• -inceleme 2015 yılına ait olup Kitap Haber sitesi için kaleme alınmıştır-
    http://www.kitaphaber.com.tr/...-ozdenoren-k532.html

    Kentler ve insanlar. Ne çok konuşurlar birbirlerine ve ne çok susarlar sonra kendilerine. Kentler mi insanları sessizleştirir, yoksa insanlar mı kenti bilinmez. Kent ilişkileri ile kent olgusu üzerinden insana, insan olgusu üzerinden kente kuşbakışı düşler bırakılıyor bu kitapta kalbimize.

    Kentler insana ne yapar bilir misiniz ve dahi insanlar kente? Usta öykücü Rasim Özdenören'in kentler üzerine irdelemelerinin yer aldığı bu kitap, okuyucu için ağır aksak ilerleyen türde olsa da, kentlere ve kent insanlarına karşı bakış açınızın ölçüleri arasında oynama yapmanızı sağlıyor. Seksen derecelik bir açı, Özdenören'in kavi cümleleriyle birden yüz seksen derecelik açısal bakış niteliği kazandırabiliyor size. O nedenle okur bu kitabı okumadan evvel böylesi açısal değişimlere hazırlıklı olmalı.

    Başrolünü kentlerin oynadığı, insanların kimi zaman başrol yardımcısı kimi zamansa figüran niteliğinde rol aldığı kitap, yazarın fikirsel iz düşümlerini yansıttığı kırk yedi ana başlıktan oluşmakta. Bazı başlıkları okurken gereksiz bulduğumu itiraf etmeliyim. Bunca ana başlığa ayrılacağına kitap, iç içe olan konular birleştirilerek anlatılabilirdi anlatılmak istenenler pek ala... Ayrıca başka bir noktaya değinmek gerekirse de Rasim Özdenören'in okuduğum diğer kitaplarına nazaran kendi kişisel özelliklerinin anlatımına en çok yer verdiği kitap Kent İlişkileri bu bakımdan da okunası bir nitelik kazanıyor yazarı tanımak isteyenlerin gözünde. Örneğin Özdenören'in kır yaşantısını sevmediği, ahşap pencerelere olan meftunluğu, insanlar arasında ki iletişimsizliğe kafa yoruşu gibi birçok özelliğine vakıf olabiliyorsunuz. Ayrıca diğer fikir ağırlıklı eserlerinde de sıkça rastladığımız iki noktanın yan yana kullanımı durumu bu eserinde de fazlaca mevcut. Bu durumun ne anlama geldiğini bilmeyen ve yan yana konan iki noktanın anlamına halen vakıf olamamış biri olarak yadırgıyorum açıkçası. Kitabın imlâ ve noktalama bakımından incelenme hususunda zayıflık olduğu aşikâr. Zaten kitapla ilgili indeks ve yayın evi bilgilerinin verildiği kısımda herhangi bir tashih bilgisine rastlanmamakta. Bu durumda kitabın yazıldığı gibi basıldığı izlenimi vermektedir. Yayınevleri için en olumsuz durum isim yapmış ünlü yazarların kitap dosyalarının salt kusursuz kabul edilerek yayına alınması. Bu da maalesef aslında kaliteli bir eseri altın misali aşınmışlık hissiyatı verilerek değerinin düşmesine yol açmaktadır, açacaktır. Yine diğer fikir ağırlıklı deneme kitaplarında arada sırada yaptığı kendi lügatince kullanılan kelimelerden anlamadıklarınız çıkıyor yer yer, bu nedenle Kent İlişkileri'ni okumaya niyet edenlerin yanlarında bir sözlük bulundurmasını tavsiye ediyorum.

    İnsanın kentleşme ve kentin insanlaşma sürecine göz atacak olursak;

    Kent İnsanı

    İnsanlar binalar yapar, binalar kenti kurar. Kenti kent yapan Özdenören'e göre biraz da binalar. Binaların mühendislerini mimarlarını pek beğendiği söylenemez ama. Batılı tarzda eğitim gören bu meslek erbaplarının diktiği binaların, kent insanını ötekileştirdiğine inanıyor. Her zaman ki tavrıyla batıya karşı olan tutumunu diğer kitaplarında olduğu gibi Kent İlişkilerinde de bina yollu dile getiriyor.

    Kentin kişiliğine dem vururken, en kişiliksiz kent olarak da Anakara'yı tanımlıyor. Ankara'yı neden kişiliksiz olarak tanımladığını merak edenler Kent İlişkilerini mutlaka eline alıp sayfaları çevirmeli.

    Paranın artık her şey yerine geçtiği bir devirde kent hayatını da ele geçirdiğine inanıyor. Kent insanının para yoluyla ve sıfır iletişim haliyle her işini halledebildiğini kendinden örneklerle göz önüne seriyor. Her şeyin mekanikleşmesi aslında insanlar için kolaylık gibi görünse de insani ilişkilere büyük darbeler vurduğu kesin. Kent yaşamıyla birlikte maddenin üstünlüğü insani nitelikleri alt etmekte. Kent insanı mekanikleştikçe ve paranın saltanatında taht yarışına girdikçe insanlığını unutacak. Yazar belki bunu bilerek belki de bunu bildirmeyi amaçlayarak cümleler kuruyor kimi sayfalarda.

