıklama Hz.Peygamber (s.a) zamanında meydana gelen ve Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî ve İmam Ahmed'in Hz.Aişe ve Hz.Ümmü Seleme'den rivayet ettikleri şu olaydır: Medine'de, iktidarsız ve cinsel etkilerden uzak sanıldığından, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımlarının yanına serbestçe girebilen bir hadım erkek (Hunsa) vardı. Hz.Peygamber (s.a) bir gün hanımlarından Hz.Ümmü Seleme'nin evine gittiğinde, bu adamı kardeşi Abdullah b. Ebi Ümeyye ile konuşurken işitti. Abdullah'a ertesi gün Taif'i fethederlerse, hemen Gaylan Sekafi'nin kızı Bedia'yı elde etmesini tavsiye ediyordu. Sonra, Bedia'nın güzelliğini ve çekiciliğini övmeye başladı ve o kadar ki, onun gizli yerlerini tasvir etmeye kadar gitti, Hz.Peygamber (s.a) bunları duyunca şöyle dedi: "Ey Allah'ın düşmanı, sanki onun her yanını görmüşsün". Sonra da, bu adam karşısında kadınların örtüye tam riayet etmelerini bir daha onun evlere alınmamasını emretti. Bunun ardından, onu Medine'den çıkardı ve diğer hadımların da evlere girmelerini yasakladı. Çünkü kadınlar onların varlığına aldırmazken, onlar bir evdeki kadınları diğer evlerdeki erkeklerin karşısında tasvir ediyorlardı.
    Bu da gösteriyor ki, "cinsel arzu duyamayan" ifadesi, yalnızca fiziksel iktidarsızlığı belirtmemektedir. Fiziksel açıdan iktidarsız olmakla birlikte, içten içe cinsel arzu besleyen ve kadınlara karşı ilgi duyan kişiler pek çok şerlere neden olabilirler.
    46. Yani, cinsel duyguları henüz uyanmamış olan çocuklar. Bu da, en fazla 11-12 yaşındaki çocuklar için geçerli olabilir. Bu yaşın üstündeki çocuklar, henüz bülüğa ermemiş bile olsalar, cinsel duygu sahibi olmaya başlarlar.
    47. Hz.Peygamber (s.a) bu hükmü yalnızca süs eşyalarının şıngırtısıyla sınırlamış, bundan bakışın yanısıra, duyguları harekete geçirecek her türlü şeyin, Allah'ın kadınlara zinetlerini göstermeme emrindeki amaca aykırı olduğu ilkesini çıkarmıştır. Bu nedenle, kadınların koku sürünerek dışarı çıkmalarını da yasaklamıştır. Hz.Ebu Hureyre'ye göre, bu konuda şöyle buyurur o: "Allah'ın kadın kullarını mescidlere gelmekten men etmeyin, şu kadar ki, koku sürünerek gelmesinler." (Ebu Davud, İmam Ahmed) .
    Bir başka rivayete göre, Ebu Hureyre mescidden gelen bir kadına rastlamış ve onun koku süründüğünü hissedince kendisini durdurarak, "Ey Allah'ın kadın kulu, mescidden mi geliyorsun?" diye sormuş, kadının "evet" demesi üzerine de, "Habibim Ebu'l-Kasım'ın (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: "Kokuyla mescide gelen kadının namazı, o kadın cinsel ilişkiden sonra yıkandığı gibi yıkanmadıkça kabul olunmaz" demiştir. (Ebu Davud, İbn Mace, İmam Ahmed, Nesaî) .
    Ebu Musa el-Eş'arî Hz.Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Halkın onun kokusundan zevk alacak şekilde, koku sürünmüş olarak yoldan geçen bir kadın şöyle şöyledir: Oldukça sert sözler kullanmıştır." (Tirmizi, Ebu Davud, Nesaî) . Onun bu konudaki emri kadınların parlak renkli, fakat hafif kokulu parfümler (kokular) kullanması şeklindeydi (Ebu Davud) .
    Hz.Peygamber (s.a) kadın seslerinin gereksiz yere erkeklerin kulaklarına gitmesini de tasvip etmemiştir. Gerçek ihtiyaç durumunda, bizzat Kur'an kadınların erkeklerle konuşmalarına izin verdiği gibi, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımları da dinî konularda halkı aydınlatırlardı. Fakat, hiçbir gerekçe veya dini ya da ahlâkî bir amaç olmadığı durumlarda, kadınların seslerini erkeklere duyurmaları tasvip edilmemiştir. O kadar ki, imam cemaata namaz kıldırırken yanılır veya atlamada bulunursa, erkeklerin "Sübhanallah" demeleri gerekirken kadınlar yalnızca el çırparlar. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud, Nesaî, İbn Mace) .
    48. "Allah'a tevbe edin": Bu konuda şimdiye kadar işleye geldiğimiz hatalar nedeniyle Allah'tan bağışlanma dileyin ve Allah ve Rasûlü'nün koyduğu hükümler doğrultusunda gidişatınızı düzeltin.
    49. Bu hükümlerin inmesinden sonra, İslâm toplumunda Hz.Peygamber'in (s.a) yaptığı diğer düzeltmeleri de vermek yararlı olacaktır. Şöyle ki:
    1) Başka erkeklerin (akraba da olsalar) bir kadını gizlice görmelerini veya kadının mahrem yakınlarının yokluğunda onunla oturmalarını yasaklamıştır. Hz.Cabir İbn Abdullah, Hz.Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Kocaları evde bulunmayan kadınların yanına girmeyin, çünkü şeytan kan gibi sizin içinizde dolaşır." (Tirmizi) .
