• 🌷Dervişlik herkesin yükünü çekmek, fakat kimseye kendi yükünü çektirmemektir. (Ubeydullah Taşkendî)

    🌷Girdim ilim meclisin , kıldım ilmi talep.Meğer ilim geride imiş, illa edep illa edep! (Yunus Emre)

    🌷Kuran şifadır. Fakat şifa, suyun geldiği boruya tabidir. Pis borudan şifa gelmez.(Abdulhakim Arvasi)

    🌷Ecelin peşinden nasıl ilerlediğini görseydin emellerinin seni nasıl aldattığına kızardın. (Hasan Basri)

    🌷Nefsim için en güvendiğim amelim, Peygamber efendimiz’in ashabına sevgi ve muhabbetimdir. (Bişri Hafi)

    🌷Tasavvuf seni senden alır, sana seni sensiz geri verir. Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur. (Yunus Emre)

    🌷Allah’ın sırrı sensin, kalbine yolculuk et. (Şems-i Tebrizi)

    🌷İmanın kuvvetli olanın imtihanı ağır olur. (Abdulkadir Geylani)

    🌷 İşinizi Allah’tan korkanlarla istişare ediniz. (Hz. Ömer [r.a])

    🌷Bir doğruyu savunurken ona önce kendimiz inanmalıyız. (Hz. Ali)

    🌷Kendi nefsine galip gelen, bütün âlemi hükmü altına alır. Nizâmi Başkalarının düzeltmek için önce kendinizi düzeltiniz. (Hz. Ömer)

    🌷Güzel ahlâk, suyun kiri yok ettiği gibi kusuru yok eder. (Hz. Ali)
  • 112 syf.
    Kitap iki bölümden oluşuyor birisi Hazreti Mevlana'nın hayatı yaşadıklarından diğer kısmı hakkı tanıyıp Mevlanayla aynı aşkı yaşayan Şems-i Tebrizi ... Çok beğendim kesinlikle okumanızı tavsiye ederim
  • Şemsi Tebrizi:
    -Şimdi söyle bana mana aleminin sarrafı.. Tanrı dostu, büyük âlim Bistamlı Bayezid mi büyüktür, yoksa Hz. Muhammed mi?

    -Mevlana Celâleddîn-i Rumi:
    -Bu nasıl sualdir? Kuşkusuz, Allah'ın elçisi Muhammed Hazretleri yaratılmışların en büyüğüdür. Burada Bayezid'in lafı mı olur?

    Şems-i Tebrizi:
    -Öyle diyorsunda Peygamber bu kadar büyüklüğüyle, 'Ey Allah'ım, biz seni tam anlamıyla bilemedik' derken, Bistamlı Bayezid, 'Kendimi tenzih ederim, benim şanım ne büyüktür ki, bilinmesi gerekenleri tıpkı gerektiği gibi bildim. Ben sultanların sultanıyım.' Diyor.

    Mevlana Celaleddin-i Rûmi:
    -"Bazı insanların gönül dağarcığı küçüktür, bir testi suyla doyar; bazılarınınki ise sonsuzdur, okyanuslar bile onların susuzluğunu gideremez. Bayezid susuzluğunu bir yudum suyla giderdi ve övünerek suya kandığından dem vurdu. Hz. Mustafa'ya gelince (s.a.v) o müthiş bir kanmazlık hastalığına tutulmuştu. Sular içinde susuzluktan kayboluyordu. O her gün, daha çok görüyor, daha çok anlıyor, daha çok biliyordu, bildikçe bilmedikleri çoğalıyor, anladıkça anlamadıkları büyüyordu. Bu sebeptendir ki, 'Biz seni layıkıyla bilemedik' diye buyurmuştur."
  • Allah ilmi sadece sevdiğine,
    hali sevdiğine ve sevmediğine verir.
    Çünkü ilim sabit, hal gidicidir.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Sofilere sohbet gerek
    Ahilere ahret gerek
    Mecnunlara Leyla gerek
    Bana Seni gerek Seni
    { Yunus Emre (ks) }

    Bilgi olarak varlığı ihata ettim, bizim için yoktur Kalbimizde Allah'tan başkasına dair bilgi Bilmeyen insanlar benim sevgimi takip etse bile Sana hakikatlerin mahiyetinden sormazlar.
    { Muhyiddin ibn Arabi (ks) }

    Şayet kul ahlâk-ı hamidenin mertebelerini bir bir güzel ahlâkla kat ederse, Allah'ın onu koruduğunu şöyle tefekkür etmeli.
    1. Sabır ile telaşlanmaktan,
    2. Şükürle nankörlük etmekten,
    3. Adil olmakla zülüm işlemekten,
    4. Uyanmakla uyuya kalmaktan,
    5. Hatırlamakla unutmaktan,
    6. Dikkatli olmakla gaflette bulunmaktan,
    7. Ayıklıkla sarhoşluktan,
    8. Ümid var olmakla umidsizlikten,
    9. Güleryüzlü ve geniş olmakla ekşi suratlı ve sıkıntılı olmaktan,
    10. Cömert olmakla varlık kölesi olmaktan,
    11. Unsiyetle heybetten,
    12. Cemali temaşa ile Celalden,
    13. Mutedil olmakla Cemala takılı kalmaktan,
    14. Visalle arzularla yetinmekten,
    15. Hatalardan geri dönmekle yerinde kalmaktan hep Allah'ın onu koruduğunu mülâhaza etmeli
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    İlim ilim bilmektir
    İlim kendin bilmektir
    Sen kendini bilmezsin
    Ya nice okumaktır
    { Yunus Emre (ks) }

    İnsan, hayret edilecek şekilde bir varlıktır.
    Hilafete liyakat peydan eylemiş; emanet ağırlığını dahi yüklenmiştir.
    Sana anlatılacak olan, insanın duyulmamış hususiyetlerini dinle...
    İnsan muamelesi, o mertebeye ulaşmıstır ki; onun için, mücerred ehadiyet aynalığı hasıl
    olmuştur. Boylece de, Zat-ı Ehadiyete bir zuhur mahalli oluyor.
    Hem de, sıfatların ve şuunatın iktiranı olmadan...
    Halbuki Hazreti Zat, butun vakitlerde sıfatları ve şuunatı özünde toplamaktadır. Asla
    aralarında ayrılmak yoktur. Hem de vakitlerin hiçbirinde...
    Üstte anlatılan cümlenin daha açık manası şoyledir:
    İnsan-ı kamil, Yuce Mukaddes Hazret-i Zat'tan gayrının esaretinden halas olduğu zaman;
    onun için Zat-ı Ehadiyet ile alaka meydana gelir.
    Bu durumda; sıfatlardan, şuundan hiçbir seyin mulahazası, nazara alınması, maksud ve matlub olması onun için yoktur.
    “İnsan sevdiği ile beraberdir.”
    { İmam-ı Rabbani (ks) }

    İrfan sahibi ve bilgi sahibi olan, bütün gücünü Hakk’a yakın olmaya harcar. Âhirete geçmeden önce Hak yakınlığını burada bulmayı arzular. Gayretini bu yolda harcar.
    Hak yakınlığı bulunduğu an, kalp yolculuğu biter. Ondan öte yol yoktur. Sır âleminin yürüyüşü de sona erer...
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Âşık ile ma’şûk hoştur; onların arasında tam bir teklifsizlik vardır.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    “..Allah, her zaman beni kutlayın, beni kutlayın! da demez.
    Çünkü bunlar hayret ve taaccub ifade edensözlerdir.
    Hak nasıl olur da hayret ve taaccub beyan eder?
    Eğer kuluna ait bir ilgi dolayısıyle
    taaccup ifade eden subhan kelimesini kullanırsa doğru olabilir..”
    { Sems-i Tebrizi (ks) }

