Bu kitabı elime aldığımda, felsefe ile psikolojinin bu denli iç içe geçebileceğini düşünmemiştim. "Nietzsche Ağladığında" beni öyle bir yolculuğa çıkardı ki, sayfalar arasında kendi iç sesimle yüzleşirken buldum kendimi. Irvin D. Yalom’un Nietzsche, Breuer ve Freud gibi tarihî figürleri bir araya getiren kurgusu, bana insanın varoluşsal çatışmalarını anlatırken, bir yandan da kendi içimdeki boşlukları sorgulattı.
Nietzsche’nin "Zarathustra" ile boğuştuğu o yalnız anlarını okurken, kendi hayatımdaki “anlam arayışımı” düşündüm. Onun gururunun arkasına saklanan kırılganlığı, bana bazen benim de yaşadığım “güçlü görünme çabasını” hatırlattı. Breuer’in orta yaş bunalımı ise, bana şunu fısıldadı: "Herkesin bir gün kendi labirentinde kaybolma ihtimali var." Kendi korkularımı, terapistin hasta koltuğuna oturduğu sahnelerde hissettim. Sanki Yalom, bana "İyileşmek için önce acıyı kucaklamalısın," diyordu.
Kitaptaki diyaloglar, özellikle Nietzsche ile Breuer arasındaki zihinsel satranç, bazen beni yordu, bazen de içimde bir coşku uyandırdı. "Özgürlük, kaçmak değil, kendi zincirlerini görebilmektir," cümlesi üzerine saatlerce düşündüm. Kendi “zincirlerimi” –korkularımı, bağımlılıklarımı– ne kadar görmezden geldiğimi fark ettim.