    Yine, Hz.Cabir'in rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Allah'a ve ahiret günü'ne inanan kimse, yanında mahrem bir yakını bulunmayan kadının yanına girmesin. Çünkü bu durumda üçüncü kişi şeytandır." (İmam Ahmed) . İmam Ahmed, Amir b. Rabia'dan buna benzer bir hadis daha rivayet eder. Bizzat Hz.Peygamber (s.a) bu konuda son derece titizdi. Bir defasında, geceleyin hanımı Hz. Safiye'yi evine getirirken, Ensar'dan iki adam yanlarından geçer. Hz.Peygamber (s.a) onları durdurarak şöyleder: "Yanımdaki kadın karım Safiye'dir." Onlar da "Sübhenallah ey Allah'ın Rasûlü, senin hakkında hiç şüphe edilir mi?" derler. Hz.Peygamber (s.a) şöyle cevap verir: "Şeytan insanın vücudunda kan gibi dolaşır. Zihinlerinize kötü bir düşünce yerleştirir diye korktum." (Ebu Davud) .
    2) Hz.Peygamber (s.a), erkeğin elinin namahrem kadının bedenine dokunmasını tasvip etmemiştir. Bu yüzden, biat esnasında erkeklerin elini sıkarken, bunu kadınlara karşı hiç yapmamıştır. Hz.Aişe, Hz.Peygamber'in hiç bir yabancı kadına dokunmadığını söyler. Kadınlarla sözle biatlaşır ve bu bitince de, "Gidebilirsiniz, biatınız tamamdır" derdi. (Ebu Davud) .
    3) Kadınların yanlarında mahremleri bulunmadan veya na-mahremle birlikte yolculuğa çıkmalarını şiddetle yasaklamıştır. Buhari ve Müslim'in İbn Abbas'tan rivayetine göre, Hz.Peygamber (s.a) bir hutbelerinde şöyle buyurmuşlardır: "Hiç bir erkek, yanında mahremi bulunmadığı sürece yalnızken bir kadının yanına giremez ve hiç bir kadın, yanında mahremi bulunmadan tek başına yolculuğa çıkamaz." Bir adam kalkar ve der: "Karım Hacc'a gidecek, fakat bana bir sefere katılma emri verildi." Hz.Peygamber (s.a) buna şöyle karşılık verir: "Karınla Hacc'a gidebilirsin."
    Aynı konuda sahih hadis kaynaklarının İbn Ömer, Ebu Said el-Hudri ve Ebu Hüreyre'den rivayet ettikleri hadislerde, Allah'a ve ahiret günü'ne inanan müslüman bir kadının yanında mahremi olmadan yolculuğa çıkamayacağı ifade edilmektedir. Şu kadar ki, yolculuğun uzunluğu ve süresi hakkında bazı farklı rivayetler vardır. Bazı rivayetlerde, yolculuğun asgari sınırı 12 mil olarak gelmekte, bazıları bir gün, bir gün bir gece, iki gün veya hatta üç günlük bir süre koymaktadır. Bu farklılık, rivayetlerin sıhhatine gölge düşürmediği gibi, içlerinden birini diğerlerine tercihle kabul etmemizi de gerektirmez. Rivayetlerin arasını bulmak için, Hz.Peygamber'in (s.a) farklı durumlarda şartlara ve durumun gereğine göre farklı talimatlarda bulunduğu söylenebilir. Sözgelimi, üç günlük yolculuğa çıkan bir kadın mahremsiz çıkmaktan yasaklanırken, bir günlük yolculuğa çıkan bir başkası da aynı şekilde yasaklanmış olabilir. Burada ana sorun, farklı durumlarda farklı kişilere farklı talimat vermek değil, İbn Abbas hadisinde ifade olunduğu üzere, bir kadının mahremsiz yolculuğa çıkamayacağı ilkesidir.
    4) Hz.Peygamber (s.a) cinslerin serbestçe karışımına uygulamalarıyla engel olduğu gibi, bunu şifahen de yasaklamıştır. İslâm'da Cum'a ve cemaat namazlarının önemi herkesin malumudur. Cum'a namazı bizzat Allah tarafından farz kılınmış, cemaatle namazın öneminin derecesi ise şu hadiste ifadesini bulmuştur: "Eğer bir kişi gerçek bir özrü olmaksızın mescide gelmez ve namazını evde kılarsa, Allah bu namazını kabul etmeyecektir." (Ebu Davud, İbn Mace, Darekutnî, Hakim, İbn Abbas'tan) . Böyleyken Hz.Peygamber (s.a) kadınları Cum'a namazından muaf tutmuştur. (Ebu Davud, Darekutnî, Beyhakî) .
    Cemaatle namazlara gelip gelmemeleri konusunda ise kadınları serbest bırakmış ve "Mescidlere gelmek isterlerse kendilerine engel olmayın" buyurmuşlardır. Bununla birlikte, kadınların namazlarını evde kılmalarının mescidde kılmaktan daha faziletli olduğunu da belirtmekten geri durmamışlardır. İbn Ömer ve Ebu Hureyre şu rivayette bulunurlar: "Allah'ın kadın kullarını Allah'ın mescidlerine gelmekten men etmeyin." (Ebu Davud). İbn Ömer'den gelen diğer rivayetler de aynı mealdedir: "Kadınların geceleyin mescidlere gelmelerine izin verin." (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesaî, Ebu Davud). Ve "Evleri, kendileri için mescidlerden daha iyiyse de, kadınlarınızı mescidlere gelmekten alıkoymayın." (İmam Ahmed, Ebu Davud). Ümmü Nümeyd es-Saîdiyye bir keresinde Hz.Peygamber'e (s.a): "Ey Allah'ın Rasûlü! Namazımı senin imamlığında kılmayı çok arzu ediyorum" der. Rasul-i Ekrem (s.a) şöyle cevap verir: "Namazını odanda kılman taraçada kılmandan hayırlıdır. Namazını evinde kılman, yakınınızdaki mescidde kılmandan hayırlıdır, namazını yakınınızdaki mescidde kılman ana mescidde kılmandan hayırlıdır." (İmam Ahmed, Taberanî). Ebu Davud, Abdullah İbn Mes'ud'dan aynı mealde bir rivayette bulunur.
    Hz.Ümmü Seleme'ye göre Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kadınlar için mescidlerin en hayırlıları evlerinin en iç bölmeleridir." (İmam Ahmed, Taberanî). Hz.Aişe, Emeviler zamanında hakim olan şartları görünce, "Hz. Peygamber kadınların bu tür davranışlarına şahit olsaydı, İsrailoğluları kadınlarına yapıldığı gibi, onları da mescidlere girmekten mutlaka men ederdi." (Buhari, Müslim, Ebu Davud).