    "..Yavrum, hâl hâsıl olmasını istemek, hâlleri veren sevgili olduğu içindir. Onun sevgisi var ise, hâl olsa da, olmasa da birdir.."
    { İmam-ı Rabbani (ks) }

    Seven bir iddia sahibidir ve bu nedenle sınanmaya müstahaktır. Muhabbet iddiası olmasaydı, yükümlülük gerçekleşmezdi. Muhabbet olmasaydı sevilen el-Latif' ten bir karşılık talep etmezdik ; dilerse vuslat, dilerse ayrılık olur !
    Bir kişi O'nu sevdiğini iddia ederse el-Latif kendisini sınar.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Aciz, zayıf ve muhtaç bir kul olarak, seni sevmemde yadırganacak hiçbir şey yok. Şaşılacak şudur ki, Padişah ve hiçbir şeye muhtaç olmayan bir Gani'yken sen beni seviyorsun!
    { Bayezıd-ı Bestami (ks) }

    "..O olmasaydı biz olmazdık. Ama bizim olmamamız yüce Allah’ınolmamasını gerektirmez.."
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    "..Hallerin lezzetlerinden kaçın.."
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Senin yanında âşıklar kanatlanır uçarlar, Gözlerinden ciğer kanı saçarlar.
    Ben senin kapında toprak gibi oturmuşum. Yoksa başkaları rüzgâr gibi gelipgeçerler.
    { Şems-i Tebrizi (ks) }

    “Allah yücedir.” Sonsuz yücelik ve azamet sahibidir.
    Öyle ki yüceliğinin ve azametinin ölçüsünü bilmek, bir ölçüyle sınırlandırmak mümkün değildir. Mülkünde işini bozacak kimse yoktur. O her şeyden yücedir, mülkünde iradesi ve
    kudreti doğrultusunda tasarrufta bulunur. Kimse O’nun adaletini de etkisizkılamaz.
    O her şeye hakkını, hikmeti doğrultusunda eksiksiz verir. “Acele etme…” zevkinson sınırına ulaşmak maksadıyla heyecanla uyanan şevkten dolayı ledünni ilmi cem mahzeninden almak için acele etme. “Önce…” onun sana varit olmasına hükmedilmesinden ve sana
    ulaşmasından önce acele etme. Çünkü ilim ve hikmetin nüzulü, senin kabiliyet açısından kaydettiğin yükseliş mertebelerinin terettübüne bağlıdır. İstemekte, feyizlenme hususunda aşırı talepkâr olma. Çünkü feyiz tükenmez. Arınma, yükseliş ve güzelliklerle bezenme hususunda artış kaydetmek suretiyle feyizde artışı talep et. Daha fazlasını istemek, ancak hal duasıyla ve istidat diliyle olur; kabul imkânı oluşmadan bir an önce istemekle, talep etmekle olmaz. Her öğrendiğin, bildiğin şeyle birlikte,
    ondan daha yüce ve daha gizli olanını kabul etme yeteneğin artar. Adem (a.s) kıssası ve bu kıssanıntevili daha önce birkaç kere geçti. “Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak.” Çünkü ruhani âlemde maddi giysilerden arınma esnasında zıtların çatışması söz konusu olamaz. Aynı şekilde, fesada yol açan bezenme de gerçekleşmez. Bilakis nefis, tükenmesinden ve yok olmasından endişe duymadan, emin olarak maksadın gerçekleşmiş olmasıyla lezzet alır.
    { Abdürrezzak Kâşani (ks) }

    "..talipleri sa’yi sülûke tergib etmelidir. Yalnız kendi müşahedeleriyle hareket ettirmemelidir. İsm u resm ve nuru bir kerre görmeleriyle menzili âhire geçirmemelidir. Ta ki olduğu menzilin zevk
    ve hali zuhur etmeyince.."
    { Hasan Sezai (ks) }

    İlâhî duygularda kalbin sakin olması lazımdır.
    Elde edilmesi gereken en üstün şey, kalbin sakin olmasıdır.
    Kalbe sükûn hâli yerleşmesi için,
    nefsin sabırlı ve şahsî şeylerin yok olması lazımdır. Bu olunca kalp, Hak yakınlığı ile dirilir.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Ey evlat!
    Gücün yettiği kadar duyduğun mânevi zevki sakla; güçlü olursan bunu yap. Duygulara alt olursan mazur sayılırsın. Sevgi, perde ve örtüleri harap eder, haya duvarını yıkar, vücut yapısını bozar, halkı görmeyi yok eder. Halk sevgisi kalpten zorla çıkarılmalıdır. Hak sevgisini kalbine yerleştiren, o sevginin mağlûbudur. O sevgi ayağından çıkan tozu sürme yap, gözüne çek. Bu sayede her gördüğün şeye, içinden kopup gelen her duyguya: “Bu nefisten geliyor, bu kalpten geliyor, bu halktan geliyor ve bu da Hak'tan geliyor” diyebilirsin..
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Asığın sevgisi, Sevgilinin ihsanıyla, iyilikleriyle artmamalı, Sevgilinin cefalarıyla de azalmamalıdır.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    " Muhabbetin alameti, emir ve yasaklarında , sevinçte, nahoş bulunan durumlarda, zararda ve mutlulukta sevilene uymaktır. Sevginin delili , ihsan eden ve lütfeden Allah'a hamdolsun
    ifadesidir. Buna mukabil sevilmenin delili de ' Her durumda Allah'a hamdolsun ' demektir.
    Hz. Peygamber sevinçli durumlarda şöyle derdi : ' Nimet veren ve ihsan eden Allah'a hamdolsun '. Sıkıntı anında şöyle derdi : ' Her durumda Allah'a hamdolsun ' . “
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    "..Tecellilerin telvinatı, sıfatlardan ve şunaattan haber verir. Hazret-i Zat telvinattan münezzeh ve müberradır. Orada kapanma mecali de yoktur.."
    { İmam-ı Rabbani (ks) }

    "..en garip işlerden birisi Hakkın insan vasıtasıyla gizlenmesi ve artık görülmeyişidir. Bilinmek için de insan vasıtasıyla zuhur eder ve böylece bilinir. Bu sayede insan perde olma
    halini ve zuhuru kendinde toplar: insan izhar eden-gizleyen, keskin-kör kılıçtır. Hak bu durumu ondan görür, çünkü bu özellikte onu yaratmıştır. İnsan da kendinden bunu görür,
    çünkü kendinden habersizkalmaz.
    Aynı zamanda insan kendisine ulaşılamayacağını bildiği şeye ulaşmak isteyendir. Öyleyse insan, kendisinden gerçekleşmesini irade etmediği bir fiili bir kimseye emrederken Hak gibidir. Bu durumda Hak, Müriddir ve değildir. Öyleyse Hak bizim gözlerimizin sedefi olmasaydı, biz O'nu bilmenin sedefiolmazdık.
    Sedefte inci oluşur. Öyleyse inci ve sedef varlıkta oluşurlar ve varlık O'ndan başkası değildir. Fakatbu durum bize gizli kalmıştır. Bu gizlenme bir koruma gİzlenmesidir. Sonra bizi izhar etmiş ve bize bizimle tanınmıştır. Allah bizi kendisini tanımak üzere bize yönlendirmiştir. Biz kendimizi tanıyınca, kendisini bilmeye perde olduk. Öyleyse iş inciyi örten sedefin dışına
    çıkmamış olsa bile zaman zaman çıkar.."
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    "..Bir kimse, "bana tecellî ettikten sonra benden gizlendi" diyorsa, ona kesinlikle tecellî etmemiştir.."
    ...

