• SELEN DOĞAN, ZEYNEP ÜNAL SÖYLEŞİSİ

    “İllüzyona Kapılanlara Bir Kova Su Döküyorum”

    "Roman bir eksiltme sanatı. Yazar kahramanın üzerinden uzun bir süre anlatmak istediğinin haricindekilere dokunmadan, birtakım şeyleri dışarıda bırakarak yaşamak zorunda."

    Onu radyo oyunlarıyla tanıdık. Sonra okuma koltuklarımıza öyküleriyle kuruluverdi. Ayizi Kitap’tan çıkan “Ölüler ve Periler” bir öykü treni. Şaşırtan, iz süren, güldüren, arayan öyküler yazıyor Zeynep Ünal. Ona “Türkiye’nin Flannery O’Connor’ı” diyorlar. Arayış onun dilinde hiç bitmiyor. Ünal “Ölüler ve Periler” için “en yumuşak kitabım” diyor. Yazarı bundan sonra takip edecek okurlara müjde: Sert anlatılar sizi bekliyor.

    “Okumayacağım bir metni yazmam”

    ✔“Ölüler ve Periler” bizi kiminle tanıştırdı? Nasıl bir hikaye seninki?

    Beni çoğunluk anneannem büyüttü. Benden yaşlı insanların yanında büyüdüm. Onların konuşmalarını, hatıralarını, âdetlerini, şakalarını, mimiklerini aklıma yazmışım, sonradan işe yaradı! Çalıştığım yerlerde tanıştığım insanların da epey katkısı olmuştur. Oyun yazmaya 90’ların ortasında başladım, bugün de devam ediyorum. Bir de sitcom yazdım. Oyunlarımı bir yana bıraktıktan sonra kendimi denemek istedim ve bir atölyeye gittim. Atölye sonunda kolaylaştırıcı "Tamam senden bir şey olacak gibi, devam" dedi.

    Yaptığım işi o andan itibaren çok ciddiye almaya başladım. İlk öykü denemem 2010 altkitap seçkisine girince o heyecanla oyunlarımı bir yayınevine gönderdim, kabul gördü. Ardından yüksek lisansa başladım ve yazdıklarımı edebiyat dergilerine gönderdim. Bir Ankara dergisi kabul edince kendime inanmaya ve roman yazmaya başladım. Annem benden iyi yazar ama daha çok konuşur herhalde o nedenle o yazar olmadı ben oldum. Yazar olmasaydım sanatla uğraşır mıydım? Sanmıyorum, her zaman otomobil yarışçısı olmak istedim.

    ✔ Jerome Lawrence ve Robert A. Lee’nin oyunu Maymun Davası’nda “Gazetecinin görevi yaralanmış olanı rahatlatmak, rahat olanı ise yaralamaktır” der. Bunu edebiyat için de düşünürüm: Yazar bizi ters köşeye yatırabilmeli, tepemizin tasını attırabilmeli, korkutmalı ama içimize su da serpebilmeli, başımızı da okşamalı. Çok şey mi istiyoruz?

    Bence az bile istiyorsunuz. Okurun yazardan bundan öte talepleri olmalı ve bunları da ağız dolusu söyleyebilmeli. Hani bir söz vardır “bana bildiğim bir şeyi bilmediğim gibi anlat!” Buna da katılmıyorum. Detaycılığım yazıma elbet geçiyor. Semih Gümüş “hemen ilkin akla gelmeyen ayrıntılar, yazılanın niteliğini yükseltir” diyor, katılıyorum. Çünkü dikkat çekiyor, okuru rahatlatıyor. Okurun kafasına taktığı bir şeyin/takıntının aslında başkalarında da olduğunu, onun da bundan rahatsızlık duyduğunu görerek rahatlıyor. Beri yandan hiç akıl etmediği bir noktada kendine şaşıp, bundan rahatsız oluyor ve bu onda bir bocalama yaşatabiliyor. Ben bu duyguyu bir okur olarak çok severim, benim de yaptığımı söyleyenler var. Karikatürcü Metin Fidan’ın "Ayrıntılar Albümü" çıkar çıkmaz başucu kitaplarımın arasına girmişti. Ayrıca okumayacağım bir metni –gerek deneme, gerek inceleme gerekse edebiyatta- şimdiye dek yazmadım, umarım bundan sonra da yazmam. Siyaset, genel temayül, moda, satış endişesi, dönem insanı olmayı seçecek olsaydım şirketlerde ufalanmaya devam ederdim.