    Hz.Peygamber, Mescidi'nde kadınların girmesi için ayrı bir kapı ayırmış ve kendi zamanında Hz.Ömer de erkeklerin bu kapıdan girmelerini yasaklayan kesin emirlerde bulunmuştu. (Ebu Davud). Cemaatle kılınan namazlarda kadınların erkeklerin arkasında ayrı saf tutmaları emrolunmuştur, ayrıca, namazın bitiminde Hz.Peygamber ve ashabı, kadınlar erkeklerden önce mescidden çıksınlar diye bir süre beklerlerdi. (İmam Ahmed, Buhari) .
    Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Erkekler için safların en iyisi ön saf, en kötüsü de (kadınların safına en yakın olan) son saftır, fakat kadınlar için safların en iyisi en son saf, en kötüsü de (hemen erkeklerin arkasındaki) ön saftır." (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi,Nesaî, İmam Ahmed.)
    Kadınlar bayram namazlarına da katılırlardı. Şu kadar ki, erkeklerden ayrı kapalı bir yerde bulunurlardı. Hutbeden sonra Hz.Peygamber (s.a) kendilerine ayrıca hitabede bulunurdu. (Ebu Davud, Buhari, Müslim). Bir keresinde Hz.Peygamber erkeklerle kadınları kalabalık içinde yan yana giderlerken gördü ve kadınları durdurarak şöyle dedi: "Yolun ortasından yürümeniz doğru değildir, kenarlardan yürüyün". Bunu duyan kadınlar hemen duvar boyunca yürümeye başladılar. (Ebu Davud) .
    Bütün bu hükümler, kadın-erkek karışık toplantıların İslâm'ın ruhuna bütünüyle aykırı olduğunu gösterir. Erkeklerle kadınların Allah'ın kutsal evlerinde namaz için yanyana durmalarına izin vermeyen İlâhî Kanun'un, onların okullarda, dairelerde, kulüplerde ve diğer toplantı yerlerinde serbestçe bir arada bulunmalarına izin vermesi düşünülemez.
    5) Kadınların normal ölçülerde makyaj (süslenme) kullanmalarına izin, hatta bu konuda talimat vermiş, fakat aşırı makyajı (süslenme) kesinlikle yasaklamıştır. O dönemde Arap kadınları arasında geçerli olan makyaj ve süs çeşitlerinden aşağıdakileri lânetlemiş ve toplum için yıkıcı bulmuştur:
    a) Daha uzun ve sık göstermek için saça fazladan yapay saç takmak,
    b) Vücudun çeşitli kısımlarına dövme yapmak ve yapay benler meydana getirmek,
    c) Belli bir görünüm vermek için kaşları yolmak veya daha açık bir görünüm kazandırmak için yüzdeki tüyleri yolmak,
    d) Daha çok inceltmek için dişleri ovalamak, ya da dişlerde yapay delikler açmak,
    e) Yapay bir renk ve görünüm kazandırmak için yüzü safran veya daha başka kozmetiklerle ovmak.
    Bu talimatlar Kütübü Sitte ve Müsned'i Ahmed'de Hz.Aişe, Esma bint-i Ebu Bekir, Hz.Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Emir Muaviye'den güvenilir ravilerce rivayet edilmektedir.
    Allah ve Rasûlü'nün bu apaçık hükümlerini öğrendikten sonra, bir müslümanın önüne iki yol açılır. Ya günlük hayatında bu hükümleri uygulayıp kendisini, ailesini ve toplumunu, ortadan kaldırılmaları için Allah ve Rasûlü'nün böylesine ayrıntılı hükümleri koyduğu kötülüklerden temizleyecek, ya da bir takım zaafları nedeniyle bu hükümlerin bir veya bir kaçını çiğneyip, hiç olmazsa günah işlediğini bilecek ve bunu böyle kabul ederek, yaptığına fazilet etiketi vurmayacaktır. Bu seçeneklerin dışında, Kur'an ve Sünnet'in açık hükümlerine aykırı olarak, Batı türü bir hayat tarzını benimseyenler ve sonra da müslümanlığı kimseye bırakmayıp, İslâm'da örtünme diye bir şeyin olmadığını açıkça iddia edenler, yalnızca itaatsızlık suçunu işlemekle kalmazlar, aynı zamanda cahilliklerini ve münafıkça inatlarını da sergilemiş olurlar. Böyle bir tavır, ne dünyada doğru düşünen biri tarafından onaylanabilir, ne de ahirette Allah'ın nimetine hak kazanabilir. Fakat gel gör ki, müslümanlar arasında yer alan ve münafıklıklarında öylesine mesafa katetmiş bulunan birtakım münafıklar, ilahi hükümleri gerçek dışı görerek reddetmekte ve gayrı müslim toplumlardan ödünç aldıkları yaşama biçimlerinin doğru ve gerçeğe dayalı olduğuna inanmaktadırlar. Böyleleri asla müslüman değildirler, eğer müslüman sayılacak olurlarsa, İslâm ve İslâmdışı kelimeler bütün anlam ve önemini yitirecektir. Eğer müslüman adlarını değiştirmiş olsalar ve İslâm'ı terkettiklerini açıkça ifade etseler, o zaman hiç olmazsa medenî ve manevî cesaretlerinin bulunduğunu söyleriz. Ama, bu kişiler tüm yanlış tavırlarına rağmen, kendilerini müslüman olarak sunmaya devam etmektedirler. Dünyada bunlardan daha bayağı bir insan sınıfı herhalde bulunamaz. Böylelerinden, böylesi bir karakter ve ahlâk taşıyanlardan her türlü yalan, hile, aldatma ve iffetsizlik beklemek mümkün değil midir.
  • * “O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.
    * Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz!” (Hud 112-113)
    * “İşte bunun için, durma tevhid üzerinde anlaşmaya davet et. Ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların nefsani heveslerine sakın uyma! …”(Şûrâ 15)