    Modern Kentler ve Kır Yaşamı

    Yazar kentlerin modernlik durumunu anlatırken kent insanlarını ötekileştiren iletişimsizlik durumuna şu cümle ile değiniyor;

    "Modern kent"lerin özelliklerinden birinin de insana konuşma gereksinimi duyurmadan işlerini kotarma becerisini ve imkânını açmış olmasıdır." olsa gerek. Yaşadığınız kentte kendinizi görmek istersiniz kimi zaman, bir ayna niyetiyle kente baktığınızda içinizde yabancılık hissinden çok aitlik hissi varsa ne âlâ! Kentinizin modern açlıklarında tok kalabilmişsiniz demektir. Şayet yabancılık hissi varsa ve kendinizi yaşadığınız yere ait hissetmiyorsanız, yürüdüğünüz yollarda, baktığınız vitrinlerde, oturduğunuz evde hep kalbi aç bir insan olarak gezmişsiniz demektir. İçine bu duyguları sirayet ettiren modern kent insanı, alıp başını kırlara çıkmak ister çoğu zaman. Küçük bir evi, bahçesi, tarlası, hayvanları olsun ister. Özellikle kent yorgunluğunu yeterince çektiğini düşünen belli yaş üstü insanlarda bu düşünce hâsıl olur. Özdenören'e göre gereksizlik arz eden bu durum, kentten kaçısın insanın kendinden kaçışına eş değer olamama durumudur. İnsanın kendi gerçeğinden kaçması, yazara diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da doğru gelmiyor. İnsan savaşmalı kendisiyle, kalmalı ve savaşmalı.

    Modern kentler dilleri birbirine değmeyen insanlarla doluyken, kırların akılda yer ettiği munis doğa parçalarından çok kendi aklında kum ve taş çölleri olarak kaldığını söylüyor yazar. Başta da söylediğim gibi Özdenören tam bir kentli olamamakla birlikte kır yaşamını da hayatında hiçbir vakit benimsemiyor. Kır yaşantısına heves edenlerin kırlarda yaşamsal araçlar olarak kentsel araç gereçleri benimsemesini eleştiriyor ve şunları söylüyor: "...kentte yaşayıp doğa özlemi çekmek olsa olsa bir heves, bir fantezi gel geç bir arzu olur..." Kentte yaşanların kır hayatına özenmesinin yanında kırda yaşayanlarında kent hayatına olan özentisini de es geçmiyor yazar. Modern olduğunu savunan kent insanı ile kent hayatına özenen kır insanı arasında ambalaj niteliği açısından fark vardır sadece. Niteliksel farklılıklar sadece insanın kendini eğitme ve büyütme isteğiyle özdeştir.

    Kentler bağrına bastığı insanlarla ruh bulur ancak, insansız kent yerleşim yeri olma vasfını bile taşıyamazken, kentsiz insan sahipsizlik hissini taşır sol yanında hep.

    Kent İlişkileri

    Sayfaları kesişen bir doğru gibi ele alacak olursak; kentlerin, sunduğu imkânlarla insanları birbirinden yalıtan birinci unsur olduğu keşfine varabiliriz mesela. Bununla birlikte insanlarında birbirinden yalıtılmaya hazır olduğunu da. İlişki dediğimiz durum, sadece gerekli görülen ortamlarda, sözlü iletişime çok da ihtiyaç duymadan, ihtiyaçlarımızı giderme isteğimizdir aslında. Ve bundan bir kentli(!) olarak çok da rahatsız olmadığımız...

    İnsanın kendini değiştirmek adına kenti terk etme eylemi aslında ilişkisel bir kaçış. Ya da kendine gücü yetmeyen insanın yaşadığı kenti değiştirme eylemi... Çelişik durumların da ele alındığı bu kitap kentlerin birbiri ile olan ilişkisini, kent insanın yalnızlığını, içsel çıkmazlarını zaman zaman tekleyerek de olsa güzel anlatıyor.

    İnsan odaklı her yapının kentsel bir dönüşümle yine insana olan hizmeti ise görülmeye değer duruyor. İnsan kent olgusuyla kendi fethine aday bir lisanı konuşuyor aslında...

    Yazarında dediği gibi;

    "Coğrafi fetih de, insanın kendini aşma cehdi kadar sınırsızdır: çünkü kaldırılan her örtünün altından bir yenisinin çıkacağı artık belli olmuştur."

    Kent İlişkileri
    Rasim Özdenören
    İz Yayıncılık
    200 Sayfa
  • Kitabı okurken beynim allak bullak oldu. Alışılmış kronolojik sıraya uygun bir olay örgüsü yok ortada. Bu yüzden okuru çok yoruyor. Adeta juan Rulfo, kitabı ben yazdım ama sayın okur biraz zahmet et, boşlukları sen doldur havasıyla yazmış. Peki nedir okuru bu kadar yoran: Şuana ait bir şey okuduğun bir paragraf bitiyor ve bir bakıyorsun geçmişten bahsetmiş. Ölüler ve yaşayanlar birbirileriyle konuşuyor. Gerçek ve hayal iç içe geçmiş, hangisi gerçek hangisi hayal.
    OKURA ÇOK İŞ DÜŞÜYOR.



  • Ön yargılar kötü olarak bilinse de, aslında hayatta kalmak için zorunlu ve bir o kadar da yararlıdır. Burada oldukça pratik ve kullanışlı bir ön yargı listesi yapılmıştır. Bu listenin duyarlılığı yüzde 90’dır. Ancak okurken her yargı gibi birçok istisnası olabileceğini unutmamak gerekir.