    “Realizm şimdi başlıyor”

    ✔ Bazı yazarlar hayata yazdıklarıyla çimdik atar, bazıları da çentik atar. Yani bazıları yaşananların altını eşeleyip durur, bazıları da önlerine geleni evirip çevirip yazar. Bence Zeynep Ünal ilk gruptadır ama yine de sormak istiyorum. Senin derdin ne?

    Yazmak annemden geçme. Onu yazarken görerek, yazdıklarını bilgisayara geçirerek bir çıraklık dönemi geçti. Meğer ne çok yazasım varmış. Doğruyu söylemek gerekirse, beni dertlerim, takıntılarım yazmaya itmedi ama yazdıktan sonra gördüm ki neler varmış neler. Söylemem lazım ki bunca zaman sinir olduğum, sevdiğim, kızdığım şeylerin ete kemiğe bürünmesi beni korkuttu. Onlar oraya nasıl sızdı? Sızmış işte. Derdim varmış; hayatın illüzyonuna kapılanlara bir kova su döküyorum. Ama kaynar değil! O kadar da acıtmak istemem. Çevremizde hiçbir şey göründüğü kadar iyi veya kötü değil. Realizm şimdi başlıyor. Herkes gerçeğin peşinde. “Böylesi doğrudur” ifadesini kabul etmek istemeyenler çoğalıyor. Onları nereye kadar yok sayarız? Okuru çok önemsiyorum ve müthiş bir saygım var. Okura tepeden bakan yazarlardan hem hoşlanmıyorum hem de onların soylarının tükeneceğini, ikinci grubun ise kendi kendini yok edeceğini düşünüyorum

    ✔ Yola öyküyle çıkmak had bilmek mi, yoksa önce kendini bir tartmak mı? Yani, hedefin öyküde pişip romana düşmek mi, ömür boyu öyküye sadakat mı?

    Radyo oyunlarını bir yana bırakırsak düz yazıda yola öyküyle çıktım, evet. Bunun belli bir sebebi yok. Öyküde pişmek değil, öyküye pişmek daha doğru bana göre. Ben, hem bu hayatta hem hayalde topu tadında çevirenlere, gerginlikten beslenenlere, dedikoduyu sevenlere, eyleme geçenlere, detayı görenlere yazmak istiyorum. Aslında yazdıklarıma öykü demek doğru mu ondan da emin değilim. Gözüne ve kalemine çok güvendiğim bir yazar, “Sen roman parçası yazıyorsun” demişti; olabilir çünkü bunu birkaç kişiden daha duydum. Yani mini-roman yazdığımı söylüyorlar. Bu durumu en iyi editörüm Can Cankoçak cevaplayabilir belki.

    Bana kalırsa son yirmi yılda nesrin ve nazmın sınırı iyice kaypaklaştı. Şiir formunda öykü okuyacağım hiç aklıma gelmezdi ama oldu. Had bilmek lafı çok güzel. “Lisede şiir yazarak başladım” sözlerini ne çok duyarız. Edebiyatın en üst katından başlıyor, bir de bunu “sonra öykü ardından roman” diyerek iyice batırıyorsun. Neyse ki artık böyle denmiyor. Ömür boyu sadakati önce tercih ardından risk almama temayülü olarak görüyorum zira öykü de roman da düz yazıdır. Birini beceren diğerini de yapmak isterse biçim olarak pekala yazabilir, yazmalıdır. Ustalarımız bunu ala bir şekilde yapmışlar zaten, yapıyorlar da. Aslında öykü kitabım ikinci romanımın hazırlığı esnasında ortaya çıktı.

    Roman bir eksiltme sanatı. Yazar kahramanın üzerinden uzun bir süre anlatmak istediğinin haricindekilere dokunmadan, birtakım şeyleri dışarıda bırakarak yaşamak zorunda. Benim gibilere çok zor. O sırada cinnet geçirdiğin, içindeki başka şeyleri dökmek istediğin oluyor. Gerçi daha birinci basılmadan ikinciyi neden yazıyordum bilmiyorum (gülüyor) ama yazıyordum işte. Netice; ben birini diğerinden ayrı düşünemiyorum. Sıradaki galiba roman olacak, novella da olabilir.

    “Polisiye okurunun klişe alerjisi var”


    ✔ Polisiye sevdiğini biliyorum. Türkiye’de polisiye yazan kadın pek yok, hepi topu iki-üç kişidir. Bazı anlatılardan kadınların bu zamana kadar uzak durmuş olması, kadın yazarlardan hep aşk-meşk, trajedi vb. yazmaları beklendiği için mi?

