• 'Coğrafya kaderdir.'
    İbn-i Haldun
  • Coğrafya kederdir. İbn-i haldun
  • Beşerî nefisler üç gruptur:

    Birinci grup, doğal olarak, ruhani idrak derecesine ulaşmaktan aciz olup, hep aşağı seviyeye, maddi ve hayal derecesindeki algılamalara yönelir. Sınırlı kurallar çerçevesinde hafıza ve vâhime kuvvetine dayalı olarak, bedendeki (maddeden soyutlanmamış) düşüncenin, tasavvurî ve tasdikî ilimlerde yararlanacağı mânâlar oluşturur. Bunların hepsi de çerçevesi dar, hâyâl sınırlarını aşmayan şeylerdir. Çünkü temel olarak bunlar ilk sınırlarda kalır ve orayı aşamazlar. O sınırdaki (algılamalarda görülen) bozukluk, ondan sonrakilerin de bozuk olmasına yol açar. Genellikle, cismanî (maddî) beşer idrakinin çerçevesi budur. Bilginlerin idrak ve algılamaları bu sınırda son bulur ve ayakları bu sınırda sabitleşir.

    İkinci grup, ruhanî düşünceye ve potansiyel olarak kendisinde var olan bedenî aletlere ihtiyaç duymadan idrak etmeye yönelir. Bunun çerçevesi, beşerî idrakin ilk sınırlarından daha geniştir ve batınî müşahedelerin semalarında serbestçe dolaşılır. Bunların tamamı vicdanî (batınî) şeyler olup başlangıç ve bitiş sınırları yoktur. İşte bunlar, ledün ilmi ve Rabbanî bilgi sahibi, evliya âlimlerin algılamalarıdır. Yine bunlar, mutlu sona erişenlerin ölümden sonra Berzah'ta bileceği şeylerdir.

    Üçüncü grup, yaratılışları gereği beşerî cismanîlik ve ruhanîlikten tamamen soyutlanarak, herhangi bir vakitte fiilen en üst sınırdaki meleklere dönüşmeye uygun bir fıtrattadır. İşte fiili dönüşmenin gerçekleştiği o vakitte, yüce melekler topluluğunu görüp, sözlerini dinleme ve ilahî kelama muhatap olma söz konusu olur.
  • Öyleyse tarihle ilgilenen kimse, siyasetin kurallarını; varlıkların özelliklerini; yaşayış, ahlak, gelenek, din, inanç, mezhep ve diğer hususlarda değişik toplumlar, bölgeler ve dönemler arasındaki farklılıkları bilmeye ihtiyaç duyar. Aynı şekilde içinde yaşadığı zamanda da bu konularla ilgili bilgileri kuşatması gerekir. Çünkü bu şekilde geçmişte olanla mevcut olanın benzeştiği ve ayrıldığı noktaları ortaya koyabileceği gibi, devletlerin ve milletlerin hangi temeller üzerinde kurulduğunu, ortaya çıkışlarındaki temel ilkelerin neler olduğunu, ortaya çıkışlarına ve var olmalarına hangi etkenlerin sebep olduğunu ve onları kuranların durumlarını da tespit eder. Böylece bütün olayların sebeplerini idrak eder ve bütün haberlerin köklerine vakıf olur. O, zaman nakledilen bir haberi, bu ilkelere ve kurallara göre değerlendirir. Eğer haber bu ilke ve kurallarda aranan şartlara uyarsa onun doğru olduğuna hükmeder, aksi takdirde onun uydurma olduğunu anlar ve onu almaz.

