• Gelenler adamdı, buldukları insandı
     İnsan yalnız Tanrının yarattığı mahluk
    İnsan mahluktan, adam insandan çıktı.
    Tanrının insanı yer ve içer.
    İnsanın adamı düşünür ve yaratır.
    M.KEMAL ATATÜRK


    Büyük işler başardı, gaziydi, komutandı, önderdi, yılmazdı, üretkendi, korkusuzdu, öngürürdü, gözü kararydı…
    Tüm bunların yanında İNSANdı!!!

    Bu kitap Mustafa Kemal Atatürk'ün insan yönüne dikkat çekiyor daha çok. Görmeden yüreğimize aldığımız, tanımadan yokluğuna ağladığımız, hala attığı temellerle yaşadığımız Mustafa Kemal'i, Mustafa Kemal'imizi anlatıyor bize. Pek çoğunu daha önce hiç duymadığımız insan yönlerini anlatıyor. Hangi yemeği severdi, akşam sohbetlerinde neler konuşulurdu, ülkemizi bu hale getirmek için insanlara nasıl yaklaştı, istemediği bir olay olduğunda ne tepki verirdi, takım elbiselerini hangi kumaştan diktirirdi, savaşırken hangi hastalıklarla boğuştu, annesiyle hangi hatıraları vardı, ölmeden önce neler planladı, hangi sporlarla ilgilenirdi, sanatla ne kadar iç içeydi, hangi şarkıları, kitapları severdi… Tüm bunlardan çok daha fazlası var. Yılmaz Özdil kalemiyle sıkılmadan okunan kitap yoğun duygularla başbaşa bırakıyor sizi. Gözyaşlarıyla kapatıyorsunuz kitabı. Mustafa Kemal öldükten sonra yaşananları görüyorsunuz sanki, insanların feryatları, Salih Bozok'un çektiği tetiğin sesi geliyor kulağınıza.. 80 yıl önce hayattan soluğunu çeken birini görmeden sevmenize şaşırmıyorsunuz da bir insan ölünce tüm ülke, hatta tüm Dünya nasıl yasa bürünür? Buna şaşıyorsunuz. Çünkü bugünün Dünya'sında böyle sevgi görmedik.. Görebileceğimizi de düşünmüyorum.
    Küçük bir eleştiri getirmeden edemeyeceğim. Kitabı bitirince bir kaynakçanın ya da bilgilerin kimlerden alındığının eksikliğini hissettim. Yılmaz Özdil yaklaşık 10 yıl boyunca Mustafa Kemal'i tanıyan insanlarla görüştüğünü ve pek çoğunu anıların aktarıldığı kişilerden birebir aldığını söylüyor. Yine de kim olduğunu en azından not halinde görmek istedim ben. Nasıl olumsuz ya da kötü bir anı okusak neye dayandığını bilmek isteriz aynı mantıkla iyi özelliklerinin kimlerden öğrenildiğini de öğrenmek istemekten alıkoyamıyorum kendimi. İnandırıcılığının artması için büyük bir artı olabilirdi.
    Son olarak gözünüzde Mustafa Kemal'in canlanmasını istiyorsanız okuyun diyorum. Şiirinde dediği gibi yiyip içmedi sadece ; düşündü ve yarattı, İNSANDI.
  • Hava bulutlu, rüzgar kuzeyden sert, keskin esiyordu. Yüz yılın soğuğu yaşanıyordu ülkede. Televizyonda ki haberler, kışın başımızdan gitmeye pek niyetli değildi. Çok uzun sürecek, kömür fiyatları alıp başını gidecekti. Odunlar piyasada yok olacak kadar, orman bekçileri maaşlardan şikayetçi olup, zam üzerine zam alacaklardı.

    Şehrin zengin bir kadını vardı. Antalya'da yaşıyordu. Çok çirkef bir kadın olması dillerden dillere dolaşıyordu. Bu çirkefliğin aksine, güzel bir yüzü, harika bir endamı vardı. Halbuki ne işe yarardı. Tabi bu zengin kadın, hayvanları çok severdi. Sokaktan bulduğu sarı renkli bir tekir kediyi sahiplendi, iki yıl önce. İsmine de tekir koymuştu. Böyle bir kadın bir kediye nasıl oldu da merhamet etmişti, hizmetçisi Nadire bile şaşmış kalmıştı.

    Nadire böyle bir kadının yanında neden duruyordu, madem bu kadar kötüydü. Nadire babası tarafından sokağa atılmış genç bir kızdı, güzel de bir kızdı. Ama Ev Hanımı daha güzel kadındı. Nadire'nin babası üvey olduğu içinde evinde üvey bir evlat istemiyordu. Annesi öldükten iki gün sonra sokağa atmış, Mahmure hanım da yanına almıştı. Üvey babasından ne kadar kötü olabilirdi ki... diye düşünmüştü ama, yine de sokakta bırakmayıp evine aldığı için minnet borçluydu.

    Mahmure hanım kedisine bir kimlik, bir tasma, -ki hiç sevmezdi - kahverengi bir pantolon, -komik görünüyordu- bir de çizme almıştı. Tabii ki rahat yürüsün diye çizmelerinin tabanı yoktu. Pantolonuna dört ayrı yerden bağlanabilen demir takı ile tutturuluyordu. Kedisini genel de çok severdi. Bazen hiç sevmese de kendini yalnız hissettiği zamanlar da kedisini yatağına da aldığı olurdu. Özellikle de sonbahar, kış mevsimlerinde rüzgardan çok korkardı, bu sebeple de kedisini yanında istiyordu. Aslında güzel arkadaşta olmuşlardı.

    Edirne'de yedi delikanlı vardış. Beraber gezerler, beraber yerler, tarlalarda iş bulur, bağlar dan üzüm toplarlar, gariban evlerinde kendi hayatlarını sürdürlermiş. Evleri babalarından kalma güzel iki katlı bir evmiş. Köyün ağası bu güzel evi defalarca istemişse de delikanlılar bir türlü vermeye meyl etmemişler. Öyle ya babadan kalan yadigarmış hem satsalar nerede kalacaklardı? Bir daha böyle bir eve nasıl sahip olabilirlerdi ki? Denizi tepeden görüyorlarmış. Sakin bir doğası, güzel narin bir havası varmış. Ve belkinde böylece genç kalıyorlarmış, Anneleri onlar çok küçük yaslarda hastaliktan dolayı ölmüş. Anneleri çoook güzel bir kadınmış. Babası annelerini çok seviyormuş. Tabii hanımıda kocasını çok severmiş. Ölümüne daha fazla dayanamayıp, eşinin ardından toprağa verilmiş...

    Ağa iki defa evlenmiş... ilk eşini; kız çocuğu yaptığı için boşamış. İkincisi de hiç çocuk yapamiyor diye evden kovmuş... Günlerden bir gün ağa İstanbul'a iş için gitmiş. Mahmure hanımın da İstanbul kalabalığından pek haz etmediği için, alacaklarıni tez zamanda alır, uçağa atlar ve oradan Antalya'ya geri dönermiş. Bir kaç mağaza haricinde asla giyinmez, bir giydiğini bir daha giymezmiş... Şakir Ağa ile de tam İstanbul'da karşılaşmışlar. Mahmure hanım restaurant'ta kibar kibar yemeğini yerken çaprazında ki takım elbiseli, kıravatlı,
    ; şık giyimli bir bey'e takılmış kalmış. Bu kişi Şakir beymiş. Köyde ağa, İstanbulda bey efendi olurmuş...

    Mahmure hanım tanışmak için ayağı kalkmış ve masasını yanına kadar varmış. Şakir bey'e demiş ki "size eşlik edebilirmiyim? eğer rahatsız etmeyeceksem." demiş. Şakir bey - kadını karşısında görünce bir an donakalmiş ne diyeceğini bilememiş. Az kalsin "Abe ne sorarsın.?" deyivercek olmuş, toparlamış kendini. Incecik; fakat hoş bir ses tonuyla ile "tabii ki hanımefendi, lütfen buyurun."demiş. Mahmure hanımı görür görmez aklindan geçen iç sesi "bu kadını almalı!" diye geçirmiş, ve eklemiş "acaba dul mu?". Böyle güzel bir kadın, nezaketten başka neyden tav olabilirdi ki.

    O arada Şakir bey, hapşırmaya başlamış. Kedilere alerjisi olduğu için sağına soluna bakınmış, bakınırken de Mahmure hanim, "neye bakmıştıniz?" demiş. Şakir bey de "kedi olmalı, alerjim var." "Üzgün olduğunu ve kedisini çok sevdiğini" dile getirmiş, Mahmure hanim. Yemişler, içmişler; numaralarıni, adreslerini alıp ayrılmışlar restaurant'tan.

    Şakir ağa, asla işlerine kızını karıştırmazmış. Kızınıda pek sevmezmiş. Hatta kız çocuğu olduğu için nefret edermiş. "Sanki kiz çocukları gökten düşüyormuş ya da leylekler getiriyormuşta, evlendiği kadınlar nereden geliyormuş" diye söylenmiş bir kaç defa Peri..

    Mahmure hanım bir kaç defa Edirne'ye Şakir bey'in yanına gelmiş, Şakir bey'de bu inceliğe daha fazla dayanamayip Antalya yoluna koyuluvermiş. Lakin uçağa binme fobisi olduğu için, yanına şöförlerinden birini alarak düşmüş Mahmure'nin peşine... Antalya'da bir evlenme teklifi etmiş Şakir bey, çok geçmeden de şenlikli bir düğün yapmişlar Edirne'nin beş yıldızlı otelinde..

    Şakir bey'in kızı o kadar güzelmiş ki, Mahmure hanım çekememezliği daha da artınca kötü davranmaya başlamış. Ve bir gün Balkondan itmeye karar vermiş. Balkonun altında havuz varmış, Narin kız yüzme bilmezmiş. Çok küçük yaşlarda boğulma tehlikesi geçirdiği için bu havuza hiç yaklaşmaz, cocukluk günleri aklına gelirmiş..

    Bir sabah ağa evde yokken, Mahmure hanim, kızın odasına gider ve sessizce arkasına kadar yaklaşır. Bir anda iter balkondan kızcağızı ve kız tam suya düşeceği sırada bir anda yok olmuş. Mahmure hanim şoka girmez mi!?. Nasıl olur? "Ben Şakir bey'e ne derim, ne anlatırım, ne dersem inanmaz." Durum bu kadar karışıkmış, "havuza düşüp boğulsa dengesini kaybetmiş düşmüştür, ben çığlıklara koştum ama, geç kaldım, yetişemedim diyebilirdim" düşünmüş.

    Şakir bey olayı duyunca, havuzu arar tarattırır ve bir ayna bulurlar havuzun mavi kalebodurunun arasında..

    Bu arada Mahmure hanımın kedisi de ortalardan kaybolmuştur.

    "Ayna ayna söyle bana bu kedi nereye kayboldu, beni güzel kedimi söylermisin bana" ve Mahmure hanim gülmeye baslar. O arada aynadan ses gelir. "Bunu öğrenmek için, içime girmelisin!" der ayna ve susar. Mahmure hanim şaşıp kalmış, dili tutulmuş, bir an konuşamamıştır. Sağına soluna bakmış, odada başka kimse yokmuş. Ardından bir daha sormuş. "Ey ayna söyle bana, sen şu masallarda ki cadı'nın aynasımısın." diye sorunca. Ayna şiddetli bir hırçınlıkla "bana ondan bahsetme....Gerimi gelsin istiyorsun?" Mahmure hanim hemen odadan kaçıp gitmiş. O arada da Şakir bey,e çarpmış. "Ne oldu Mahmure'm?" demiş. Oda koşarak ve de söylenerek "hiç hiç yoo bir şey yok." demiş.

    Ertesi akşam, Şakir Ağanın yemeğine uyku ilacı koymuş. Uykuya daldığında aynanın karşısına geçer ve "Ayna ayna, söyle bana, beni o çirkin'e ve de kedi'me götürebilirmisin." demiş Ayna, " uzat elini güzel kadın." demiş. Mahmure hanim elini aynaya dokundurduğu an içine cekiş Mahmure hanimı.