    Yaşadığımız ülkede öne çıkan polisiyeci kadın olmadığına katılıyorum. Yazan kadın var ama ön plana çıkan erkekler. Bunu yadırgamıyorum. Bir polisiye metni “hisli duygular” tadında yazarsanız elbette okuyan olur ama bunlar polisiye okuru olmaz. Polisiye eylem anlatır, duyguların ön planda olduğu metin polisiye değildir. Duygular elbette katılmalı ama dozu önemli. Polisiye okurunun klişe alerjisi, bilmece çözmek isteyen bir kafası var. Cümleleri net istiyor. En ufak kaçağı yakalıyor. Nasıl anlattığınla değil neyi anlattığınla ilgileniyor. Bunu es geçmek “bak bir de böylesi var” demek oluyor ki… Bence yok.

    ✔Kadınlar cinayeti, soykırımı, suçlu takibini, savaşı yazmaktan kaçınıyorsa ‘şiddetsizliği’ özlediğimiz ve arzu ettiğimiz içindir, bence.

    Polisiye yazarken “erkekleşmek” gerekmiyor, yaptığımız işi bol bol araştırır, okur ve ona saygı duyarsak bence yeterli. Örneğin dilini sadeleştirme çabasına girmek “edebiyatlı” yazından düşüyor zannedilebiliyor. Hayır, ben kendimce yazılanların yeterince öne çıkılamayışını polisiyenin hala edebiyat sayılıp sayılmadığı tartışmasının bitmemesine, kadının suç yazmayı kendine yakıştırmamasına (bunun kökeni toplum beklentisi olabilir), çevrelerindeki erkekler tarafından yeterince duyulmadıkları için iç döküş ve benzeri formlarda ısrar edilmesine bağlıyorum. Kadınlar şiddetsizliği tabii arzuluyor ama ben yazmama sebebini şiddeti bilmemelerine bağlıyorum. Bir yetişkini dövmeyi, tehdit etmeyi, işkence etmeyi, çeteleşmeyi kaç kadın biliyor ya da istiyor ki yazsın?

    ✔Öykülerinde genellikle bir ‘merak’ var. Sonunu merak ettiğimiz filmler gibi. ‘Şimdi ne olacak’ duygusu var. Polisiyeye göz kırpmışsın diyebilir miyiz?

    Yayınevim de acilen bir polisiye yazmam gerektiği konusunda hemfikir. Radyo oyunlarımdan "Hayvan Sevgisi" ve "Hoş Bir Tesadüf" zaten polisiye. Öykü kitabımda da polisiye tadı var, doğru. Gerilimden kaynaklı olabilir. Merak uyandırmayı, meraklanmak kadar seviyorum. Sokak polisiyesini kastetmiyorum, unutmayalım "Benim Adım Kırmızı" da bir polisiye metin olarak okunabilir.

    ✔Karakterlerin sıradan gibi görünen ama pek de normal ve sıradan olmayan insanlar. Hepsini bir mahalleye toplasak hayat ne enteresan olurdu. Asya Mandası’nın Hamra’sı Ivır Zıvır’ın İnci Hanım’ıyla komşu olsa, Devon Misafiri’nin gizemli yolcusu Kabusname’nin medyumuna fal baktırsa… Hepimiz aynı gemide miyiz?

    Üzgünüm ama aynı gemideyiz (gülüyor). Üstüne üstlük bahsettiklerin zaten aynı mahalledeler ama kendilerine öylesi gömülmüşler ki kimse diğerinin farkında değil. Öykülerin öznelerinden bahsediyorum elbet. İnsana yakıştıramadığım bir özellik duyumsamamak. Bakıp görmemek, dinleyip duymamak, karışmamak. Bunun sınırı çok geniş. Yandaki arabaya çarpıp kaçan arabanın plakasını nasıl almazsın? Üstüme kalır diye ihtiyacı olanlara nasıl yol göstermezsin? Fikrin sorulduğunda nasıl sessiz kalırsın? Yazmak isteyip nasıl okumak istemezsin? Karşındaki dizlerinden bir yıldır tedavi gördüğü halde onu asansörü olmayan apartmandaki dördüncü kattaki evine utanmadan nasıl davet edersin? Ayağına çağıracağına sen gitmelisin. Kocana “asılan” kadına nasıl düşman olup kocanı koynuna alır yatarsın? Karşı apartmandaki kadın çocuğuna köle diye nasıl “asil” sınıfına alırsın (Hamra’dan bahsediyor). İnsan yuvarlak cümleleri alçak sesle söyleyerek “iyi ve kolay”, net ifadeler kullandığında “zor” olmuyor.