    ***

    “Bok 10” listesi

    Bir kitap sizi “naif ve duygulu bir anlatımla içsel bir yolculuğa” çıkartıyorsa, o kitap yüzde 90 boktan bir kitaptır. Siz siz olun o yolculuklara çıkmayın, eksik olsun!
    Bir kitabın tanıtım yazısının kapladığı yer, yazarının fotoğrafından küçükse o kitap muhtemelen boktan bir kitaptır.
    Yıl olmuş 2017 ve yeni çıkan bir kitabın tanıtım yazısında hâlâ “yazarın çağına tanıklığı”, “kendi içine yaptığı yolculuk”, “katmanlı anlatı”, “duru dil” gibi tanımlamaların en az ikisi kullanılıyorsa o kitap büyük olasılıkla boktan bir kitaptır.
    Bir önceki maddedeki “muhtemelen” boktan olduğunu düşündüğümüz malum kitap hakkında o yazıyı yazan eleştirmen ise “muhtemelen” değil KESİNLİKLE ve KESİNLİKLE boktan bir eleştirmendir.
    Bir kitabın kapağı, erkekler için gri, kadınlar için pembe olarak tasarlanmış ve piyasaya sürülmüş ise o kitap yüzde 100 boktan bir kitaptır.
    Bir kitap daha çıkmadan, o kitabı bilboardlarda, afişlerde ve gazetelerde görüyorsanız; kitabın kendisinden önce reklamı görünüyorsa o kitap muhtemelen boktan bir kitaptır.
    Bir kitabı Hasan Bülent Kahraman tanıtıyorsa o kitap boktan bir kitaptır.
    Bir kitabın reklamını para çekerken bankamatikte “havale, EFT, para yatırma, para çekme” menüsünden hemen sonra görüyorsanız o kitap boktan bir kitaptır.
    Bir kitabın yazarının söyleşisinde verdiği pozlar, iç çamaşır defilesindeki mankenlerin verdiği pozlardan ayırt edilemiyorsa, o kitap muhtemelen boktan bir kitaptır.
    Bir kitap Migros’ta Prima Maxi çocuk bezinin yanındaki sepette ya da Carrefour kasalarında “Okey ektra hisset” prezervatiflerine bitişik olarak satılıyorsa o kitap boktan bir kitaptır.
    Bir kitap hakkında yazan bir eleştirmenin yazısı, kitabın arka kapak yazısı, yazar hakkında ansiklopedik bilgi ve kitabın konusundan oluşuyorsa o “eleştirmen” boktan bir eleştirmen, sıradan bir “tanıtman” ve başarılı bir “yüceltmen”dir.
    Boktan eleştirmenler, sıradan tanıtmanlar, başarılı yüceltmenler neredeyse bir kural olarak boktan kitapları tanıtırlar. Aksini kanıtlayıncaya kadar şüphe etmek gerekir.
    Bir yazar kitabını tanıtırken, kitabın içeriğinden çok, kendi politik duruşundan, ne kadar aydın ya da muhalif oluşundan vs söz ediyorsa boktan kitabına parfüm sıkıyordur.
    Bir kitap, yazarının çalıştığı kurumdan, arkadaşı olduğu jüriden, atölye açtığı belediyeden ödül alıyorsa o kitap muhtemelen boktan bir kitaptır.
    Bir kitap “yer altı edebiyatı” veya “marjinallik” diye 50 yıllık uyuşturucu, seks, bohemlik, içki vs klişelerini hala yutturabiliyorsa o kitap boktan bir kitap, o yazar boktan bir yazardır.
    ***

    Kitabına benzeyen okur

    Ve bütün bunlar olurken her seferinde aynı zokayı yutan, her seferinde yine ve gene aldanan okur…

    Kendine şu soruyu sorma zamanı gelmedi mi hâlâ:

    "Bu kadar boktan kitap okuyan ben nasıl bir okurum?
  • V E S İ K A L I Y Â R İ M
    Filmi Üzerine Bir Denemem

    Yolculuğumuz 1 Eylül 1940 tarihli Küllük Mecmuasında yayımlanan Tahattur isimli şiirle başlıyor. Şiiri Orhan Veli Temmuz 1940'da yazmıştır:
    ''Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden; / Tabakam senin yadigârın; / '' İki elin kanda olsa gel '' diyor / Telgrafın; / Nasıl unuturum seni ben, / Vesikalı yârim ''

    Bu şiir, sadece bir sayı yayımlandıktan sonra 26.9.1940 tarihinde bir Emniyet Müdürü yazısıyla kapatılan Küllük Mecmuasının kapatılmasına neden olduğu söylenen şiirdir. O kadar ki, 1941'de 'Garip' adıyla yayımlanan kitaba isim arama sürecinde Orhan Veli'nin öncelikli tercihi yine bu ''Tahattur'' ismi olmuştur. Tahattur, 'hatırlama' demek. İmdi, bakın görün Orhan Veli kendi hatırladıkça bizlere neleri hatırlatacak!

    Bir şiirden, bir öyküye.. bir büyük şairden, bir büyük öykücüye geçelim. 9 Şubat 1947 tarihinde Yedigün Mecmuasında Sait Faik'in ''Menekşeli Vadi'' isimli bir öyküsü yayımlanır. İlk kez 1948'de basılan Lüzumsuz Adam kitabında yer verilen bu kısa öykü sonraki yıllarda yanına Tahattur'u alıp uzun, upuzun bir yolculuğa çıkacaktır.

    Gelin evvela Menekşeli Vadi öyküsüne bir göz gezdirelim: Bayram isminde 28 yaşında bir genç adam vardır. Evli; iki çocuklu.. O vakit için İstabul dışında menekşelerle dolu bir vadide yaşar. Anne, babası, karısı ve çocuklarıyla birlikte... Geçimini bağ bahçe işleriyle karşılar; yetiştirdiklerini pazarda satar. Günün birinde gittiği Beyoğlu'nda çiçeklerini sattıktan sonra içki içer, meyhanede Seher adında bir kadın tanır, sevdalanır. Seher ile birlikte yaşamaya başlar. Seher yüzünden çok kavgalar eder. Bıçaklar çeker. Yedi sekiz ay hapis yatar. Bu sırada Seher bir üniformalının peşine düşer. Hapisten çıkan Bayram Seher'i arar ve bulunca onu böğründen bıçaklar. Ama Seher ölmez. Kendisini kimin yaraladığını da söylemez. Sonra barışsalar da, Seher'in Bayram'ı katil etmemek için yapmadığı kalmaz. Bayram öykünün sonunda yedi sene evvel bir sabah çıkıp gittiği evine geri döner. Karısına.. çocuklarına... Her tarafta menekşe kokusu vardır.