    "..Hakk'ı bir kayd ile bağlamayıp O'na mutlak olarak iman eden kimse, O'nun her bir surette değişik bir tecelli gösterdiğini inkar etmeyip gerçekler.
    O kimse, Hakk'ın bitmez tükenmez tecellilerindeki suretlerini yine Hakk'tan bilir.."
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Başka aşıkların aşkı halden hale inkılap eder.
    Benim aşkım ve benim maşukumun ise zeval ve intikali yoktur.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Et-Telvin: Kulun hallerinde intikal edişi. Bir coğuna gore bu eksik bir makamdır.
    Bize gore makamların en mukemmelidir. Kulun bu makamdaki hali yuce Allah'ın şu sözunde işaret ettiği hal gibidir: "Kulle yevmin huve fi şe'n: O her gün yaratma halindedir."
    ...
    Değişme ve başkalaşma Hakkın varlığında
    görülen suretlerde ortaya çıkar. Hak üzerinde bulunduğu durumdan değişmemiş ve
    başkalaşmamıştır.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Hak bir gönül verdi bana,
    Ha demeden hayran olur.
    { Yunus Emre (ks) }

    Hal güzel bir gelinin cilvesidir; makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir.
    Gelinin cilvesini padişahta görür, başkaları da. Fakat onunla vuslat ancak aziz padişaha mahsustur. Gelin, havassa da cilve eder, avama da. Ama onunla halvete giren ancak padişahtır.
    Sufiler içinde hal ehli çoktur, fakat aralarında makam sahibi nadirdir.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Ciğeri yakan düşünceden, gözüme uyku girmedi, acabâ o sevgilim, geceyi kiminle geçirdi?
    { İmam-ı Rabbani (ks) }

    Aşk, âşık ve mâşuk arasında bir perdedir. Âşık, aşktan fena bulduğu zaman sevgiliye kavuşur.
    { Mahbubi Subhani Abdulkadir Geylani (ks) }

    "..Bilmiyenler, tanıyamaz bileni, o hâlde, sözü kısa kesmeli.."
    { İmam-ı Rabbani (ks) }

    "Allah'a yemin ederim ki, biz yalnız aşk ile de kanaat etmeyiz, aşkı da yeter bulmayız."
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Aşk yolunda yürür, yol alırsan bilirsin, anlarsın ki, bu dünyada gördügümüz bubağlardan, bu gül bahçelerinden başka bağlar, başka gül bahçeleri de vardır.
    Gönül ansızın beni aldı, o tanınmıs aşk otağına götürdü. Ben, aşk otağındaki sultanın yüzünü görünce kendimden geçtim. Gonül de bir başka şekilde kendinden geçti.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    “..Gönüller alan o büyük, o eşsiz varlığın yakınlığı, sanmam ki canda bile bulunsun.
    O bize canımızdan daha yakındır.."
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Aslında aşk, bir perdedir. Var olan, diri olan ancak Sevgilidir. Aşık ise bir ölüdür, var gibi görünen bir yoktur.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    "..İlk basamak, İslam’dır. İslam, boyun eğmek demektir. Son basamak ise, yükselişte fenâ (beşeri özelliklerin silinmesi), çıkışta ise bekâ’dır (Hakka ait özelliklerle bezenmek). Bunların arasındaise, diğer basamaklar vardır. Bunlar iman, ihsan, bilgi, takdis, tenzih, zenginlik, yoksunluk, horluk, izzet, değişme, değişmede temkin -çıkarken- fenâ, - mertebeye girmek söz konusuysa- bekâ’dır. Son dereceye varıncaya kadar, herhangi bir dereceden çıkarken, tecelli ilimleri kişinin zahirinde arttığı ölçüde batınından eksilir.
    Mertebeden çıkanlardan isen ve son basamağa ulaşırsan, Hak senin değerine göre zahirine bizzat zuhur eder ve yaratıkları içinde Hakkın mazharı olursun. Bâtınında ise, O’ndan asla bir şey kalmaz ve bâtının tecellileri bir anda senden silinir. Hak seni katına girmeye davet ederse,
    bu davet sana bâtınında tecelli ettiği ilk tecellidir. Söz konusu tecelli, zahirinde eksildiği ölçüde, bâtınında gerçekleşir. En sonunda, son dereceye ulaşırsın. Son dereceye ulaştığında,
    Hak zatıyla bâtınına zuhur eder ve artık zâhirinde tecelli kalmaz. Bunun nedeni, kul ve
    Rabden her birinin kendisine özgü varlığının yetkinliğindebulunmasıdır. Binaenaleyh söz konusu artış ve eksilişe rağmen, kul her zaman kul, Rab her zaman Rab’dir.."
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    "..Ariflerin aşkına gelince, görünüşte o aşkın bir izi, bir eseri yoktur. Çünkü marifet, sadece arif âşıklara verilen ve sadece onların bildiği sır gereğince, tabii sevginin izlerini siler süpürür. Arif olan âşık dirikalır, ölmez. Mücerret bir ruhtur o. Ârifin taşıdığı aşktan tabiatın bir haberi yoktur. Aşkı ilahi aşktır, rabbani şevktir. Allah’ın “Kuddus” ismiyle güçlenmiştir. Duyulur (duyularla kavranır) sözlerin tesirlerinden güvencededir.."

    "..Ruhani sevgi, ilahi sevgiyle tabii sevgi arasında bir noktadadır. İlahi sevgi, varlıkta değişmez olarak kalır, fakat âşıktaki tabii sevgiden dolayı bu durum, onun üzerinde değişikliğe neden olabilir, böyle olmakla birlikte onu “fena” haline ulaştıramaz. Çünkü “fena” hali daima tabii sevgi yönündengelir.
    Varlığın “beka” hali ise ilahi sevgi yönünden gelir.."