    Patavatsızlık ve düşüncesizliği “açık sözlülük” olarak ifade edenlere de gelsin bu öyküler, çok isterim. Her kuşağın kendine has olumlu olumsuz yanları var, insanız elbet olacak.

    Yeni kuşağı tembellikle suçluyorsak o kuşağı yetiştiren biziz. Bir zamanlar “hocam çocuk çalışmıyorsa sınıfta kalsın” diyen bir kuşak vardı. Anne babamızın öğretmenin tarafında olduğunu bilmek hem ürkütüyor hem de kendimize çeki düzen vermemizi sağlıyordu. Şimdi çocuğunun yanında öğretmeni için “benim paramla orada hocalık yapıyor sonra bilmem ne yapıyor” demek öğretmeni yerle bir etmek demek.

    Uçlardayız. Zamanı gelince sesimizi yükseltelim, ama bu kavga etmek değil. Üniversiteli gençlerin içindeyim malum. Bu bende yeni bir ufuk açtı, yüksek lisansıma bir de bu açıdan müteşekkirim. Çocuklarımıza haklarını aramaları için açık çeki verirken düşünmüyoruz ki sivrilttiğimiz kazık bize de girecek. Hem çeki açık veriyor sonra da terbiyesiz damgası yiyen çocuğumuzu nereye saklayacağımızı şaşırıyoruz. O sınırı sen çizip eline vermezsen o nereden bilecek? Pişmanlıklarını ve hatalarını kabul etmemek, onlarla yüzleşmemek için “ben yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymadım, yaşanması gerekiyormuş ve yaşanmış” deyip bu yüzsüzlükle yaşayan insanlar var. Peki, karşı taraf ne olacak? Onu aldattıktan sonra utanmadan “hak etmişti, anlamalıydı zira üç defa cümlenin içinde ayrılık sözü geçirdim” diyen var. İnanmam diyen herkes ilk fırsatta fincanı kapatıyor. Görev gibi doğurup sonrasını unutanlara, önüne gelene gurur yapanlara, hayattan kaçanlara, kendi evliliğinde boğulduğu halde kızı evlenemiyor diye ayılıp bayılanlar... Genelde üzücü, yazmak da bu üzüntümü hafifletmiyor ne yazık ki. Belki çatlamamı engelliyordur ama… Gemide daha kimler var kimler.

    Ömründe kimsenin ölmesini -bana göre yol olmasını- istemedim diyen birine şaşarım. Doğal olarak biyolojik ölüm ruhani ölümden daha şiddetli geliyor. Ama bir de o acıyı yaşayana sor. Evladını toprağa verene, inancını yitirene, kalp ağrısı çekene… Onlar yaşıyor mu? Onların katilleri ne olacak? Bunların çoğunu gemiden atmak istiyorum (gülüyor) bu da beni entelektüel katında zorba yapıyorsa yapsın.

    ✔"Canımın Cananı Artık Bir Hiçsin"in diğerlerinden apayrı bir duruşu var. Bana Shakespeare’yen tiradları hatırlatıyor. Kitabın arka kapağına da bir alıntı konulmuş. “Çocuğumdan ne istedin!” diyen bir anneyi duyuyoruz. Bunun başkalığı nasıl oldu?

    Doğru, o öykünün ya da ağıtın -ki ağıtın kenarından dönüyor- diğerlerinden ayrı bir dökülüşü var. Can (Cankoçak) da bunu fark ettiği için onu arka kapağa almayı uygun gördü, iyi ki de yapmış. Okuyamayanlar oldu, hepsini anlıyorum, Sezen Aksu’nun dediği gibi “Mezarıma anlamaktan gitti desinler” (gülüyor). Yazması okuması kadar zordu. Bitirdiğimde haftalarca okuyamadım. Shakespeare benzetmesini ikinci defa duyuyorum. Böylesi sıkı aile ilişkilerini korumuş bir coğrafyada çok anlaşılır bir tirad bu, fark etmeden anaların yüreğini hedef almışım.

    ✔Kitabın adı Ölüler ve Periler. Niçin?

