Edebiyatın hakikat ve iktidar ile olan ikili ilişkisi de buradan
gelir. Olağanüstü olan yalnızca hakiki [vrai\ ile sahte arasında
bir kararsızlıkta işlev görebilirken, edebiyat daha ziyade
bir hakikat dışı [non-verite\ kararı üzerine kurulmuştur: kendini
açıkça bir hüner olarak sunarken hakikat olarak tanınabilecek
hakikat etkileri üretmeyi vaat eder. Klasik dönemde doğallığa
ve taklide verilen önem kuşkusuz edebiyatın bu “gerçekte”
[en verite\ işleyişini formülleştirmenin ilk şekillerinden biridir.
Böylece kurmaca olağanüstü olanın yerini almış, roman da fantastik
olandan bağını kopararak, ancak ondan daha da bağımsızlaşarak
gelişebilmiştir. Dolayısıyla edebiyat Batı’nm gündelik
olanı söyleme katılmaya mecbur ettiği o muazzam kısıtlama
sistemine aittir. Ancak edebiyat bu sistemde özel bir yer işgal
eder: gündelik olanın kendisinin altında gündelik olanı arama,
sınırları aşma, sırları acımazsızca yahut sinsice açığa vurma, kuralları
ve kodları yerinden etme, ağza alınmaz şeyleri anlatılır
kılma konusunda kararlı olması itibarıyla kendini yasanın dışında
konumlandırmaya meyleder yahut en azından skandal,
ihlal ve isyanın yükümlülüğünü üstlenir.
Batı on yedinci yüzyıldan itibaren olağanüstü olanın men
edildiği bir silik yaşamlar “fabf’inin doğuşunu gördü. İmkânsızlık
ya da gülünçlük, sıradan olanın anlatılabilmesinin koşulu
olmayı bıraktı. Amacı artık umulmadık olanı anlatmak değil,
görünmeyeni, görünemeyeni, görünmemesi gerekeni açığa çıkarmak,
gerçeğin son ve en zayıf derecelerini anlatmak olan bir
dil sanatı doğdu. “Ehemmiyetsiz” [infime] olanı, anlatılmayanı,
herhangi bir görkeme sahip olmayanı, dolayısıyla “rezil” [infâ-
me] olanı anlatmaya zorlayan bir tertibat kurulurken, Batı’da
edebi söylemin “içkin etiği” denebilecek şeyi teşkil edecek yeni
bir buyruk şekilleniyordu. Bu söylemin törensel işlevleri yavaş
yavaş silinecekti; görevi artık kuvvetin, zarafetin, kahramanlığın
ve gücün son derece görünür olan ışığı değil, daha ziyade, en
gizli olanı, anlatması ve göstermesi en zor olanı ve son olarak
da en yasaklı ve skandal yaratacak olanı somut bir şekilde açığa
çıkarmak olacaktır.
Fabl, kelimenin asıl anlamıyla, anlatılmaya layık olandır. Batı toplumunda gündelik yaşam uzun bir süre boyunca söyleme olağanüstü olan \fabuleux\ tarafından katedilmesi ve başkalaştırılması koşuluyla erişebilmekteydi: gündelik yaşamın kahramanlık, üstün başarı, macera, Tanrı’nın takdiri ve lütfü ya da kimi zaman iğrenç bir suç tarafından kendi dışına çekilmesi
gerekiyordu. Gündelik yaşamın imkânsızlığın dokunuşuyla işaretlenmesi
gerekiyordu. Ancak bu şekilde ifade edilebilir hale
gelebilirdi. Onu erişilmez kılan şey onun bir ders yahut örnek
görevi görmesini sağlıyordu.
Toplumun, kendi hakkında konuşabilsin diye, kelimeleri,
söyleyiş biçimlerini, cümleleri, dilsel törenleri anonim bir kitleye
ödünç verdiği bu an önemli bir andır. Aleni bir şekilde ve şu üç
koşul altında konuşmak: bu söylemin iyi tanımlanmış bir iktidar
aygıtı dahilinde ifade edilmiş ve dolaşıma sokulmuş olması, bu
söylemin toplumsal varoluşun daha önceleri pek fark edilmemiş
olan derinliklerini ortaya çıkarması ve o küçücük tutku ve çıkar
savaşlarının sağladığı erişim ile iktidara hükümran bir müdahale
imkânı sağlaması. Dionysos’un Kulağı bunun yanında küçük ve
basit bir makine gibi kalır. Tek yaptığı gözlemlemek, casusluk
yapmak, tespit etmek, yasaklamak ve cezalandırmak olsaydı, İktidar
ne kadar da hafif ve kuşkusuz kolayca yıkılabilir olurdu;
halbuki iktidar aynı zamanda körüklemekte, tahrik etmekte ve
üretmektedir. İktidar basitçe göz ve kulak değildir; iktidar, eyleme geçirir ve konuşturur