    ** Müminler için ağır sorumluluklar yükleyen bu kavram, bizler için çok büyük bir öneme haizdir.

    Bu hitaplar, doğrudan Peygambere olmasına rağmen, O’nun (sav) şahsında bütün müminlere de yöneliktir. Vahye ilk teslim olan ve takvada daha üstünü de bulunmayan Hz. Muhammed’e (sav) sanki bir “uyarı” şeklinde yönelen “emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” hitabı, uyulması gereken hususun ciddiyetini yeterince göstermektedir. Bu nedenledir ki, Resulullah (sav)’ın “bu hitabın karşısında saçlarım ağardı.” dediği naklolunmuştur.

    Bu ayetin nüzul gerekçesine ilişkin olarak Hud Suresi 12. ayette gerekli izahatı bulmamız mümkündür. Müşriklerin Allah’ın Resulünü yolundan döndürmek için çeşitli yollar denedikleri bilinmektedir. Bunlardan biri de O’nun psikolojisini tahribe yönelik çabalarıdır. Nitekim bu nedenle “O Allah’ın elçisi ise üzerine gökten bir hazine indiriliverse ya” veya “Yanında melekler gelip O’nun peygamberliğine şahitlik ediverse ya” diyerek, O’nun halet-i ruhiyesini bozmak ve vahyi tebliğden vazgeçirmek istemektedirler. Ayette bu hususa şöyle değinilmektedir:

    “Belki de sen (müşriklerin "Ona (gökten) bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi!" demelerinden ötürü sana vahyolunan âyetlerin bir kısmını (duyurmayı) terk edeceksin ve bu yüzden ruhun daralacaktır. (İyi bil ki) sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekîldir.” (Hûd 12)

    İbn-i Abbas Kur’an’ın tamamı içinde Resulullah’a bundan daha şiddetli ve çetin bir ayet gelmediğini söyler. O Makam-ı Mahmud sahibi ve yüce bir ahlak üzere olmasına rağmen Rabbinin bu hitabına muhatap olmuştur. Bu ne kadar büyük bir ikazdır. Gerçektende istikamet üzere dosdoğru olmanın önemini bundan daha iyi anlatan başka bir örnek yoktur.

    O halde Resulullah (sav)’e ve müminlere emredilen bu ağır sorumluluk nedir? Bilinmelidir ki; Resulullah (sav) de bir insandır ve muhataplarının kimi sözleri O’nu etkilemektedir ve bu sözler O’nun kalbini daraltmaktadır. Rabbi vahiyleriyle O’nu zaman içinde eğitmekte ve bütün kulları için en güzel örnek haline getirmektedir. Ancak bu süreç, bizzat hayatın içinde cereyan etmektedir ve Resulullah de bu süreci bir beşer olarak yaşamaktadır. O’nun kalbini daraltacak müşriklerin sözlerinden mahzun olmakta, kimi zaman müşriklerin hevalarına uymaması konusunda sert uyarılar almakta ve “şah damarının koparılması” tehdidine dahi muhatap olmaktadır. Elbette Resulullah hiçbir zaman müşriklerin hevalarına tabii olmamıştır. Fakat bu iddialara cevap verirken beşer tabiatının gereği olarak, kimi zaman bazı zorluklar yaşamış olması da tabiidir.

    Gerçekten doğru yol üzerinde sebat etmek zorlu işlerdendir. Şeytan, her yerden yaklaşır ve türlü tuzaklar kurar. Bunlara karşı uyanık olunmalıdır.

    Müminler kimi zaman ağır musibetlerle imtihan olurlar, sabırları denenir; kimi zaman fetih, nasr ve nimet verilerek şükredip etmeyecekleri konusunda imtihan edilirler. Kimi zaman dünya hayatının süsü, yol üzerindeki engellerden biri olarak önlerine çıkar. İman ettik demekle Cennet’e gireceklerini ve imtihan edilmeyeceklerini sananlar, kimi zaman korku ve açlık ile, mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltme ile imtihan olunurlar. Kimi zaman Musa’nın Rabbi’ne teslim olduk dedikleri için ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi imtihanına muhatap olurlar ve içlerinde de peygamberleri olduğu halde; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek ölçüde ağır şekilde imtihan edilirler. Bu zorluklara göğüs geren müminlerin imtihanı bununla da bitmez. Zira eğitim süreci bir bütündür. Ve her yönde kemale ermedikçe, takvaya ulaşılmaz.