    Kitabın adı "Kabusname" olacaktı, ama baskıya yaklaştığımız sırada bu ismin fazla Poe’vari kaçtığını düşündüm. Supernaturel denilen doğaüstü olaylar veya fazla şiddet içerdiği düşünülebilirdi. Öyküler yer yer şiddetli evet, ama genele mal etmek okuru yanlış yönlendirebilirdi. Neticede isim "Ölüler ve Periler" oldu çünkü ölüler ve periler kitabın her öyküsünde var. Kabusname ise bir öykünün adı olarak yerini korudu. Ölüm bana göre fiziki yok oluş, insan formundan çıkış. Bu bir ayrılık olabilir, cinayet de. Öldükten sonra o kişinin sizi rahatsız eden tarafları kaybolur hayatınız normale döner ya, öyle bir şey. İşte o zaman o kişi aslında ölüyor. Periyi anlatmaksa daha zor. Zaten böylesi anlatabilsem yazamazdım ki.

    ✔ Son yıllarda kitapçıların çoksatan raflarında yer alan tarihsel romanlar, kişisel gelişim kitapları, öğüt veren sağlık kitapları… Bütün bunların arasında, edebiyatla akademik düzeyde ilgilenen biri olarak, şu soruya yanıt istiyorum: Yaşadığımız ülkede edebiyat nerede? Sait Faikler, Tanpınar’lar, Füruzan’lar, Latife Tekin’ler, Hasan Ali Toptaş’lar nerede?

    Yazın nasıl değiştiyse eskinin edebiyat tanımı da değişti, dönüştü, genişledi ve bugün sanatın her dalıyla ilişkisi sorgulanan bir hale geldi. Edebiyat ve tarih, tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan paradoksuna dayandı. Mitoloji yoktur, edebiyat vardır tartışması yapıyoruz. Örneğin yayınevlerinin dünya ve Türk klasiklerini yeni çevirmenler ve yazar editörlerin elinden geçirip basması (buna Osmanlıca eserler dahildir) buna güzel bir örnek.

    Klasiklerimize olan ilgi bence hâlâ var. Çünkü onlarda bir sağlamlık bir güven bir aidiyet hissi alıyoruz, almak istiyoruz. Kişisel gelişim kitapları, kursları, vs. kent insanının gamını, tasasını seyreltmeye odaklı, ihtiyaç var. Birey kafesinden çıkamıyor, on iki saat çalışıyor çünkü kredi borcu var, o olmazsa çocuğun okul parası. “Yapamıyor, edemiyor” tarafı tartışılır ama doğru olan bir şey var ki Avrupa’da ve dünyada aydınlanma ve savaş sonrası yaşanan tekinsizlik hissi yavaştan geldi, artık içimizde. Her an savaş çıkabilir, her şeyimiz bir anda “yalan” olabilir. Bunun bilincindeyiz. Aşmak istiyoruz.

    Tarihsel kitaplar ise gene aynı hesap, bize zaferlerimizi, olumlu yanlarımızı hatırlatıyor. “Yalnız değilsiniz, bu entrikalar insanlık tarihince vardı” diyor. Bunu tüm dünya diyor. Bizimse gerçekten, herkese nasip olmayacak zenginlikte ve enginlikte bir tarihimiz var. Yine de bu haliyle de bugüne yetmiyor, çağdaş edebiyatımıza yeniler lazım. 1940 ve 50’lerde müthiş bir dönem geçiren öykümüz yeniden kıpırdanıyor, kendine has kalemler çıkıyor. Beri yandan aynı ses tonuyla yazan, aynı kelimelere saplanmış ileriye bakmayan ellerden çıkma onlarca, yüzlerce basılan kitap var, çoğu “kitap mezarlığında” yatıyor. Burada eleştirmenlere de yayınevlerine de okura olduğundan daha fazla sorumluluk düşüyor. Kötümser bir profil çiziyor gibi görünsem de çizmiyorum inanın. Ayrıca hangi çağda olduğumuzu bilmiyorum artık. Son tahlilde her dönem kendi içinde değerlendirilmeli. Bakalım bizim dönemimiz kaç yıl sonra, ne şekilde değerlendirilecek?

    ✔ Kitapla ilgili ilk eleştiriler nasıldı?

    Çok farklı tepkiler alıyorum. Okuldaki hocam yazımı epey sert buldu, halbuki bu benim en yumuşak kitaplarımdan biri olarak kalacak. Bu kitabımda irkiltme güdümü biraz bastırdım. Yine de kitabımın çıktığı üçüncü haftada benim için “Türkiye’nin Flannery O’Connor’ı” denmesi sevindirdi.

    ✔Sütlü gotik!
    Birine benzetilmekten hoşlanmayacak birisin. Ama edebi yakıştırmalarda ikimiz de aynı fikirdeyiz sanırım!