    Bu menekşe kokusunu tahattur edip duracağız bundan sonra... 1960'ların ortasındayız. Sinemamızın yetkin yönetmenlerinden Lütfi Akad bu kokuların aktarı. Bu şiir ve öykünün ellerini birleştirip bir film çekmek ister. Bir metin oluşturmak üzere, önemli çevirileri, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri ile tanınan Burhan Arpad ile irtibata geçilir. Lakin şu olur, bu olur.. proje akim kalır. Mamafih Burhan Arpad çalışmalarının neticesinde 1968'de yayımlayacağı tek romanı olan ''Alnımdaki Bıçak Yarası'' isimli romanını 1965'de yazıp bitirir. Böylece yolculuğumuza şiir ve öyküden sonra bir roman da iştirak etmiş olur.

    Alnımdaki Bıçak Yarası'nın -ulaşabildiğim- 1974'de May Yayınları'ndan yayımlanan ikinci baskısının girişinde Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiiri vardır. Nitekim kitap ismini Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiirinin ilk dizesinden almıştır. Yedi dize, dört cümleden mürekkep mezkur şiiri romanlaştıran Arpad'ın kaleminde her dize vücut bulur, öyküleşir. Şüphesiz ki Burhan Arpad, Sait Faik'in Menekşeli Vadi öyküsünü okumuştur ve ondan esinlenmiştir. Ancak o daha çok Tahattur'a düşülmüş bir dipnot yazmıştır.

    Onun bu kısa romanında Haliç kıyılarında Nuri Amcanın Geyikli Aile Çay Bahçesi'nde ocakbaşı olarak çalışan Kazım, öksüz ve yetim biridir. Bakardır. Yirmili yaşlarındadır. Bir gün arkadaşlarıyla gittiği Çiçekpasajı'ndaki meyhanede bir kadına küfürler eden adamla kadını korumak için tutuştuğu kavgada alnına bıçak yarası alır. (Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden) O kadın Zehra'dır. Sonraki karşılaşmada aralarında aşk başlar. (Bu romanda hep ''Dizlerine kapansam kana kana ağlasam'' şarkısı çalar durur usulca) Zehra, Kazım'a sigara tabakası alır. Yadigârlık. (Tabakam senin yadigârın) Ama Zehra ''vesikalı'' bir hayat kadınıdır. Kazım'dan gebe kalır. Kazım ile evlenemese bile karnındaki çocuğunun vesikalı bir kadından doğmasını istemediğinden vesikalık durumunun kaldırılması İçin komisyona dilekçe verir. Fakat Kazım'a hakikati söylemek zorunda kalınca genç adam Zehra'yı terk eder. Kazım, Zehra'nın çektiği ''iki elin kanda olsa gel'' telgrafıyla Zehra'ya koşar. (''İki elin kanda olda gel'' diyor / Telgrafın) Ama Zehra bir serseri dalaşında ağır yaralanmıştır, ameliyat sonrası Kazım'ı son kez görür ve karnındaki bebeği ile ölür. Kazım alnınındaki bıçak yarası yüreğini acıtır ve hastane koridorunda adeta Orhan Veli şiirinin son dizeleriyle baş başa kalır: '' Nasıl unuturum seni ben / Vesikalı yârim? ''

    Arpad, Selim İleri'nin yazdığı gibi, ''Senaryo kurgusunu çağrıştıran bir yöntemle kırık ve imkansız bir aşk öyküsünü 'sahne sahne' dile getirmiştir.'' Gerek Menekşeli Vadi'nin gerekse Alnımdaki Bıçak Yarası'nın da sonradan film yapıldığını da söyleyelim.

    Bu romanın yayımlandığı 1968 yılında Türk sinemasının gerçek bir klasiği olan capcanlı ve dupduru bir film de vizyondadır. Bir şiir, bir öykü, bir romandan bir filme durak durak akıp gidiyor yolculuğumuz. Bir şiirin ilk dizesini kendisine isim olarak alan romandan son dizesini isim yapan filme: Vesikalı Yârim!

    Türk sinemasının en üretken ve en unutulmaz senaristi Safa Önal, Lütfi Akad'ın teklifiyle Sait Faik'in Menekşe Vadisi'nden esinli senaryosuyla unutulmaz diyaloglar ve sahneler yazar. Türkan Şoray bir taze kadındır ki güzelliği can alıcıdır; İzzet Günay dokunaklı bakışlarıyla ve kaytan bıyıklarıyla karşımızdadır. Nefis bir tango seyreder gibiyizdir, ..ritimli müzikler ve müthiş ahenkli hareketlerle saplanıp kalırız ekrana. Saplanıp kalır içimize bir şeyler. Bir tığ gibi diyorum ya; bir tığ gibi saplanıp kalır Türkan'ın güzelliği, İzzet'in bakışları. İmkansız bir aşk saplanıp kalır. Şükran Ay'ın sesinden bilhassa Kalbimi Kıra Kıra şarkısının rüzgârıyla ve sair şarkılarla iç içe mükemmel bir melodram havası eser. Yer yer trajedi... Lütfi Akad ustaya minnet duyarız.

    Halil'dir bu kez karşımızda olan. O da evli, iki çocuklu... Babasıyla manavlık yapar. Tıpkı Menekşeli Vadi'deki gibi Beyoğlu'nda bir meyhanede bir kadına aşık olur. Sabiha'dır bu kez karşımızda olan. ... Bir sahne.. Halil sorar; '' Sabiha asıl adın mı?'' Sabiha cevap verir; ''Yok yalancı. Takma isim olsa Sabiha mı olur?'' ... Safa Önal, bu tarz etkileyici, güçlü diyaloglarla unutulmaz repliklere hayat verir. Tam elli senedir kuşak kuşak yaşayan... Sahici adı Sabiha'dır ki böylece şehvet metası kostümünden sıyrılıp sevdiğinin hayatına kendi öz kimliği ile girer. Bu çok mühimdir, çok.