    Bir ormanlıkta yalnız kalmış etraf sisli, puslu korlutucuymuş. "Bana şimdi kim yol gösterecek" diye mirıldanirken, çizmeli kedisini görür gibi olmuş. Çizmeli kediye doğru yürümüş arkasından seslenmiş, fakat kedi onu duymuyormuş. Kedinin sırtında bir de çuval varmış. Koşsada yürüsede arada ki mesafe hiç kapanmamış. Bir de ne görsün? Saray, masallarda olduğunu fark etmiş. " Kedi çizmeli kedinin ta kendisi mi ?" diye geçirmiş içinden. Kedi saraya gidiyor.. ormanın bir köşesinde beklemeye koyulmuş. Kedi dönerken nereye gittiğini takip etmeye karar vermiş, sessiz, sakin, ve dikkatlice.

    "Çizmelin Kedi" güzelmi güzel, küçük, şirin bir eve gelmiş. Ağa'nın dediği evi bir ara uzaktan göstermiş Mahmure hanıma. Tıpkı evin neredeyse aynısıymış. Fakat biraz daha küçükmüş ev. Şimdi bu masal Edirne'de mi geçiyor? "Yoksa masal; Edirne, ben , Hadi canım.."demiş Mahmure hanim, Şaşkınmış. Bir yerden şarkılar söyleyen tatlı sesler geliyormuş. Kocaman bir ağacın arkasına saklanmış Mahmure, bir de ne görsün...
    Yedi küçük adam, sıraya girmişler, birinin elinde tavsanlar; birinin elinde elmalar, diğerinin elinde renk renk üzümler...

    Karnı acıkmış, "aynadan geçtikten sonra, her şey beklerim ben buradan demiş." Sesli düşünerek "acaba uçabilir miyim?" diye düşünürken ayakları yerden kesilmiş, bir süpürge altına girivermiş. Ve direk bir ince şato'nun içine pencereden girmiş...

    "Sende nereden çıktın cadı?, defol git evimden." Bunu söyleyen kelli felli, uzun burunlu siyah elbiseleri olan, uzun boylu bir adammış... Mahmure, "ne cadısı be, ben kibar güzel bir kadınım." demiş.. Azman, bir anda kadının üzerine atlamış, miyawlayıp kadını tırmalamaya çalısacakmış ki. Gargamel denen uzun burunlu, garip siyah giysili adam, havaya bir toz atmış. Ve kedi kafese girmiş..

    Mahmure, Gargamel'e "Sana iyi bir iş teklifim var." demiş... Gargamel'de "benim senden nasıl bir alacağım olabilir ki?" demiş. Başlamış Mahmire anlatmaya..

    Azman gibi bir kedisi olduğunu, ama kedisinin çok güzel bir kedi olduğunu. Prensesin yedi cücelerle kaldığını, eğer ona yardım edip o tatlı güzel kızı öldürürse, Gargamel'e şirinleri yakalamada yardım etme konusunda söz verir...

    Bunlar konuşulurken, Kokusunu alıp Mahmure hanımı takip eden Çizmeli kedi, her şey'i bir bir dinlemiş. Koşarak al yanaklı Pamuk Prenses ve yedi cücelerin yanina gidivermiş.. olan olayları anlatmış. Yedi cücelerden "meraklı ile şapsal'ı" "Şirin dede'yi" uyarmaları için haber göndermişler.

    "Çizmeli kedi" evin etrafına "yedi cücelerden geriye kalan", " beş cüce" ile sıkı bir çalışmaya koyulmuşlar. Hummalı bir çalışma varmış ormanda. Tabii Pamuk Prenses'te, acıkacak olan "cücelere, Çizmeli kedi'ye, Şirinlere" harıl harıl yemek yapmaktaymış. Orman mis gibi yemekler; güzel sebze corbası, tavşan bayıldı, çizmeli ciğer, şirinler aşkina tatlısı, yapmış.

    Her şey hazırdı. Şirin dede, büyüyü durdurmak, ve bozmaya koyuldu. Gargameli durdurmalıydi. Daha sonra da kaybolan aynayı bulup, Pamuk Prensesi, Mahmure'yi, çizmeli Kediyi gerisin geri aynadan geri göndermeyi pilanlıyorlardı.

    Yemekler yenildi karınlar doyuruldu. Ve ilk işaret geldi. Bir kilometre uzaktaydı, cadaloz Mahmure, ve Gargamel, ( ne tesadüftür Gargamel Şakir bey'i anımsatiyordu Mahmureye. Şu işler bitse onu boşayacaktı. Yoksa saçları olmasa, burnu da bu kadar uzun olsa...)

    Herkes yerini almıştı. Ve ilk darbeyi Azman aldı, yerde duran ciğere atlayıp ağzına bir lokmada kaybedince Azmanda kaybolu vermişti. Gargamel, Mahmure cadalozuna, "havadan takip et aşşağıyı, her yerde tuzak var." Mahmure süpürgeyi havaya kaldırdı, gözleri iyi görmüyordu. Gargamel'e işaret ettiği yerde kimse yoktu, elinde ki değenekle yeşil-sari bir ateş çıkarttı. O arada Şirin baba'nin tarif ettiği şekilde aynayı diktiler ateşin geldiği tarafa, ve ışınlar, Gargamele geri döndü.

    Şimdi aynanın görevini yerine getirmesi için Cadaloz Mahmure'nin ayna da kendisini görmesi gerekiyordu.

    Pamuk Prenses bir ağacın dibinde uzanmış uyuyordu. Şirinler, cüceler, çizmeli kedi diğerleri ile uğraşırken, Mahmure çoktan Pamuk Prensesin yaslandığı ağacın ardında durmuş, - Gargamel"in elinden kaptığı şişeyi - Pamuk Prenses'in dudaklarının seviyesine getirip tam dökecekken, Pamuk Prenses birden aynayı, cadaloz'un yüzüne tutuverir. Cadaloz çığlıklara karışıp ortadan bir anda yok olur.

    - Böylelikle iyilik yine kazanmıştır - Herkes rahat bir nefes almış. "Çizmeli Kedi'nin" , "Pamuk Prenses'in uyuma numarası tutmuştur." Cadı'nın "Kırmızı elma yedirme olayını bildikleri için Cadaloz, başka bir numara deneyecekti, Gargamel ile birlikte. Fakat Çizmeli Kedi'nin Cadaloz ile Gargamel'i duyması, bütün oyunu bozmuş. Şirinlerin hayatı kurtulduğu gibi, Pamuk Prenses olan, gerçek hayatta da "Peri" olan Şakir Ağa'nın kızının da hayatı kurtulmuştu. Yedi cüceler de, Edirne'nin O yüksek tepesinde ki deniz manzaralı evlerinde, Hayatlarını mutlu bir şekilde yaşamaya devam ettiler.
    Tabii Peri arada Yedi kardeşi ziyarete gidiyordu. Yedi kardeş Peri'nin evine gelemeselerde Peri'ye Yedi kardeşin evi her daim açıktı...

    Tabi Peri oradan hiç ayrılmak istememiş. Çünkü çok mutlu olduğu bir kaç gün yaşamış ama, Yedi kardeşide bi sayede tanımış oldu.

    Bizde masalımizın geldik mi sonuna..?
    Kadimce

    Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Eleştirilerinizi ve yorumlarınizı bekliyor olacağım...
  • Kürtçenin Türkiye de yasaklı olduğu yıllarda Erivan`dan Kürtçe yayınlar yapan radyo kanalının Kürtlerde ayrı bir yeri vardır.

    Ermenistan'ın başkenti Erivan'da 1955 yılında Kürtçe yayın yapan bir bölüm kurulmuştu.


    Erivan Radyosu , Kürtçenin adının telaffuzunun dahi yasak olduğu dönemlerde 2 saatlik Kürtçe yayın yapan radyo kanalıydı.Bu radyo kanalı Kürtlerin kalbinde dostça yeri olan radyo kanalıydı.

    Karapetê Xaço, Şeroyê Biro, Meyrem Xan, Aslîka Qadîr, Zadina Şakir, Efoyê Esed, Ahmê Çolo, Egîtê Cimo, Aramê Tigran ve M. Arîfê Cizrewî ve daha nice dengbej ve stranbeji stüdyolarında konuk etmişlerdir bir özelliği ise radyo yayına başladığında taş plak gibi kayıt ortamlarına sanatçılar önceden okuma yapmadıklarından canlı olarak enstrumanlarla söylerlerdi. 

    Böylece Erivan Radyosu, dağılmış olan Kürt halkının, yarım asrı aşkın ortak sesi, ortak dili ve tesellisi olmayı başarıp günümüzde tarihsel değere haiz bir konum almıştı.

    Köyde misafir odalarının en seçkin köşesine yerleştirilen ecnebi malı ahşap kaplamalı pille çalışır kocaman radyolar, yarım asrı aşkın Kürtçe yayın yapan Erivan Radyosu (Radyona Rewanê)'nun istasyonuna kilitlenip durdurulurdu. Varlıklı ve imtiyaz sahibi kişilerin yüklü paralar ödeyerek satın alabildikleri bu radyolardan Kürtçe haberler, klamlar, stranlar, işitsel tiyatro ve hikayeler dinlemek adeta bir ayrıcalık sayılırdı.

    Sonrasında stüdyoda toplanan kayıtlar arşivlendiğinde baya bir arşiv çıkmıştır. Radyonun genel direktörü Armen Amirian'ın verdiği bilgiye göre Dünyanın en önemli Kürtçe müzik arşivlerinden birine sahipler ve bununla gurur duyuyorlar. 1500'den fazla kasette ve taş plakta kayıtlı beste ve anonim eserlerin birçoğu ilk ve son kez Erivan radyosu'nda kaydedilmiş ve saklanmış...

    Erivan Radyosu aynı zamanda İç Anadolulu Kürtlerin dinleyebilmek için ileri teknolojik çözümler üretmek zorunda kaldığı efsanevi radyoydu. 

    Kürt kültürünün yeşertilmesi için Erivan Radyosu'na Kürtçe yayın saatleri verilmişti.
    O dönemde İran'da da bir radyo Kürtçe yayın yaptığı halde, Arap kültürüne meyletmesi nedeniyle Kürtler Erivan radyosunu tercih etmiştir.

     

    Koca bir köyde en fazla iki tane radyo bulunurdu. Erivan Radyosu'nun Kürtçe haber yayın saatinde radyonun bulunduğu ev her gece tıklım tıklım misafir dolup taşardı. Sadece evin saygın reisinin kumanda edebildiği radyonun o kesme şekere benzer sıralı düğmelerinden biri olan açma tuşuna basıldığında; gırtlaktan gelen tok sesiyle spiker, Keremê Seyad ile Gulizera Casım'ın sesi işitilmeye başlardı. Ermenistan'da yaşayan Kürtlerin konuştuğu Serhat şivesiyle haberleri sunmaya başlayan bu spikerler, 'Erivan xeberdide, guhdarên eziz, naha bibîzın deng u behsên teze' (Erivan Radyosu haberleri sunar, değerli dinleyiciler şimdi yeni haberler dinleyeceksiniz) cümlesi radyoda okununca onlarca insanın doluştuğu oda adeta sessizliğe gömülürdü. Bazen Azniva Reşit, bazen Sêvaza Evdo, bazen de Lusika Hüseyn isimli kadın spikerler periyodik olarak haber sunumunda eşlik ederdi Keremê Seyad'a. Ama her zaman Keremê Seyad, o Kürt gırtlağıyla sunduğu Dünya haberlerini yıllar boyu evimizin içine kadar taşıdı, hem de zengin bültenleriyle.


    Erivan Radyosu, kuruluşundan günümüze dek, gerek müzik aracılığıyla gerekse kimliksel aydınlanma amaçlı programlarla Kürt ulusal bilinç ve kültürünün daha da berraklaşmasına maksimum katkı sundu. Ne yazık ki son yıllarda ekonomik yetersizlikten ötürü, Erivan Radyosu'nun iki saatlik yayın süresi yarım saate indirildi. Ekonomik yetersizliklere rağmen, yine de radyoyu ayakta tutmaya gayret eden büyük emektar spiker Keremê Seyad'ın bu konudaki çığlığı, Bilur ve Fîq'in sesini baskılayacak kadar hüzünle yankılanmaktadır!
     
