Ashabın dünyevi ve uhrevi mutluluklarının merkezinde Hz. Peygamber vardı. Allah Rasulünün rahmet ve sevgi fışkıran nebevî şahsiyeti her daim onların gözlerinin nuru, gönüllerinin süruru idi. Ashabı Kiram, yalnızca dünyayı değil, ahireti de ancak Onunla anlamlı görüyor, Firdevsi Âlâ'da Ona komşu olabilmek için her fırsatta Allah'a niyazda bulunuyordu.
Hangi çağda ve hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın, bir Müslüman'ın imandan sonraki en mühim ödevi, Peygamberinden kendisine yönelen bu sevgi ve ilgiyi karşılıksız bırakmamasıdır. Resuli Ekrem'e sevgi ve itaat, modern zamanlarda da her müminin boynunun borcudur.
Rabbimizin ve Peygamberimizin sevgisi imanımızın vecibesidir. "İman yoksa cennet yok, sevgi yoksa iman yok" böyle buyurdu son Nebi. Sevgi, imanın nabzıdır, nefret imanın kabzıdır. Sevi imanın gizidir, manevi canlılığın izidir.
Sevmenin kriterleri vardır: kişinin dünyada ve ahirette, Allah'ın rızası için mümin kardeşinin mutluluğunu istemesi bir kriterdir. Kendimiz için istediğimiz iyiliği, kardeşimiz için de istemek başka bir kriterdir.
Fahreddin Râzî diyor ki: "Bir müminin başka bir mümin kardeşinin başına gelen bir sıkıntıdan dolayı üzülmesi, Salih bir insan olmanın asgari standardıdır."
Azami tepkisini konuşacak olursak, siz ihtiyaç halinde olsanız bile, kendinizi yok saymanız ve mümin kardeşinizin ihtiyacını kendi ihtiyacınıza öncelemenizdir. Buna "el îsar alen nefis' denir.