• içeri doğru eklenmek, dışarı doğru katlanmaktan iyidir.
  • 445 syf.
    ·9/10
    ‘’Modern iktidar, çocuğu okulla, hastayı hastaneyle, deliyi tımarhaneyle, askeri orduyla, suçluyu hapishaneyle kuşatarak bireyselleştirmiş, kayıt altına almış, sayısal hale getirmiş, böylece egemen olmuştur. Her kişi bir yerde kayıtlı hale gelince, herkes denetim altında olacak, gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük gözaltıdır.’’
    Kitabın arka kapağında da yer alan bu alıntı aslında tüm kitabın ve benim kitap hakkında yapacağım yorumların özetidir. Bu alıntıyı detaylandırmak gerekirse anlatıma yazarında sorduğu ve cevap aradığı şu soruyla başlamak isterim:
    19. yüzyıldan önce ceza bedene uygulanıyordu ve en ağır işkence yöntemleriyle halka açık alanlarda suçlular cezalandırılıyordu. Burada amaç sadece suçluyu cezalandırmak mıydı? Tabi ki hayır. Seyircilerin suça olan eğilimlerini azaltmaktı(!) Ancak sözde olan bu amaç gerçekleşmedi çünkü insanlar bunu ibretlik bir olay olarak görmekten ziyade seyirlik bir şov olarak görmeye başladı. İnsanlar ölüme, öldürmeye, işkence çektirmeye aşina hale geldiler. Toplumu suç işlemekten alıkoymaktan ziyade, bu uygulamanın arkasında yatan asıl sebep iktidarın cellat aracılığıyla kendi gücünü insanlara göstererek onlara gözdağı vermeye çalışmasıdır. Ancak yanlış olan her şeyin bir gün mutlaka doğruyla buluşması gerçeği burada da kendini göstermiştir. Olmaması gereken bu uygulama da zamanla sadece tarihte iz bırakarak yok olmuştur.
    ‘’Ceza eğer, artık en katı biçimleri itibariyle bedene yönelmiyorsa, neye müdahale etmektedir? Ceza artık bedenin ötesine geçip, ruha ulaşmıştır. İşkence artık fiziksel boyuttan çıkıp, zihinsel boyutta yapılmaktadır. Peki ruha yapılan cezalandırma, o ruhu doğruya çeker mi? Cevap ‘’Evet’’ olsaydı, şu an hapishaneler boş, toplumda var olmaya devam eden Azra Kohen’in tabiriyle ‘’insansılar’’ artık olmazdı. Kitabı okurken zihnim sürekli George Orwell’ın 1984 adlı romanıyla meşgul olmaktaydı. Büyük Birader karakteriyle Stalin dönemini eleştiren George Orwell, yazdığı distopyada iktidarın, insanları sürekli gözetimi altında tuttuğunu ve onların zihinleriyle oynayarak kendi gücünü ve iktidarını nasıl pekiştirmeye çalıştığını anlatmıştır. Kısacası, modern iktidar büyük gözaltıdır. Yazar, kitapta Bentham’ın tasarladığı hapishane modelini işler ve Entelektüelin Siyasi İşlevi adlı kitabında bunun sebebini detaylı bir şeklide anlatır. Bentham’ın ideal hapishanesinde ortada bir gözetleme kulesi olur ve bu kule içinde gardiyan olmasa dahi insanlara sürekli halde gözetlendikleri hissi verir. Bentham’ın ideal hapishaneyi sadece hapishane olarak değil aynı zaman hastane, tımarhane, okul veya fabrika olabilecek bir bina tipi olarak tasarlaması da ayrıca hapishane kavramının ne kadar derinlere indiğini gösterir. Sanırım Foucault’ya Deliliğin Tarihi, Kliniğin Doğuşu gibi kitapları yazdıran ilham kaynağı Bentham’dır. Michel Foucault iktidarın gücünü hapishene aracılığıyla nasıl pekiştirdiğini anlatırken, George Orwell iktidarın artık hedefini gerçekleştirmek için hapishanenin de dışına çıktığını anlatmıştır. Foucault’nun dediği gibi ‘’Dışarı bırakılmak, içeri kapatılmakla aynı şeydir.’’ Çünkü suçlular hapishaneden çıktıkları zamanda da hala kendilerini gözaltında hissederler. ‘’ Serbest bırakılan mahkumları bekleyen kader, onları kaçınılmaz olarak tekrar suç işlemeye itmektedir: çünkü polis gözetimi altındadırlar.’’
    Günümüzde gözetlenme hissini sadece suçlu olanlar değil, toplumun her kesimdeki insan hissetmektedir. Özgür irade kısıtlanmakta, özgürce düşünme hakkı insanların elinden alınmaktadır. Peki, nasıl? 18. yüzyılda da en ilkel şekilde yapılan cezalandırma yöntemini psikolojik baskı unsuruyla değiştirerek. Kısacası yöntem değişse de amaç, gözdağı vermek, bakidir. Aslında hayatımız Franz Kafka’nın Dava isimli kitabında ana karakter olan K.’nın hayatına benzemektedir. Sürekli cezalandırılmayı bekleyen ancak neden cezalandırılacağını bilmeyen bir insanın hayatı gibi.