    Müminlerin karşılaşacakları diğer bir zorluk ise “geçici dünyanın süsü” ile imtihan edilmektir. Şeytan her yolun başına oturur ve dünya hayatının nefse hoş gelen ziynetlerine çağırır. Zorluk sınavından başarıyla çıkan kimseler ise, daha ziyade bu sınavla zorlanırlar ve yolda dökülenlerden olurlar. Kur’an, bu konuda Resulullah’ı, müşriklerin hevalarına uymaması konusunda defalarca uyarmıştır.

    “Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara 120)

    Bu uyarılardaki vurgu sadece Kuran’a ittiba ile sınırlı değildir; bilakis, yola çıktıktan sonra, yolun zorluk ve tüm tuzaklarına tabi olmamayı da ihtiva eder. Müminler Cennetin kolay elde edilemeyeceğini, canları ve malları karşılığında ona ulaşabileceklerini bilmelidirler. “İnandık” demekle bırakılmayacaklar ve imtihan edileceklerdir. Müminler “yoldan çıkmamak” konusunda hassas olmalıdırlar. Müminler kendilerine bir “hayır” dokunduğunda sevinip şımarmamak ve böbürlenmemekle emrolunmuşlardır. Nimetler sınanmak amacıyla verilir ve gereğinin yapılıp yapılmadığı sorulur. Müminler dünyanın geçici nimetlerine aldanmamalıdırlar.

    “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir…” (Enam 32)

    “Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” (Ankebut 64)

    “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Hadid 20)

    Müminler fetih ve Allah’ın yardımı geldikten sonra bile istiğfar etmekle emrolunmuşlardır. Allah yolunda elde edilmiş olsa da fetih ve Nasr dahi insanı azdırabilir ve dalalete kapı aralayabilir.

    O halde her halükârda dosdoğru duruş sahibi olmak gerekir. Yani önce İlahı birlemek, sonra sadece O’nun emirlerine, kendi heva ve hevesimizden ilaveler yapmadan yine O’nun emrettiği şekliyle tabi olmak, bunu yaparken de yine O’nun bizlere “en güzel örnek olarak sunduğu” habibinin metoduyla yorulmak, sadece O’nun rızası için, O’nun adaletini dünyada geçerli kılacak çalışmayı yapmak lazımdır.

    İstikamet üzere olmak, mücadele sürecinde müşriklerin belirli dönemlerde denedikleri tuzaklara karşı da uyanık olmayı gerektirir. Müşrikler sahip oldukları zenginlik ve refahın niçin müminlere de verilmediğini sorarak onların zihinlerinde kuşkular oluşturmak isterler. Peygambere tabi olanların “en alt tabakadan” insanlar olduğu“ şayiasını yayarak Peygamberinin davetinin de en alt tabakadakilerin süfli işlerinden olduğu imasında bulunurlar. “Niçin yanınızda hazine yok?”, “Hani nerede melekten orduların?”, “Öncekilere verilen mucizelerden sen niye gösteremiyorsun?” türünde kuşkular üreterek, insanları "zayıf damarlarından" yakalamak ve yoldan çıkarmak isterler. Allah ise müşriklerin bu “saf bozucu” iddialarına karşı, ganiy olanın kendisi olduğunu, müşriklerin geçici olarak sahip olduğu ve böbürlendikleri dünya nimetlerinin, iktidarın ve zenginliğin onları kurtarmaya yetmeyeceğini beyan eder ve müminlere de bu ifsat edici (bozguncu) vesveseler karşısında, gevşemeden, sabır ve namazla kendisinden yardim istemelerini öğütler. Kafirlerin sahip olduğu bu geçici nimetler, bazen müminlerin aklında kimi soru işaretleri bırakabilir. Ve kendi kendilerine; “madem biz üstün olan Allah’ın hizbindeniz; o halde neden, onların sahip oldukları bizlerde yok” diye sorabilirler. Bu şeytanin vesvesesidir ve cevabını yine Kur’an vermektedir. Emredildiği şekliyle çalışan ve bu yolda sebat gösteren müminlere Yüce Allah (cc) şöyle vadeder:

    “…o günleri insanlar arasında çevirip durmaktadır...” (Ali İmran 140)

    “…zalimler nasıl bir inkilap ile devrildiklerini göreceklerdir.” (Şuara 227)

    “…(dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir; yapmakta oldukları şeyler (zaten) bâtıldır.” (Hud 16)

    “(Bunlar iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” (Kehf 104)

    “Allah “Yeryüzünde müminleri mirasçı kılacaktır.” (Kasas 5)

    “…Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır...” (Enbiya 105)

    Fakat bu vaadin gerçekleşmesi için de bazı şartları vardır. Bu şartların en önceliklilerinden biri de, tavizler karsısında uyanık olmaktır. Kafirler, müminleri yoldan çıkarmak için, verecekleri küçük bir taviz karşılığında onları “uzlaşmaya” davet ederler. Buna göre müminler “yönetime” katılmalıdırlar. Eğer böyle yapıp da Darul Nedve’ye girmeyi kabul ederlerse, Mekke şirk düzenini onaylamış olacaklardır. Müşrikler bunun bilincindedir ve “Biraz sizin Tanrınıza biraz da bizim tanrımıza tapalım” önerisini bunun için getirirler. Hatta “kadınsa kadın, paraysa para, krallıksa krallık” teklif ederler. Yani bir anlamda “İslamizasyon” politikası uygularlar. Ama vazgeçemeyecekleri bir şartları vardır; putlarına sövülmeyecektir. Yani şirk düzenlerinin temellerine ilişilmeyecektir. İşte bu apaçık bir tuzaktır. Müminler buna aldanmamalıdır. Her halükârda:

    “…Hüküm yalnız Allah’a aittir.” (Yusuf 40)

    Ayetinde olduğu gibi haykırmalıdırlar.