    "..İlahi sevgiye tutulan âşık; cisimsiz bir ruhtur, tabii sevgiye tutulan âşık ruhsuz bir cisimdir. Ruhani sevgiye tutulan âşık ise; hem cismi hem ruhu olan bir varlıktır. Öyleyse tabii, unsûrî aşka tutulan âşık kendisini değişikliğe uğramaktan koruyacak bir ruha sahip değildir. Bu nedenle sevgiye dair sözler, tabii aşka tutulan birini etkileyecektir, fakat ilahi aşka tutulan aşığı etkilemeyecektir. Ruhani aşka tutulanaşığı ise biraz etkileyecektir.."
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Vuslatta delil ve alamet olur mu? Sıfatlarla perdelenmiş olan kişi, ancak sıfat görür.
    Zatı kaybeden kişidir ki sıfatlarda kalır. Oğul, Allah`a ulaşanlar, zata gark olmuşlardır.
    Artık onlar sıfatlara nazar ederler mi?
    Başın ırmağın dibinde oldukça renge bakabilir misin? Suyun rengine bakmak için dipten çıktın mı?
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Kadim dediğinde de, sonradan var olan silinirken Allah dediğinde alem yok olur.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Seni unutmayanı unutma.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Hal akıllarla ve zekalarla oynar durur İsimlerin varlıklarla oynaması gibi
    Alemde düşmanlık ve düşman olma hali buradan ortaya çıkar.
    Müşahede sahibi alimde zıdların kendisinde bulunması nedeniyle hal değişmesi olmaz. Çünkü
    o bütünüyle Haktır. İşaret ettiğimiz hususu anlayınca, nasıl dost ve düşman olunduğunu, kimindüşman olduğunu, kiminle dost olunduğunu ve kimin dost olduğunuöğrenirsin.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Aşkım, ab-ı zülalden daha latif ve paktır.
    Bana aşk ile oynamak helaldir.
    Başka aşıkların aşkı halden hale inkılap eder.
    Benim aşkım ve benim maşukumun ise zeval ve intikali yoktur.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Allah'a aşık olan mutlaka O'na kavuşacağından emindir; şuraya buraya yönelerek telaşa
    kapılmaz.
    Çünkü bilir ki Allah zamanla ve mekanla kayıtlı değildir ki bu yüzden oraya buraya yönelsin.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Rabia Hatun’a biri şöyle sordu:
    —İrfan sahibinin olgun hali nasıl olur?
    Şu cevabı verdi:
    —Rabbin sevgisiyle yanıp kül olmakla olur. Bu yanmanın alameti de şunlardır: Verileni
    görmeden vereni görmek,
    Yapılana bakmadan yapanı görmek, İç alemin denizinde kaybolmak,
    Her şeyi bırakıp, halkla sakin olmak ve nefse uymamak.
    { Ahmed Er-Rufâî (ks) }

    Aşkın, ebedî devlet madenidir;
    fakat güzel yüzünü görmek, sana kavuşmak, daha da zengin bir maden.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Ben Kur'an ve Fatiha suresiyim
    Ruhun ruhuyum, canlıların ruhu değil
    Kalbim bildiğimin katında yerleşmiş
    O'nu müşahede eder; dilim ise sizin yanınızda Göz ucunla bedenime doğru bakma
    Ruhunu şarkılarla beslemekten uzak dur
    Zat'ın zat deryasına dal da
    Gözlere açılmamış sırları gör
    Ayrıca sırlar belirsizce gözükür
    Manaların ruhlarıyla gizlenmiş olarak
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Dünyanın içinden çıkılmaz sıkıntılı işlerinden kurtulmaya bak. Allah'tan bunu iste. Dünyanın verdiği kisveyi çıkar ve hemen kaç. Nefse ait libası da çıkar. Hakk'ın kapısınayürü. En güç iş, nefsin elinden kurtulmaktır; ondan kurtulunca, siva -Hakk'ın zâtından gayri- da kendiliğinden silinir. Bu hâl, sivayı nefsin özü olarak anlarsan olur. Böyle ise nefsi bırakınca
    Rabb’ini oracıkta bulursun.
    Orada, hemen nefsini O'na teslim et. O'na teslim olunca selâmeti bulursun.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    "...Hırs atını yıldızlara doğru sürmüşsün, onlara dair bilgiler elde ediyor, mesafeler ölçüyor,
    yeni yeni yıldızlar keşfediyorsun da,
    kendini keşfedemiyorsun. Meleklerin secde ettikleri adamı tanımıyorsun..."
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    "Ey insanlar siz Âlem-i Kübrasınız ve bütün âlemler Âlem-i Süğradır."
    { Ali (kv) }

    Bilirsen onu kimdir sen nesin başta;
    Bulursun kendini hemen o yüce zatta.
    Kimin gölgesi olduğunu bir bilsen,
    Gam çekmezsin yaşasan veya ölsen.
    { İmam-ı Rabbani (ks) }

    Huzurun, beş mertebesi vardır: Birincisi, sadece hakîkati/ayn açısından bir şey ile "hazır olmak" İkincisi, sadece varlığı açısından bir şey ile "hazır olmak" tır. Üçüncüsü, sadece rûhânîyeti açısından bir şeyile "hazır olmak" tır. Dördüncüsü, sadece sureti açısından bir şey ile "hazır olmak" tır. Beşincisi ise, zikredilen dört hükmü birleştiren mertebesi açısından bir şey ile "hazır olmak" tır. Hak ile huzur ise, ya Hakkın zâtı açısından veya isimleri açısından gerçekleşir. İsimleri açısından Hak ile huzurun konusu, ya fiil isimlerinden birisi veya sıfat isimlerinden birisidir. Binaenaleyh, fiillere ait olan isim, fiille taayyün eder ve türlerine göre
    ayrılır. Sıfatlar yönünden gerçekleşen huzurun konusu ise, ya selbî veya sübûtî bir durumdur/emir. Konusu Zât olan huzur ise, ya zihinde "sem'î itikat" veya "nazarî burhan" veya"nebevi imân"ın bildirmesi veya zevkî müşahededen veya hepsi veya bir kısmından meydana gelmesi yönünden oluşmuş bir emre racidir; bütün bunların, "huzur" sahibine
    nisbetle beş hükmün birisine veya hepsine göre olması gerekir. Binaenaleyh huzur mertebelerinin en kâmili, özel bir ilişki açısından muayyen bir itibara bağlı olmaksızın Hak ile hazır/huzûr mea'-Hak olmaktır. Bu huzurun sahibi, vücûdî veya nispî veya "cem" ve "fark"
    suretiyle birlikte selb ve ispata bağlı olan isimlerle ilgili bir hükmün itibarıolmaksızın veya bunlardan birisiyle sınırlanma veya "sınırlanma/takyit" sırrıyla hepsiyle sınırlanmadan Hak ile birliktedir/huzûr. Böyle olmayan huzur ise, sahibinin sırât-ı müstakim ehli olması şartıyla, ya özel bir mertebe açısından veya muayyen bir isim açısından nispî bir huzurdur. Huzurun sahibi sırât-ı müstakim mensubu değilse, o huzur, her durumda "siva/başka" ile huzurdur.
    { Sadreddin Konevi (ks) }