    Önceki bilginlerin tarih ilmine çok büyük önem vermeleri bunun
    içindi. Taberi, Buhari ve bu ikisinden önce de İbn-i İshak tarihle bunu için ilgilenmiştir. Ancak daha sonra pek çok kişi tarih ilminin bu önemini dikkatinden kaçırmış, ondaki esas amacı bilememiş ve ilimde derinliği olmayan sıradan insanlar, tarihi olay ve haberleri bütün boyutlarıyla tetkik etmeyi hafife almışlar, bu rivayetlere gözü kapalı dalmışlar ve tarih ilmini "geçim kaynağı" yapmışlardır. Böylece tarih, doğruyla yanlışın, öz ile kabuğun ve iyi ile kötünün karışıp iç içe girdiği bir alan haline gelmiştir. Bütün işlerin sonu Allah'a gider
  • Tarihçilerin düştükleri bu yanılgılardan uzun uzun bahsederken neredeyse kitabın amacının dışına çıkacağız. Evet, bu gibi haber ve görüşlerde pek çok tarihçinin ayağı kaymış ve yanlışa düşmüştür. Meseleleri düzgün bir şekilde araştırıp incelemeyen ve olabilirliğini değerlendirip ölçmeyen herkes de bu rivayetleri olduğu gibi onlardan alıp nakletmiştir. Tıpkı bizzat tarihçilerin iyice araştırıp değerlendirmeden o haberleri eserlerine almaları gibi. Böylece tarih ilmi asılsız ve uydurma haberlerle karışık bir ilim haline dönüşmüş, bu ilimle ilgilenenler bu tür yanlışlara düşen kişiler haline gelmiş ve sonuçta tarih, (uzmanlığı olmayan) insanların genelinin gelişigüzel biçimde konuştuğu tartışmalı bir saha olmuştur.
  • Rüyanın hakikatı, nefsin (ruhun), kendi ruhani aleminde, olayların suretini bir anlık görmesidir. Çünkü bütün ruhani varlıklarda olduğu gibi, olaylar da ruhani alemde fiilen mevcuttur. Nefis ise cismi yapısından ve bedeni özelliklerinden soyutlanarak ruhani
    aleme geçer. Ve söylediğimiz gibi uyku sebebiyle bu bir anlık geçiş ve olayların suretini görmek mümkün olur. İşte nefis, bilmek istediği geleceğe ait bu resmi alarak kendi (beşeri) özelliklerine hemen geri döner.

    Eğer ruhani alemden almış olduğu bu suret, karışıklığından dolayı zayıfsa ve yeteri kadar açık değilse, bu karışıklığın giderilmesi için yorumlanmaya ihtiyaç vardır. Ancak bu alıntı yeteri kadar açık da olabilir ve o durumda yoruma ihtiyaç kalmaz.

    Nefis için böyle bir halin gerçekleşmesinin sebebi, onun, beden ve bedensel duyu özellikleri ile mükemmelleştirilmiş ruhani bir varlık olmasıdır. Böylece nefis, katıksız bir akla dönüşür ve varlığı da fiilen kemale erer. O zaman bedeni aletlerden hiçbir şeye ihtiyaç duymadan idrak eden ruhani bir varlık olur. Ancak nefsin bu ruhaniliği, canlıların en üst derecesinde bulunan ve kendilerini bedeni özellikler ile mükemmelleştirmeye ihtiyaç duymayan meleklerin ruhaniliğinden farklıdır. İşte nefsin bu yeteneği, bedende olduğu sürece devam eder. Bu yeteneğin (ruhani alemdeki olayların suretini yakalamanın) evliyalarda görüldüğü türden daha özel bir şekli olduğu gibi, bütün insanlar için geçerli genel bir şekli de vardır. Bu genel şekil rüyadır.

    Peygamberlerde görülen, beşerilikten soyutlanarak katıksız bir melekliğe geçiş durumu ise ruhani derecelerin en üstünüdür. Bu geçiş vahiy halinde sürekli tekrarlanır. İşte peygamberlerin melekliğe geçişten sonra orada idrak ettiği (gaybi bilgilerle) tekrar beşeri özelliklerine dönmeleri, açık bir şekilde uyku (rüya) durumuna benzemektedir. Her ne kadar rüya, peygamberlerin bu geçişine göre kategorik olarak çok fazla gerilerde olsa da...