    Cezalandırmanın gözdağı vermek dışında başka bir işlevi ise insanları standartlaştırma isteğidir. Hapishaneler aracılığıyla aynı saatte yatan, aynı saatte kalkan, aynı saatte yemek yiyen ve aynı yemeği yiyen bir insan topluluğu oluşturmak amaçlanmaktadır. Bu sistem sadece hapishaneyle sınırlı değildir. Ordu ve okul da bu sistemin dışında değildir. Orduda ve okulda ceza sistemi yerini disipline bırakmıştır. ‘’Disiplin’’ kelimesinin anlamı TDK sözlüğünde ‘’sıkı düzen ve denetim altına almak’’ olarak geçer ve disiplinli kelimesine örnek olarak TDK tarafından seçilen cümle Ahmet Ümit’in Mustafa disiplinli çocuk, pek meraklı da değil, onu istediğin gibi yönlendirebilirsin’’ cümlesi olmuştur. Aslında bu cümle okullar aracılığıyla nasıl bir toplum yaratmanın hedeflendiğini göstermektedir. Yani duvarların içerisinde kurulan düzenle, duvarların dışarısında kurulan düzen aynıdır. İktidar, insanları kendi kalıbına sokarak, farklılığın ve zıtlığın önüne geçerek kendine karşı meydana gelebilecek her türlü tehlikeyi önlemiş olacaktır. Bir nevi toplumu okulla, hastaneyle, tımarhaneyle, orduyla, hapishaneyle karantina altına alır.
    Kitabın sonunda yazar, cezanın esas işlevinin ıslah etmek ve suçluların tavrını değiştirmek olduğunu söylemiştir. Suçluları ıslah edebilmek için yapılması gerekenleri maddeler halinde ve detaylı bir şeklide anlatmıştır. Suçluların ıslah edilmesi konusunda yazara katılmadığım bir nokta var. Foucault, ‘’Katillerin en beterine bile ceza verilirken, onda en azından bir şeye karşı saygı duyulması gerekmektedir. İnsanlığına.’’ demiştir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bir suçlunun ıslah edilebilmesi için öncelikle ruh sağlında herhangi bir engel olmamalıdır. Pedofili ya da anti-sosyal kişilik bozukluğu gibi ruhsal hastalıkları olan kişilerin hapishanelerde ıslah edilebileceğini düşünmüyorum ve bu insanların kesinlikle toplumdan ayrıştırılıp kendi ruhsal bozukluklarından dolayı diğer bireylere zarar vermelerine ve onların da ruh sağlığını bozmalarına engel olunması gerektiğini düşünüyorum. Kısaca, çocukları istismar eden, hayvanlara ve kadınlara şiddet uygulayan bir insansıda zaten bir insanlık olduğunu düşünmüyorum.
    Yazarın bu kitabını okuduktan sonra onun diğer kitaplarını tanıma fırsatım oldu ve Michel Foucault’nun 20. yy’ın iyi niyetli bir yangıncısı olarak sahneye çıktığını düşünüyorum. En sevdiğim kitaplardan biri olan Bitik Adam’dan bir alıntı yaparak yazımı sonlandırmak isterim. ‘’Herkesin sadece yemek yemek ve para kazanmakla, eğlenmek ve emir vermekle ilgilendiği bir dünyada ara sıra birisinin çıkıp şeylerin görünümünü tazelemesi, olağan şeylerin olağanüstülüğünü, banallikteki gizemi, çöpteki güzelliği hissettirmesi gerekir. Fikir ve gelenek kölelerinden, asalak ve yapmacık ukalalardan, eski efsaneleri anlatan vaazcılardan, ahlaki ve mistik hapishanelerin tutsaklıklarından, tüm eski sosyal normların ve tüm ortak noktaların inatçı papağanlarından oluşan çok geniş ve çok güçlü bir katmanın ortasında, bir gece uyandırıcısına, bir saf zeka gardiyanına, kaslı bir kazmacıya; meydan ışıklarına, yeniden kazanılmış özgürlük ağaçlarına, gelecekteki yapılara yer açmak adına yakan ve yıkan iyi niyetli bir yangıncıya gerek duyulur.’’
  • Daha az yalnız olmak için dışarı çıkmıştım,

    daha az üşümek için tekrar içeri giriyorum.
  • İçeri akan gözyaşları, dışarı akandan daha çok acı verir.
  • Dışarı çıkmadık, çünkü hep dışarıdaydık
    İçeri girmedik, çünkü hep içerideydik
    Bir oteldik ki hepimiz
    Öylece otel kaldık.