    Nişansız, izi belli olmayan bir ruh var.
    Biz onun izine düşmüşüz, eserlerine dalmışız.
    O mekanı olmayan bir ruhtur. Fakat başımızdan ayağımıza kadar her birimiz onun mekanı olmuştur.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Yarattığını istediği gibi yaratmıştır; bunu da ne bir menfaat temin etmek, ne bir zarardan korunmak ve ne de kendisine yapılan bir dileği veya söylenen bir fikri yerine getirmek için yapmıştır; aksine, mahlûkaâit
    değişme ve bozukluklardan uzak olan bir irâde ile yaratmıştır. O, varlığı yaratma kudretinde "Tek"tir. Zararı defetmede, belâyı izâle etmede, varlıklara farklı suretler vermede ve halleri değiştirmede "Tek"tir.
    Takdir ettiği şeyi takdîr ettiği zamana sevk eder. Mülkünü idarede yardımcısı yoktur. O
    Hayy'dır/diridir; ama O'nun hayâtı ne kazanılmış, ne de mukadder bir hayattır. O; muhdes/yaratılmış olmayan, gizli olmayan ve sonuna ulaşılamayan bir ilimle Âlim'dir (ilim
    sahibidir). O sınırlanamayan bir kudretle Kâdir'dir (kudret sahibidir). Muhdes ve mütenâkız/çelişkili olmayan bir irâde ile Müdebbir'dir (işlerini gerçekleştirendir). Unutmayan bir Hafîz'dır (koruyan ve bilen). Uyumayan bir Kayyûm'dur. Kendisini gaflet basmayan bir Rakîb'dir/gözetleyendir.
    Kabz/sıkıntı ve bast/ferahlık veren O'dur. Razı olur ve gazaplanır. Bağışlar ve merhamet eder.
    Var etmiştir ve yok etmiştir; "Kadir" denmeye müstehaktır. Yarattıklarının illetlerini (kusurlarını, sıkıntılarını) yok etmiştir ve onları mükemmel bir vasıfta yaratmıştır; "Rab" denmeye müstehaktır. Kullarının fiillerini, onlardan istediği duruma göre yaratır; "İlâh" denmeye müstehaktır. Kıdemdeki ilmiyle çelişecek yeni bir ilmi sâdır olmaz; gerçekten de "Âlim"dir denmeye müstehaktır. O'nun zâtına ve sıfatlarına hiçbir şey benzemez; o halde O'nun hakkında "O'nun benzeri gibisi yoktur"332 demek vacip olmuştur. Kâim (ayakta,
    mevcut) olan her şey ancak O'nun ezelî kıyamı ile kâimdir.
    Her canlı hayâtını ancak O'nun emriyle elde etmiştir.
    Eğer akıl, O'nun izzeti için bir misâl getirecek olsa, ya da ilim O'nun celâli/yüceliği için bir cedele tutuşacak olsa; bunda fehim şaşırıp kalır, fikrin dili tutulup dehşete düşer. Ancak
    bütün yüceliğiyle ta'zîm ortaya çıkar. O'nun tenzihi için bir bedel/ karşılık bulunamaz.Tevhidine güç yetirilemez.Tefrîd/tevhîd yollarına tevazu ile sülük etmiş olan takdis/ zikretme orduları karşıdan çıkıverir!
    O'nun künhünü bilmek hususunda kapılar kibriyâ örtüsü ile kapalıdır. Gözler, O'nun ehâdiyetinin/birtekliğinin hakikatini idrâk etmekte O'nun beka nuru ile yorgun düşer. Eğer mahlûkatın bütün ilimleri ayaklanıp bir haberin peşine düşecek olsalar, ya da bütün herkesin
    bilgisi bir iz sürerek ulaşabildiği yere kadar ulaşsa, benzersizlik sebebiyle, onlara kemâl örtüsüne sahip ancak bir şimşek/bârika parıldayabilir. Onun yüceliğini övmenin komşuluğuna güç yetiremezler. Onların idrakleri ve bu uğurdaki kuvvetleri kıdem vasıflarına vâsıl oldukları anda ebed sıfatları ile iptal olur. Bu, ezelde infisâl/ayrılık takdir edilmemiş bir vuslattır; bunda infisâle dönüş yoktur.
    Bu durumda, en şerefli kudsiyet canibinden illetleri (sebep ve hastalıkları) öldüren bir heybet belirir; adedi ortadan kaldıran bir infirâd/birlik, sınırı muhal kılan bir vücûd/varlık, keyfiyeti
    yok eden bir celâl/yücelik, misli/ benzerliği düşüren bir kemâl, vahdeti gerektiren bir vasıf/sıfat, mülkü kuşatan bir kudret, hamdi/övgüyü bitiren bir mecd/şan, göklerde, yerde, bu ikisi arasında, toprak altında ve denizlerin dibinde olanları, biten her bitkiyi ve tüyü, düşen her yaprağı, taşların ve kumların sayısını, dağların ağırlığını, denizlerin ölçüsünü ve kulların
    amellerini, eserlerini ve nefeslerinin sayısını kuşatan/bilen bir ilim...
    O, yarattıklarından farklıdır. Hiçbir mekan O'nun ilminden uzak kalamaz. O, varlığını ispat
    etmeleri ve
    tevhîd etmeleri için kendisini sıfatlarıyla mahlûkâtına tanıtmıştır; O'na, benzerler koşmaları
    için değil...îmân, O'nun sıfatlarını tasdik ederek, ilme'l-yakîn ile ispat etmektedir. Ama o sıfatların hakikatine vâkıf olmak gaybdan başka bir şey değildir; aklın O'nun sıfatlarını idrâke
    mecali yoktur.
    Vehim O'nun hakkında ne anlatırsa anlatsın, fehim O'nunla ilgili ne görürse görsün, akıl O'nu nasıl hayâl ederse etsin, zihin Onu nasıl tasavvur ederse etsin, Allâhu Teâlâ'nın azameti, celâli ve kibriyâsıonların hepsinin hilâfınadır. "O evveldir, âhirdir, zahirdir, bâtındır. O her şeyi bilendir." 333

    332 Şûra, 42/11.
    333 Hadîd, 57/3.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Rabbimiz Allâhu Teâlâ, yüceliğinde yakın ve yakınlığında yücedir. Mahlûkatı kudretiyle O
    yaratmıştır.
    İşleri hikmeti ile takdir eden O'dur. İlmiyle her şeyi kuşatmıştır. Kelimesi/sözü tamdır.
    Rahmeti umûmîdir. Ondan başka ilâh yoktur.
    O'na şirk/ortak koşanlar, O'nun dengi olduğunu iddia edenler, ya da O'nun benzeri veya
    rakibiolduğuna inananlar yalancıdır. O; yarattıklarının sayısınca, arşının genişliğince, kendisinin razı olduğu ölçüde, kelimelerinin mürekkepleri kadar, ilminin sonsuzluğunca, dilediği ve yarattığı kadar sübhândır.
    "Gaybda olanı ve görünürde olanı bilendir.323 "Rahman, Rahim" "Melik, Kuddûs, Aziz ve Hakim'dir."i324 Vahid'dir, Ehad'dır, Ferd'dir, Samed'dir. "Doğmamıştır ve doğurmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi değildir." 325 "O'nun benzeri gibisi yoktur. O işitendir, görendir."i326
    O'nun benzeri ve dengi yoktur.
    Yardımcısı ve destekçisi yoktur. Ortakçısı ve veziri yoktur. Eşi ve danışmanıyoktur.
    O, cisim değildir ki dokunulsun. Cevher değildir ki hissedilsin/algılansın. Araz değildir ki uzak/yok olsun. Bir şeylerden birleşmiş/mürekkeb değildir ki dağılsın. Âlet/araç sahibi değildir ki temsil edilsin, benzeri yapılsın. Telif sahibi (bir şeye bitişik ve yakın) değildir ki nitelensin. Hayâl edilebilir bir mâhiyet sahibi değildir ki sınırlansın. O, herhangi bir tabiat
    (maddî karakter) sahibi değildir. O herhangi bir tâli' (güneş vs.
    gibi doğan bir şey) değildir. O bir karanlık değildir ki aydınlansın. Bir nûr/ışık değildir ki ortaya çıksın. O, eşyayı ilmiyle, ama herhangi bir karışma olmaksızın kuşatmıştır. Eşyanın içini
    herhangi bir temas olmaksızın görendir/bilendir.
    O Hâkim (hüküm ve hikmet sahibi) bir Kahhâr'dır. Rahim (rahmet sahibi) bir Kâdir'dir. Satir (günahları örten) bir Gâfir'dir (günahları affeden). Fâtır (ilk var eden) bir Hâlık'tır. Ma'bûd olan bir Ferd'dir. Ölmeyen diridir. Yok olmayan ezelîdir. Melekût âlemlerinin ebedîsidir. Ceberut âlemlerinin sermedîsidir (sonsuzudur). Uyumayan bir Kayyûm'dur (ayakta, dimdik). Zulüm edilemez bir Azîz'dir (güçlüdür). Râm edilemez bir Meni’dir.327 En güzel isimler
    (Esmâ-i Hüsnâ), yüce sıfatlar ve sonsuz azamet O'nundur.
    Vehimler O'nu tasavvur edemez. Fehimler/anlayışlar O'nu bilemez. Kıyas ile ölçülemez.
    İnsanlara
    benzetilemez. Akıllar O'nu niteleyemez. Zihinler O'nu sınırlayamaz.
    Yarattıklarına benzemekten ya da halkettiklerine bitişmekten yücedir. Nefesleri kuşatan ve sayısını bilendir. "Herkesin yaptığını gözetleyip muhafaza edendir. 328 "O herkesi kuşatmış ve sayısını tesbit etmiştir."329 "Kıyamet günü herkes O'nun huzuruna tek tek gelecektir."330 "O doyurandır, doyurulan değil."331 O rızık verendir; rızık verilen değil. O kurtaran ve himaye
    edendir; kurtarılan ve himayeedilen değil.