    Halil, Menekşeli Vadi'deki gibi evini, karısını, çocuklarını terk eder. ''Kokulu ve boyalı kadın'' Sabiha ile yaşamaya başlar. ... Yine bir sahne.. Halil, ''Boyanı silmişsin, kokun da gitmiş.'' der. ..Ve biz Menekşeli Vadideki Bayram'ın ''... ama boyalı, kokulu kadın hiç koklamamıştım.'' sözlerini tahattur ederiz! Biz durmadan bir şiir, bir öykü, bir roman ve bir film arasında bir şeyleri tahattur edip dururuz. ...
    Halil her ne kadar evli de olsa, ''Nerelere gidiyor, neler yapıyorsak hepsi bende ilk'' diyeceği duyguların alkımında uçar. Sabiha ise Halil'in evli olduğunu öğrenince artık bir göl gibi sularını içine çeker.
    ... Hep bir sahne..
    '' - Evli misin, evliymişsin diyecektin.
    - Diyemem.
    - Niye diyemezmişsin. Korkun ne?
    - Ya evet derse? ''
    Budur işte Vesikalı Yarim'i büyüten, büyüten, büyüten...
    Sabiha, bağırıp çağırmadan tavırlarıyla bağırıp çağırır.
    Ve - âh - o tüm zamanların en iyi film repliklerinden biri:
    '' Sevgi de yetmiyormuş; çok eskiden rastlaşacaktık! ''
    Sabiha evi terk eder.

    Halil, Bayram'ın Seher için ettiği kavgaları Sabiha için eder. O da hapse girer. Lakin Sabiha, Seher gibi değildir. Burada ayrılır, film ile öykü... Sabiha Halil'e sulusepkin sevdalıdır. Halil içeride iken sevdasına sadık kalır, vesikasını kendi içinde yırtar. Ama, ama, ama... En geçilmez bir dağ gibi arada karısı ve çocukları olunca geri çekilmek ister Sabiha. Vesikalı Yârim'de böyle iplik gibi yağmurlar yağar. Sonra Sabiha, Alnımda Bıçak Yarası'ndaki Zehra'ya da benzemez. ''İki elin kanda da olsa gel '' diye telgraf atan kadın değildir o. ''Sana benden yar olmaz'' diye mihnetle çekip gidendir. Halil o mektubu alır, Boğaz'da bir daha okur. Halil o mektubu alır, buruşturup yere atar. Halil o mektubu tekrar yerden alır, cebine koyar. Böyledir ve budur Vesikalı Yarim.
    Sahneler, sahneler... Halil ümidini kessin diye Sabiha ''işe'' tekrar başlayınca.. Halil Sabiha'yı bıçaklar. Ancak Sabiha, Halil'i ele vermemek için ''ben kendimi bıçakladım'' deyince Halil; ''Asıl şimdi yıktı beni'' deyiverir. Tahattur, tahattur, tahattur.... Menekşeli Vadi'de kendisini kimin yaraladığını söylemeyen Seher için Sait Faik de şöyle yazmamış mıydı: ''Seher'in yaptığı erkeklik de Bayram'ın elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu.''

    Halil de sonunda evine döner. Kapıyı çalar. Oğlan çocuğu şaşkın; ''Anne babam geldi.'' diye sevinç ve korkuyla karışık, karmakarışık seslenir. Halil'in karısı (ismini bile bilmeyiz!) kenara çekilir, yol verir ona. Halil içerideki odaya girer. Kızını da yanına sokuşturur. Oğlan; ''Başımı okşadı benim, kalacak mı?'' diye sorar. Kardeşiyle kapı deliğinden bakışırlar... Kadın içeride tek kişilik (ah!) bir yer yatağı serer. Yastıklar.. çarşaf.. yorgan... İki eli önünde, Necatigil dizeleri gibi - saygılı, tutuk... dünyanın en güzel sorusunu sorar:
    - Aç mısın?

    Halil başıyla hayır der. Tek kelime yok. Biteviye bir hüzün... Sızılı, tırtıklı, derin. Melodramın doruğu. Bağırası gelir insanın. Halil, Bayram gibidir artık. ''Bostana ben gideceğim ana!''

    Sabiha aşktan yanıp tutuşsa da Halil'i çocuklarıyla sarmaş dolaş görünce; büsbütün melal dolu gözleriyle kalabalıklara karışır. Nereye gider Sabiha? Ah Sabiha! Kime ağlayalım; sana mı, yoksa adını bile bilmediğimiz iki çocuğun anası kadıncağıza mı? Ya Halil? ... Anlatılamıyor bazı şeyler. Ve henüz bitmiyor yolcuğumuz.

    Bilmem inanır mısınız; bütün bu anlattıklarımdan habersiz, altı sene evvelki yazdıklarımı ansıyorum burada; (Tahattur derdi Veli'nin oğlu...)

    bütün bohem dolu günlerden sonra
    kahrolası aralık'lardan, pis ağustos'lardan sonra..
    bir gece, koşarak döneceğim evime,
    evime:
    karıma, çocuklarıma...
    merak etmiş olacaklar beni.
    karım, sanki hiçbir şey olmamış gibi
    tatlı tatlı bakacak yüzüme
    affeder gibi soracak:
    aç mısın?