    O anlamda doğru ama ben yazımın alacakaranlık ve sütlü gotik tadının alınması anlamında söyledim. Benzerlik olabilir. Bu bende ilk işittiğimde bir baskı yaratmadı değil ama sonradan üstümden attım. Fiziki olarak güçsüzü yok etmek benim dünyamda yok. Bir çocuğun öldürülmesi, hayvana işkenceden vs. kaçınırım. Çocuk ve yaşlıların çıktığı sömürü kokan reklamlardan ne kadar hoşlanmıyorsam, zayıf üstünden yürümeyi de istemem. Bahsettiğim karakter anlamında değil elbet. Sinemada da aynı prensibi güden bir izleyiciyim. Gördüklerimden değil görmediklerimden çekinirim. Hocamın beni sert bulduğundan bahsetmiştim, öte yandan yazdığımı olduğunun çok ötesinde didikleyenler veya yüzeysel okumayla bırakanlar ama herhalde çok sevenler var. Ortalamaya baktığımda memnunum.

    ✔Görme Özürlüler Kütüphanesi külliyatında adına rastladım. Sosyal Sorumluluk projelerinde de yer alıyorsun, değil mi?

    Elbette. Kadıköy Belediyesi’nin Görme Özürlüler Kütüphanesi için her iki kitabımı da seslendirdim. Radyo oyunlarını seslendirmek epey güç oldu, farklı karakterleri seslendirirken tonlamaya çok dikkat etmek gerekiyor. Ama çok zevkliydi, bilmediğim şeyleri öğrendim. Bundan sonrakileri umarım okurum. Uçan Süpürge için Çocuk Gelinler sorununu konu alan bir tiyatro oyunu yazdım, henüz sahnelenmedi ama zamanı gelince o da olacak. Aklımın, kalemimin yettiğince destek olacağım.

    ✔İki yıl gibi bir sürede iki kitap yayımlandı. Şimdi roman yazıyorsun. Nasıl bir çalışma disiplinin var?

    Edebiyat dergileri, tez hazırlığı, bir de hayatımı kazandığım metin yazarlığı işim var. İlham perisini beklemek isterdim ama zaman yok. O nedenle yeni bir şey yazamasam da kahvaltıdan sonra öğlene kadar bilgisayar başında yazıların arasındayım. Genelde gündüz yazıyorum. Kültürel okuma haricinde tez aşamasına haftada1 bin sayfalık bir okuma yaparsanız eh, bir şeyler yapabilirsiniz. Yazmaya ayırdığım zaman kadar okumaya da zaman ayırmam gerekiyor. Yazarlığın (yaratıcılık kısmı hariç ki bu da çalışarak parlatılan bir özellik) zeytinyağı üretmekten çok farkı olmadığını düşünüyorum. Piyasa çıktığınız andan itibaren diğer ürünleri/eserleri bilmek ve takip etmek zorundasınız, bu sevmediğiniz bir yazar dahi olsa. Eleştiriye açık olmak, editör ve eleştirmenleri duymak zorundasınız. Bir okurun sorusunu yanıtlamamak veya geçiştirmek bana çok ayıp geliyor.

    ✔ Zeynep Ünal kimdir?

    Resim, felsefe ve yazıyı bir arada götüren bir annesi, animasyon yönetmeni bir abisi, jeolog bir babası var. Liseden sonra İngiltere'ye gidip turizm öğrenimi gördü.

    Çokuluslu iki büyük firmada toplam on yıl çalıştıktan sonra en son Hollanda Konsolosluğu Ticaret Ataşeliği'nde görev yaptı ve o sıralarda artık yalnızca yazmak istediğimi anladı (2008). Türk edebiyatına hakimiyetinin az olduğunu düşündüğü için işletme lisansının yanına karşılaştırmalı edebiyat yüksek lisansını eklemek istedi. Halen tez aşamasında.