    323 Haşr, 59/22. 324 Haşr, 59/22-23. 325 İhlâs, 112/3-4. 326 Şûra, 42/11. 327 Menî': Başkaları tarafından zaptedilemez, ele geçirilemez, güç yetirilemez bir kuvvet
    sahibi.
    328 Ra'd, 13/33. 329 Meryem, 19/94. 330 Meryem, 19/95. 331 En'âm, 6/14.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Değiştirme ve Kudret " O"ndandır. Cemâli zahir olduğu için celâli ulu, yaklaşmasında yakın ve yüceliğinde mürakebe eden Allah'a hamd olsun. O, izzet, göz kamaştırıcı parlaklık, azamet ve
    büyüklük sahibidir. O'nun zatı başka zatlara benzemekten yücedir, hareketlerden, duruşlardan, sağa sola dönmelerden, işaret ve ibareleri algılamak gibi beşeri olgulardan beridir. Nitelenmekten, sınırlardan, hareket olarak inip çıkmaktan, istiva edilen şeye temas etmek anlamında istiva etmekten, oturmaktan, bir maksadı olsa bile maksat peşinde koşuşturup seğirtmekten, yitik bir şeyle karşılaşmaktan dolayı coşkuyla kahkaha atmaktan
    yücedir. Tafsilatlı olarak izah edilmekten, toplanmaktan, damgalanmaktan, milletlerin değişmesiyle değişmekten, lezzet almaktan, bir amelden dolayı acı duymaktan veya ezeli olmamakla nitelenmekten münezzehtir. Yer kaplamaktan, bölünmekten ya da cisimlerin niteliklerini almaktan, anlayışların hakikatinin künhünü ihata etmesinden ya da vehimlerin şekillendirdikleri gibi olmaktan yahut uyanıklık veya uyku halinde olduğu gibi kavranmaktan, mekanlarla ve günlerle kayıtlandırılmaktan, varlığının devamlılığının üzerinden ayların ve yılların geçmesine bağlı olmasından, üstünün, altının, sağının, solunun, arkasının veya önünün olmasından, akılların veya düşlerincelâlini kavramasından uludur.
    Kapasitelerinin yüksekliğine rağmen akılların fikirleriyle, keşif ehlinin zikirleriyle, gerçek ariflerin sırlarıyla, gözdelerin gözleriyle idrâk etmelerinden beridir. Hicâb ve perdelerin
    gerisinde noksan bir varlık olmaktan da münezzehtir. O, ancak nurlarında idrak edilebilir. İnsan suretinde olmaktan da beridir.
    Objelerin varlıklarından uzak olmaktan, ya da daha önce yok iken sonradan onlara dönmekten, varlıkları yarattıktan sonra kendisinde daha önce olmayan bir halin meydana gelmesinden kalbin habbesi ve özü tarafından dilsiz bir şekilde sınırlandırılmaktan, ya da O'na bu mahiyette inanılmasından, objelere tecelli etmesiyle bir mekan edinmekten, mazi, gelecek veya şimdiki zaman dilimlerine tabi olmaktan yücedir. Duyularla kaim olmaktan, şüpheye düşmekten, olayların kendisine karışık gelmesinden, misâllerle veya kıyasla idrâk edilmekten ya da cinsler gibi çeşitlenmekten, ünsiyet kurmak için alemi yaratmış olmaktan, oturan üç kişinin üçüncüsü olmaktan münezzehtir. Eş ve çocuk edinmekten, bir kimsenin kendisine denk olmasından, varlığından önce yokluğun olmasından, el, dirsek ve ayak gibi organlarla nitelenmekten, öncesizlikte bir başkasıyla beraber olmaktan, kulların tevbe etmelerinden dolayı insanlarda bilindiği şekilde gülmekten ve sevinmekten, öteden beri biline gelen öfke ve şaşırmaktan, insanlarda olduğu
    gibi suretten surete girmekten yücedir.
    Ululuğunda üstün iradeli ve heybetinde azamet sahibi Allah yücedir. "Leyse kemisli-hi şeyun ve huve's semi'ul basir / O'nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir." (Şûra, 11)
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Susuz akılların içtiği en tatlı pınar, zikir ve tevhîd pınarıdır. Allâhu Teâlâ ile ünsiyet etmek "kalp burunları"na esen manevî kokuların en güzelidir. Allâhu Teâlâ'ya münâcâtın tadına varmak, ruhşarabının kadehidir. Allâhu Teâlâ'yı zikretmek, akıl gözünün cilâsıdır. Allâhu Teâlâ'ya hamd incisi ile ancak sır zülüflerinin ayrım yerine konmuş olan taçlar süslenir. O'na şükretmenin misk kokusu, ancak ruh elbiselerinin ceplerinde kokar. O'nu övmenin gülü, ancak O'nun mü'min kullarının dil ağaçlarından derlenir.
    Eğer Rabbini san'atındaki güzelliklerle zikredersen, kalp kilitlerin açılır. Eğer Rabbini, hükmündeki sır letafetleri ile anarsan, işte sen o zaman gerçekten O'nu zikrediyorsun demektir. Eğer O'nu kalbinle zikredersen, rahmet canibine yakınlaşırsın. Eğer sırrın ile zikredersen, kutsallık mertebelerineyaklaşırsın.
    Eğer O'na olan muhabbetinde sâdık kalırsan, O seni lütuf kanatlarıyla "Sadâkat makamı'na 589 götürür. O'nun zikrinden bir an ayrı kalan, O'nun yüceliğinin kadrini bilemez. Bir an olsun sır gözüyle O'ndan başkasına teveccüh eden kimse, O'nun vahdâniyetinin/birtekliğinin ezelîliğini anlayamaz.
    Zikir, rahmet canibinden gelen bir rahatlıktır, gönül huzurudur. Onun o tatlı nesîmi, zâkirlerin "ruh burunları"na güzel kokular getirir. Onun o güzel kokusundan, cisim kafesi içerisinde
    bulunan ruhdalları sallanır, müteessir
    olur. Akıllar, suret bahçelerinde raks etmeye başlar. Sırlar kendinden geçmiş bir şekilde vecd çöllerine düşer. Sarhoş bülbüller definelerde gizli şeyleri anlatmaya başlar. Muhibler, hasret
    ateşiyle yanıp kavrulurlar. İştiyak çekenler ise, bu hayıflanmanın şiddetinden dolayı kendilerini kaybeder. O vecde ulaşan kişinin lisânı, Vâhid'e yakınlaşmış olmanın verdiği sevinçle, şöyle der: "Doğrusu ben Yûsuf'un kokusunu alıyorum." 590 Bunun üzerine, kıdem cariyeleri ortaya çıkar; fikir köşklerindeki mahbûbunsıfat gelinleri gönül gözlerinde belirmeye başlar. Sonra onların üzerine izzet/şeref örtüsü örtülür de azamet/yücelik elbisesiyle gizlenirler.
    Aşkın harareti gözlerde yaş bırakmaz. Şevk ayakları, bir yandan yolun uzunluğu, diğer yandan hicret çöllerinin kızgın sıcakları dolayısıyla yürümeye mecalsiz düşerler de, yere yığılıp kalırlar. İşte tam bu anda kerem/cömertlik ve iyilik elçisi "kader doktoru"nu gönderir: Onun gözündeki hastalığı