    --Yazar: Şerzan Atabey
  • Yazar: YG
    Hikaye Adı : Bir Adım Daha
    Link: #32211160
    Ressam : Van Wieck

    Herkes gibi herşey gibiyim. Bir ben değilim sadece. Bekliyorum, can güvenliğim için, sarı çizginin arkasında, ellerim düşmemesi için çantamı tutuyor ya da ayakta durabilmek için ben onu. Tam olarak kendimi nerede kaybettiğimi hatırlamıyorum. Bir sahafta eski bir kitap kokusunda, çocukların gülüşünde, bir annenin doğum sancısında... Bulmak içinde uğraşmadım gerçi. Nihayet metro geliyor, uzun bir yolculuk yok önümde. En son ben biniyorum. Ayakta durmak hayli yorucu. Telefonuma bir kaç bildirim geliyor. Biri doların beş lira olduğunu söyleyen bir bildirim diğeri annemden; nerde kaldığımı merak etmiş ve yemeğe başladıklarını söylemiş. Özel bir okula matematik öğretmenliği için gittim. Birkaç ders anlattım ve hocaların sorduğu sorulara cevap verdim. Çocuklara nasıl eğitim verecektim, nasıl öğretecektim, daha önce başka bir yerde öğretmenliği deneyimlemişmiydim. Bir yığın soru... Matematik bölümünden mezun olalı beş sene oluyor, bir kaç özel ders vermem dışında yaptığım pekte bir şey yok. Bilim insanı olmak isterken sadece evde oturuyorum. Bilmiyorum, her şey yoluna ne zaman girecek. Metro bir sonraki durağına yaklaştı. Çoğu insan indi. Şimdi ise bomboş bir köşede oturuyorum. Yüzüm avuçlarımın içinde. Metronun sesini dinliyorum; furuu, vuvuuv, çıçoco. Şimdiki durak benim ineceğim durak olduğundan ayağa kalkıyor ve iniyorum. Bir kaç sokak sonra bizim sokağa varmış oluyorum. Ama o eşsiz gitar sesini yine duyuyorum. Yolumu uzatarak o gitar sesinin geldiği balkonun altına yürüyorum, her akşam sekiz civarında pratik yapmak için o balkona çıkar bende her zaman onu duyar ve balkonun altında otururum. O tanışmayacağım biri. Aslında bir yandan beni fark etsin isterken bir yandan da deliler gibi korkuyorum fark edilmekten. Çaldığı hiçbir ritmi bilmiyordum ama bir sağa bir sola sallanarak onu dinlemek tek yaşama sevincim olmuştu artık. Oraya gelip kaldırıma oturduğumda birden gitar duruyor ve başka bir parçaya dönüşüyor. Kafamı yukarı kaldırdım ve balkona baktım, sadece sarı ışık görünüyordu. Sokakta bir kaç çocuk bisiklet sürüyor, bir kaçı bakkalın önünde dondurma seçiyor. Bir kaç parça dinledikten sonra kalkıp gidiyorum. Müzik sesi evimin önüne kadar devam ediyor. Bana iyi geliyor kendimi arınmış ve dinlenmiş hissediyorum. Sabah olunca gidecek hiçbir yerimin olmamasına karşın güzelce hazırlanıp erkenden dışarı çıkıyorum. Bugün biraz daha erken çıkıyorum. O balkonun altından geçebilmek için yolumu değiştiriyorum. Kapının açılma sesiyle irkiliyorum. Gitarı sırtında kıvırcık saçlı biri, onun o olduğunu hemen anlıyorum. Otuzlu yaşlarının başında sessiz sokaklara ayak uydurarak ilerliyor. Kendimi onun yürüyüşüne ayak uydurmaya çalışırken buluyorum. Aynı metro istasyonunda bekliyoruz ben onun beş metre ilerisinde onu izliyorum. Metro geliyor biniyoruz, daha kimse yok, her zaman oturduğum boş koltuklara oturuyorum. Oda hemen karşıma oturuyor. Bir kaç günkü iç sıkıntımı bir anda unutuyorum. oturduğum yerde gülüşümü sol elimle kapatıyorum. Anlaşılan sadece müziğinden hoşlanmıyorum. Ertesi gün, ertesi günün ertesi günü ve onunda ertesi günü böyle devam ediyor. Akşamları çaldığı müziğe eşlik ediyorum sabahları ise attığı adımlara.
    Bir akşam müzik çalmıyor titrek bir ışık var balkonda sadece. Oturuyorum kaldırıma hava hala yağmur kokuyor, kaldırım ıslak, biraz üşüyorum sahi. Daha ne kadar devam edecek böyle, diyor tanıdık bir ses. Bu o şarkılarda kaybolan ses. Yüzümü sese doğru çeviriyorum, bir kaç adım ileride dikiliyor. Kalbimin ritmi gökgürültüsü gibi şiddetli. Kendime doğru çektiğim bacaklarımı gevşetip onu görmemi engelleyen saçımı kulağımın arkasına koyuyorum. Ama elim artık nerede durması gerektiğini bilmiyor. Önüme dönüyorum. Yanıma oturuyor, gitarı elinde. Kalkıp gitmiyorum, ne olacaksa olsun. Matematikte yaşadığım talihsizliklerde kaçıp gittiğim için oldu. Tellere vuruyor ürkekçe değilde incitmekten korktuğu saç tellerine dokunur gibi. Bu şarkıyı ondan bir kaç kez dinlemiştim. " ...duyarsın uzaklardan, dalarsın yakınlara..." bildiğim kısımları mırıldanıyorum. Şarkıyı bitiriyor. Sen beni güzel hatırla, diyor. Yüzüne bakıyorum. Gülümsüyor, şarkının adı, diyor. Bekle deyip binaya giriyor. Çıktığında gitarın yerini bir kazak almış oluyor. Bana uzatıyor ve geriye doğru bir kaç adım atıyor. El sallıyor ve gidiyor. Bense eve yürüyorum. Eve geldiğimde dinlediğim şarkıda hep onun sesini arıyorum, verdigi kazağa bakıyorum. Sabah ona geri vermeliyim. Bir kaç saat öncekileri hatırımda bir kaç kez daha canlandırıyorum. Sabah uyandığımda bir kaç dakika geç kaldığımı görüp hemen giyinip dışarı koşuyorum. Bir kaç dakika binanın önünda bekliyorum ama yok, etrafa bakınıyorum bir sokak ileride karşıya geçerken görüyorum. Bir dakika sonra soluk soluğa yanına varıyorum. Durup bana bakıyor. Bir kahkaha patlatıyor. Ardından bende gülmeye başlıyorum. Günseli, diyorum elimi uzatarak. Elimi sıkıyor ve adını bir fısıltı gibi söylüyor. Şimdi ise adımlarını takip etmek daha kolay.


    http://hizliresim.com/Q2pOAy
    İçerisinde geçen şarkı; https://youtu.be/hmcUQVf_b-M
  • Bir Adım Daha


    Herkes gibi herşey gibiyim. Bir ben değilim sadece. Bekliyorum, can güvenliğim için, sarı çizginin arkasında, ellerim düşmemesi için çantamı tutuyor ya da ayakta durabilmek için ben onu. Tam olarak kendimi nerede kaybettiğimi hatırlamıyorum. Bir sahafta eski bir kitap kokusunda, çocukların gülüşünde, bir annenin doğum sancısında... Bulmak içinde uğraşmadım gerçi. Nihayet metro geliyor, uzun bir yolculuk yok önümde. En son ben biniyorum. Ayakta durmak hayli yorucu. Telefonuma bir kaç bildirim geliyor. Biri doların beş lira olduğunu söyleyen bir bildirim diğeri annemden; nerde kaldığımı merak etmiş ve yemeğe başladıklarını söylemiş. Özel bir okula matematik öğretmenliği için gittim. Birkaç ders anlattım ve hocaların sorduğu sorulara cevap verdim. Çocuklara nasıl eğitim verecektim, nasıl öğretecektim, daha önce başka bir yerde öğretmenliği deneyimlemişmiydim. Bir yığın soru... Matematik bölümünden mezun olalı beş sene oluyor, bir kaç özel ders vermem dışında yaptığım pekte bir şey yok. Bilim insanı olmak isterken sadece evde oturuyorum. Bilmiyorum, her şey yoluna ne zaman girecek. Metro bir sonraki durağına yaklaştı. Çoğu insan indi. Şimdi ise bomboş bir köşede oturuyorum. Yüzüm avuçlarımın içinde. Metronun sesini dinliyorum; furuu, vuvuuv, çıçoco. Şimdiki durak benim ineceğim durak olduğundan ayağa kalkıyor ve iniyorum. Bir kaç sokak sonra bizim sokağa varmış oluyorum. Ama o eşsiz gitar sesini yine duyuyorum. Yolumu uzatarak o gitar sesinin geldiği balkonun altına yürüyorum, her akşam sekiz civarında pratik yapmak için o balkona çıkar bende her zaman onu duyar ve balkonun altında otururum. O tanışmayacağım biri. Aslında bir yandan beni fark etsin isterken bir yandan da deliler gibi korkuyorum fark edilmekten. Çaldığı hiçbir ritmi bilmiyordum ama bir sağa bir sola sallanarak onu dinlemek tek yaşama sevincim olmuştu artık. Oraya gelip kaldırıma oturduğumda birden gitar duruyor ve başka bir parçaya dönüşüyor. Kafamı yukarı kaldırdım ve balkona baktım, sadece sarı ışık görünüyordu. Sokakta bir kaç çocuk bisiklet sürüyor, bir kaçı bakkalın önünde dondurma seçiyor. Bir kaç parça dinledikten sonra kalkıp gidiyorum. Müzik sesi evimin önüne kadar devam ediyor. Bana iyi geliyor kendimi arınmış ve dinlenmiş hissediyorum. Sabah olunca gidecek hiçbir yerimin olmamasına karşın güzelce hazırlanıp erkenden dışarı çıkıyorum. Bugün biraz daha erken çıkıyorum. O balkonun altından geçebilmek için yolumu değiştiriyorum. Kapının açılma sesiyle irkiliyorum. Gitarı sırtında kıvırcık saçlı biri, onun o olduğunu hemen anlıyorum. Otuzlu yaşlarının başında sessiz sokaklara ayak uydurarak ilerliyor. Kendimi onun yürüyüşüne ayak uydurmaya çalışırken buluyorum. Aynı metro istasyonunda bekliyoruz ben onun beş metre ilerisinde onu izliyorum. Metro geliyor biniyoruz, daha kimse yok, her zaman oturduğum boş koltuklara oturuyorum. Oda hemen karşıma oturuyor. Bir kaç günkü iç sıkıntımı bir anda unutuyorum. oturduğum yerde gülüşümü sol elimle kapatıyorum. Anlaşılan sadece müziğinden hoşlanmıyorum. Ertesi gün, ertesi günün ertesi günü ve onunda ertesi günü böyle devam ediyor. Akşamları çaldığı müziğe eşlik ediyorum sabahları ise attığı adımlara.
    Bir akşam müzik çalmıyor titrek bir ışık var balkonda sadece. Oturuyorum kaldırıma hava hala yağmur kokuyor, kaldırım ıslak, biraz üşüyorum sahi. Daha ne kadar devam edecek böyle, diyor tanıdık bir ses. Bu o şarkılarda kaybolan ses. Yüzümü sese doğru çeviriyorum, bir kaç adım ileride dikiliyor. Kalbimin ritmi gökgürültüsü gibi şiddetli. Kendime doğru çektiğim bacaklarımı gevşetip onu görmemi engelleyen saçımı kulağımın arkasına koyuyorum. Ama elim artık nerede durması gerektiğini bilmiyor. Önüme dönüyorum. Yanıma oturuyor, gitarı elinde. Kalkıp gitmiyorum, ne olacaksa olsun. Matematikte yaşadığım talihsizliklerde kaçıp gittiğim için oldu. Tellere vuruyor ürkekçe değilde incitmekten korktuğu saç tellerine dokunur gibi. Bu şarkıyı ondan bir kaç kez dinlemiştim. " ...duyarsın uzaklardan, dalarsın yakınlara..." bildiğim kısımları mırıldanıyorum. Şarkıyı bitiriyor. Sen beni güzel hatırla, diyor. Yüzüne bakıyorum. Gülümsüyor, şarkının adı, diyor. Bekle deyip binaya giriyor. Çıktığında gitarın yerini bir kazak almış oluyor. Bana uzatıyor ve geriye doğru bir kaç adım atıyor. El sallıyor ve gidiyor. Bense eve yürüyorum. Eve geldiğimde dinlediğim şarkıda hep onun sesini arıyorum, verdigi kazağa bakıyorum. Sabah ona geri vermeliyim. Bir kaç saat öncekileri hatırımda bir kaç kez daha canlandırıyorum. Sabah uyandığımda bir kaç dakika geç kaldığımı görüp hemen giyinip dışarı koşuyorum. Bir kaç dakika binanın önünda bekliyorum ama yok, etrafa bakınıyorum bir sokak ileride karşıya geçerken görüyorum. Bir dakika sonra soluk soluğa yanına varıyorum. Durup bana bakıyor. Bir kahkaha patlatıyor. Ardından bende gülmeye başlıyorum. Günseli, diyorum elimi uzatarak. Elimi sıkıyor ve adını bir fısıltı gibi söylüyor. Şimdi ise adımlarını takip etmek daha kolay.


    http://hizliresim.com/Q2pOAy
    İçerisinde geçen şarkı; https://youtu.be/hmcUQVf_b-M
  • Yazar: https://1000kitap.com/Hayalperestcik_Hagrid
    Hikaye Adı : İniş ve Çıkış
    Link: #31489020
    Müzik Parçası : Veridis Quo

    Esinlenilen Şarkı: Daft Punk - Veridis Quo https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc

    (Not: Bu hikayemi okuyan arkadaşlar, bu hikayenin şarkıyla alakası olmadığını düşünebilir, ama şarkıyı ilk dinlediğimde ilk bu kurgu aklıma geldi. Eleştirilerinizi bekliyorum. Sevgiler.)