    Müminler asla; “bugüne kadar rejimin kaymağını hep başkaları yediler, bugün biraz da Müslümanlar yesinler” dememelidirler. Müminler asla “fundamentalizm para etmedi, o halde bir de tek parti iktidarında ülke yönetimini biz devralalım. Önce ekonomiyi vs. düzeltelim, sonra başörtüsü gibi meselelerle ilgileniriz” dememelidir. Müminler asla “ülke menfaatleri neyi gerektiriyorsa onu yapacağız” diyerek Müslüman kardeşinin canını, namusunu, kanını satmamalıdırlar. Müminler asla “sistemi içeriden fethetme” yöntemine tevessül etmemelidirler. Belki bu düşünce nefse hoş gelebilir; ama bu yol yol değildir. Yolcusunu perişan eder, zelil kılar, delalete sürükler. Bu bizzat Kur’an ifadesiyle Allah (cc)’nın Hud Süresinde bildirdiği üzere zulmedenlere meyletmektir. Akıbeti ise hüsrandır. “Yönetime katılma” dişlilerin parçası olmayı kabul etmektir. Müminler şirk düzeninin dişlisi olmak yerine o dişlilere tabiri caizse “çomak sokmalıdırlar”. Çünkü bu çarklar işledikçe arasına girenleri sistemin istediği ayarda öğütecektir. Bu nedenle Hz Peygamber Darul Nedve’nin başına geçmesi tekliflerini; “bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz, yolumdan dönmem” diyerek, kesin bir dille reddetmiştir. Yine O (sav) asla; “önce şu krallığa bir geçeyim, iktidarımı bir perçinliyiyim, ekonomiyi, ahlaki vs. düzelteyim, sonra tevhidi açıklar; insanları emredildiğim yola davet ederim, iktidarın imkanlarını da bunun için kullanırım” dememiştir. Zira O (sav) bilmektedir ki, daveti başta gizlediğinde, bir daha asla geri dönemeyecektir. Dönmek istese de müşrikler bu kez; “Seninle aramızda bir anlaşmamız vardı; anlaşmamızı niçin bozuyorsun, niçin sözünde durmuyorsun?” diyerek, kendisini sıkıştıracaklardı. Çünkü yanlış üzerinde ne kadar mesafe alınırsa, doğrudan o kadar uzaklaşılmış olur. Bu nedenle Hz. Peygamber, Rabbani yönetimin gereğine uymuş, onların bütün uzlaşma tekliflerini reddetmiş ve bu konuda en ufak bir gevşeme göstermemiştir. Evet bu reddiye, günümüz liderlerinin Müslümanlar adına, İslam adına kafire sunduğu uzlaşma ve yozlaşma tekliflerine hayır demektir!

    Yine bu reddiye, İslam adına, sisteme zararsız, tabiri caizse sistemin muhafızlığını yapacak kalifiye elemanlar yetiştirmeye hayır demektir.

    Yine bu reddiye, her ne amaçla olursa olsun, zalimin zulmünü meşrulaştıracak olan, ortaklık, başkanlık tekliflerine hayır demektir!

    İlahlaşan kişi veya kurumlar ne kadar dayatırlarsa dayatsınlar özel alanda farklı, kamusal alanda farklı düşünmek ve davranmak gibi bir lüksümüz yoktur bizim! İslam hayatın her alanını düzenleyen hükümler getirmiştir. Bugünkü uzlaşmacı, diyalogcu, tavizci liderlere sormak lazımdır. Sizler İslam adına kimi örnek aldınız da Müslümanları peşinizden sürüklüyorsunuz? Yine sormak lazımdır ki, (haşa) Allah (cc) ve Resulünden daha mi iyi siyasetçisiniz de; O’nun Resulüne emrettiği metodun dışına çıkarak, heva ve heveslerinizden alternatif yolar üretip Müslümanları selin sürüklediği çer-çöpler haline getiriyorsunuz.

    Ve dönüp müminlere sormak lazımdır: Allah Resulünün yolunda mı yoksa O’nun metodunu dahi bilmeyen insanların ürettiği yollarda mı yorulacaksınız?

    Ve yine sormak lazımdır müminlere: Bizim iradelerimizi kimler elimizden aldı? Kim bizim malımızı-mülkümüzü talan etti? Kimler bizi dilenciliğe mahkum etti? Kimler bizi bizim anlamadığımız birtakım tanımların, yaftaların içine hapsetti; kim tanımladı bizi? Kim ölü toprağı saçtı üzerimize? Kim toprağımızı, ekmeğimizi, denizimizi, ırmağımızı, otlağımızı, bahçemizi, ormanımızı kirlettikten gayri, zihnimizi de kirletti? Elimizdeki, dilimizdeki, kitabımızdaki kelime ve kavramlarımızı alıp da bize ‘yeni(!)’, ‘çağdaş(!)’, ‘muasır uygarlık seviyesini yakalamış(!)’ kelime ve kavramları kimler yutturdu? Kimler bizi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kapısında ‘hak’ aramaya yöneltti? Duamızı kim çaldı? Seherlerde tabiatla birlikte uyanıp, Rablerini zikreden bizleri, gece yarılarına kadar televizyon denen aygıtla halvet kılarak, leş gibi bir uykudan sonra sabahleyin ancak mesaiye geç kalmayacak biçimde kalkar vaziyete bizi kimler getirdi? Dua yerine, kadın bedeni pazarlayan reklamları kim ezberletti bizlere? Tekasür suresini unutturup, paralarımızı faize yatırmayı kim tavsiye etti bize? Rızkı Allah’tan bilen biz Müslümanları kim rızkın kulu yaptı? Hani Allah ekberdi? Hani Allah Kerimdi? Hani Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktu? hani nerede namusumuz? Hani Müslümanların hiçbir şekilde pazarlık konusu yapmadıkları şeylerin başında gelen kadın şerefi ve asaleti? Hani Müslüman kadının saçının bir teli bile haramdı? Hani kadın, yani namus yüzünden kan akar, savaş çıkardı, ne oldu da kadınlarımızı, kızlarımızı üç beş kuruş kazanç getirecek diye kapitalizmin kokuşmuş ofislerinde modernlik adına soyundurup hizmetçi yaptık? Kadınlarımızın köyde tarlada çalışmalarını bunun için mi eleştiriyorduk? Ne çabuk unuttuk aç yatan komşumuzu? Lükse ayırdığımız paraların izahını ne de kolay yapar olduk böyle?