    "Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm" sürmesi ile tedâvî eder. Bu ismin/esmânın ışıkları "celâl ceberûtu (âlemi) "nde ortalığı aydınlatıp, "kibriyâ ordusu"nun sancakları altında izzetin nüfuzu her tarafı kaplayınca; akıl gözleri şaşakalır, fehim bakışlarını dehşet sarar, fikir kuşları
    yere düşer, kâinat kitabının satırları silinir gider.
    "Ehadiyet" (Hakk'ın mutlak birliği) heybetinin dili der ki: "Sesler Rahman için susmuştur." 591 Gönül dağları yerinden oynar; "tecelli'nin nurunun güzelliğinden beşerî vasıflar paramparça olur.592 Ruh kanatları budanmıştır, artık tefrîd/tevhîd ilmi fezasında onların uçabileceği yeryoktur!...
    O'nun aşkının şevki ile kalpler O'ndan başkasını görmez olur. O'nun aşkının kara sevdasıyla
    özler yanıp tutuşur. O'nun yakınlık-uzaklık çöllerinde fikir bülbüllerinin dilleri dolaşır.
    O'nun hikmetleri bütün zâtlara/özlere serpilmiştir. Her sanatta onun sanatının izleri parlar. Herşeyde O'nun kudretinin güzelliği zahirdir. Her mevcutta O'nun vahdaniyetinin burhanları vardır. Her akıl gözünde O'nun kudretinin nuru ışıldar. O'nun sanatının dili, heybet şâhidlerinin işaretleriyle "ehl-i vücûd"a 593 hitâb eder.
    Akıl aynaları O'nun harikulade a'yânının/özlerinin suretlerini yansıtır; kullarının kalp gözlerinde gayb sırlarının gelinleri belirir: "İste (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır. Mülk O'nundur. O'nu bırakıp da kendilerine yalvarıp yakardıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir. 594
    589 Kamer, 54/55. 590 Yûsuf, 12/94. 591 Tâ-Hâ. 20/108. 592 "Rabbi dağa (Tûr-iSinâ) tecellî edince, onu paramparça elti" (A'râf, 7/143) âyetine
    telmihvardır.
    593 Ehl-i vücûd: Manâdan anlaşılan o ki, burada ehl-i vücûddan maksat, varlığa hikmet naza rıyla bakabilenlerdir.
    594 Fâtır, 35/13.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    "Sizin için Allah'tan başka ne bir velî/sâhip, ne de bir yardımcı vardır"266"Sağlam ipine yapışır."267 Sonra şaha kalkıp koşar ve "Ben cinleri ve insanları sâdece bana ibâdet etsinler diye yarattım'268 denizinde yüzen, "Allah'a kaçınız.269 gemisine biner. İşte o zaman, ruhunu ortaya koyup feda ederek o denize dalar. Eğer aradığı cevheri bulursa "Muhakkak büyük bir kazanca nail olmuştur"270; eğer o denizin diplerinde telef olursa "Artık onun mükâfatını
    vermek Allah'a düşer."271
    266 Bakara, 2/107.
    267 Bakara, 2/256.
    270 Ahzâb, 33/71. 271 Nisa, 4/100.
    268 Zâriyât, 51/56. 269 Zâriyât, 51/50.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Peygamberimiz’in ruhaniyeti, Allah yolcularının kalbi çevresinde durur. Orayı süsleyen o ruhtur. Onların sır âlemleri onun ruhuyla parlar. Yakınlık kapısını o açar. Allah yolcularının
    perişan saçlarını o ruh düzeltir,
    tarar. Kalp, sır ve Yaratan arasında elçiliği o ruh yapar. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in ruhaniyetine bir adım yanaşan, şükür yolunu tutmalıdır. Yaklaştıkça kulluğu artmalıdır. Bundan ayrı şeylerle ferah bulmak isteyen, boş hevese kapılmış olur...
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    En iyisi; insanın teslim olması, Hakka teslim olmayı dilemesi ve sırf nefsiyle meşgul olması, onu bulunduğu mertebeden daha iyi bir mertebeye yükseltmeye çalışmasıdır. İşte varlığın hakikatlerine ulaşmış said/mutlu insan budur. Bu sırları lafızlara dökmeyip gizleyenler,
    yabancılar farkınavarmasın diye onları saklayanlar, himmet neticesinde bir takım eserlerin meydana geldiğini söyleyenler, her zaman bu metotlarını devam ettirirler. Tâ ki fehvanı (anlamsal) makamlardan yakınlığa erişmişlerin mertebesindeki yüce ruhaniler kendi elleriyle parlak alametleri onlara gösterinceye kadar. Bumakamda ise yazılı kutsal kitablar vardır. Böylece bu sırların sahipleri bildikleri hakikatlere dair gerçek şahidler görmüş olurlar. Bu vasıftan başka bir vasfa intikalin ne büyük bir aşama olduğunu anlarlar. Bu intikalin ayırıcı özelliği, sırrı gizleyenin sırrının artık ortaya çıkması, düğümün çözülmesidir. Kilidinin açılması, bağının çözülmesidir. Böylece bu diğerinin himmetleri de aynı noktada birleşir. Çünkü teklik hakikatini görmüştür. Her ikisi tekten başka bir şey görmezler. Bütün etkiler ve eserler
    hakikate dayanır böylece.
    Bazen döndürmek şeklinde tezahür ederken, bazen de bu himmetler doğrudan O'ndan gelmiş gibi belirginleşir. Çünkü hakikate bütün yönleriyle yönelmiştir, bilmese de. Her himmeti istemiştir, bizzat ulaşmasa da. Telaffuz edemese de bütün lisânlarla konuşmuştur.Bu ne dehşetli bir hayret ve ne çetin bir hasrettir! Perde açıldığı zaman, gözle bütünleştiği zaman. Ay ve güneş bir araya geldiği, eser sahibi eserde zuhur ettiği ve de çıplak gözle görüldüğü zaman! Onlara suretlerde belirdiği, tuzağı kuran tuzağa düştüğü, iman edenin kazandığı, inkar edenin de kaybettiği zaman! İlâhî hitap, en kutsal lisânla ve ihlâs diye ifade edilen bir ibareyle yönelmiştir. Dolayısıyla alacağı ödül için değil, ibadetini ihlâsla sunan, her türlü sapıklıktan uzak hanîf yolunu izleyen, ilâhî yakınlık mezhebine intisab eden kimse, emri
    yerine getirme sorumluluğunu gerçekleştirmiş olur. Böyle bir kimse nur alemine mensub olur, ücret alemine değil. "Allahu nuru'ssemavati ve'l ardi / Allah göklerin ve yerin nurudur." (Nûr, 35) "Lehum ecruhumve nuruhum /Onların ücretleri ve nurları verilir." (Hadid, 19) "Nuruhum yes'a beyne eydihim / Onların önlerinden nurları gider." (Tahrirn, 8) Nur, "Ben
    sizin rabbinizim",der, onlar da Ona tabi olurlar.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Tâc-ı devletin esrârı nedir
    Gel bil hatt-ı istivâsı nedir
    Dahi ârif ol kubbesi nedir
    Tâc-ı devletim Ahmed Ali’dir
    { Ahmed Sırrı Dedebaba (ks) }