    İniş ve Çıkış

    Mikroskop insana önemini gösterdi. Teleskop ise önemsizliğini.

    — Manly P. Hall

    Kızıl Gezegen’in yeryüzünde, hafif çakıllı toprakta, başı öne eğik volta atıyordu. Volta atmanın benim ömrümü kısaltacağından başka bir yararı yok, diye düşünerek, yassı yüzeyli, Thomas’ın dizlerine kadar gelen bir kayaya oturdu, ellerini kucağında birleştirdi, mürekkep mavisi, yer yer de kömür karası boşluğa bakarak, düşündü.
    Ölecekti. Bundan hiç şüphesi yoktu. En azından acı çekmeden öleyim, diye düşünerek, yüzünü buruşturdu. Arkasına döndü ve aerodinamik yapılı, karbon ve çelikten yapılma üzerinde “NASA” damgası bulunan, beyaz ve siyah çizgili uzay aracına baktı. Son bir umut, durumunu tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Belki de yüzüncü kez. Belki kurtulacak bir yol bulurdu. Ama, buna inanmak istemese de, sonuç hep aynıydı. Mahsurdu burada. Ölecekti. Muhtemelen de sonuncu kez, yine bir çözüm bulma umuduyla, birkaç gün öncesini hatırlamaya çalıştı.
    Tam gözlerini kapatacaktı ki, duraksadı.Birkaç gün öncesi değil, tüm yaşamını hatırlayacaktı: doğumunu, ailesini, okul hayatını, hayallerini, mesleğini ve sonra da şu anda içinde bulunduğu trajik durumu.
    Gözlerini yumdu.
    10 Temmuz’da, bundan 40 sene önce. Sezeryan olarak doğmuştu. Doktorlar, onu annesinin karnından çıkardıkları zaman, yüzünde bir zar vardı.
    İnce ve saydam. Annesi, Thomas’ın yüzünü böyle görünce korkmuş, hemşireler ona sakinleştirici yapmak zorunda kalmıştı. Annesi korkmuştu, çünkü doğumun kötü geçtiğini düşünüyordu.
    Kendine gelince Doktor Edmons ile konuşmuş, bu zarın ne anlama geldiğini sormuştu endişeli bir sesle. Doktor, annesine, bunun yüz doğumda bir göründüğünü söylemiş, endişelenecek bir şey olmadığını ve bunun bir inanca göre, yüzünde zarla doğan bir çocuğun hayatı boyunca önsezilerinin daha kuvvetli olduğuna inanıldığını, ama kendisinin bu inanca inanmadığını söylemişti.
    “Ne? Ben... ben sandım ki...” demişti annesi, şaşırmış bir ifadeyle.
    Doktor Edmons ona gülümseyerek, “Sandığınız şey, doğru değil, Bayan Schmidt. Doğum gayet iyi geçti. Ayrıca, halk arasında, yüzünde zarla doğan her çocuğun önsezilerinin daha kuvvetli olacağına inanılır, dediğim gibi. Bu da palavradan başka bir şey değil. Yüzünde zarla doğan bir çocuk, ne sizin sandığınız gibi, doğumun kötü geçtiğine işarettir, ne de önsezilerinin kuvvetli olmasına.Tekrar söylüyorum, doğum sorunsuz geçti, Bayan Schmidt. Yüzünde zar olarak doğmak, her yüz doğumda bir görülen bir şey ve bilimsel açıklaması da mevcut. Bunun doğumun kötü geçmesiyle alakası yok, tamamen biyolojik bir durum. Endişelenmenizi gerektiren hiçbir şey yok ortada...”
    Doktor Edmons, sürekli “bu doğumun kötü geçtiğine işaret değil,” diyordu çünkü annesi korkmuştu.
    Mary Schmidt, eve döndüğünde, bunu kocası ile paylaşmış, kocası da endişelenecek bir şey olmadığını, Doktor Edmons’a katıldığını, doğumun iyi geçtiğini ve bunun halk arasındaki anlamının kesinlikle doğru olmadığını söylemişti.
    Thomas Schmidt, gözlerini açtı, ve yüzüne çarpık bir gülümseme yayıldı. Doktorla babasına şimdi hak veriyordu; eğer önsezim kuvvetli olsaydı, o uzay gemisine binmezdim, diye düşündü. Tekrar gözlerini yumdu.
    Thomas Schmidt, büyümüş, semtlerindeki okulda ilkokulu ve ortaokulu bitirmişti. Derslerinde başarılıydı. Bilimkurgu kitaplarına bayılırdı. En sevdiği yazar Isaac Asimov’du; bir hayali vardı ve bunu gerçekleştirecekti, Thomas büyüdüğünde Dünya’nın en tanınan uzay mühendisi olacaktı.
    Ardından Thomas, iyi bir liseye yerleşti. Hayaline adım adım yaklaşıyordu. Lise de bitmiş, Amerika’da burslu olarak iyi bir okul kazanmıştı. Artık emindi, uzay mühendisi olacaktı. Ardından doktorasını almıştı. Doktorasını aldıktan sonra, Amerika’da tanıştığı bir kadınla evlenmişti. NASA’ya başvurmuş, kabul edilmişti, NASA’da uzay mühendisi olarak çalışacaktı; bu esnada bir de çocukları olmuştu.
    Hayali gerçekleşmişti Thomas’ın. NASA’daki işi çok yoğundu, ama azmi sayesinde bunu görmezden gelebiliyordu.
    NASA’da çalışmsaya başlamasının 7. Yılında, evinin önünde beyaz zarflı bir mektupla karşılaşmıştı. Mektubu almış, oturma odasına gitmiş, ve koltuğa oturmuştu. Karısı ve oğlu yukarıda uyuyordu. Mektubu açtı ve okumaya başladı:

    “Sayın Herr SCHMİDT,
    6 Temmuz’da bitmiş olacağı planlanan uzay gemisi,son kontroller de yapıldıktan sonra, sizin de içinde bulunduğunuz 12 kişilik mürettebat etkibiyle, Mars’ın bulunduğu yörüngeden uydularımıza gelen kaynağı belirsiz sinyali keşfe çıkmak için, Mars Yörünge’sine uçacak. Uçuşun 8 Temmuz’da yapılacağı planlanıyor. Kaç gün sonunda Dünya’ya döneceğiniz belirsiz. Ayrıntılı bilgi için, lütfen mürettebatınızın baş sorumlusu Graham Jhonnson’la görüşün. Kısa zamanda geri dönüş yapmanız dileğiyle...
    NASA Uzay Mühendisli’ği Departman Başkanı
    Jack SMİTH”
    Mektuptan başını kaldırıp saatine baktı. Bugün Haziran’ın 22’siydi. Az zamanı vardı.
    ***