    Feylesof
  • Elinde açılmış bir mektupla, soluk soluğa girer.)
    İnanılmaz bir şey baylar! Müfettiş sandığımız adam müfettiş falan değilmiş.
    HEPSİ BİRDEN
    Nasıl müfettiş değilmiş?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Hem de hiç değilmiş; işte mektupta yazıyor...
    KAYMAKAM
    Ne diyorsunuz? Ne diyorsunuz? Hangi mektupta?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    İşte kendi mektubunda. Postaneye bir mektup getirmişlerdi. Adrese bir baktım “Postane Sokağı” yazıyor. Birden donakaldım. Hemen “Herhalde posta işlerinde bir aksaklık gördü, üstlerine onu rapor ediyor,” dedim. Sonra da mektubu alıp açtım.
    KAYMAKAM
    Nasıl yaparsınız bunu?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Bende pek bilmiyorum; sanki içimden bir şeyler zorladı beni. Mektubu özel ulakla gönderecektim, ama birden hiç duymadığım bir meraka kapıldım. Kendime engel olamıyordum! Mektup beni öylesine çekiyordu ki! Ama içimden bir ses sürekli “Sakın açma! Açarsan tavuk gibi kızartırlar seni!” diyordu. Başka bir ses de “Aç, aç, aç!” diye fısıldıyordu. Mührü koparırken vücudumu ateş basmıştı; mektubu açınca da her yanım buz kesti. Ellerim titriyor, gözlerim kararıyordu.
    KAYMAKAM
    Böylesine önemli bir devlet temsilcisinin mektubunu açmaya nasıl cüret edersiniz?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    İşte sorun da bu ya! Hiç de önemli biri falan değilmiş!
    KAYMAKAM
    Peki kimmiş size göre?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Ne kokar ne bulaşır biri; şeytan bilir kim olduğunu!
    KAYMAKAM
    (Sertçe.)
    Ne kokar ne bulaşır da ne demek? Ne cüretle böyle bir şey söyleyebilirsiniz; ya “şeytan bilir” ne demek? Şimdi sizi tutuklatacağım...
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Kim? Siz mi?
    KAYMAKAM
    Evet, ben!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Gücün yetmez!
    KAYMAKAM
    Onun kızımla evleneceğini, benim de büyük bir adam olacağımı biliyor musun? Seni Sibirya’ya sürdüreyim de gör!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Ah, Anton Antonoviç! Ne Sibirya’sı? Sibirya’yı falan bırak şimdi. İyisi mi ben size mektubu okuyayım. Baylar! İzninizle mektubu okuyorum!
    HEPSİ BİRDEN
    Okuyun, okuyun!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Okumaya başlar.)
    “Azizim Tryapiçkin; başımdan geçen olağanüstü bir olayı hemen sana bildirmek istedim. Yolda tanıştığım bir piyade yüzbaşısı, beni kumarda öyle bir soyup soğana çevirdi ki, kaldığım hanın sahibi neredeyse beni hapse attırıyordu; ama ansızın bütün kent, Peterburglu görünüşüm ve kılık kıyafetim yüzünden beni general, vali gibi bir şey sanmaya başladı. Ben de kaymakamın evine yerleştim, yan gelip keyfime bakıyor, sonunu hiç düşünmeden karısına ve kızına kur yapıyorum; yalnız önce hangisinden başlamak gerektiğine karar veremedim, ama sanırım her türlü hizmete hazır olan anneden başlayacağım. Beraber çektiğimiz sefaleti, parasızlığı hatırlarsın; hani bir keresinde bir pastacı, İngiliz kralı gibi yediğim tartlar yüzünden yakama yapışmıştı. Şimdi işler tamamen tersine döndü. Herkes istediğim kadar borç veriyor. Müthiş orijinal insanlar. Görsen, gülmekten ölürsün. Gazetelere fıkralar yazdığını biliyorum; onları da yazılarına koymalısın. İlk olarak kaymakam, ihtiyar bir beygir kadar ahmak...”
    KAYMAKAM
    Buna imkân yok! Böyle yazmamıştır.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Mektubu uzatarak.)
    Kendiniz okuyun isterseniz.
    KAYMAKAM
    (Okur.)
    “… bir beygir kadar ahmak...” Olamaz! Bunu siz yazmışsınız.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Neden böyle bir şey yazayım?
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Okuyun yahu!
    LUKA LUKİÇ
    Okuyun!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Okumayı sürdürür.)
    “Kaymakam ihtiyar bir beygir kadar ahmak...”
    KAYMAKAM
    Lanet olsun! Tekrarlayıp durmasana! Sanki herkes anlamadı.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Okumayı sürdürür.)
    Hım... hım... hım... “…beygir kadar ahmak. Postane Müdürü de bir hoş...”
    (Okumayı bırakır.)
    Benim hakkımda da yakışıksız şeyler yazmış.
    KAYMAKAM
    Hayır efendim, devam edin!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Ne gereği var?
    KAYMAKAM
    Hayır efendim, madem başladık, bitireceğiz! Hepsini okuyun!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    İzin verin ben okuyayım.
    (Gözlüğünü takıp okumaya başlar.)
    “Postane Müdürü, tıpkı bizim bölümün kapıcısı Miheyev’e benziyor; onun gibi ayyaş alçağın biri olmalı.”
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Seyircilere.)
    Bu haylazı bir güzel kırbaçlamalı; aşağısı kurtarmaz!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Okumayı sürdürür.)
    Yoksulları Koruma Müdürü’yse... ee... eee...
    (Kekeler.)
    KAROBKİN
    Neden durdunuz?
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Burası pek okunmuyor... zaten herif alçağın biri işte.
    KAROBKİN
    Bana verin! Benim gözlerim daha iyi görür.
    (Mektubu almak için uzanır.)
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Mektubu vermez.)
    Yok, burayı atlayalım, devamı daha okunaklı zaten.
    KAROBKİN
    İzin verin ona ben karar vereyim.
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Okumasına ben de okurum, hem devamı daha okunaklı dedim ya.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Hayır efendim, hepsi okunacak! Öncekileri okuduk ya!
    HEPSİ BİRDEN
    Mektubu verin Artemi Filippoviç!
    (Karobkin’e:)
    Siz okuyun!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Tamam veriyorum.
    (Mektubu verir.)
    Lütfen buradan...
    (Parmağıyla bir yeri kapatır.)
    İşte buradan okuyun.
    (Herkes Karobkin’in çevresine toplanır.)
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Okuyun, okuyun! Bırakın şunu, hepsini okuyun!
    KAROBKİN
    (Okur.)
    “Yoksulları Koruma Kurumları Müdürü Zemlyanika, Yahudi takkesi takmış domuzu andırıyor.”
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Seyircilere:)
    Aman ne zekice! Yahudi takkeli domuzmuş! Domuzların takke taktığı nerede görülmüş canım?
    KAROBKİN
    (Okumayı sürdürür.)
    “Lise Müdürü’yse baştan ayağa soğan kokuyor.”
    LUKA LUKİÇ