    Hele de şu, peşinde sürüklendiğimiz liderlerin, daha düne kadar kara dediklerine bugün ak demeleri yok mu?

    Kimi Müslüman kimlikli insanlar, çok değil; bundan on sene öncesine kadar, şeytani düzen olarak açıklamakta beis görmedikleri demokrasiyi, bugün nasıl da bu çağda olabilecek en iyi ve en ideal tek rejim olarak görmektedirler? Ne değişti on yılda? Yoksa dünya yandı yıkıldı, yeniden kuruldu da, bütün kavramlar yeniden mi tanımlandı? Ülkeler, devletler, siyasi rejimler, ideolojiler yeniden mi kuruldu? Şu an İslam diye bir din yok mu yoksa?! Henüz İslam’ın irsal edilmediği, karanlık cahiliyye çağında mı yasıyoruz?

    Kimler üretti sorunları göğüsleyen Müslümanlar yerine, ehven-i şer taktikleriyle sıvışan bu kalabalıkları?

    Bütün bu tavizler ve zillet fotoğraflarına rağmen zorba ideoloji ve müntesipleri, durmadan daha fazlasını istemediler mi? Her geri adım atışımızda bir adım daha üzerimize gelmediler mi? Kadınlarımızı, hastasından, memurundan, öğrencisine kadar perukladıktan sonra, erkeklerimizin de sakalına, kalemine, duruşuna kadar peruklamadılar mi?

    Bizler adına kimler verdi bu tavizleri? Düşmanlarımız bize komplo kuruyorlarken bizler ne ile meşguldük? Onlar bizim başımıza çoraplar örüyorlarken bizim misyonumuz neydi? Elin adamı, kavgada hem vurup hem de ‘ah beni dövüyorlar’ kurnazlığını oynuyorken, bizler acaba hangi önemli meseleleri hallediyorduk?

    Sizlere Ebu Garip Hapishanesinden Nur bacımızın çığlığını hatırlatıyorum. Şöyle yazmıştı Ümmete hitabettiği mektubunda:

    “Bizi ve kendinizi birkaç dolar karşılığında pazarlardaki köleler gibi Amerikalılara ve Siyonistlere mi sattınız? Haysiyet ve şerefinizi ne çabuk kaybettiniz? Allah’ın bizleri sizlere emanet olarak verdiğini ne çabuk unuttunuz?

    Sizler sıcak evlerinizde, sevdiklerinizle beraber oturup, karınlarınızı doyuruyorken bizim maruz kaldığımız aşağılanmayı ve çektiğimiz açlığı; sizler su içiyorken bizim çektiğimiz susuzluğu, sizler derin uykularda iken Amerikalıların bizlere yaşattığı uykusuz geceleri, sizler giyinikken bizim yaşadığımız çıplaklığı, bizi soyup önlerine sıraya dizmelerini nasıl anlatabilir, nasıl kelimelere dökebilirim ???

    Amerikalılar, Ebu Garip’te namusunuzu her gün ayaklar altına alıyor. Mektubumu okuyanları Allah adına, buradaki vahşiliklere dur demeye çağırıyorum. Burada her gün ırzımıza geçiyorlar. Avazımız çıktığı kadar çığlıklar atıyoruz, ama kimsenin bizi duyduğu yok!

    Sizler, ey bizim dini liderlerimiz olarak ortada tozup gezenler!

    Müslüman’a yapılan bu cinsel ve hayvani eziyetler karsısında, hala nasıl oluyor da açık alınla ortalarda görünebiliyorsunuz?

    Eğer kalbinizde, ruhunuzda bir zerre miktarı insanlık, haysiyet, onur ve şeref varsa, birleşin, gelin ve bizi kurtarın…

    Sizlere yalvarıyoruz: Allah için birleşin, bizleri, Amerikalıları ve karnımızdaki onların piçlerini öldürün!

    Bizler çoktan ölüme razıyız, gelin ve burayı yerle bir edin!”

    Evet, yeniden soralım kendimize: Şu gün Allah Resulü (sav) getirmiş olduğu hükümler aramızdayken ve her birimizi ayrı ayrı Allah’ın dinine yardıma davet ederken bizlerin verdiği cevaplar neler, Allah için düşünelim bir kez!

    Acaba “seni tanıyorum, sen yalan söylemezsin, sen Muhammedul Eminsin; ama ben yine de, hocama, şeyhime, efendime bir danışayım, öyle gelirim” mi?

    Yoksa “senin davet ettiğin şeylere bizler de inanıyoruz, sen haklısın, ama; bizler de senin yapmak istediğini farklı metotlarla yapmak istiyoruz, hepimiz de senin, rızasına davet ettiğin Allah’ın rızasına talip kişileriz, sen o usulle, biz de bu usulle çalışalım” mi deriz?