    Yer yer çeviri ve metin yazarlığı yaparak hayatını kazanıyor. Ankara'da yayınlanan Lacivert ve Amargi dergilerinde deneme ve incelemeleri yayınlanıyor. (SD/HK)
  • 232 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Gecenin bir saatinde “Ruhum ne okumak ister?”, diye sorduğum ve elimin gittiği kitaptı “İle” O an gerçekten ruh halime, ihtiyacıma karşılık vermişti. Bir iç döküş.. Okumaya başladığımda, şu an yazsam ancak bunları yazabilirdim, demiştim. Günlük gibi kendisi. Belki gerçek, belki değil.. Arada “ey okur!” diye seslenerek yalnız olmadığını bildiğini söylüyor. Bende kimi cümleleri çizerek burada olduğumu, onu anladığımı ve onun tarafından anlaşıldığımı söyledim. Kimi yerde burayı da sen düşün, sen tamamla ey okur dedi, eyvallah dedim. Düşünme üzerine daha çok. Derin anlamlar çıkartma, yoğunlaşma, hiç bakmadığın açıdan bakma, kendini yerine koyma, sorgulama, kendinle konuşma, konuşulanları değerlendirme, belleğe kaydettiklerini çıkartıp çıkartıp yazma, öyle derin işte. Üç bölümden oluşuyor.
    -Önce
    -İlişki Defteri
    -Sonra
    Felsefeyi zaten çok sevdiğimden daha çok düşünmemi sağladı yüzeysel görünen her şey üzerine. Bana iyi geldi, size nasıl gelir bilmem. Ne yaşıyorsanız bilin ki yalnız değilsiniz. O yoldan geçen ilk kişi siz değilsiniz. Bu yüzden izin verin yolu bilenlerin anlatmasına. Sonra yine devam edersiniz.
  • 160 syf.
      Huzursuzluk; gülmeye, eğlenmeye, sevinmeye engel olan ruh hali. İnsanın hep bir arayış içinde olması, kendine sorduğu soruların gittikçe artması ve cevapsız kalması durumu... İnsan yaşamının her evresinde olması muhtemel bir karmaşa. Farkında olunmasa bile hep bir iğne ucu gibi insanın ruhunu dürten bir rahatsızlık... Livaneli'nin "Asil insanların en neşeli zamanlarında bile bir hüzün vardır, daha düşük ruhlar ise en sefil zamanında bile neşelidir." diyerek anlattığı, sorumlu ve sorunlu ruhların, hayatları boyunca sırtlarında taşıdıkları bir kambur.

      İşte tam da böyle bir insan olan İbrahim'in hikayesi "Huzursuzluk." Doğup büyüdüğü topraklardan seneler önce ayrılmış, ne sığındığı topraklara uyum sağlayabilmiş ne de bırakıp kaçtığı kültürden kopabilmiş... Bu durum onu huzursuzluğa sürüklemiş. Kendi deyimiyle "Doğu askısını bırakmış, Batı askısını da yakalayamadan aşağı düşmüş" bir kişi. Hüseyin'in ve Meleknaz'ın yürek burkan, hafızalarda derin izler bırakan hikayesiyle tanışması...

      Doğu'nun tüm çıplaklığıyla anlatıldığı bir roman. Kelimelerin bir iplik gibi dizildiği fakat olayın ağırlığı ile sindirilmesi zor bir kitap. Livaneli gerçekleri o kadar açık anlatmış ki, bazıları okurken rahatsız olmuş, bazıları ise ahlayıp vahlamış fakat gördüğüm bir şey var ki kimse gerçekle bire bir yüz yüze gelmek istememiş. Oysa kitapta Livaneli Ezidiliği, Suriye'deki o baskın rejimi, yaşanılan insanlık dramını öyle iyi, öyle açıkça anlatmış ki, başka hangi kaynak böyle iyi döşenmiş kelimelerle anlatabilir işin hasını, doğrusunu?

      Belki anlatılan hikaye bakımından ağır, konusu herkesin taşıyabileceği türden değil fakat insan öğrenmek istiyor ve hatta anlamak istiyorsa bu kitap aranılan kaynak!

      Livaneli'nin kalemi oldukça sade ve etkileyici. Yer yer yapılan benzetmelerle insanı şarşıtıyor. Yazılanların insan ruhuna bu denli işlemesinin sebebinin bundan kaynaklı olduğu kanaatindeyim. Hele İbrahim'in gittikçe Hüseyinleşmesi ve çileliler çilelisi Meleknaz'a kendini günden güne kaptırmasını kelimelere döküş şekli...

    Aslında kitap içinde her şey o kadar iç içe ki bazen bu bütünlük insanı çileden çıkarıyor, bazen de yürek burkuyor. İşte bu yönleriyle okumaya değer bir yapıt.