    (Seyircilere:)
    Yemin ederim ağzıma soğan koymuşluğum yoktur.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    (Alçak sesle.)
    Tanrı’ya şükür, benim hakkımda bir şey yazmamış hiç değilse!
    KAROBKİN
    “Yargıç...”
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Al bakalım!
    (Yüksek sesle.)
    Baylar, bu mektup epey uzun anlaşılan. Hem içinde okumaya değer bir şey de yok; bir sürü zırvalık işte.
    LUKA LUKİÇ
    Hayır efendim!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Olmaz, okuyun!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Hayatta olmaz, okuyun!
    KAROBKİN
    (Okumayı sürdürür.)
    “Yargıç Lyapkin-Tyapkin tam bir moveton...13”
    (Durur.)
    Bu Fransızca bir sözcük galiba.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Şeytan bilir ne anlama geliyor! Dolandırıcı gibi bir şey demekse yine iyi, daha kötü bir anlamı da olabilir.
    KAROBKİN
    (Okumayı sürdürür.)
    “Yine de buralılar, konuksever ve iyi yürekli insanlar. Hoşça kal azizim Tryapiçkin. Ben de senin gibi edebiyatla uğraşmak istiyorum artık. Yaşamak öyle sıkıcı oldu ki kardeş, insan biraz da ruhunu beslemek istiyor. Artık daha soylu işlerle uğraşma zamanının geldiğini görüyorum. Bana mektup yazarsan Saratov İli, Podkatilovka Köyü’ne yaz.
    (Mektubun arkasını çevirip adresi okur.)
    Sayın Bay İvan Vasilyeviç Tryapiçkin’e, Postane Sokağı, doksan yedi numara, üçüncü kat, sağdaki daire, Peterburg.”
    KADINLARDAN BİRİ
    Ay ne feci!
    KAYMAKAM
    İşte şimdi mahvoldum, mahvoldum! Öldüm ben, bittim! Gözlerim kararıyor hiçbir şey göremiyorum. Domuz suratlarından başka bir şey göremiyorum... Tutun, bana getirin onu!
    (Ellerini sallar.)
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Nasıl yakalayacağız? Bile isteye en iyi arabayı verdirttim; üstelik şeytan dürtmüş gibi, bütün istasyonlara da at hazırlamaları için önceden yazılı emir gönderdim.
    KAROBKİN’İN KARISI
    Görülmemiş bir karışıklık!
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Lanet olsun baylar! Benden üç yüz ruble de borç aldı.
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Benden de üç yüz ruble aldı.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (İç geçirir.)
    Ah! Benden de üç yüz ruble aldı.
    BOBÇİNSKİ
    Pyotr İvanoviç ile benden de altmış beş ruble aldı efendim.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    (Elleriyle bir şaşkınlık jesti yapar.)
    Bu iş nasıl oldu baylar? Nasıl oldu da böyle bir yanlış yaptık?
    KAYMAKAM
    (Alnına vurarak.)
    Nasıl, nasıl yedin bu numarayı ihtiyar budala! Aklını mı kaybettin, koyun kafalı!.. Otuz yıldır görevdeyim, hiçbir tüccardan, hiçbir müteahhitten böyle kazık yemedim; dünyayı bile çalabilecek ne dolandırıcıların, ne hilebazların hakkından geldim! Üç tane valiyi bile aldattım!.. Valiler de kimmiş?
    (Elini sallar.)
    Aldattığım valilerin sözü bile edilmez...
    ANNA ANDREYEVNA
    Ama böyle bir şey mümkün değil Antoşa; Maşenka’yla nişanlandılar...
    KAYMAKAM
    (Öfkeyle.)
    Nişanlanmışlar! Nah sana nişanlılar!
    (Eliyle çirkin bir hareket yapar.)
    Utanmadan hâlâ nişanlılar diyor!..
    (Kudurmuşçasına.)
    Bakın, bakın, ey Hıristiyanlar, gelin de kaymakamın nasıl rezil olduğunu görün! Aptal, aptal, ihtiyar alçak!
    (Kendi kendine yumruğunu sallar.)
    Ah seni odun kafalı! El kadar bebeyi önemli biri sandım! Herif şimdi, arabasının çıngıraklarını çala çala keyif yapıyor! Her önüne gelene de bunu anlatacak. Bunca alay yetmezmiş gibi, alaycı yazarın biri de, bundan kendisine bir komedya çıkaracak. Şu utanca bak! Unvana, ada falan bakmadan acımasızca kahkahalar atıp, avuçları patlayana dek de alkışlarlar üstelik. Ne gülüyorsunuz? Asıl kendinize gülün!.. Sizin hepinizi...
    (Ayaklarını öfkeyle yere vurur.)
    Ah o yazarlar! Ah o lanet olası, liberal yazar parçaları! Tanrı hepsinin belasını versin! Bir elime geçirsem hepsinin gırtlağını sıkar, un gibi öğütür, bir çuvala doldurup hepsini cehennemin dibine atardım! Külahlarına tükürdüklerim!..
    (Yumruğunu sallayarak topuklarını yere vurur.
    Kısa bir sessizlikten sonra.)
    Hâlâ kendime gelemedim. Gerçekten de Tanrı cezalandırmak istediği kulunun önce aklını alıyormuş. O budalanın neresi müfettişe benziyordu ki? Hiçbir yeri! O adam müfettişin serçe parmağı bile olamaz; ama birdenbire hepiniz, müfettiş, müfettiş diye bağırmaya başladınız! O adamın müfettiş olduğunu ilk kim uydurdu? Yanıt verin!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Bir jest yapar.)
    Beni kesseniz bile bu işin nasıl olduğunu açıklayamam. Şeytan gözlerimizi bağlayıp, hepimizi şaşkına çevirdi.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Kim uyduracak işte bu kıt akıllılar!
    (Dobçinski ile Bobçinski’yi gösterir.)
    BOBÇİNSKİ
    Hey, ben değildim! Hem hiç aklıma...
    DOBÇİNSKİ
    Benim hiç suçum yok, hem de hiç...
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Tabii ki sizdiniz.
    LUKA LUKİÇ
    Elbette. Aklınızı yitirmiş gibi handan koşa koşa gelip “Geldi, geldi, para bile vermiyormuş...” dediniz. Sanki gömü buldular!
    KAYMAKAM
    Doğru sizdiniz! Kentteki bütün dedikodular sizden çıkar zaten lanet yalancılar!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Müfettişinize de, palavralarınıza da lanet olsun!
    KAYMAKAM
    Kentin içinde koşuşup herkesin kafasını karıştırırsınız, pis yılanlar! İşiniz gücünüz dedikodu, kılkuyruklu saksağanlar sizi!
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Mendebur herifler!
    LUKA LUKİÇ
    Ahmaklar!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Muşmula suratlılar!
    (Herkes çevrelerini sarar.)
    BOBÇİNSKİ
    Yemin ederim ben söylemedim, Pyotr İvanoviç söyledi.
    DOBÇİNSKİ
    Hayır Pyotr İvanoviç, ilk siz söylediniz...
    BOBÇİNSKİ
    Yapmayın canım, ilk siz söylediniz.
  • Ekspresyonizim adı verilen akımın geçtiği yıllar akımın içinde olan yazarların kısa öykülerinden oluşan kitabımız genel olarak güzel değildi. Şöyle ki bu akımı anlamak ve yansıtmak sanatçı ruhlu okurlara daha çok yakışır belki benim seviyemin üstündeydi. Ama ben ağır topları yani Dostoyevskileri ,Tolstoyları v.b. yazarları zevkle ve akıcı bir şekilde okuyan bir okur olarak bu kitabı 3-4 hikaye dışında genel olarak beğenemedim.