    “dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve
    O'na yönelen-dönen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete de erdirir).” { Rad 27 }

    “Allah, dilediğini Kendisine seçer
    ve O'na yöneleni, Kendisine ulaştırır.” { Şura 13 }

    Görenlerin idrak, görülenlerin ihtiva edemeyeceği, bakanların göremediği, örtülerin örtemediği, mahlukatı yaratmayı ezeliyetine ve varlığına; mahlukatın benzerliğini de hiç bir
    şeye benzemediğine delil kılan Allah'a hamd olsun.
    Vadinde sadık olan, kullarından zulmü kaldıran, yarattıkları arasında adaleti ikame eden, hükmünde herkese adil davranan Allah, eşyaların varlığını ezeliyetine, eşyanın acziyetini
    kudretine, onlarınyokluğa mahklumuğunu da ebediyetine şahid kılmıştır. Tektir, sayı olmadan. Ebedidir, zamanla sınırlanmadan. Kaimdir, direk olmadan.
    Zihinler onu hissetmeksizin kavrar, bakan karşı karşıya gelmeden ona bakar. Vehimler onu
    kuşatamaz.O, zihinlere tecelli eder, akla gelenlerle tahkik olunur.
    O, sonsuzluklara uzanan bedeni büyüklüğe sahib bir varlık değildir. Gene o en son uzaklıklara
    uzayıp da
    O'nu yücelten bir azamete de sahip değildir. O, en büyüktür ve otorite bakımından çok yücedir.
    Ali (ra)

    Her şeye yakın olduğu halde birleşik değildir: her şeyden uzak olduğu halde zıt değildir. Konuşandır, fakat düşünerek değil. O, çalışmaksızın irade edendir. Eşyayı aletsiz yapıp yaratandır. Latiftir, gizlilikle vasıflandırılamaz. İri olarak vasıflandırılmadığı halde, büyüktür; basirdir, hisle vasıflandırmakmümkün değildir. Rahimdir, gönül yumuşaklığı ile nitelenemez. Başlar onun azameti karşısında boyuneğmiştir; gönüller, onun korkusuyla dolmuştur; titrer dururlar.
    Ali (ra)

    Bütün karanlıklar, onun nuruyla aydınlanır, karanlığı, bütün ışıkları karartır.
    Ali (ra)

    Hepsi de Allah katından olmakla beraber, Allah'tan gelen az şey halktan gelen çok şeyden daha büyük, daha yücedir.
    Ali (ra)
  • “Her şey insanoğluna feda iken; İnsanoğlu ise kendine cefâ olmuştur.”

    Şems-i Tebrîzî Hz.
  • Bismillahirrahmanirrahim
    Allah’ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu ara.
    Dünyadan da nasibini unutma.
    Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme.
    Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.
    (Kasas Sûresi-77)

    Hadisi Şerif Meali
    Şu iki özellik bir mü’minde bir araya gelmez; Cimrilik ve kötü ahlak.
    ‎(Tirmizi, Birr 41)

    Haklı isen haksızlığa uğramaktan korkma!..
    (Hz. İmam Ali k.v.)

    İçinde binlerce ilah bulunduğu halde, dilinle “Lâ ilâhe illallah” demeye utanmıyor musun?..
    (Hz. Abdülkâdir Geylâni k.s)

    Allah’ın kitabında gece gündüzden önce zikredilir.
    Çünkü Hak, dünya ve kalp semasına geceleyin nüzûl eder.
    ( Hz. Muhyiddin İbnu’l Arabi k.s)

    Her şey insanoğluna feda iken; İnsanoğlu ise kendine cefâ olmuştur.
    (Kavli Hz. Pir Şems-i Tebriz’i k.s)

    Rızıkların en hayırlısı; Anne duası, baba rızası ve sâdık dostun duasıdır.
    (Hz. İbnü’l Cevzi k.s)

    Aramızda bir perde var ya Rabbi.
    O da benim!..
    Ne olur benden benimi al.
    (Hallac-ı Mansur)

    Biz gelmedik kavga için.
    Bizim işimiz sevgi için.
    Dostun evi gönülerdir.
    Gönüller yapmaya geldik.
    (Yunus Emre )

    Biz her taşın altında bir yahudi var demiyoruz.
    Fakat yahudi hiçbir taşın altını boş bırakmaz.
    ( Prof. Dr. Necmettin Erbakan)

    🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷
    #PençeKartal #MaviVatan
    #HerTürkAskerDoğar
    #BiziKimŞehitEtti
    #NeMutluTürkümDiyene
    #Beyazrenkler #tsk #AyYıldızTim #BizkiUstayızVatanSevmenin
    #ŞehitlerÖlmezVatanBölünmez
    #SözKonusuOlanVatansaGerisiTeferruattır #VatanSağolsun
    #SessizceHerYerdeNöbetteyiz
    #KandileTürkbayrağıDikeceğiz
    #EhliBeytimiSevenBeniSever
    ‎‏⁦‪#DoğuTurkistandaKatliamVar‬⁩
    ‎‏⁦‪#DoguTurkistan‬⁩
    ‎‏⁧‫#الصين_بلد_إرهابي‬⁩

    🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷
    Ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
    Gecelerimiz dua Kandil'leri ile Hayr olsun.
    Aşkı ile yak ya huu ki huzur bulalım.


    Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cumanızı tebrik eder.
    Sevgiyle, hayırlı, mübarek, bereket, ihlas, edep ve nur ola.

    Ekmek kadar mübarek, su gibi aziz olsun ömrünüz.
    Ahir ve akibetimiz hayr ola.
    Huzur bulasınız, huzurda!..
    Hoşça bakınız zatınıza efendim.

    Engin Demirci
  • Hak yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil.Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol; silenlerden değil.

    (Şems-i Tebrizi Hz.)