    Bazı insanlar gerçek acı nedir, bilmez. Bazı insanlar Huzursuzluk nedir, bilemez. İşte bu kitabı da ancak acının şekil bulmuş halini görmüş ve tatmış insanlar sevebilir.
  • Sıkıldım... Her şeyi bildiğini sanıp bir şey bilmeyen insanlardan, sahte "nasılsın?"lardan, etrafımızdaki tüm o kadınların yüzlerinin aynı oluşundan, highlighteri yüzünün her yerine boca etmiş ayna suratlı kadınlardan, sahte samimiyetlerden, bitmek bilmeyen siyâsi muhabbetlerden, insanın ağzının içini çöplük gibi yapan dedikodulardan, bir bakışıyla kadının namus kavramına dil uzatan erkeklerden, bulunduğum açık ortamda bile o rüzgarın o sigara dumanını ciğerlerime sokmasından, bir selamı esirgeyen insanlardan, paraya pula tapanlardan, aslında mutsuz olan kadınların sosyal medyadaki kocişko paylaşımlarından, hayatında tek bir erkek/kadın olunca dost ve aileyi gözden çıkaran insanlardan, utanmasalar çocuklarının kakalarını paylaşacak olanlardan, tek derdi güzel bir fizikle güzel giyinmek derdi olanlardan, "Güzel vücutlar, boş suratlar"dan, sevdiğini zannedip aslında sadece kendini seven insanlardan, dünyanın en büyük derdine kendisinin sahip olduğunu sananlardan, sürekli mızmızlananlardan, kılık kıyafetimi siyasi algılayanlardan, dinlemeyip sadece konuşanlardan, kadına saygısızca davranan, kaba kuvveti güç sanan erkeklerden, tek sosyalliği yedi sekiz çeşit pasta yapıp misafir ağırlayan kadınlardan, aç gözlülerden ve daha bir çok şeyden sıkıldım...
  • 216 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Ursula K. Le Guin’in son kitabı Boşa Geçirecek Vakit Yok kitabı 4 bölümden oluşuyor. K. Le Guin’in 80 yıllık yaşamından damıttığı ve bizimle paylaştığı düşünceleri ve fikirlerini okumak kurgularını okumak kadar güzeldi ve benim için aynı zaman da öğreticiydi.

    Kitabın giriş bölümünde neden bu denemeleri yazdığını anlattığı bölümde bu denemelerin, yazdığı bu kişisel yazıların özgürlük hissi verdiğini ve bu denemeleri yazmayı Jose Saramago’nın 85 ve 86 yaşında yazdığı ve sonradan Defterler olarak basılan kitaplarında olan yazılarından etkilendiğini ve “ben de deneyebilir miyim?” diyerek yazmaya karar verdiğini anlatıyor. Tanıtım yazılarında denildiği gibi bu denemeler bir iç döküş.

    Ursula K. Le Guin’in dünyaya nasıl baktığını, kelimelerin taşıdığı anlamları, çocuklar, kediler, arkadaşlar, çevre kirliliği, Amerikan siyaseti, yayıncılık dünyası, Kadın erkek ilişkileri, feminizm, erkek egemen toplum, sanat gibi birçok farklı konuda düşüncelerini anlatıyor.

    Denemelerinde Amerikan Bilimkurgu Yazarları Derneğinin verdiği Nebula ödülünü bir keresinde reddettiğini Soğuk Savaş yanlısı olarak nitelendiği derneğin Stanislaw Lem’i derneğin onursal üyeliğinden çıkardıklarını ve buna tepki olarak ödülü reddettiğini, bunun üzerine ödülün Asimov’a verildiğini, Asimov’un da ödülü kabul ettiğini yazmış. Sadece bu bile Ursula K. Le Guin’in sadece bir Fantastik, bilimkurgu yazarı olmadığını Temel hak ve özgürlüklere sahip çıkan bir düşünce yapısı olduğunu da göstermekte.

    Kurgularını severek okuduğum, az çok düşünce yapısını bildiğim ve saygı duyduğum Ursula K. Le Guin’in kurguları dışında yazdıklarını da okumak benim için hem öğretici hem de birçok defa olayları ve olguları başka bir şekilde yorumlayabileceğimin, başka bir gözle değerlendirmek gerektiği konusunda bilgilendirici de olmuştur.

    Son olarak kitapta gözüme bir dizgi hatası çarpmadı. Yayın evinin kitabın kapak ve kapak içi görsel seçiminin Sonbahar çağrışımı yapmasını yazarın 80 yaşında bu denemeleri yazması nedeniyle bir anlamda Ursula K. Le Guin’in ömrünün Sonbaharında yazdıklarına gönderme olduğunu düşünüyorum.
    Yazarın kurgularını seviyorsanız, denemelerini ve Kedisi Pard’ı da sevecekseniz. Okumanızı öneririm.

    Gerçekliği doğrudan sorgulayamayız; bunun için yapılacak şey geleneklerimiz, inancımızı, tutucu taraflarımızı, gerçeklik inşamızı sorgulamaktır. Galileo’nun da Darwin’in de söylediği tek şey şuydu: “ **Düşündüğümüz şekilde olmak zorunda değil** .(Sayfa 91) "