    “Kendine dikkat et, olmaz mı?”
    “Hayatım, merak etme uzun sürmeyecek, sen küçük oğlumuza bak yeter...”
    Karısını öpüp, oğlunu da kucağına alıp havaya kaldırdıktan sonra, yola çıktı.
    Trafik çok sıkışıktı. Elleri direksiyonda beklerken, kaç gün sürecek bu görev acaba, diye düşünüyordu. Çok uzun sürmezdi; nasıl olsa sadece sinyalin kaynağını keşfedip, geri döneceklerdi ya. Şimdi yol boşalmıştı, 30 dakika sonra, mürettebat başkanı Graham Jhonnson’ın yanındaydı.
    ***
    “Kalkışa hazırlanın!”
    “1!”
    (Uzay aracının arkasından ateşler fışkırdı.)
    “2!”
    “3!”
    Uzay aracı havalandı. Şimdi mürekkep mavisi göğü yarıyordu. Sonra, uzay aracından küçük bir parça düştü, uzay aracı hafifledi; şimdi daha da hızla yol alıyorlardı. Dünya’nın uydularına gelen kaynağı belirsiz sinyalin kaynağını bulacaklardı. Görevi buydu Thomas’ın. Dünya atmosferi incelirken, kulağındaki kulaklıktan bir cızırtı geldi, ardından mürettebat başkanı Graham Jhonnson konuştu:
    “Mürettebat... Ben başkanınız Graham Jhonnson. Beni lütfen dikkatle dinleyin. Az önce Dünya atmosferinden çıktık, şu anda uzayın derin boşluklarındayız. Mars’ın yörüngesine doğru yoldayız. Normalde planımız, Mars’ın Yörünge’sinden dolaşıp, sinyalin kaynağını keşfedip, Dünya’ya dönmekti ama az önce Mr. Smith, şimdi birkaç farklı kaynaktan gelen sinyal aldıklarını söyledi. Plan ve rotamız değişti. Önce Mars’ın Yörünge’sinde dolanıp, bir bakacağız, sonra Mars’ın yeryüzüne iniş yapacağız. Haliyle yolculuk uzayacak. Şimdi iyice dinlenin. Yedek yakıt ve yiyeceğimiz var, olmsaydı zaten Dünya’ya geri dönüş yapmış olacaktık. Ama bir aksilik ya da hava koşullarında sorun olur da, Mars’ta daha fazla kalırsak; yakıt ve yiyecek en fazla 5 gün yeterli olur. O yüzden, her ihtimale karşı –herhangi bir aksilik olacağını sanmıyorum ama- olur da, Mars’ın yeryüzeyinde daha fazla kalırsak, bize daha fazla yetmesi açısından, yiyecekleri tutumlu kullanın.”
    **
    Uzay aracı, Kızıl Gezegen’in yeryüzüne doğru inerken, çakılla karışık kum, havada uçuşuyordu. Sonunda uzay aracı yere indi, hafif bir tok sesi duyuldu.
    “Herkes iyi mi?” diye seslendi, Graham Jhonnson.
    Hep bir ağızdan, “İyiyiz,” dediler.
    Sonuç şuydu, Mars’ın yörüngesinde dolaşmışlar, sinyalin kaynağının geldiği yeri tespit edip oraya gitmişler, fakat bir sonuca ulaşamamışlardı. Graham Jhonnson, Mr. Smith ile konuşmuş, son durumlarını anlatmıştı; Mr. Smith onlara, yiyecekleri ve diğer temel ihtiyaçları neredeyse tükenene kadar orada kalmalarını, çevreyi kolaçan etmelerini, sinyalin kaynağını bulmaya çalışmalarını söylemişti. Ama bulamıyorlardı işte. Hem sinyalden onlara ne ki? Ama doğrusu, sinyalin dalga boyutu, çok güçlüydü ve hiçbirsapma olmadan, Dünya’nın uydularına yönlendirilmişti. Thomson, sinyalin nereden ve nasıl geldiğini çok merak ediyordu, ama sinyalin kaynağına dair hiçbir ize rastlamamışlardı. Mars’ın etrafı sadece sonsuz boşlukla, göktaşlarıyla, gezegenlerle doluydu. Başka bir uygarlığa ait izler de görünmüyordu. Sinyalin kaynağını nasıl bulacaklardı? Dahası, bulurlarsa neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Ya onlardan güçlü bir uygarlıksa; onları rehin alıp, bir daha Dünya’ya dönmelerine izin vermezlerse? Karısı-
    (Sus be oğlum Thomas. Neden bahsediyorsun sen? Sen bir uzay mühendisisin; hayalin buydu ve gerçekleşti, şimdi neyin dırdırını ediyorsun? Koskaca evrende yalnızca siz, Homo Sapiensler varsınız; biraz cesur ol...)
    Thomas, beyninin içinden gelen sese uydu. Gerçi, evrende bir tek kendilerinin olduğunu düşünmüyordu ya, ama eğer yalnız değillerse olacakları düşünüp, beyninin içinden yükselen sese inanmaya karar verdi. Evrenin tek hakimi onlardı; yakın bir gelecekte, insanlık evrenin her yerine koloniler kuracak, bugünün de ötesinde bir teknolojileri olacaktı. Ama içinden bir ses, bunun olmayacağını söylüyordu, o sesi bastırdı ve dönüp mürettebatın arkasından, Kızıl Gezegen’e ayak bastı.
    Üstlerinde beyaz astronot giysisi, hep birlikte dışarı çıktılar.
    Thomas’ın kulaklığı cızırdıyordu; Graham Jhonnson emir veriyordu.
    Hafif bir cızırtı daha. Sonra ses netleşmeye başladı.
    “Beni dinleyin. Vaktimiz dar. 3-4 gün daha etrafı koloçan etme fırsatımız var, sonra bulsak da bulmasak da Dünya’ya dönmek zorundayız. Ama bu sinyalin kaynağını bul-ma-lı-yız. Dünya’yı tehdit eden ya da bizi kendine belli edenbaşka bir şey olabilir ve bizim bunu önceden öğrenmemiz gerek ki, eğer tehlike oluşturacak bir şey varsa önceden önlem alalım. Sinyalin geldiği yeri, üstün teknoloji aletlerimizle tespit edip, bakmaya gitmiştik ama ortada hiçbir şey yoktu; belli ki sinyal yerin altından ya da bizim gözle göremediğimiz başka bir yerden geliyordu. Her ne olursa olsun, o sinyalin kaynağını bulmalıyız. Hele ki Dünya’da bu haber medyaya sızdıysa yandık.
    Her şeye hazırlıklı olmalıyız, sinyalin kaynağını bulunca karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz. En kötüsü de, sinyalin kaynağını bulamadan Dünya’ya dönersek, o Smith denen pis herif, sinyalin kaynağını bulamadık diye bize bir güzel fırça çeker. O alçak-”
    Graham Jhonnson duraksadı. Birkaç kişi kinayeli bir şekilde öksürmüştü, Mr. Smith bu konuştuklarını dinliyor olabilirdi, duysa hiç hoşuna gitmezdi; anlaşılan Mr. Jhonnson bunu unutmuştu, ama birkaç kişi öksürünce hatırladı, boğazını temizleyip devam etti:
    “Dediğim gibi, vaktimiz az ama o lanet sinyalin kaynağını bulmalıyız. O yüzden, ikişerli-üçerli gruplara ayrılıp, her grup farklı bir bölgeye bakacak, ve böylece Az zamanda çok yere bakabileceğiz, bu yüzden de sesin kaynağını bulma şansımız artar.
    Lütfen dikkatli olun. 12 parça halinde Dünya’ya geri dönmeliyiz; sonuçta o lanet sinyal, sağlığımızdan daha önemli değil. Kulaklıklarımızda takılı bulunan mikrofonlarla haberleşeceğiz, en ufak bir şey olsa dahi, haber edin.”
    **
    Mürettebat başkanı Graham Jhonnson onlarıikişerli-üçerli gruplara ayırmıştı. Thomas, uzay aracının bakımından sorumlu olan Hayati adlı bir profesörle birlikteydi. Hayati’yi önceden tanırdı; Thomas NASA’da 4. Yılındayken gelmişti Hayati NASA’ya. 3 yıldır beraberlerdi. Hayati zeki bir adamdı doğrusu. Uzun boylu, gür kara saçlı, kanca burunlu bir adamdı. Hayat enerjisi yerindeydi, espritüeldi, insanın halinden anlardı ve güçlü-kuvvetliydi de.
    Thomas onunla eşleştiğine mutlu oldu. 2 tane üçerli grup, 3 tane ikişerli grup vardı. Graham Jhonnson ise üçerli gruplardan birindeydi.
    Herkes farklı yöne yönelmişti şimdi. Hayati ile Thomas kuzeydoğu yönüne gideceklerdi.
    Uzay aracında, bir de çip vardı. Bu çip, uzay aracının nerede olduğunu gösteriyordu. Herkesin uzay giysisinin sağ kol bölümünde bir dikdörtgen vardı, ve bir nokta yanıp sönüyor, böylelikle uzay aracının nerede olduğunu anlıyorlardı.
    Thomas kolunu önüne uzattı ve uzay aracının 60 m geride kaldığını fark etti. Graham Jhonnson onlara en fazla 200 m uzaklaşmalarını söylemişti, ardından uzay aracına döneceklerdi.
    20 dakika geçmişti. Thomas dönüp Hayati’ye baktı. Hiç konuşmamıştı yol boyunca. Sadece çevresine bakınıyor, sinyalin kaynağının geldiği yeri bulmaya çalışıyordu.
    Elinde birtakım göstergeler vardı, bir onlara bakıyor, bir de çevresine bakınıyordu...
    Thomas tekrar kolunu önüne uzattı, uzay aracından 150 m uzaklaştıklarını fark etti. Birden, diğer mürettebat aklına geldi, elini kulağına götürdü ve konuşmaya başladı.
    “ Mr. Jhonnson?”
    Cevap yoktu.
    “Mrs. Pavlovski?”
    Yine cevap yoktu.
    “Mr Verdon?”
    Cevap yoktu. Endişelenmeye başlamıştı. Hayati’yi görmek için etrafına bakındı. O da yoktu.
    Gözlerini kırpıştırdı. Herhalde, güneş tepelerinde olduğundan başına güneş geçmişti, ve o parlaklığın arasından Hayati’yi seçememişti. Derin bir soluk aldı ve gözlerini açıp etrafa baktı.
    Portakal turuncusu, çakılla karışık kumlarda tek başınaydı. Hayati yoktu. Başını göğe kaldırdı. Bir an gök onu sanki yutmak istermiş gibi geldi Thomas’a.
    Arkasına baktı. Orda da kimse yoktu.
    Elini tekrar kulağına götürüp, bu kez daha da yüksek sesle konuşmaya başladı:
    “Mr Jhonnson? Orda mısınız? Lütfen ses verin...”
    Cevap yoktu. Ne olmuştu bunlara? Hayati nereye kaybolmuştu?
    Diğer mürettebat üyeleri niye cevap vermiyordu?
    (Kum fırtınası?)
    Başını öne kaldırıp, gözlerini kısarak ileriye baktı. Kum fırtınası olmuş olabilirdi.
    Ama hepsini bir anda savurmuş olamazdı ya?
    Issız gezegende tek başınaydı.
    **
    Ayakları kendiliğinden uzay aracına doğru gitmeye başlamıştı bile. Ne oluyordu burada? Bir rüya mı görüyordu yoksa? Ama her şey o kadar gerçekti ki...
    Hayır, rüya değildi bu.
    Uzay aracına gidecek, Dünya ile bağlantı kurmaya çalışacaktı... Adımlarını hızlandırdı. Hala üzerinde bir şok dalgası vardı.
    Kolunu önüne getirdi ve 100 m kaldığını gördü.
    Adımlarını iyice hızlandırdı.
    **
    Uzay aracının soğuk metaline dayanıp, soluk soluğa uzay aracının yanına çöktü.
    Bütün bunlar ne demek oluyordu?
    Hayati birdenbire yok olmuştu.
    Şu anda düşünecek hali yoktu, Dünya ile bir an önce bağlantı kurmalıydı.
    Sendeleye sendeleye, gri merdivenden çıkıp, kendini uzay aracının içine attı, yolcu koltuğunun yanında duran kulaklığı kulağına taktı, eliyle bir düğme çevirdi, boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
    “Ben Thomas Schmidt, ben Thomas Schmidt! Sesimi duyuyor musunuz?”
    Cevap yoktu.
    Öfkelenmişti. Tekrar denedi.
    “Ben Thomas Schmidt! Duyuyorsanız cevap verin!”
    Bu Allah’ın cezaları niye cevap vermiyordu?
    Mürettebatın geri kalanı ölmüş müydü yoksa? Peki ya Dünya’dakiler hangi cehenneme gitmişti?
    **
    Mürettebat kaybolalı 2 gün geçmişti. En fazla 3 gün daha kalabilirdi burada. Sonra...
    Sonrasını düşünmek istemiyordu...
    **
    Gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Bu esrarengiz olayı düşünmekle kalmamış, resmen yaşamıştı. Terlemişti. Ellerini uzay giysisine sildi.
    Bu olanlar gerçek olabilir miydi?
    Şimdi mahsur mu kalmıştı yani bu uçsuz bucaksız evrende?
    Ürperdi.
    En fazla 2-3 gün daha yaşayabilirdi.
    Derin bir soluk çekti, kesik kesik bıraktı...
    Hayatı (düşünmeyi bırak artık şu hayatı! Yakında öleceksin) bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden.
    Doğumu.
    Hayalleri.
    Doktora.
    Uzay mühendisi.
    NASA. (Lanet olası!)
    Ve- boğazı düğümlendi.
    Ölüm.
    Buz gibi soğuk.
    Hayat kadar acımasız. (Hayat zaten ölümden ibaret, dostum.)
    Yemeğini yerken rahatsız edilmiş bir aslan gibi vahşi.
    Açlıktan ölecekti. Acı çeke çeke.
    Nasıl öleceğini düşündü.
    Ağzı susuzluktan bir çöl gibi kupkuru, ciğerleri vakumlanmış bir oda gibi havasız, midesi ise en ufak bir yiyeceğe muhtaç.
    Ölmemek için çakıllı kum yer miydi yoksa?
    Hayır, hayır, o kadar alçalmayacaktı.
    (Ne alçalması?)
    Mark Watney geldi aklına. Umutlu Mark Watney.
    Hemen hemen aynı durumdalardı.
    Ama Mark Watney çok düşük teknolojilerle mahsur kalmıştı burada. Ve şimdi teknoloji çok gelişmişti.
    Ama durum aynı.
    The Martian romanını hatırlamaya çalıştı... Çok uzun süre kalmıştı Mark Mars’ta.
    Kendisi ise sadece 1 hafta. Okuduğu bilimkurgulardan iyi hatırlıyordu; eskiden uzay yolculukları neredeyse 1 yıl sürermiş... Şimsi ise en fazla 1 ay...
    İç çekti.
    Veridis Quo ve Daft Punk geldi aklına. Melodiyi hatırlamaya çalıştı.
    Dıdıdıdınndıdıdınnn...
    Yaşamını Veridis Quo’ya benzetti.
    İnişli çıkışlı.
    Alkole bulandığı günler olmuştu. Ama çıkmasını da bilebilmişti o bataklıktan.
    İniş ve çıkış.
    Hayalini düşündü.
    Hayalini gerçekleştirmişti, evet, ama bunun tadına varamadan ölecekti. Thomas, gezegenlere yolculuk yapmaktan çok, Dünya’da çalışırdı. Satürn’e gitmeyi de çok istiyordu.
    Bu sefer de çıkış ve iniş. Hayalini gerçekleştirmişti, bu bir çıkıştı, ama yakında ölecekti, bu da bir iniş.
    Yaşamı, şarkının melodisine çok benziyordu.
    Yüzünü buruşturdu.
    Birden aklına çılgınca bir fikir geldi. Acı çeke çeke ölmeyecekti. O acıyı yaşamayacaktı, kendi canını kendi alacaktı.
    Bir kez daha şarkı aklına geldi.
    İniş. Ama bu sefer çıkışı olmayan bir iniş.
    Kendini sırtüstü kuma attı.
    Güneş tepede parıldıyordu. Gözlerini kamaştırıyordu...
    Doğruldu hafifçe. Ne kadar süredir yattığını bilmiyordu. Ama o aklındaki şeyi yapacaktı. Kurtarılma umudu yoktu. Mark Watney’in umudu vardı çünkü onun arkadaşları birdenbire kaybolmamıştı...
    Hayati birden yok olmuştu. Diğer mürettebat da öyle. Her nasılsa,Dünya da öyle.
    En azından ne olduğunu öğrenebilseydi. Bütün bu olanlar gerçek gibi gelmiyordu kulağa ama öyleydi.
    Son bir umut, kolunu çimdikledi. Gözlerini yumdu.
    Açtı.
    Değişen bir şey yok. Lanet olası Kızıl Gezegen. Lanet olası Uzay aracı. Lanet olası Güneş...
    Ayağa kalktı. Uzay aracına doğru yol aldı. Yolcu koltuğunun yanında bir keski vardı; oldukça keskin, iş görür.
    Sürüne sürüne çıktı uzay aracından.
    En üstteki merdivene oturdu.
    Kızıl Gezegen’e baktı. Yine aynı ıssızlık.
    Ama hala merak ediyordu; ekip arkadaşlarına olmuştu?
    Birden vazgeçip, keskiyi koymaya yeltendi, sonra tekrar yerine oturdu.
    Acı çeke çeke ölmeyecekti. Kurtarılma umudu da yoktu.
    Keskiyi kaldırdı, soğuk keskin metal yüzeyi güneşte parıldıyordu.
    Elinde çevirdi keskiyi Thomas.
    Birden... birden... birden uzakta bir yerde, Hayati’nin siluetini görür gibi oldu ama geldiği hızla yok oldu.
    Açlıktan ölmese bile, bu sıcak altında kesin ölürdü; hayal görmeye başlamıştı bile.
    Keskiyi elinde sıkı sıkı kavrayıp, baş parmağını soğuk metal yüzeyde gezdirdi.
    (Kararından vazgeçmeden hallet şu işi, Thomas.)
    Gözlerini yumdu. Açtı. Ölmeden önce uzun bir soluk çekti. Son bir kez baktı çevresine... Dünyadakiler niye cevap vermemişti?
    (Çünkü onlar öldü.)
    Ürperdi. Nereden gelmişti bu ses? Nereden olacak, beynimin derinliklerinden bir yerden, diye düşündü Thomas.
    Son kez, acaba evrende yalnız mıyız, diye düşündü. Bu sefer, hiç tereddütsüz, “hayır,” diye cevap verdi.
    Peki, arkadaşlarının birden kayboluşu?
    "Fantastik olayları fantastik olmayan varsayımlarla nasıl açıklarsın?" diye bir replik geldi aklına, usta yazarlar Arkadi ve Boris Strugatski Kardeşlerin kitabı olan Kıyamete Bir Milyar Yıl kitabından.
    Son kez Harry’i düşündü. Harry Potter. Serinin 4.kitabında kalmıştı, seriyi bitirseydi ya.
    Yine hayatını düşündü. İnişli ve çıkışlı. Veridis Quo gibi.
    Ölümü geciktirmenin anlamı yoktu. Keskiyi kaldırdı boğazına doğru.
    Hemen ölecekti. Acısız.
    Keskiyi boğazına geçi-
    ***
    Derin ve kesik soluklar. Yatağından doğrulmuştu Thomas. Bu rüya mıydı? Rüya olamayacak kadar gerçekti. Son sahne aklına geldi.
    “Anneeeee!” Çığlığı bastı, 8 yaşında küçük, zavallı Thomas Schmidt. Zavallı hayalleri olan, zavallı bir çocuk. Kendini hayallerine kaptırmış zavallı bir çocuk.
    “Ne oldu Thomas?” diye sordu Mary Schmidt.
    “Bi-bir şey yok anne... sa-sadece... bir... kabus... iyiyim...”
    Annesi elini Thomas’ın başına koydu. Terlemişti.
    “Dur, yavrum, dur, baya kötü görünüyorsun. Bir su getireyim...”
    Annesi çıktı.
    Düşündü. Belki de bininci kez...
    Sadece bir kabus, o kadar. Kendini hayallerine çok kaptırmıştı. Bu yüzdendi. Hem Mr. Jhonnson da kimdi? Tanımıyordu öyle birini.
    Hayaliyle, karabasan iç içe geçmişti. Hayati ve diğerlerinin de kaybolması gerçek değildi. Dünya da sapasağlam ayaktaydı.
    Sürekli kendini Kızıl Gezegen’e giderken hayal etmiş, bu hayaliyle, karabasan karışmıştı. Daha 8 yaşından beri bir uzay mühendisi olmak istiyordu çünkü.
    O anda annesi elinde bir bardak suyla girdi içeri.
    İçti, annesine bir şeyi olmadığını, sadece bir kabus gördüğünü söylemişti. Annesi de bir şey olursa mutlaka onu çağırmasını söyleyip, çıkmıştı odadan.
    Şimdi kendiyle başbaşaydı. İç içe geçmiş hayali ve karabasanı ile.
    Uzay mühendisi olmayacağım, dedi. O deli zırvası bilimkurgu kitaplarının da, uzayın da, o lanet Kızıl Gezegen’in de CANI CEHENNEME.
    Uzay mühendisi olmayacaktı. O kabusdan sonra uzay mühendisi olmayacaktı.
    Gözlerini yumdu. Kabusun son sahnesi geldi gözünün önüne. Korkuyla hıçkırdı, zavallı Thomas Schmidt.
    Kalktı, pencereye doğru yürüdü. Hava bulutsuz ve yıldızlıydı bu gece,birden Kızıl Gezegen’i görür gibi oldu, sonra yatağına geri döndü. Ne kadar süre pencere kenarında kalmıştı, bilmiyordu.
    Etkilenmişti bu kabustan. Ama sadece bir kabustu, değil mi?
    Artık uzay mühendisi olmayacaktı. Bunu sürekli kendi kendine tekrarlıyordu.
    Gözlerini yumdu.
    O kötü kabusu düşüncelerinden uzaklaştırdı.
    Beynini sadece tek bir düşünce doldurmuştu:
    “UZAY MÜHENDİSİ OLMAYACAĞIM!”
    Sonra, sanki yanında oturan biri söylemiş gibi, açık seçik, sesli bir düşünce belirmişti. Ama bunun sadece beyninden geldiğini biliyordu. Thomas çok bağlıydı uzaya ve bilimkurguya; o kabus da gerçek olmayacaktı. Korkmasına gerek yoktu, nasıl olsa uzay mühendisi olmayacaktı.
    Yine de kabusu her hatırlayışında korkuyordu: ıssız bir gezegende tek başına... keski boğazına-
    Hayır, ne olursa olsun, uzay mühendisi olmayacaktı.
    ( Seni zavallı... seni korkak... Bundan 20 yıl sonra bir uzay mühendisi olacaksın, ve Kızıl Gezegen’e gideceksin, ve orada tek başına kalacaksın, sonra... buna inanmak istemiyorsun, seni zavallı. Bir şeyden ne kadar uzaklaşmak istersen, ona o kadar yaklaşmış olursun. SEN BİR KORKAKSIN!)
    Bu düşünceyi hızla kafasından kovdu. Yerini tekrar tek bir düşünce kapladı; uzay mühendisi olmayacaktı.
  • Esinlenilen Şarkı: Daft Punk - Veridis Quo https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc

    (Bu hikayemi okuyan arkadaşlar, bu hikayenin şarkıyla alakası olmadığını düşünebilir, ama şarkıyı ilk dinlediğimde ilk bu kurgu aklıma geldi. Eleştirilerinizi bekliyorum. Sevgiler.)

    İniş ve Çıkış

    Mikroskop insana önemini gösterdi. Teleskop ise önemsizliğini.

    — Manly P. Hall

    Kızıl Gezegen’in yeryüzünde, hafif çakıllı toprakta, başı öne eğik volta atıyordu. Volta atmanın benim ömrümü kısaltacağından başka bir yararı yok, diye düşünerek, yassı yüzeyli, Thomas’ın dizlerine kadar gelen bir kayaya oturdu, ellerini kucağında birleştirdi, mürekkep mavisi, yer yer de kömür karası boşluğa bakarak, düşündü.
    Ölecekti. Bundan hiç şüphesi yoktu. En azından acı çekmeden öleyim, diye düşünerek, yüzünü buruşturdu. Arkasına döndü ve aerodinamik yapılı, karbon ve çelikten yapılma üzerinde “NASA” damgası bulunan, beyaz ve siyah çizgili uzay aracına baktı. Son bir umut, durumunu tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Belki de yüzüncü kez. Belki kurtulacak bir yol bulurdu. Ama, buna inanmak istemese de, sonuç hep aynıydı. Mahsurdu burada. Ölecekti. Muhtemelen de sonuncu kez, yine bir çözüm bulma umuduyla, birkaç gün öncesini hatırlamaya çalıştı.
    Tam gözlerini kapatacaktı ki, duraksadı.Birkaç gün öncesi değil, tüm yaşamını hatırlayacaktı: doğumunu, ailesini, okul hayatını, hayallerini, mesleğini ve sonra da şu anda içinde bulunduğu trajik durumu.
    Gözlerini yumdu.
    10 Temmuz’da, bundan 40 sene önce. Sezeryan olarak doğmuştu. Doktorlar, onu annesinin karnından çıkardıkları zaman, yüzünde bir zar vardı.
    İnce ve saydam. Annesi, Thomas’ın yüzünü böyle görünce korkmuş, hemşireler ona sakinleştirici yapmak zorunda kalmıştı. Annesi korkmuştu, çünkü doğumun kötü geçtiğini düşünüyordu.
    Kendine gelince Doktor Edmons ile konuşmuş, bu zarın ne anlama geldiğini sormuştu endişeli bir sesle. Doktor, annesine, bunun yüz doğumda bir göründüğünü söylemiş, endişelenecek bir şey olmadığını ve bunun bir inanca göre, yüzünde zarla doğan bir çocuğun hayatı boyunca önsezilerinin daha kuvvetli olduğuna inanıldığını, ama kendisinin bu inanca inanmadığını söylemişti.
    “Ne? Ben... ben sandım ki...” demişti annesi, şaşırmış bir ifadeyle.
    Doktor Edmons ona gülümseyerek, “Sandığınız şey, doğru değil, Bayan Schmidt. Doğum gayet iyi geçti. Ayrıca, halk arasında, yüzünde zarla doğan her çocuğun önsezilerinin daha kuvvetli olacağına inanılır, dediğim gibi. Bu da palavradan başka bir şey değil. Yüzünde zarla doğan bir çocuk, ne sizin sandığınız gibi, doğumun kötü geçtiğine işarettir, ne de önsezilerinin kuvvetli olmasına.Tekrar söylüyorum, doğum sorunsuz geçti, Bayan Schmidt. Yüzünde zar olarak doğmak, her yüz doğumda bir görülen bir şey ve bilimsel açıklaması da mevcut. Bunun doğumun kötü geçmesiyle alakası yok, tamamen biyolojik bir durum. Endişelenmenizi gerektiren hiçbir şey yok ortada...”
    Doktor Edmons, sürekli “bu doğumun kötü geçtiğine işaret değil,” diyordu çünkü annesi korkmuştu.
    Mary Schmidt, eve döndüğünde, bunu kocası ile paylaşmış, kocası da endişelenecek bir şey olmadığını, Doktor Edmons’a katıldığını, doğumun iyi geçtiğini ve bunun halk arasındaki anlamının kesinlikle doğru olmadığını söylemişti.
    Thomas Schmidt, gözlerini açtı, ve yüzüne çarpık bir gülümseme yayıldı. Doktorla babasına şimdi hak veriyordu; eğer önsezim kuvvetli olsaydı, o uzay gemisine binmezdim, diye düşündü. Tekrar gözlerini yumdu.
    Thomas Schmidt, büyümüş, semtlerindeki okulda ilkokulu ve ortaokulu bitirmişti. Derslerinde başarılıydı. Bilimkurgu kitaplarına bayılırdı. En sevdiği yazar Isaac Asimov’du; bir hayali vardı ve bunu gerçekleştirecekti, Thomas büyüdüğünde Dünya’nın en tanınan uzay mühendisi olacaktı.
    Ardından Thomas, iyi bir liseye yerleşti. Hayaline adım adım yaklaşıyordu. Lise de bitmiş, Amerika’da burslu olarak iyi bir okul kazanmıştı. Artık emindi, uzay mühendisi olacaktı. Ardından doktorasını almıştı. Doktorasını aldıktan sonra, Amerika’da tanıştığı bir kadınla evlenmişti. NASA’ya başvurmuş, kabul edilmişti, NASA’da uzay mühendisi olarak çalışacaktı; bu esnada bir de çocukları olmuştu.
    Hayali gerçekleşmişti Thomas’ın. NASA’daki işi çok yoğundu, ama azmi sayesinde bunu görmezden gelebiliyordu.
    NASA’da çalışmsaya başlamasının 7. Yılında, evinin önünde beyaz zarflı bir mektupla karşılaşmıştı. Mektubu almış, oturma odasına gitmiş, ve koltuğa oturmuştu. Karısı ve oğlu yukarıda uyuyordu. Mektubu açtı ve okumaya başladı:

    “Sayın Herr SCHMİDT,
    6 Temmuz’da bitmiş olacağı planlanan uzay gemisi, son kontroller de yapıldıktan sonra, sizin de içinde bulunduğunuz 12 kişilik mürettebat ekibiyle, Mars’ın bulunduğu yörüngeden uydularımıza gelen kaynağı belirsiz sinyali keşfe çıkmak için, Mars Yörünge’sine uçacak. Uçuşun 8 Temmuz’da yapılacağı planlanıyor. Kaç gün sonunda Dünya’ya döneceğiniz belirsiz. Ayrıntılı bilgi için, lütfen mürettebatınızın baş sorumlusu Graham Jhonnson’la görüşün. Kısa zamanda geri dönüş yapmanız dileğiyle.
    NASA Uzay Mühendisliği Departman Başkanı
    Jack SMİTH”
    Mektuptan başını kaldırıp saatine baktı. Bugün Haziran’ın 22’siydi. Az zamanı vardı.
    ***

    “Kendine dikkat et, olmaz mı?”
    “Hayatım, merak etme uzun sürmeyecek, sen küçük oğlumuza bak yeter...”
    Karısını öpüp, oğlunu da kucağına alıp havaya kaldırdıktan sonra, yola çıktı.
    Trafik çok sıkışıktı. Elleri direksiyonda beklerken, kaç gün sürecek bu görev acaba, diye düşünüyordu. Çok uzun sürmezdi; nasıl olsa sadece sinyalin kaynağını keşfedip, geri döneceklerdi ya. Şimdi yol boşalmıştı, 30 dakika sonra, mürettebat başkanı Graham Jhonnson’ın yanındaydı.
    ***
    “Kalkışa hazırlanın!”
    “3!”
    (Uzay aracının altından ateşler fışkırdı.)
    “2!”
    “1!”
    Uzay aracı havalandı. Şimdi mürekkep mavisi göğü yarıyordu. Sonra, uzay aracından küçük bir parça düştü, uzay aracı hafifledi; şimdi daha da hızla yol alıyorlardı. Dünya’nın uydularına gelen kaynağı belirsiz sinyalin kaynağını bulacaklardı. Görevi buydu Thomas’ın. Dünya atmosferi incelirken, kulağındaki kulaklıktan bir cızırtı geldi, ardından mürettebat başkanı Graham Jhonnson konuştu:
    “Mürettebat... Ben başkanınız Graham Jhonnson. Beni lütfen dikkatle dinleyin. Az önce Dünya atmosferinden çıktık, şu anda uzayın derin boşluklarındayız. Mars’ın yörüngesine doğru yoldayız. Normalde planımız, Mars’ın Yörünge’sinden dolaşıp, sinyalin kaynağını keşfedip, Dünya’ya dönmekti ama az önce Mr. Smith, şimdi birkaç farklı kaynaktan gelen sinyal aldıklarını söyledi. Plan ve rotamız değişti. Önce Mars’ın Yörünge’sinde dolanıp, bir bakacağız, sonra Mars’ın yeryüzüne iniş yapacağız. Haliyle yolculuk uzayacak. Şimdi iyice dinlenin. Yedek yakıt ve yiyeceğimiz var, olmasaydı zaten Dünya’ya geri dönüş yapmış olacaktık. Ama bir aksilik ya da hava koşullarında sorun olur da, Mars’ta daha fazla kalırsak; yakıt ve yiyecek en fazla 5 gün yeterli olur. O yüzden, her ihtimale karşı –herhangi bir aksilik olacağını sanmıyorum ama - olur da, Mars’ın yeryüzeyinde daha fazla kalırsak, bize daha fazla yetmesi açısından, yiyecekleri tutumlu kullanın.”
    **
    Uzay aracı, Kızıl Gezegen’in yeryüzüne doğru inerken, çakılla karışık kum, havada uçuşuyordu. Sonunda uzay aracı yere indi, hafif bir tok sesi duyuldu.
    “Herkes iyi mi?” diye seslendi, Graham Jhonnson.
    Hep bir ağızdan, “İyiyiz,” dediler.
    Sonuç şuydu, Mars’ın yörüngesinde dolaşmışlar, sinyalin kaynağının geldiği yeri tespit edip oraya gitmişler, fakat bir sonuca ulaşamamışlardı. Graham Jhonnson, Mr. Smith ile konuşmuş, son durumlarını anlatmıştı; Mr. Smith onlara, yiyecekleri ve diğer temel ihtiyaçları neredeyse tükenene kadar orada kalmalarını, çevreyi kolaçan etmelerini, sinyalin kaynağını bulmaya çalışmalarını söylemişti. Ama bulamıyorlardı işte. Hem sinyalden onlara ne ki? Ama doğrusu, sinyalin dalga boyutu, çok güçlüydü ve hiçbir sapma olmadan, Dünya’nın uydularına yönlendirilmişti. Thomson, sinyalin nereden ve nasıl geldiğini çok merak ediyordu, ama sinyalin kaynağına dair hiçbir ize rastlamamışlardı. Mars’ın etrafı sadece sonsuz boşlukla, göktaşlarıyla, gezegenlerle doluydu. Başka bir uygarlığa ait izler de görünmüyordu. Sinyalin kaynağını nasıl bulacaklardı? Dahası, bulurlarsa neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Ya onlardan güçlü bir uygarlıksa; onları rehin alıp, bir daha Dünya’ya dönmelerine izin vermezlerse? Karısı-
    (Sus be oğlum Thomas. Neden bahsediyorsun sen? Sen bir uzay mühendisisin; hayalin buydu ve gerçekleşti, şimdi neyin dırdırını ediyorsun? Koskaca evrende yalnızca siz, Homo Sapiensler varsınız; biraz cesur ol...)
    Thomas, beyninin içinden gelen sese uydu. Gerçi, evrende bir tek kendilerinin olduğunu düşünmüyordu ya, ama eğer yalnız değillerse olacakları düşünüp, beyninin içinden yükselen sese inanmaya karar verdi. Evrenin tek hakimi onlardı; yakın bir gelecekte, insanlık evrenin her yerine koloniler kuracak, bugünün de ötesinde bir teknolojileri olacaktı. Ama içinden bir ses, bunun olmayacağını söylüyordu, o sesi bastırdı ve dönüp mürettebatın arkasından, Kızıl Gezegen’e ayak bastı.
    Üstlerinde beyaz astronot giysisi, hep birlikte dışarı çıktılar.
    Thomas’ın kulaklığı cızırdıyordu; Graham Jhonnson emir veriyordu.
    Hafif bir cızırtı daha. Sonra ses netleşmeye başladı.
    “Beni dinleyin. Vaktimiz dar. 3-4 gün daha etrafı kolaçan etme fırsatımız var, sonra bulsak da bulmasak da Dünya’ya dönmek zorundayız. Ama bu sinyalin kaynağını bul-ma-lı-yız. Dünya’yı tehdit eden ya da bizi kendine belli eden başka bir şey olabilir ve bizim bunu önceden öğrenmemiz gerek ki, eğer tehlike oluşturacak bir şey varsa önceden önlem alalım. Sinyalin geldiği yeri, üstün teknoloji aletlerimizle tespit edip, bakmaya gitmiştik ama ortada hiçbir şey yoktu; belli ki sinyal yerin altından ya da bizim gözle göremediğimiz başka bir yerden geliyordu. Her ne olursa olsun, o sinyalin kaynağını bulmalıyız. Hele ki Dünya’da bu haber medyaya sızdıysa yandık.
    Her şeye hazırlıklı olmalıyız, sinyalin kaynağını bulunca karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz. En kötüsü de, sinyalin kaynağını bulamadan Dünya’ya dönersek, o Smith denen pis herif, sinyalin kaynağını bulamadık diye bize bir güzel fırça çeker. O alçak-”
    Graham Jhonnson duraksadı. Birkaç kişi kinayeli bir şekilde öksürmüştü, Mr. Smith bu konuştuklarını dinliyor olabilirdi, duysa hiç hoşuna gitmezdi; anlaşılan Mr. Jhonnson bunu unutmuştu, ama birkaç kişi öksürünce hatırladı, boğazını temizleyip devam etti:
    “Dediğim gibi, vaktimiz az ama o lanet sinyalin kaynağını bulmalıyız. O yüzden, ikişerli-üçerli gruplara ayrılıp, her grup farklı bir bölgeye bakacak, ve böylece Az zamanda çok yere bakabileceğiz, bu yüzden de sesin kaynağını bulma şansımız artar.
    Lütfen dikkatli olun. 12 parça halinde Dünya’ya geri dönmeliyiz; sonuçta o lanet sinyal, sağlığımızdan daha önemli değil. Kulaklıklarımızda takılı bulunan mikrofonlarla haberleşeceğiz, en ufak bir şey olsa dahi, haber edin.”
    **
    Mürettebat başkanı Graham Jhonnson onları ikişerli-üçerli gruplara ayırmıştı. Thomas, uzay aracının bakımından sorumlu olan Hayati adlı bir profesörle birlikteydi. Hayati’yi önceden tanırdı; Thomas NASA’da 4. Yılındayken gelmişti Hayati NASA’ya. 3 yıldır beraberlerdi. Hayati zeki bir adamdı doğrusu. Uzun boylu, gür kara saçlı, kanca burunlu bir adamdı. Hayat enerjisi yerindeydi, espritüeldi, insanın halinden anlardı ve güçlü-kuvvetliydi de.
    Thomas onunla eşleştiğine mutlu oldu. 2 tane üçerli grup, 3 tane ikişerli grup vardı. Graham Jhonnson ise üçerli gruplardan birindeydi.
    Herkes farklı yöne yönelmişti şimdi. Hayati ile Thomas kuzeydoğu yönüne gideceklerdi.
    Uzay aracında, bir de çip vardı. Bu çip, uzay aracının nerede olduğunu gösteriyordu. Herkesin uzay giysisinin sağ kol bölümünde bir dikdörtgen vardı, ve bir nokta yanıp sönüyor, böylelikle uzay aracının nerede olduğunu anlıyorlardı.
    Thomas kolunu önüne uzattı ve uzay aracının 60 m geride kaldığını fark etti. Graham Jhonnson onlara en fazla 200 m uzaklaşmalarını söylemişti, ardından uzay aracına döneceklerdi.
    20 dakika geçmişti. Thomas dönüp Hayati’ye baktı. Hiç konuşmamıştı yol boyunca. Sadece çevresine bakınıyor, sinyalin kaynağının geldiği yeri bulmaya çalışıyordu.
    Elinde birtakım göstergeler vardı, bir onlara bakıyor, bir de çevresine bakınıyordu...
    Thomas tekrar kolunu önüne uzattı, uzay aracından 150 m uzaklaştıklarını fark etti. Birden, diğer mürettebat aklına geldi, elini kulağına götürdü ve konuşmaya başladı.
    “ Mr. Jhonnson?”
    Cevap yoktu.
    “Mrs. Pavlovski?”
    Yine cevap yoktu.
    “Mr Verdon?”
    Cevap yoktu. Endişelenmeye başlamıştı. Hayati’yi görmek için etrafına bakındı. O da yoktu.
    Gözlerini kırpıştırdı. Herhalde, güneş tepelerinde olduğundan başına güneş geçmişti, ve o parlaklığın arasından Hayati’yi seçememişti. Derin bir soluk aldı ve gözlerini açıp etrafa baktı.
    Portakal turuncusu, çakılla karışık kumlarda tek başınaydı. Hayati yoktu. Başını göğe kaldırdı. Bir an gök onu sanki yutmak istermiş gibi geldi Thomas’a.
    Arkasına baktı. Orda da kimse yoktu.
    Elini tekrar kulağına götürüp, bu kez daha da yüksek sesle konuşmaya başladı:
    “Mr Jhonnson? Orda mısınız? Lütfen ses verin...”
    Cevap yoktu. Ne olmuştu bunlara? Hayati nereye kaybolmuştu?
    Diğer mürettebat üyeleri niye cevap vermiyordu?
    (Kum fırtınası?)
    Başını öne kaldırıp, gözlerini kısarak ileriye baktı. Kum fırtınası olmuş olabilirdi.
    Ama hepsini bir anda savurmuş olamazdı ya?
    Issız gezegende tek başınaydı.
    **