    Yoksa “Rabbinin sana 1400 yıl önce verdiği, bizlere de herhangi birini yalanlamadan itaatimizi emrettiği ayetlerini ezberden biliyoruz. Hatta bu ayetleri anlamak için 20 ayrı ilim de öğrendik, ama şimdilik biz şu ayetleri tercih edelim ve bunlarla amel edelim, diğerleri bizleri fazlaca sıkıntıya sokacak” gibi bir yaklaşımla mürtetlerden mi oluruz?

    Yoksa Allah Resulünün hayatını, metodunu araştırıp “işittik ve itaat ettik” dedikten sonra, davasını hiç umursamayan gafillerden mi oluruz?

    Ve yine; O (sav); bizzat talep ettikleri ve hükümler ortadayken, O’nun bir Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali’si (r. anhum) olurdum diyebilecek kaç yiğit var, kaç talip var aramızda?

    Soralım kendimize; Allah’ın dini için modelini büyüteceğimiz arabamız kadar da olsa kaygılanıyor muyuz şu günlerde?

    Neyi bekliyoruz, Allah’ın ayı tekrardan ikiye bölmesini mi? Yoksa yeni bir peygamber mi?

    Bizler çok güçlüyüz aslında. Hayatımızın her alanında uymamız, uygulamamız gereken Allah’ın kelamı, Resulünün sünneti bütün diriliğiyle aramızda iken, gücümüzün, silahımızın paramızın veya adamımızın olmadığını ileri sürmek Kuran’ı hiç tanımamaktan başka bir şey değildir. Dikkat edelim, Kuran’a iman etmemek demiyorum, çünkü Kuran’ı tanımadan ona iman edilmez. Sadece Fatiha Süresi bile bizlere bütün dünya siyasetiyle başa çıkacak imkanı veren bir kaynaktır, bir rehberdir. Müslümanlar olarak hem Fatiha’yı okuyalım, hem de dünyanın yüzkarası, maskarası olalım! Bunu hangi akıl kabul eder?

    Müslüman olarak bizler dini yalnızca Allah’a has kılmakla emrolunmuşuz. Fatiha Suresinde bunu defalarca söylüyoruz. Yalnızca Allah’a ibadet edeceğimizi, O’ndan başka Rab tanımadığımızı, yalnızca Allah’tan yardım beklediğimizi itiraf ve beyan ediyoruz. Bu bir beyandır. Bir icap ve kabuldür. Bir senet imzalamaktır. Müslüman bu senede, namus sözleşmesine, en fazla sadık kalması gereken insan demek değil midir? Bizler bu sözleşmeye sadık kalmazsak kimden bekleyeceğiz sadakati? Biz Müslümanlar olarak ilk etapta yapmamız gereken, gerçek bir adam gibi verdiğimiz söze bağlı kalmak, ağzımızdan çıkan söze kulak vermektir. Allah’tan başka İlah kabul etmemek, sadece Allah’a ibadet etmek ve yalnızca O’ndan yardim beklemek…

    Bizler tıpkı Resuller gibi, Sünnetullah’a uygun tarzda, Kuran’ın ruhuna tam muvafık biçimde hareket edersek, başımıza hiçbir sıkıntının gelmeyeceğini, her şeyin toz pembe olacağını vadetmemiz mümkün müdür? Hayır! Bu durumda da peygamberlerin başlarına ne gelmişse, Müslümanların başlarına da benzerleri gelebilir. Ama önemli olan bizim kendi üzerimize düşeni yapmamızdır. Allah da kendisine ait olanı yapacaktır. Bizler kendi üzerimize düşeni hakkıyla yapmalıyız ki; dünyada işlediğimiz büyük küçük bütün amellerimizin serildiği ve Cehennemin dehşetinden sapsarı kesildiğimiz o gün, Rabbimize karşı mazeretimiz olsun.

    Hak üzerinde sebat etmek, yol alırken de ifrat ve tefritten uzak durmak zordur. Ve elbette tevhidin faturası çok ağırdır, ama ahiretteki mükafatını düşününce bu fatura son derece cazip olmaktadır. Bu dünyada kendimizi bütün risklerden berkenar etmek, tamamen risksiz, konforlu bir hayat özlemi, bizleri zillete götüren en önemli faktördür.

    Yaşadığımız dünyada, sahih İslam anlayışına sahip olduğumuzda ve bunda direndiğimizde suyun akışının tersine yüzdüğümüzü unutmayalım. Bu dünyada yaşarken öyle veya böyle, ne pahasına olursa olsun mutlaka bir sonuca ulaşmak diye de bir kaygımız olmamalı… Zaferle değil, seferle yükümlü olduğumuzu unutuyoruz çoğu zaman.

    Müslümanca yaşamanın tatili olmadığı gibi, bu yürüyüşün 3-5 km’lik değil uzun bir yürüyüş olduğunu, fani vücudumuz kara toprağa girinceye kadar sürecek bir maraton olduğunu hatırımızdan çıkarmayalım.

    Bu yol çetin ve zorluklarla dolu olduğundan, zaman zaman yorulup ağırlaşsak da durmadan, geriye dönmeyi, yan yollara sapmayı akıldan bile geçirmeden, ağır ve emin adımlarla “Akıbet muttakilerindir” emri ilahisini hatırdan uzak tutmadan yola devam edelim. Müminler olarak bu zorlu yolculukta:
    “…Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et...” (Bakara 250)
    “…Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kafirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!” (Ali imran 147)
  • " Bazen umudun şafağı bir ümitsizlik gecesinin sonunda doğar."
  • " Merhamet,sınır tanımayan kalplerin davasıdır."
  • " Ağlarım ağlatamam,hissederim söyleyemem
    Dili yok kalbimin,bundan ne kadar bizarım "