Kitap, günlük hayatın yoğun temposu, tüketim toplumu olmamızın getirdikleri ve kişisel gelişim furyası tarafından sürekli pompalanan "Anı yaşa, hayatı kaçırma." gibi söylemlerin tam aksine gerçek yaşamın aslında olan biteni kaçırmakta saklı olduğunu bizlere göstermek istiyor. Sınırsızlığın övüldüğü, sürekli "daha, daha, daha" denilerek hep daha fazlası için uğraşmamızın vurgulandığı, reklam sloganlarıyla, kapitalist ekonomiyle ve hatta devlet politikalarıyla beslenen bu düşüncenin tam aksine anlamlı bir hayatın sade ve basit olanı bulabilmekte olduğunu bizlere anlatıyor.
Bu düşünceyi temellendirmek için 5 argüman sunulmuş. Bunlar; politik, varoluşsal, etik, psikolojik ve estetik argümanlar olarak karşımıza çıkıyor ve beş ayrı bölümde bu kavramları açıklıyor. Benim en beğendiğim kısım ise dördüncü bölümdeki meşhur Marshmallow Deneyi ve "hedonik/hazcı koşu bandı kavramları oldu. (Ne başarırsak başaralım daha fazlasını isteyip ilerleyemiyoruz ve olduğumuz yerde çok daha fazla çabalamak zorunda kalıyoruz.) Ayrıca, hayatımızı derinden etkileyen iyi veya kötü bir haber sonrasında bile dengeyi bulma eğilimindeyiz. Her ne yaşanırsa yaşansın bu dengeyi korumak için "itidalli" olmamız vurgulanıyor ve aslında hayatın özü de bu aşırılıktan kaçmakta saklı.
Uzun lafın kısası, sürekli bir koşuşturmaca hâlinde, olan biten her şeye şahit olma stresi içindeyken hayatı kaçırıyoruz. Bazı şeylerden mahrum kalmayı göze alabilirsek kendimize ve sevdiklerimize çok daha fazla vakit ayırıp çok daha anlamlı hayatlar yaşayabiliriz.