    Ayakları kendiliğinden uzay aracına doğru gitmeye başlamıştı bile. Ne oluyordu burada? Bir rüya mı görüyordu yoksa? Ama her şey o kadar gerçekti ki...
    Hayır, rüya değildi bu.
    Uzay aracına gidecek, Dünya ile bağlantı kurmaya çalışacaktı... Adımlarını hızlandırdı. Hala üzerinde bir şok dalgası vardı.
    Kolunu önüne getirdi ve 100 m kaldığını gördü.
    Adımlarını iyice hızlandırdı.
    **
    Uzay aracının soğuk metaline dayanıp, soluk soluğa uzay aracının yanına çöktü.
    Bütün bunlar ne demek oluyordu?
    Hayati birdenbire yok olmuştu.
    Şu anda düşünecek hali yoktu, Dünya ile bir an önce bağlantı kurmalıydı.
    Sendeleye sendeleye, gri merdivenden çıkıp, kendini uzay aracının içine attı, yolcu koltuğunun yanında duran kulaklığı kulağına taktı, eliyle bir düğme çevirdi, boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
    “Ben Thomas Schmidt, ben Thomas Schmidt! Sesimi duyuyor musunuz?”
    Cevap yoktu.
    Öfkelenmişti. Tekrar denedi.
    “Ben Thomas Schmidt! Duyuyorsanız cevap verin!”
    Bu Allah’ın cezaları niye cevap vermiyordu?
    Mürettebatın geri kalanı ölmüş müydü yoksa? Peki ya Dünya’dakiler hangi cehenneme gitmişti?
    **
    Mürettebat kaybolalı 2 gün geçmişti. En fazla 3 gün daha kalabilirdi burada. Sonra...
    Sonrasını düşünmek istemiyordu...
    **
    Gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Bu esrarengiz olayı düşünmekle kalmamış, resmen yaşamıştı. Terlemişti. Ellerini uzay giysisine sildi.
    Bu olanlar gerçek olabilir miydi?
    Şimdi mahsur mu kalmıştı yani bu uçsuz bucaksız evrende?
    Ürperdi.
    En fazla 2-3 gün daha yaşayabilirdi.
    Derin bir soluk çekti, kesik kesik bıraktı...
    Hayatı (düşünmeyi bırak artık şu hayatı! Yakında öleceksin) bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden.
    Doğumu.
    Hayalleri.
    Doktora.
    Uzay mühendisi.
    NASA. (Lanet olası!)
    Ve- boğazı düğümlendi.
    Ölüm.
    Buz gibi soğuk.
    Hayat kadar acımasız. (Hayat zaten ölümden ibaret, dostum.)
    Yemeğini yerken rahatsız edilmiş bir aslan gibi vahşi.
    Açlıktan ölecekti. Acı çeke çeke.
    Nasıl öleceğini düşündü.
    Ağzı susuzluktan bir çöl gibi kupkuru, ciğerleri vakumlanmış bir oda gibi havasız, midesi ise en ufak bir yiyeceğe muhtaç.
    Ölmemek için çakıllı kum yer miydi yoksa?
    Hayır, hayır, o kadar alçalmayacaktı.
    (Ne alçalması?)
    Mark Watney geldi aklına. Umutlu Mark Watney.
    Hemen hemen aynı durumdalardı.
    Ama Mark Watney çok düşük teknolojilerle mahsur kalmıştı burada. Ve şimdi teknoloji çok gelişmişti.
    Ama durum aynı.
    The Martian romanını hatırlamaya çalıştı... Çok uzun süre kalmıştı Mark Mars’ta.
    Kendisi ise sadece 1 hafta. Okuduğu bilimkurgulardan iyi hatırlıyordu; eskiden uzay yolculukları neredeyse 1 yıl sürermiş... Şimsi ise en fazla 1 ay...
    İç çekti.
    Veridis Quo ve Daft Punk geldi aklına. Melodiyi hatırlamaya çalıştı.
    Dıdıdıdınndıdıdınnn...
    Yaşamını Veridis Quo’ya benzetti.
    İnişli çıkışlı.
    Alkole bulandığı günler olmuştu. Ama çıkmasını da bilebilmişti o bataklıktan.
    İniş ve çıkış.
    Hayalini düşündü.
    Hayalini gerçekleştirmişti, evet, ama bunun tadına varamadan ölecekti. Thomas, gezegenlere yolculuk yapmaktan çok, Dünya’da çalışırdı. Satürn’e gitmeyi de çok istiyordu.
    Bu sefer de çıkış ve iniş. Hayalini gerçekleştirmişti, bu bir çıkıştı, ama yakında ölecekti, bu da bir iniş.
    Yaşamı, şarkının melodisine çok benziyordu.
    Yüzünü buruşturdu.
    Birden aklına çılgınca bir fikir geldi. Acı çeke çeke ölmeyecekti. O acıyı yaşamayacaktı, kendi canını kendi alacaktı.
    Bir kez daha şarkı aklına geldi.
    İniş. Ama bu sefer çıkışı olmayan bir iniş.
    Kendini sırtüstü kuma attı.
    Güneş tepede parıldıyordu. Gözlerini kamaştırıyordu...
    Doğruldu hafifçe. Ne kadar süredir yattığını bilmiyordu. Ama o aklındaki şeyi yapacaktı. Kurtarılma umudu yoktu. Mark Watney’in umudu vardı çünkü onun arkadaşları birdenbire kaybolmamıştı...
    Hayati birden yok olmuştu. Diğer mürettebat da öyle. Her nasılsa,Dünya da öyle.
    En azından ne olduğunu öğrenebilseydi. Bütün bu olanlar gerçek gibi gelmiyordu kulağa ama öyleydi.
    Son bir umut, kolunu çimdikledi. Gözlerini yumdu.
    Açtı.
    Değişen bir şey yok. Lanet olası Kızıl Gezegen. Lanet olası Uzay aracı. Lanet olası Güneş...
    Ayağa kalktı. Uzay aracına doğru yol aldı. Yolcu koltuğunun yanında bir keski vardı; oldukça keskin, iş görür.
    Sürüne sürüne çıktı uzay aracından.
    En üstteki merdivene oturdu.
    Kızıl Gezegen’e baktı. Yine aynı ıssızlık.
    Ama hala merak ediyordu; ekip arkadaşlarına olmuştu?
    Birden vazgeçip, keskiyi koymaya yeltendi, sonra tekrar yerine oturdu.
    Acı çeke çeke ölmeyecekti. Kurtarılma umudu da yoktu.
    Keskiyi kaldırdı, soğuk keskin metal yüzeyi güneşte parıldıyordu.
    Elinde çevirdi keskiyi Thomas.
    Birden... birden... birden uzakta bir yerde, Hayati’nin siluetini görür gibi oldu ama geldiği hızla yok oldu.
    Açlıktan ölmese bile, bu sıcak altında kesin ölürdü; hayal görmeye başlamıştı bile.
    Keskiyi elinde sıkı sıkı kavrayıp, baş parmağını soğuk metal yüzeyde gezdirdi.
    (Kararından vazgeçmeden hallet şu işi, Thomas.)
    Gözlerini yumdu. Açtı. Ölmeden önce uzun bir soluk çekti. Son bir kez baktı çevresine... Dünyadakiler niye cevap vermemişti?
    (Çünkü onlar öldü.)
    Ürperdi. Nereden gelmişti bu ses? Nereden olacak, beynimin derinliklerinden bir yerden, diye düşündü Thomas.
    Son kez, acaba evrende yalnız mıyız, diye düşündü. Bu sefer, hiç tereddütsüz, “hayır,” diye cevap verdi.
    Peki, arkadaşlarının birden kayboluşu?
    "Fantastik olayları fantastik olmayan varsayımlarla nasıl açıklarsın?" diye bir replik geldi aklına, usta yazarlar Arkadi ve Boris Strugatski Kardeşlerin kitabı olan Kıyamete Bir Milyar Yıl kitabından.
    Son kez Harry’i düşündü. Harry Potter. Serinin 4.kitabında kalmıştı, seriyi bitirseydi ya.
    Yine hayatını düşündü. İnişli ve çıkışlı. Veridis Quo gibi.
    Ölümü geciktirmenin anlamı yoktu. Keskiyi kaldırdı boğazına doğru.
    Hemen ölecekti. Acısız.
    Keskiyi boğazına geçi-
    ***
    Derin ve kesik soluklar. Yatağından doğrulmuştu Thomas. Bu rüya mıydı? Rüya olamayacak kadar gerçekti. Son sahne aklına geldi.
    “Anneeeee!” Çığlığı bastı, 8 yaşında küçük, zavallı Thomas Schmidt. Zavallı hayalleri olan, zavallı bir çocuk. Kendini hayallerine kaptırmış zavallı bir çocuk.
    “Ne oldu Thomas?” diye sordu Mary Schmidt.
    “Bi-bir şey yok anne... sa-sadece... bir... kabus... iyiyim...”
    Annesi elini Thomas’ın başına koydu. Terlemişti.
    “Dur, yavrum, dur, baya kötü görünüyorsun. Bir su getireyim...”
    Annesi çıktı.
    Düşündü. Belki de bininci kez...
    Sadece bir kabus, o kadar. Kendini hayallerine çok kaptırmıştı. Bu yüzdendi. Hem Mr. Jhonnson da kimdi? Tanımıyordu öyle birini.
    Hayaliyle, karabasan iç içe geçmişti. Hayati ve diğerlerinin de kaybolması gerçek değildi. Dünya da sapasağlam ayaktaydı.
    Sürekli kendini Kızıl Gezegen’e giderken hayal etmiş, bu hayaliyle, karabasan karışmıştı. Daha 8 yaşından beri bir uzay mühendisi olmak istiyordu çünkü.
    O anda annesi elinde bir bardak suyla girdi içeri.
    İçti, annesine bir şeyi olmadığını, sadece bir kabus gördüğünü söylemişti. Annesi de bir şey olursa mutlaka onu çağırmasını söyleyip, çıkmıştı odadan.
    Şimdi kendiyle başbaşaydı. İç içe geçmiş hayali ve karabasanı ile.
    Uzay mühendisi olmayacağım, dedi. O deli zırvası bilimkurgu kitaplarının da, uzayın da, o lanet Kızıl Gezegen’in de CANI CEHENNEME.
    Uzay mühendisi olmayacaktı. O kabusdan sonra uzay mühendisi olmayacaktı.
    Gözlerini yumdu. Kabusun son sahnesi geldi gözünün önüne. Korkuyla hıçkırdı, zavallı Thomas Schmidt.
    Kalktı, pencereye doğru yürüdü. Hava bulutsuz ve yıldızlıydı bu gece,birden Kızıl Gezegen’i görür gibi oldu, sonra yatağına geri döndü. Ne kadar süre pencere kenarında kalmıştı, bilmiyordu.
    Etkilenmişti bu kabustan. Ama sadece bir kabustu, değil mi?
    Artık uzay mühendisi olmayacaktı. Bunu sürekli kendi kendine tekrarlıyordu.
    Gözlerini yumdu.
    O kötü kabusu düşüncelerinden uzaklaştırdı.
    Beynini sadece tek bir düşünce doldurmuştu:
    “UZAY MÜHENDİSİ OLMAYACAĞIM!”
    (Uzay mühendisi olacaksın, tatlım. O deli zırvalarını okumaya devam edersen uzay mühendisi olacaksın!)
    Sanki yanında oturan biri söylemişti bunu, emin olmak için etrafına bakındı.
    Ama bunun sadece beyninden geldiğini biliyordu. Thomas çok bağlıydı uzaya ve bilimkurguya; o kabus da gerçek olmayacaktı. Korkmasına gerek yoktu, nasıl olsa uzay mühendisi olmayacaktı.
    Yine de kabusu her hatırlayışında korkuyordu: ıssız bir gezegende tek başına... keski boğazına-
    Hayır, ne olursa olsun, uzay mühendisi olmayacaktı.
    ( Seni zavallı... seni korkak... Bundan 20 yıl sonra bir uzay mühendisi olacaksın, ve Kızıl Gezegen’e gideceksin, ve orada tek başına kalacaksın, sonra... buna inanmak istemiyorsun, seni zavallı. Bir şeyden ne kadar uzaklaşmak istersen, ona o kadar yaklaşmış olursun. SEN BİR KORKAKSIN!)
    Bu düşünceyi hızla kafasından kovdu. Yerini tekrar tek bir düşünce kapladı; uzay mühendisi olmayacaktı.