    Ekspresyonizim , doğanın olduğu gibi değil de, duyguların ve iç dünyanın ön plana çıkmış olduğu 20. Yüzyıla ait olan bir sanat akımıdır. Tanımı bu şekilde tabi edebiyat alanı derya deniz yüzlerce bakış açısı var ben bu akımdan tat alamadım diyelim.

    Çoğunluğun sevdiği Franz Kafka'ya ait bir hikaye de mevcuttur. Kendileri beğendiğim 3-4 hikaye içinde yer alıyor. Diğerleri güller ilgili olan , bacak hikayesi ve uzun boylu bir adamın macerasıydı.

    Keyifli Okumalar...
  • KELEPÇE
    Canan Tan
    200 sayfa-2016
    Doğan Kitap

    Hapse düşünlerin her birinin ayrı bir hikâyesi var. İç burkan, hüzünlü ama bir o kadar da ibret verici ve çarpıcı…
    Neler oluyormuş hayatta dedirten, acı gerçekler karşısında dudak
    uçuklatan bir roman…

    Kocasının yaptıklarına dayanamayan kadınlar, babalarının yaptıklarına dayanamayan gençler, namusunu korumaktan içeri düşenler, canından çok sevmelerine rağmen hapse düşenler, akrep yüzünden hapse giren bir kadının akıllara durgunluk veren hikayeleri var bu romanda. Yüreği, ruhu, duyguları, hayalleri çalınan insanların neler yapabileceğinin acı hikayeleri.

    Tertiplenen eğlencelerle yaşanan buruk sevinçler de okurun yüreğine işliyor, kader mahkumlarıyla sevinip üzülüyor, onlarla gülüp onlarla ağlıyor. Ziyaretçi gününün sevinci ve hüzünlerini de kader mahkumlarıyla beraber yaşıyor okur.

    Tabi kitabı bitirince ister istemez ''hapse giren mi suçlu, girmesine sebep olan mı suçlu'' diye düşüncelere dalıyor okur. ''Durup dururken, aklından zoru yoksa kim hapse girmek ister ki'' diye
    de düşünmeden edemiyor.

    Yazarımızı bir kez daha yürekten kutlarım, çok güzel bir araştırmayla yine okurlarına unutulmaz bir roman sunmuş, bence herkesin okuyup ibret alması gereken bir roman. Fakat burada sadece kadın kader mahkumlarının acı öykülerini yazmış, heralde sonraki romanında da erkek kader mahkumlarının romanını yazacak diye düşünüyorum, çünkü bu romanı okuyan genç kızlarımız evlilikten kaçar valla. Burada birkaç kendini bilmezin yaptıklarını sakın genel olarak düşünmesinler. Herkes kötü olsaydı bu dünya yaşanılır mıydı.